ARADA BİR İSTANBUL / ASKERİ MÜZE

Uzun zamandır ara verdiğim “ARADA BİR İSTANBUL”  zincirine bir yazı ekleme fırsatını ancak 2013 Şubatının başında bulabildim. Askeri müzede askerliğini yapmakta olan kayınbiraderimin oğlunu ziyaret ederken müzeyi de gezmiş olduk.. Gerçi 15 yıl kadar önce küçük oğlumla birlikte  bir sınav ertesi bir gezimiz olmuştu bu müzeye. Yıllar sonra bir kitabı yeniden okumak ya da bir dostla yeniden karşılaşmak gibi bir şey oldu bu da.

Sanırım Askeri Müzenin Taksim’e yürüme mesafesinde ve Harbiye Orduevinin yanı başında olduğunu bilmeyenimiz yoktur. Bu ziyaret sırasında 1899-1905 yılları arasında Büyük Atatürk’ün de eğitim gördüğü Müze  binasının 1841 yılında Harp okulu olarak inşa edildiği ve okulun Ankara’ya taşındığı 1936 senesinde kadar hizmetini burada sürdürdüğü bilgisine ulaştım. Bu tarihten sonra askeri hizmet binası olarak kullanılan bina yapılan restorasyonun arkasından 1985 yılından itibaren askeri müze olarak hizmete sunulmuştur.

 

Müzede düzenlenmiş olan bölümler ziyaret edilirken Tarihteki çeşitli Türk devletlerinin kuruluş öyküleri, yapılan savaşlarla ilgili resimleme çalışmaları, o dönemlerde kullanılan taarruz ve savunma araçları,Türk silahlı kuvvetlerinin dünden bu güne geçirdiği gelişim çizgisi değişik biçimde aktarılmaktadır. Ayrıca tarihsel olaylara ait eşya ve belgelerle de ziyaretçilerin belleklerinde yeni ufukların açılması sağlanmaktadır. Pazartesi ve Salı günü dışında haftanın her günü açık olan müzedeki ziyaret saatinizi 15.00-16.00 arasına denk getirebilirseniz Mehteran bölüğünün konserini de izleme olanağı bulursunuz.

Bu arada müze kantininde neredeyse sembolik denecek fiyatlarla açlığınızı geçiştirme  fırsatınızın olduğunu da hatırlatmalıyım. Biz eşimle birlikte ülkemin hiçbir köşesinde çay/su 15 kuruş, neskafe 25 kuruş,ayran 40 kuruş, ayvalık tostu 190 kuruş şeklindeki tarifeye hiç rastlamadığımız için bu bilgi ile yazımı sonlandıralım istedim.

 

2013’E GİRERKEN

Oğlum tarafından bana hediye edilen bu blogda yazmaya başladıktan sonra her yılbaşında bloguma bir yazı girmeyi alışkanlık haline getirmeyi kararlaştırmıştım. Böylelikle 63 yıllık bir yaşamın çok az bir bölümü görüntülü biçimde kalıcı hale getirilmiş olacaktı. Tabi ki biz ulus olarak yazmayı pek beceremeyen ve daha çok da şifahi yönümüzle ilişkileri sürdürebilme özelliğine sahip bireyler olduğumuz için daha ikinci yılbaşı yazımda bile bir aya yakın bir süre rötar yapmış bulunmaktayım.

Yeni yıla girerken evde ve dostlar arasında çokça tekrarladığımız  “Hayat planlar yaparken başımıza gelenlerdir” biçimindeki klasik tanımın doğruluğuna bir kez daha yaşayarak tanık olduk. Aslında  planımız geçtiğimiz yılbaşında bizi davet ederek evlerinde ağırlayan kadim dostumuz Salih beylerle birlikte bu kez bizim fakirhanede 2013 ‘e merhaba demek şeklindeydi.2013e girerken

Hatta bu planın ön hazırlığını bile yaptığımızı söyleyebilirim. Ancak kader bizi annemin ve babamın sağlık sorunları nedeniyle onların  yaşamakta olduğu Muratlı toprakları ile buluşturdu.Yılbaşının da içinde bulunduğu 8-10 günlük bu zaman dilimi içinde özellikle sevgili eşim Nuray’ın katkıları ile bizleri dünyaya getirip büyüten bu kişilerin hayır duaları eşliğinde onların hayatlarını kolaylaştırma ve kendilerini iyi hissettirme çabalarımız oldu.

Bu arada aynı apartmanın bir üst katında oturmakta olan küçük amcamın ve eşinin yılbaşı gecesi davetine katılarak onlarla birlikte olduk Amcam Nusret Mola ile 3-4 yaş farkından ötürü amca,ağabey, arkadaş karışımı bir ilişkimiz olagelmiştir hep. Gece boyunca amcamın eşi Esma’nın hazırladığı ve sunduğu lezzetli yemekleri sırası ile midemize indirdik. 2013 ün ilk saatlerine kadar süren birlikteliğimiz gelecek yıllara ilişkin sağlık, mutluluk dilek ve beklentileri ile girmiş olduk.

Bu vesileyle tüm dost ve yakınlarımızın yeni yılını en içten dileklerimle kutlarım.

 

VE 45 YIL SONRA…

Aşağıdaki yazımı okumadan önce buraya tıklayarak 45 yıl öncesini anlattığım yazıya bir göz atmanızı tavsiye ederim.  Çünkü geçen yılların etkisi ancak böyle anlaşılabilir

2012 yılının son gününü Muratlı’da  geçirmekte iken havanın da güzel ve güneşli olmasını fırsat bilerek küçük amcamın arabası ile bir Hayrabolu yolculuğu yaptık. Bu da beni 44-45 yıl önce bu ilçede ilk görev yaptığım günlere götürdü. Bu yüzden de yazımı resimleri ile birlikte daha önce aynı konuda yazdığım bölüme ilave etmeyi uygun buldum.Yani bir nevi coğrafi ve kronolojik buluşma.  Bir nevi “Hey gidi günler.. nereden nereye “muhabbeti yani.

Bu yolculuk sırasında zamanla her şeyin nasıl ve ne kadar değişebildiğinin iyice farkına vardım. Yıllar önce  50-60 kilometrelik bir uzaklık olmasına rağmen Hayrabolu’dan Muratlı’ya gelebilmek büyük bir sorundu. Ben o zamanlar ya Tekirdağ üzerinden, ya da Alpullu-Karıştıran üzerinden ve de birkaç aktarma yaparak Muratlıya ulaşabiliyordum. Bu da nereden baksanız en az 4-5 saatlik bir zamanımı alıyordu. Oysa şu anki ulaşım imkanları ile aynı yere bir saatten kısa bir zamanda ulaşıldığı gibi, her gün en az dört tarifeli midibüs seferi yapılıyor.

 

Hayrabolu’ya kadar gelmişken  10 kilometre kadar  uzaklıkta  olan ve yıllar önce öğretmen olarak ilk görev yerim olan Karabürçek köyüne de uğramadan edemedik. Burada da bir çok şeyin değişime uğradığına tanık oldum. Ne yazık ki buradaki izlenimlerim beni hayal kırıklığına uğrattı. Bir kere yurdumun her yerinde görülen köyden kente göç burada da yaşanmış. Öğrenci sayısı azalınca  taşımalı sisteme geçilmiş. Gezinen birkaç köpek ve tavuktan başka canlılık belirtisi  neredeyse yok gibi idi. Neyse Muhtarlığın yanında açık olan kahvedeki iki kişiyle  konuştuk. Muhtarın da şehirde oturduğunu ve zaman zaman köye geldiğini söylediler. Geçmişte köyden hatırladığım kişilerle ilgili soruların bir çoğu “ O da rahmetli oldu.” şeklinde cevaplanınca giderek bağlantının koptuğunu hissetmeye başladım.

En çok da iki yıl görev yaptığım ve yüze yakın öğrencisi ile cıvıl cıvıl bir yer olarak anılarımda yer etmiş olan okul ile caminin karşısında imam ile birlikte kaldığımız evi görünce içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Aslında bu  görüntülere okul ya da ev de denemezdi. Kendi haline terk edilmiş taş,toprak ve yıkıntı yığını demek belki en doğrusu. Dünyanın bir çok yerinde geçmişin nasıl korunduğu ve sahiplenildiğine tanıklık etmiş biri olarak “Biz niye böyleyiz” sorusunu kendime sormadan edemedim. Bizim ki çok garip bir şey. Ne koruyabiliyoruz ne de tamamen yok edebiliyoruz. Bulunduğumuz coğrafyayı daha yaşanabilir hale getirmek yerine, oradan uzaklaşarak mutluluğu başka coğrafyalarda aramak ta Orta Asya’dan beri bizim genlerimizde mevcut galiba diye düşünmeden edemiyor insan.

BİLGİ SAHİBİ OLMADAN FİKİR SAHİBİ OLMAK

Sayın Başbakanımız bir televizyon kanalında neredeyse bir buçuk yıldan beri yayınlanmakta olan “Muhteşem Yüzyıl” dizisi ile ilgili muhteşem çıkışlarını bir kaç kez tekrarladıktan sonraki gelişmeler çok daha trajikomik bir hal almaya başladı.

AKP iktidarına ve Başbakan’a bağımlılık derecesinde yandaş olan imajların önde gelenlerinden Nagehan Alçı hanımefendi katıldığı bir tartışma programında Başbakanımızın bu çıkışının arka planındaki gelişmeleri kendi tahminlerini de ekleyerek açıkladı. Güya Mısır Gezisi sırasında ülkenin Cumhurbaşkanı ya da üst düzey yöneticileri  Başbakanımıza “ Biz size ve ecdadınıza hayranlık duyarken bizim televizyonlarda da oynatılan dizilerde farklı şeyler görüyoruz. Bu ne iş?” anlamında yakınmışlar. Bunun üzerine de aslında dizileri pek izleme imkanı dahi bulamamış olan Başbakanımızın orada ne dediğini bilemeyiz ama ülkeye dönünce yönetmeninden, kanal sahibine verdi veriştirdi. Hızını alamamış olacak ki yargıyı da göreve çağırmayı ihmal etmedi. Doğrusu bu duruma hiç de şaşırmadım. Keşke bir kez olsun Sayın Başbakanımız beni ve hatta herkesi bir kez şaşırtsaydı. Mesela gerçekten Mısır gezisinde böyle bir diyalog yaşanmışsa-yaşanmamışsa da fark etmez- “Dur ben onlara haddini bildireyim de bir daha yapsınlar bakalım “ kolaycılığından sıyrılıp da, uygar ve demokrat bir ülkenin, uygar ve demokrat  Başbakanına yakışacak şekilde “Türkiye demokratik bir ülkedir.Yasalar çerçevesinde herkes her şekilde fikrini açıklayabilir,sanat üretebilir. Ülkemiz kurumlar ve kurallar rejimine sahiptir. Mevcut mevzuata uygun yayın yaptıkları sürece benim müdahale etmem söz konusu olamaz” diyebilseydi.

Halk arasında sıkça tekrarlanan  “Ön teker nereden giderse arka teker de oradan gider” deyişine ya da imam-cemaat benzetmesine uygun olarak bir çok kişi ve kuruluş bir buçuk yıldan beri yayında olan diziyi sanki yeni izlenmiş gibi durumdan vazife çıkararak iktidara ve Başbakana yaranma yarışına girmekte gecikmedi.

Önce Anadoludaki şehirlerimizin birinde vatandaşımızın biri güya çocuklarının ecdadı ile ilgili yanlış bilgilendirildiğini gerekçe göstererek Cumhuriyet savcılığına dizi ile ilgili suç duyurusunda bulundu. Daha sonra da iktidar partisinden Oktay Saral isimli milletvekili bu ve benzeri dizilerin yayından kaldırılması ile ilgili yasa teklifi hazırladı. En son öğrendiğime göre de THY uçak içi eğlence ekranlarından söz konusu dizinin kaldırıldığını öğrendim. Bunlar sadece benim bildiklerim.

Sizler durumu gözünüzde nasıl canlandırıyorsunuz bilemiyorum. Şayet Nagehan Alçı’nın Mısır gezisi kaynaklı hikayesi doğru ise Başbakanın izlemediği ya da izlese de tepki verme gereği duymadığı bir dizi birden yer ile yeksan ediliyor. Başbakanın muhteşem tepkisinden sonra  bir buçuk yıldır diziyi hayran hayran izleyen yada izlemeyen vatandaş yargıya gidiyor, milletvekili yasa teklifi hazırlıyor, kurumlar yayından kaldırıyor..

Ne diyelim…. Bilgi sahibi olunmadan fikir sahibi olunmadığını bir kez daha öğrenmiş olduk.

TARİH TEKERRÜR EDER Mİ?

Çeşitli televizyon kanallarındaki dizilerin sürekli izleyicisi sayılmam. Geçen yıldan beri yayınlanmakta olan Muhteşem yüzyıl dizisinin de birkaç bölümünü izleme fırsatım oldu. Bence yüzde otuzluk bir  gerçek, yüzde yetmiş civarında kurgu ve hayal gücü ile desteklenerek izlenebilir bir eser ortaya çıktığı söylenebilir. Yabancı televizyon kanalları da dahil edildiğinde asgari 150 milyonluk bir izleyici kitlesine ulaşması da dizinin belli bir seviyeyi yakaladığını göstermektedir.

Ancak sayın başbakanımız belgesel ile dizi konusunda bilgilendirilmemiş olacak ki geçenlerde yaptığı bir açılış konuşmasında ” Bizim öyle bir ecdadımız yok. Biz öyle bir Kanuni tanımadık. Biz öyle bir Sultan Süleyman tanımadık. Onun ömrünün 30 yılı at sırtında geçti. Sarayda o gördüğünüz dizilerdeki gibi geçmedi. Bu kanalların sahiplerini uyardık, yargı da gereğini yapacaktır” şeklinde o bilindik üslubu ile yine esti gürledi. Bu durumda adı geçen dizinin yayınlandığı kanalın patronu, dizinin senaristi, yönetmeni bu konuda durumdan vazife çıkarıp gereğini yaparlar mı bilemeyiz. Ama muhalifi yandaşı hemen bu sözlerin üstüne atlayıp kendilerine epey malzeme çıkardılar. Öncelikle at üstünde geçirilen süre ile ilgili bir mutabakat sağlanamadı. “Otuz yıl”lık süreyi, geçen yıl Fetullah Gülen 44 yıl olarak belirtmişti, ancak daha derinliğine bir inceleme yapılınca bu sürenin 8-9 yıl civarında olduğunu da öğrenmiş olduk.

Sade vatandaş da olsak Başbakan da olsak bazı sosyal konuları  işimize geldiği gibi değerlendirme alışkanlığından bir türlü kurtulamıyoruz. Politik hesaplar uğruna Dersimi veya bir başka konuyu bahane göstererek İsmet İnönü üzerinden çaktırmadan Cumhuriyete Atatürk’e demediğimizi koymuyor onları yerden yere vururken ,onların da yakın tarihimizin ecdadı olduğunu  hiç hatırlamıyoruz.

Demek oluyor ki insanlar aynı konu, durum, olay ve kişi ile ilgili farklı değerlendirmelerde bulunabiliyor.Örneğin yıllar sonra bu günkü yöneticiler değerlendirilirken de belki aynı durum yine yaşanacak. Resmi tarihte Recep Tayyip Erdoğan’dan Cumhuriyet döneminin en uzun süre başbakanlık/başkanlık yapmış, girdiği her seçimi oylarını hep arttırarak kazanmış, kişi başına düşen milli gelirin  iki bin dolardan on bin dolarlara çıkmasını sağlamış, vesayet rejiminin üstesinden gelmesini bilmiş,  ekonomiden ulaşıma, sağlıktan sosyal güvenliğe bir çok alanlarda atılımlar yapmış, ömrü uçak sırtında Amerika’dan Almanya’ya ,Somali’den Bruno’ya dolaşarak sadece  ülkesini yöneten biri değil, tüm dünya politikasında oyun kurmaya çalışan bir lider olarak bahsedilecektir.

Ancak konuya başka pencereden bakanlar kendisinden bahsederken; demokrasiyi ihtiyaç duyulmadığında terk edilen bir tren olarak gördüğünü, ülkesini sıfır  terör olarak aldıktan sonra iktidarında terörün iyice tırmandığını, ülkenin cumhuriyet tarihi boyunca kazanılmış yeraltı ,yer üstü bir çok varlığının haraç mezat satıldığını, muhalif olarak görülen gazeteci, yazar ve öğrencilerin çeşitli bahanelerle yıllarca cezaevinde kaldığını, tutukluluğun cezalandırmaya dönüştürüldüğünü, bağımsız olmadığı ileri sürülen yargının tam bağımlı hale getirildiği, muhalif gösterilere biber gazı uygulamasının rutinleştiği, birlikte görev yaptığı Genelkurmay başkanından başlayarak yüzlerce askerin yıllarca süren bir yargılama süreci ile adeta bir rövanş hukukunun oluştuğu, evrensel hukuk değerlerinin sadece iktidarı koruma ve sürdürme amacı için kullanıldığı, yargının kendisine yakın kişi ve kurumlara yaklaşması halinde-MİT ve Deniz Feneri olayından hatırlanacağı gibi-gerekli müdahale ve düzenlemelerin anında yapıldığı, kadınların ne kadar çocuk yapacağına ve nasıl doğuracağına, televizyon dizilerinin nasıl çekileceğine kendisinin karar verdiği, başbakanların sorgusuz harcama kalemi olan örtülü ödenekten kendinden öncekilerle kıyaslanamayacak oranda harcama yapıldığı gibi konular da hep kulaktan kulağa fısıldanacak ve gerçeğin ne olduğu hep tartışmalı kalacaktır. Belki de gerçeği bembeyaz ya da simsiyah ta aramak yerine gri ve grinin tonlarında aramak daha mı doğru ne?

Bütün bu konular ile ilgili bu gün olduğu gibi o gün de bazı televizyon dizileri de yapılabilir. Acaba o zamanın Başbakanı  yine kürsülere çıkıp ”Bizim öyle bir ecdadımız yok. Biz Tayyip Erdoğan’ı öyle tanımadık, Biz öyle bir başbakan tanımadık. Onun ömrünün bilmem kaç yılı ülkesi için uçak seyahatlerinde geçti.  O gördüğünüz dizilerdeki gibi geçmedi. Bu kanalların sahiplerini uyardık, yargı da gereğini yapacaktır”şeklinde söylev çekecek midir?

Kim bilir.. boşuna tarih tekerrürden ibaret dememişler …

TOKAT GÜNLERİ / TOKAT ÖĞRETMEN EVİ

İstanbul’a dönüş için saat 11.00 da kalkan uçağımıza -kurban bayramının birinci günü de olduğu için- zamanında yetişmek adına bir gün öncesinden Tokat’a geldik. Geceyi daha önceden yer ayırttığımız öğretmen evinde geçirdik. Akşam saatlerinde öğretmen evine ulaştığımızda masaların sandalyelerin taşınması biçiminde hummalı bir faaliyete rastladık. Daha sonra bunun ertesi günkü Vilayetin bayram kutlamaları hazırlığı için yapıldığını öğrendik. Bu durumda akşam yemeği ile ilgili sorumuza normalde “Yarınki bayram hazırlıkları nedeni ile bu akşamlık yemek veremiyoruz” gibi klasik cevap beklerken personelin canla başla bize yemek yiyebileceğimiz bir mekan yaratma çabasına girmesi doğrusu bizi çok şaşırttı. Bayram kutlamaları sebebi ile sabah kahvaltısının muhakkak iptal edileceğini düşünürken “Sabah kahvaltınız da istediğiniz saatte odanıza getirilecektir” biçimindeki hatırlatma şaşkınlığımızı daha da arttırdı. Akşam yemeğinde yediğimiz karışık pide ile yöreye özgü olarak bilinen Tokat kebabının gerek lezzet,gerek görüntü ve gerekse porsiyon hacmi bakımından son derece doyurucu olduğunu da belirtmeliyim.

 

Pencerelerinden sabahın ilk ışıklarında Tokat’ın eşsiz görüntülerini izlediğimiz öğretmen evinin odalarının da son derece temiz ve bakımlı olduğunu gözlemledik. Sonuçta bir zaruret sonucu bir gece konaklamak durumunda kaldığımız Tokat öğretmen evi bizden olumlu puan alan az sayıdaki öğretmen evleri arasında sayabilirim.

TOKAT GÜNLERİ / İSTİKAMET REŞADİYE

Tokat’dan Reşadiye’ye bu kez farklı bir güzergahtan gitmeyi denedik. Daha önce duyduğum ancak görme imkanı bulamadığım Almus İlçesinde bir ara durak yaptık. Almus 5000 e yakın nüfusu olan oldukça küçük bir ilçe. 40-50 yıl kadar önce inşa edilmiş olan Almus barajının bu küçük kasabaya ayrı bir hareket ve güzellik getirdiğini söylenebilir. Baraj gölü içindeki çok sayıda Alabalık çiftlikleri ile, göl kıyısındaki balık lokantalarının ilçede farklı bir canlılık görüntüsü oluşturmaktadır. Bu lokantaların birinde bacanağım sayesinde “kiremitte alabalık” lezzetini de denemiş olduk. Aynı gün Hacı arkadaşını ziyaret için Almus’a gelmiş olan kayınbiraderim Erdoğan Kılıçarslan’ın arabası ile biz Reşadiye’ye giderken, bacanağım ve beraberindeki ailesi de Tokat’a döndü.

 

Reşadiye’de geçirdiğimiz dört günde hafızama bu gün ile 35 yıl kadar öncesi arasında bir yolculuk yaptırdım ve değişen de değişmeyen de birçok şeye tanık oldum. 35 yıl önce eşim ve ailesinin yaşadığı ve kız isteme nişan v.b prosedürlerin gerçekleştiği Reşadiye’nin geleneksel yapı özelliklerini yansıtan eski ev adeta zamana meydan okuyarak biraz da mahzun biçimde hala yerindeydi. Onun yanında sonradan yapılan ve bu yıl da kalorifer ve mantolama gibi ilavelerle daha bir yaşanılır hale getirilen yeni evi değişenler listesine ekleyebiliriz.

 


Eşimin ailesinin “Karaman bükü”, “Ötegeçe” gibi nitelemelerle adlandırılan, Kelkit çayı boyunca uzanmış ve Reşadiye’ye 2 kilometre kadar uzaklıkta ve yaklaşık 100 dönüme yakın çiftlik arazisi vardı. Daha sonraları bunun bir kısmı Re-süt adında çok büyük ideallerle kurulan ve sonra ülkemizdeki birçok işletme gibi atıl hale gelen süt fabrikasına satılmıştı. Son aylarda da kara yollarının yol genişletme çalışmaları kapsamında,içinde çiftlik evi ve ahırın da bulunduğu büyükçe bir kısmı istimlak edilince arazinin yarısından az bir kısmının elde kaldığını söyleyebiliriz. Bundan böyle de geçmiş yıllarda çok duyduğumuz “Meğeller nerede” “Patoz yapılacak”, Mehlepler toplandı mı? “Su motorunu çalıştır laaa” “Irgatların kuşluk yemeği hazır mı?” “Çoban mallara iyi bakıyor mu”, “Domatesler ahbunluğun kıyısına dikilecek” gibi konuşmalar da artık geçmişte bir hatıra olarak kalacak gibi görünüyor. Bir de ormanların acımasızca katledilerek ırmak kenarına yerleştirilmiş nur topu gibi bir “HES” i de var artık Reşadiye’nin (!)

 

Reşadiye’ye gidip de şifalı kaplıcalarında banyo almadan dönmek eksiklik sayılır. Solunum sisteminden iskelet kas sistemine, cilt hastalıklarından mide ve bağırsak hastalıklarına birçok rahatsızlıklarla ilgili  tedavi edici özelliği olan kaplıcaların bulunduğu yerde bünyesinde termal havuz, sauna, aquapark, yüzme havuzu, restoran, gibi birimlerin bulunduğu 52 odalı,174 yataklı ve 360 kişilik modern termal otelin hizmet verdiğini belirtmekte yarar var. Bunun yanında bu otelin daha aşağı kısımlarında daha eskiden yapılmış, nispeten daha ucuz ve geleneksel yapılardaki kaplıcaların da bulunduğunu hemen eklemeliyim.

 

Son olarak Reşadiye’nin panoramik görüntüsünü izlemek, ya da bunu çektiğiniz resimlerde sabitleştirmek isterseniz Reşadiye’den çıkışından itibaren 200 metrelik bir yokuş çıkarak  Emir Şeyh Yakup tekkesine gitmenizi öneririm.

TOKAT GÜNLERİ / TARİHE YOLCULUK

Tokattaki ikinci günümde Tokat Müzesini görülecek yerler listesinin başına koyduk  Müze önceleri 13. yüzyılda Anadolu Selçuklu devleti zamanında yapılıp darüşşifa olarak kullanılan Gök Medresede 1926 yılından beri faaliyet göstermekte iken şu anda restorasyonu tamamlanmış olan Arastalı bedesteninde hizmet vermektedir. Sergileme mekanlarında bölgedeki çeşitli kazılarda ortaya çıkan Eski Tunç, Hitit, Demir çağına ait kalıntılar ile Helenistik, Roma ve bizans döneminden kalan eserler sergilenmektedir. Ayrıca yörenin yaşam biçimini yansıtan etnografik eserler ile geleneksel giyim ve günlük kullanım eşyalarını da müzede görme şansımız da oldu.  Müzeye çok yakın mesafedeki Tokat kalesini aşağılardan izlemekle yetindik. M.S. 5 veya 6. yüzyılda inşa edildiği tahmin edilen kale sarp ve dik kayalıklara sırtını dayamış savunma amaçlı olarak kullanılan kaleler arasında sayılmaktadır.Selçuklular ve Osmanlılar zamanında da restorasyonları yapılan kaleden şehrin muhteşem görüntüsünü seyretme zevkini daha sonraki bir zamana erteleyerek yönümüzü diğer tarihi mekanlara çevirdik.

 

1572 yılında yapılan Ali paşa camisini  de Tokatta görülmesi gerekli yerler arasında sayabiliriz. Enderundan yetişip saraya damat olduktan sonra Erzurum, Sivas, Bağdat, Karaman gibi yerleşim yerlerinde beyler beyliği yapan Ali Paşa tarafından yapıldığı için bu ismi taşıyan caminin şadırvanı da 16. yüzyıl kalem işi süslemelerinin orijinal izlerini taşımaktadır. Caminin avlusunda Ali paşanın oğlu ve eşine ait mezarların bulunduğu bir türbe bulunduğunu da hemen eklemeliyim. Ali paşa camisinin hemen karşısında ise tarihi Ali Paşa hamamı hala hizmet vermeye devam etmektedir.

 

Tokat’da  Çarşı merkezine yakın durumda ve Meydan olarak adlandırılan yerdeki Hatuniye camisi de bir başka tarihi eser olarak karşımıza çıkmaktadır. 1485 yılında II. Beyazıt’ın annesi Gülbahar Hatun adına yaptırdığı içinde bu adı aldığı belirtilmektedir.17. yüzyılda inşa edilen Taşhanı da içerisindeki  50 ye yakın alışveriş merkezi ile gezilmeye ve görülmeye değer yapılar arasında sayabiliriz.

 

Mevlevihane Müzesi, Atatürk Evi ve Etnografya Müzesi, Saat kulesi, ve çeşitli tarihi konakların ziyaretlerini bir başka bahara erteleyerek yönümüzü Reşadiye istikametine çevirdik.

TOKAT GÜNLERİ / PAZAR-BALLICA MAĞARASI

Ev sahibimiz Tokattaki ilk günümüzde bizi Ballıca Mağaralarına götürdü. Bu mağaralar Tokat’a 28 kilometre kadar uzaklıktaki Pazar ilçesi sınırları içinde bulunuyor. Bu ilçeye ulaşıldığında mağaralara ulaşmak için 8 kilometrelik daha yol gidilmesi gerekiyor. Ballıca mağarası 1916 metre yüksekliğindeki Akdağın kuzey yamacında bulunmaktadır. 680 metre uzunluğunda ve 94 metre yüksekliğindeki mağaranın 1995 yılında ülke ve dünya turizmine açıldığı belirtilmektedir. Yaşı yaklaşık 3,4 milyon yıl olarak tahmin edilen mağaranın ziyarete açılan bölümlerini gezmek için her adımın hayret ve heyecan verici duyguların yaşandığı en az 500 kadar merdiven basamağını inmek ve çıkmak zorunda kalındığını da hemen belirtmeliyim. Yılın her mevsiminde 18 derece sıcaklıktaki mağaradaki nem oranının %54 olduğunu ve atmosferdekinden dört katı fazla oksijene sahip olması nedeni ile de solunum rahatsızlığı çekenlere de iyi geldiğini eklemekte yarar var. Benzer örnekleri ile karşılaştırmak gerekirse daha önce Alanya’da gördüğüm Damlataş mağarasına en az on basar dersem durum daha net anlaşılır sanırım. Tabi ki ulaşım ve tanıtım eksikliği dezavantajı burayı o kadar öne çıkaramıyor.

Mağaradaki gezimizi nihayetlendirdikten sonra Tokat’ a dönmek üzere 5000 nüfuslu Pazar ilçesinden geçerken burada da bizi geçmişe götüren iki tarihi mekanı görme fırsatı yakaladık. Bunlardan ilki İlçenin tek caddesi üzerindeki İlhanlılar zamanında 1336 yıllarında Ebu Said Han oğlu Mehmet Bin Hüseyin tarafından yaptırılan ve 1965 de restore edilen  Halil Bey camisi idi. 15. yüzyılda Çelebi Mehmet’in Amasya Valiliği sırasında lalası olan ve daha sonra da vezirlik makamına yükselen  Halil bey tarafından minaresi yenilenip eklendiği için de cami bu ad ile biliniyor.

 

Pazar ilçesinin çıkışına doğru da 1239 yılında Selçuklu sultanı II. Gıyasettin Keyhüsrev tarafından annesi Mahperi hatun adına yaptırılan  ve “Mahperi Hatun Kervansarayı” restore edilmiş şekli ile bu küçük Anadolu kasabasına ayrı bir güzellik veriyor. İç Anadoluyu Karadeniz’e bağlayan İpek yolu üzerinde tamamen kesme taş ile yapılan yapıda zamanın mimarisine uygun süslemeler hemen göze çarpmaktadır. Ticaret yolunu kullanan insanların ve beraberindeki hayvanların konaklaması için kullanılan kervansarayın içinde kafe ve restoran olarak hizmet veren bölümlerin bulunduğunu görmek mümkün.

TOKAT GÜNLERİ / TOKAT DAĞ İÇİNDE

“Tokat dört dağ içinde,
Gülü bardağ içinde.
Tokat’tan yar sevenin
Yüreği yağ içinde… “

Ya da

“Hey on beşli onbeşli
Tokat yolları taşlı
On beşliler geliyor
Kızların gözü yaşlı “

gibi dizelerin süslediği  türkülere sahip ve aynı zamanda da eşimin memleketi olan Tokat İlimizi önceleri pek tanımazdım. İlçesi olan Reşadiye’ye İstanbul’dan, Kahramanmaraş’tan ya da Kayseri’den giderken sadece bir aktarma yeri olarak otogarını kullandığımız için tanışıklığımızın da pek derin ve köklü olduğu söylenemez.

Uzaklıkların sadece kilometrelerle değil saatlerle de ölçüldüğünü hepimiz biliriz. Bir yerin uzaklığını tanımlarken otomobil ile, otobüs ile, ya da yaya olarak şu kadar saat tutuyor gibi ifadeler bize o yörenin ulaşımı ile ilgili bir fikir verir. Geriye dönük olarak yaklaşık otuz beş yıllık bir süreci değerlendirdiğimizde yolların ve güzergahların gelişimine paralel olarak Tokat/ Reşadiye’ye otobüs ile ulaşımın 16-17 saatten 12 saate kadar düştüğünü söyleyebilirim. Ancak yurt içinde ilk kez yaptığım uçak yolculuğu ile bu uzaklığın bir buçuk saate indiğini görünce teknoloji ile buluşmanın yolları çok daha kısalttığına bir kez daha tanık oldum.

Bora jet’in pervaneli uçağından indiğim Tokat hava alanı şehre yaklaşık 15 km. kadar uzaklıkta bulunuyor. Tokat’tan Reşadiye’ye gidişimi biraz erteleyip İl  merkezinde okul müdürlüğü görevini yapmakta olan bacanağım Mustafa Eraslan’ın konukseverliğine kendimi teslim ederek  biraz detaylı olarak Tokat’ı tanıma fırsatı yakalamış oldum.