BİRAZ DA KİTAP / SÜRGÜNDEN ÖTE

“Sürgünden Öte” isimli roman Ali Rıza Arıcan tarafından yazılmış. Yazarın şimdiye kadar sekiz on civarında yayınlanmış kitabı var ve bunların bir kısmını okuma fırsatım da oldu. Pasifik Öyküleri, Puslu Kentin Mavisi, Buz, Tokcay’ın Son Günü adlı kitaplar bunlardan ilk hatırladıklarım. Hatta blogumun önceki sayfalarında “Tokcay’ın Son Günü” adlı kitaba ilişkin satırlarımı bulabilirsiniz.

Hepimiz bir romanı, ya da şiir kitabını okuduğumuzda onu birileri ile kıyaslamaya ya da birileri ile benzerlikler bulmaya çalışırız. “Bu şiirde Nazım ya da Orhan Veli kokusu var, bu romanda Yaşar Kemal tarzı var” gibi değerlendirmeler yapılır. Ali Rıza Arıcan’ın kitaplarına bu noktadan baktığımızda bana göre bu eserler için farklı, sıra dışı, özgün, değişik gibi sözcükleri kullanmak daha uygun olur. Ama illa bir kıyas yapılacaksa “Sürgünden Öte” kitabı için hafiften sanki bir Orhan Pamuk esintisi var denebilir. Bir sayfa uzunluğundaki bir cümlesini okurken bu geldi aklıma birden. Ancak Orhan Pamuk’un daha kolay okunanı şeklindeki ayrıntıyı da eklemem gerekir. Çünkü Orhan Pamuk’un bazı kitaplarını okuduğumda çok zorlandığım olmuştur. Özellikle “Benim Adım Kırmızı “ romanını buna örnek gösterebilirim.

“Sürgünden Öte” kitabına dönecek olursak roman Çin’de öğretmenlik yapan Naci Hoca’yı takip etmek üzere görevlendirilmiş Çinli casusun gözünden olayların olguların ve duyguların anlatımı biçiminde kurgulanmış. Lai Zi Ran adındaki kadın casusun önceleri sadece görev gereği yaptığı profesyonelce raporlamalar zaman içinde seyir değiştirerek duygusal bir zemine ve tutkulu bir aşka dönüşür. Ne yazık ki bu 18 yıl süren tek taraflı bir aşktır.

Ali Rıza Arıcan'ın Sürgünden Öte adlı kitap kapağı

Günümüzde birçok alanda insanı tanımakla ilgili sayısız çalışmalar olmasına rağmen bana göre bu konuda hala alınacak hayli mesafe vardır. Ben bunu Kadir gecelerinde camilerde sergilenen kırk katlı bohçaya sarılmış peygamberimizin sakalı şerifine benzetiyorum. Ramazan’ın o özel gecesinde etrafında akıp giden cemaat salavatlarla sergilenen ve her bir katı sıra ile açılan örtünün nihayetinde sakalı görme şansına eriyor. Ama insan tabiatını gizemini anlama ve anlatma konusundaki gayretlerin çok derinlerdeki bu cevherin henüz üç beş katının örtüsünün açabildiğini söyleyebilirim. İşte Ali Riza Arıcan’ın kitaplarında bu bohçadan birkaç kat daha açılarak daha derinliğine insanı irdeleyen bir yaklaşımı sezmek mümkün.

Olaylar ve olgulardaki özgünlüğün yanında duyguları, derin duyguları öne çıkaran yazar her kitabında okuyucuya yeni sürprizler hazırlıyor. Eğer Ali Rıza Arıcan’ı hala okumadıysanız “Sürgünden Öte” kitabı ile başlayabilirsiniz. Onun kitapları için anlatılmaz okunur diyerek merakınızı biraz daha artırmış olayım.

Kitapta ilginç bulduğum birkaç alıntı ile yazıma son vermek istiyorum.

  • Yabancılar -senin de dahil olduğun güruh- bu ülkeye iyileşmeye geliyorlardı. Kimisi iyileşip dönüyordu, kimisi hasta olmadığının farkına varıyordu, senin gibi azınlıkta olanlar ise iyileşme umutlarını yitirip, madem iyileşemiyoruz en azından daha beter olmayalım deyip ömürlerinin kalan kısımlarını burada geçirmeye karar veriyorlardı.
  • Bir acıyı ancak ondan daha büyük bir acıyla unutabilirsin, sadece ve sadece bedeninin dayanabileceği en üst ıstırap seviyesinin civarında uzun bir süre yaşayarak onu kontrol etmeyi, ona söz geçirmeyi öğrenebilirsin.
  • Erkek kafa ise kadın boyundur, bırak zavallıcık özgür iradesiyle düşündüğünü ve kendi kararlarını aldığını sansın, nihayetinde kafanın hangi yöne çevrileceğine, neye bakıp neye bakmayacağına boyun karar verir.
  • Biz kadınlar hep böyleyiz zaten. Erkeğin kafasını karıştırırız, tevekkeli değil antik zamanlardan beri kaosun simgesi olmamız. Ne evetimiz tam evettir ne de hayırımız tam hayır. Evetimizin içindeki hayırın da, hayırımızın içindeki evetin de karşımızdaki erkek tarafından çekilip çıkarılmasını bekleriz.
  • Yaratıcılık adı altında tembellik, üretkenlik adı altında aylaklık, sanat adı altında siyaset yapılıyor bu ülkede.
  • Demokrasi zengin ülkeyi daha zengin eder, fakir ülkenin kafasını karıştırır, bir adım bile ilerlemesine izin vermez.
  • Kendi gürültüsünü her yere götüren kişi vardığı yer dere kenarı da olsa dağ köyü de olsa farketmez. Kendisinden aynı derecede nefret eder, düşmanlarının sayısının artmasını engelleyemez.
  • Babalarının yanında şımaran kız çocuğu asla ölmez, sadece hedef değiştirir. Bu istek makul bir zaman aralığında tatmin edilmezse ya söner ve yok olur ya da sapkınca taşkınlıklara, yüz kızartacak takıntılara, bir ömür boyu sürecek acılara dönüşür.
  • Doğar doğmaz kaptırırız bacağımızı bir timsahın ağzına. Ömür denilen şey o bulanık suda timsahın kerpeten gibi güçlü dişlerinin izin verdiği ölçüde yaşanan çırpınmadan ibarettir.

Tagged: Tags

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *