Denemeler Rotating Header Image

Yazılarım

KÜRT SORUNU

Kendimi bildim bileli tartışılan konular arasındadır Kürt sorunu. Var diyenler de var yok diyenler de. “Meseleleri mesele etmezseniz mesele kalmaz” diyen Demirel’in penceresinden bakarsanız ne Kürt sorunu ne yurt sorunu ne işsizlik ne de pahalılık sorunu vardır. Bu soruyu ya da sorunu gerçek sahibine sormak gerekir, o var diyorsa vardır. Yok diyorsa yoktur. Gerçekten olmadığı halde var gibi algılıyorsa aslında bu da en azından psikolojik bir sorundur.

Bu ve benzeri konularda düşüncelerini yazıya döken kadim dostum Emin Toprak’tır. Bu yazı ile onun da bu konudaki yazısını okumanızı öneririm. Kendisinin bilgisini, birikimini, yazılarına aktarması son derece değerlidir. Asıl da kıymetli olan yönü eleştirilere de son derece açık olmasıdır. Bizim Whatsapp grubunda yazısının duyurusunu yaptıktan sonra hem ona katkı hem de farklı bir bakış açısı olması açısından bu satırları kaleme aldım.

Yazının Devamı İçin Tıklayın

SİSTEM SORUNU

Uzun zamandır güncel konuların uzağında kaldım. Hep aynı kişilerden aynı şeyleri duymak insanı doğrusunu söylemek gerekirse çok bayıyor. Baktım bu tartışmalar bitecek gibi değil arada ben de bir topa gireyim dedim. Epey zamandan beri güçlendirilmiş parlamenter sistem başkanlık/cumhurbaşkanlığı sistemine karşı şeklinde oluşmuş mevziler. Her bir blok kendi sisteminin mükemmelliğini, bulunmazlığını ve diğer bloğun sistemin de bütün musibetlerin sebebi olarak tarif ediyor. Ben oldum olası sistemlere bu derece anlam yüklenmesine kuşku ile bakarım. Sistem deyince de aklıma hep -belki yıllar önce bloğumda bir yazıda da bahsettiğim- bir fıkra aklıma gelir nedense.

Soğuk savaşın son şiddet devam ettiği, iki kutuplu dünyanın birbiri ile amansız bir rekabet içinde olduğu yıllarda Amerikalı biri Sovyetler Birliği’ndeki bir arkadaşını ziyarete gider. Misafir kendisi için bir ayakkabı almak istediğini, bunun için de bir ayakkabı mağazasına gitmek istediğini söyler. Ev sahibi durumundaki arkadaşı ona “Şimdi seni Moskova’nın en büyük ayakkabı mağazasına götüreceğim. Sadece bu şehrin değil belki dünyanın en büyük mağazası” der. Gerçekten ayakkabı görselleri ile ışıl ışıl aydınlatılmış devasa bir binaya girerler. Aynı muhteşem görsellik içerde de mevcuttur. Çeşitli yönlendirme levhaları ile Erkek ayakkabıları bölümü, makosen bağcıklı ayakkabılar bölümü, kahverengi siyah ayakkabı bölümü, 41-43 numaralı ayakkabılar bölümü levhalarını okuyarak ilerlerken tam kendisine uygun ayakkabıyı bulacağını zannettikleri bölüme girecekleri anda birden kendilerini ana caddede buluverirler. Misafir şaşkın bir şekilde arkadaşına “Eee hani ayakkabılar?” der. Arkadaşı gayet sakin: “Ayakkabıyı boş ver sen, sistem nasıl ama?” diye cevap verir. O yüzden ben sistemin önemli olduğunu ama sistemin irili ufaklı birçok dişlisinin ve onları hareket ettiren iradenin de en az o kadar önemli olduğu kanaatindeyim.

Yazının Devamı İçin Tıklayın

HER ŞEYİN BİR ANLAMI, ANISI VE HAFIZASI VAR (5)

Eskiden çocukların şimdiki zamanlarda olduğu gibi doğduğu günden itibaren -hatta doğumdan önce bile diyebiliriz- an be an gün be gün sesli, hareketli, renkli görüntüleri kaydedilmiyordu. Hele kırsal kesimde yaşayanlar ancak bir şekilde kasabaya geldiklerinde üzerinde “… hatırası” yazan perdenin önünde bu mutluluğu yaşarsa kendilerini şanslı hissediyordu. Sünnet düğünlerinde ya da ilkokulu bitirirken diplomaya yapıştırılmak üzere bu görsele kavuşanlar çoğunluktaydı.

Benim ilk çocukluk fotoğrafım 20 aylık kadar iken dedemin kucağında Babaeski’de bir fotoğrafçıda çekilen fotoğraftır. Ondan sonraki fotoğraf için de ilkokulu bitirme yaşımı beklemem gerekecekti. O zamanlar bu işlem çok özel bir durum olduğu için resimlerin arkasına muhakkak bir tarih, bir not ya da birkaç satır yazı da yazılırdı. Hatta “Güneş ufuktan doğsun/ Her tarafı nura boğsun/ Bu cansız hayalim/ Sizlere hatıra olsun.” şeklinde şiirsel satırlar da yazılırdı. Babam ben altı aylık iken askere gitmiş. Fotoğraf da ayrılık bir yıldan fazla uzayınca baba ve çocuğun hasretini gidermek üzere çekilmiş ve babama gönderilmiş. Fotoğrafın arkasında da dedemin o zamanlar çok kullanılan kopya kalemi ile yazdığı satırlara ilaveten babamın mürekkepli kalem ile yazdığı “5.2.1952 yılı hatırası aldığım tarih 10.2.1952 yılında Limanköy kalesinde dururken aldım…” notu düşülmüş.

Yazının Devamı İçin Tıklayın

HER ŞEYİN BİR ANLAMI, ANISI VE HAFIZASI VAR (4)

Küçük bir yerleşim yeri olan kasabamızda hafızamda yer eden üç yapı vardı. Bunlar hükümet konağı, tren istasyonu binası ve postane binası idi. İnanlı çeşmesini de bunlara ilave edebiliriz. Her biri Cumhuriyet ile yaşıt hatta ondan da eskilere dayanan geçmişe sahip bu yapıların kendine özgü mimarisi ve insanı etkileyen, büyüleyen bir yönü vardı. Tren istasyonunu farklı kılan bir durum ise Türkiye’de içinden demiryolu geçerek yerleşim yerini tam ortadan ikiye bölen üç ilçeden birinde olmasıdır. Bunlardan biri de benim İlçem Muratlı’dır. Diğer yerleşim yerlerinin de Ankara’nın Polatlı ilçesi ve Mardin’in Nusaybin İlçesi olduğu söylenir.

Fransızlar tarafından yapılan Postane binasının geçmişi de 1800lü yıllara dayanıyor. Bu yapının kendisi kadar bizlerin hayatına dokunan ve orada yaşayan herkesin “Postacı Ahmet” olarak bildiği kişi de yer etti hep zihnimizde. Kasabadaki eşraftan ve bürokratlardan daha fazla tanınırlığı vardı kendisinin. Sırtına çapraz bağlanmış deri çantası olduğu halde bisikleti ile bir yandan görevini sürdürürken diğer yandan da kasabanın tüm insanlarının dış dünya ile bağlantısını gerçekleştiriyordu. Çantasındaki postayı zihnine de yerleştiriyordu bizim postacımız. Mektup sahibine yolda rastlarsa hemen duruyor çantasından çıkardığı zarfı kendisine veriyordu. Bazen bizler “Ahmet abi bize bir şey yok mu?” diye sorduğumuzda olumsuz cevap yerine “Bugün size selam var” diye esprisini patlatıyordu.

Yazının Devamı İçin Tıklayın

HER ŞEYİN BİR ANLAMI, ANISI VE HAFIZASI VAR (3)

Bir gün Eflatun (Fıkranın Aristo ve Sokrat versiyonlu olanlarını da duydum.) öğrencilerinden birini kumar oynarken yakalar ve şiddetle azarlar. Öğrencisi duruma açıklık getirmek ve biraz da durumu kurtarmak için çok az bir para ile oynadığını söyler. Buna karşılık Eflatun da ona “Ben seni kaybettiğin para için değil, kaybettiğin zaman için azarlıyorum” der.

Gerçekten somut olarak tanımını yapamasak da insanların tüm yaşantıları boyunca etkilendikleri bir kavramdır zaman. Bazen boşa geçtiğinden, bazen yetmediğinden yakınılır. Bazen bitmek bilmediğinden, bazen de su gibi akıp gittiğinden şikâyet edip durur insanlar. Bazen istenmedik sürprizlere gebe, bazen de her derdin ilacı olarak görülür.

Kimi zaman uyuşturduğunu, kimi zaman da unutturduğunu söyler dururuz. Sessiz testere olduğunu söyleyenler de çıkmıştır. Bazen bir canlının hayat bulmasına ya da yaşamının sona ermesine hep zaman denilen kavramın tanıklık ettiği söylenir. Velhasıl çok şey söylenmiş ve çok şeyler de söylenecektir zaman için. İşte bunlardan bazıları:

Yazının Devamı İçin Tıklayın

HER ŞEYİN BİR ANLAMI, ANISI VE HAFIZASI VAR (2)

Her iki dedem ile babaanne ve anneannelerin yaşlanmalarına tanık olma bahtiyarlığına erişen ender insanlardan görüyorum kendimi. Baba tarafından olan dedemi (Mehmet Mola) Hoca dayı, Mehmet Hoca diye çağrılırdı. Diğer dedeme (Hüseyin Geçgel) biz -hac görevini yerine getirdiği için- Hacı Dede derdik. Hacı Dede yanında Molla İsiiiiin (Molla Hüseyin) de olarak da biliniyor. Lakaplarından da anlaşılacağı gibi her ikisinin de dini yönü oldukça güçlü olmalarından dolayı mahalle ve köy camilerinde imamlık yapmışlardı. Tabii o zamanlar şimdiki gibi sayısı yüzbinleri aşan maaşlı memur/imam kadrosu yoktu. İmamın hakkı köylü ve mahalleli tarafından ödeniyordu. Köylerde bu hak, harman sonu hane başına 2-3 teneke buğday biçiminde oluyordu. Maaş ve emeklilik gibi bir şey olmadığı için onlar da diğer insanlar gibi imamlık yanında günlük işlerini yaparlardı.

Mehmet Dedemin birçok konuda olduğu gibi dini konularda da biraz aykırı ve ezber bozan yapısı vardı. Komşulardan evlendirdikleri çocuklarının nikahlarını kıymaları için kendisine geldiklerinde resmi nikahları kıyılmış ise onun dini nikahı da kapsadığını söylerdi. Ama ailelerin kendilerini iyi hissetmelerine yardımcı olmak ve bir dua etmek için mutlu günlerine ortak olurdu. Bazen komşular “Feşmekan Hoca imam nikahı olmazsa olmaz, resmi nikah dinen geçersiz sayılır diyor” dediklerinde onlara “Gidin o hocaya sorun bakalım peygamber efendimizin nikahlarını hangi imam kıymış söylesinler. Nikahın şartları bellidir. Şahitler huzurunda karşılıklı rıza ve herkese ilan edilmesidir. Bir de hukuken kayıt altına alındığı düşünüldüğünde kimin kıydığı önemli değildir. Belediye memuru da kıyar, müftü de kıyar. Bugünkü yapıda bana göre nüfus memurunun kıyması daha mantıklıdır” derdi. Camilerimizin çoğunda yapılmakta olan sakal-ı şerif seremonisini dinen uygun görmezdi. Bu konuda “Peygamberimiz kendine ait olduğu bile şüpheli minnacık bir sakal parçasının etrafında insanların tavaf ettiğini görse benim ümmetim bu hallere düşecek miydi diye hayıflanırdı” diyordu. Böylesi konuları ilerleyen yaşlarda maaşlı cami imamları ile tartıştığında muhatapları kendisine somut, mantıklı ve tatmin edici bir açıklama getiremeyince “Haklısın Hoca Dayı. Yıllardır böyle gelmiş biz ne yapabiliriz.” noktasına gelirlerdi. O yüzden de cevabını veremeyecekleri bir durum yaşamamak için de kendisinden biraz uzak durmaya çalışırlardı.

Yazının Devamı İçin Tıklayın

HER ŞEYİN BİR ANLAMI, ANISI VE HAFIZASI VAR (1)

Başlıkta yer alan sözcükler ilk bakışta insana ait gibi düşünülebilir. Aslında ben de öyle düşünüyordum. Ta ki yıllar, yıllar önce okuduğum bir yazıdan sonra düşüncelerim değişmeye başladı. Bir dergide mi yoksa bir gazete de mi okudum tam hatırlamıyorum. Çoğumuzun yol kenarında gördüğümüzde belki fark etmediğimiz ya da fark etsek bile gereksiz bir fazlalık olarak düşünebileceğimiz irice bir taş üzerine idi bu yazı. Herkes için sıradan bir obje olarak görülen bu kaya parçasına çok farklı bir bakış açısı ile yaklaşıyordu yazan. Birçok mutlu insanın dünyasını süslemiş bir evin temelinde yer alarak tanıklık etmişti birçok yaşanmışlıklara. Ya da yan taraftaki arsada top oynayan çocuklar kale direği olarak kullandıklarında birçok galibiyet ile coşmuş, yenilgiyi yaşayanlar ile de kederlenmişti. Yandaki eve eşya indiren kamyon tekerinde takoz olarak kullanıldığında da sorumluluğu az değildi. Yazı bu minval üzere bir taş parçasının anlamı, hatıraları ve hafızası ile adeta yolculuğa çıkarıyordu yazar okuyucuyu. Her şeyin gördüğümüzden ibaret olmadığını, her bir şeyin anlamı, anısı ve hafızası olabileceği düşüncesi işte o zaman kıvılcımlandı zihnimde. Görmek, anlamak, hissetmek yanında gereğini de yapmak gerekiyor kuşkusuz. Gereğini yapma konusunda kendimin çok iyi not alabileceğimi düşünmüyorum.

Mesleki yaşantım gereği daktilo makinaları en çok kullandığımız gereçlerdi. Ben bu makinaların bu kadar kısa süre içinde demode hatta antika olabileceğini hiç tahmin etmiyordum. Kurumlarda kullanılan ofis tipi olanların yanında bizlere evlerde kullanılmak üzere portatif yazı makinası veriliyordu. Çoğumuzun kendine ait olanı da vardı. O sıralar yabancı bir dizide izlemiştim. Ergen yaştaki çocuklar babaların ne kadar ilkel bir durumda olduğunu anlatmak için birbirleri ile paylaşımda bulunuyordu. Bir tanesi arkadaşının babasını eleştirmek için “Senin baban belki yazılarını hala daktilo ile yazıyordur” şeklinde bir söz söylediğini hatırlıyorum. O zamanlar bana hiç de komik gelmemişti. Çünkü bizim hala hayatımızın bir parçası idi bu makinalar. Karbon kağıtlarından, daktilo şeritlerinden ellerimiz tamirci eline dönerdi. Tuşların çıkardığı çat çat sesleri adeta komşulardan bile duyulurdu. Sanki bir ruhu vardı benim makinamın. Yapılan soruşturma sonucu iddialar sübut bulmadığından “Adli, idari, disiplin ve mali yönden bir teklif getirilmesine mahal yoktur” şeklinde bir sonuca gidiliyorsa, ya da çok başarılı bulunan bir öğretmen ya da yöneticinin değerlendirilmesine yönelik cümleler kuruluyorsa makinam da adeta coşuyordu. İnsanın yersiz iftira ve ithamların gölgesinden kurtuluşuna vesile olmak, güzeli ve başarıyı anlatmak, mükemmeli tarif etmek için yola çıkıldığında tutmayın benim makineyi. Parmaklarım sanki yazı makinesinin değil sanki bir piyanonun tuşlarında geziniyordu.

Yazının Devamı İçin Tıklayın

AH BU ÖZEL GÜNLERİN GÖZÜ KÖR OLSUN YA DA NEREDE O ESKİ BAYRAMLAR

“Öyle dudak büküp hor gözle bakma / Bırak küçük dağlar yerinde dursun / Çoktan unuturdum ben seni, çoktan / Ah bu şarkıların gözü kör olsun” diye başlayan ve sözleri Şahin Çandır’a bestesi Avni Anıl’a ait bu kürdilihicazkar şarkıyı bilmeyenimiz yoktur sanırım. 1989 yıllarında duymaya başladığımız bu şarkı Muazzez Abacı’dan Emel Sayın’a, Zeki Müren’den Candan Erçetin’e birçok sanatçı tarafından seslendirilmiştir. Ben daha çok Zeki Müren’den dinlemeyi severim. İlk bakışta bu satırlar şarkılara karşı bir düşmanlığı, bedduayı çağrıştırıyor gibi görünse de bunun arkasındaki yaşanmışlıkları da düşündüğünüzde durumun böyle olmadığını anlayabiliriz. Şarkıların etkisinde kalarak âşık olmak, özlemek, söyleyememek, unutamamak, kavuşamamak gibi bir dolu karmaşık duygunun sonucu isyandan çok bir sitem dile getirilmiş. Birçok yerde insanlar sevgilerini “Seni kör olasıca” ya da “Kör olmayasıca” diye dile getirir. Onun için bizlerin dünyasında şarkıların çok özel bir yeri vardır. Adeta onlarla yatar onlarla kalkarız.

Bu kadarlık bir girişten sonra gelelim bundan esinlenerek benim koyduğum başlık üzerine yazıya. İnsanlar hayatın akışı içinde birçok alanda gözlemlerde bulunur. Bunlardan birisi kendi dışındaki işleyişlerle ilgili dış gözlemler, diğeri de kendi içine yaptığı yolculukla ilgili gözlemlerdir. Dış gözlemler pek sır olmayan herkesin malumu. İç gözlemlere gelince burada sırlar dünyası başlıyor. Bırakın başkalarını, kendiniz nerelere kadar ne biliyorsunuz ya da neleri görebiliyorsunuz orası hala bir muamma.

Yazının Devamı İçin Tıklayın

DAHA VAKİT VAR…

Çok bilinen bir fıkradır. Hani iki boksör dövüşe başlamışlar. Bir tanesi daha güçlü ve yetenekli olacak ki diğerini epey zorluyor. Raundun bittiğini işaret eden gonk çalıp boksörler köşelerine çekilince dövülen boksörün antrenörü “Çok güzel dövüşüyorsun. Adamı fena hırpaladın, biraz daha gayret et maçı alacağız” şeklinde taktikler ve gayrete getirecek sözler söylüyormuş. Birkaç raunt bu minval üzere devam etmiş. Artık maçın sonlarına doğru boksörümüz gözler kapanmış, dudaklar patlamış, ağız burun dağılmış bir şekilde köşesine gelince bizim antrenör yine “Çok iyi gidiyorsun, adamı çok fena dövüyorsun. Düşmesi an meselesi” şeklinde konuşmaya başlayınca boksör antrenörüne “Hocam ben çok iyi dövüyorum da beni bu hale getiren kim onu anlamadım” cevabını verir. Bir yıldan beri bir türlü yenemediğimiz ve giderek daha da artan korona belasındaki durumumuz bana bu fıkrayı hatırlattı.

Salgının ilk günlerindeki sayısal veriler bugünkünün onda biri iken insanlarımız toplumumuz daha duyarlı ve daha tedirgindi sanki. O zamanlar açık ara bizden önde olan ABD, İtalya, Fransa gibi ülkelere üzülerek acıyarak bakıp halimize şükrediyorduk. Nerden bilirdik ki onlar aldığı tedbirlerle durumu kontrol altına alırken bizim açık ara liderliğe tırmanacağımızı. Geldiğimiz noktada şaşkınlık, kararsızlık ve belirsizlikler daha fazla gibi. Bazen televizyondaki “Bilim kurulu toplandı. Kararlar birazdan açıklanacak.” şeklindeki altyazıyı görünce ümitle o açıklama bekleniyor. Açıklama tabi neredeyse bütün kanallardan ülkenin en yetkili kişisi tarafından yapılıyor. Açıklamada önce yıllardan beri sürdürülen başarılı hizmetlerin bir dökümü yapılıyor. Enflasyondan işsizliğe, büyüme rakamlarından, ihracattaki patlamaya her şeyden bahsediliyor. Konuşmanın nihayetine denk gelen son beş dakikada da maske, mesafe, hijyen, 65 yaş üstündekiler evde kalmaya devam, saat 19.00’dan sonra dışarı çıkılması yasak, kıraathane ve kafeler kapalı, paket servislere devam gibi bilindik öneriler tekrarlanıyor.

Yazının Devamı İçin Tıklayın

ARANAN KAN BULUNDU

Çok şükür ülkemiz korona belasından kurtuldu. Yurttaşlarımızın tamamına aşı da yapınca bütün illerimiz masmavi oluverdi. Kaç haftadır sıfır vakayı gösteren turkuaz tabloyu da artık yayınlamaktan vaz geçtik. İşsizlik yok denecek kadar az. Faizler neredeyse sıfıra yaklaşmış, enflasyon da eksilerde dolaşıyor. Dolar ve TL eşitlenmiş durumda. Merkez bankasının döviz rezervi 500 milyar doları aştı. Cari açık sıfırlanmış, dış ticaret rakamları da fazla vermeye devam ediyor. Dış borç ise neredeyse yok gibi. Adalette, insan haklarında, eğitimde ve birçok alanda dünyada ilk 10 içinde yer almaya başlamış ülkemiz. İşçisi, köylüsü, memuru, emeklisi bugünden mutlu yarınından emin bir biçimde yaşarken ülkenin emekli amirallerinin de villalarının havuzunda şezlonglarında dinlenirken birden akıllarına millete bir mektup yazmak fikri gelmiş. İşte ne olduysa ondan sonra olmuş. Kiminin bildiri, kiminin muhtıra dediği bu belgenin ne kadar da bekleyeni varmış.

Uzunca bir zamandır diyalog, uzlaşma ekseni yerine çatışma eksenli bir yönetim anlayışını benimsediğimiz için bu bildiride ne yazıyor, kime yazmışlar, niçin yazmışlar gibi sorgulamaya bile ihtiyaç duymadan, toplum hemen komutanların arkasında olanlar ve karşı olanlar diye kabak gibi ikiye ayrılıverdi. Gerçi ne şiş yansın ne kebap misali durumu idare etmeye çalışanlar da yok değildi ama onlar arada kayboldu. Ben metni okudum. Hem de birkaç defa okudum. Belki ben yazsaydım üslubunda, yönteminde, zamanlamasında ufak tefek rötuş yapabilirdim. Ama ana ekseni Montrö, Kanal İstanbul, Tarikatçı Amiral olarak özetleyeceğimiz bildiriden bir darbe teşebbüsü, bir anayasal düzeni değiştirme gayreti çıkarmak çok zorlamalı bir çaba olur diye düşünüyorum.

Yazının Devamı İçin Tıklayın