Denemeler Rotating Header Image

Yazılarım

HAVADAN SUDAN / 2

Hepimizin kanıksadığı, adeta sıradan diyebileceğimiz rutin haline gelmiş bir işleyişten bahsederek yazıma bir giriş yapmak istiyorum. Hafta sonu eve gelip akşam haberlerini dinlerken “Sayın Cumhurbaşkanı … camii cuma namazı çıkışı iç ve dış politikaya ilişkin açıklamalarda bulundu ve muhalefeti sert bir biçimde eleştirdi…” şeklindeki yaşanmışlık artık hayatımızın sıradan bir parçası haline geldi. Cami siluetinin bir bölümünü fon alarak kurulmuş kürsü ve bir yığın mikrofonun önündeki bu görüntü çok sıradan bir senaryo haline geldi. Ben alışılmış bu görüntülerin derinliğine inip olayları irdelerken buluyorum kendimi.

Önce kendimi bir an Cumhurbaşkanının yerine koyuyorum. Tam hutbeyi dinlerken ya da huşu içinde namaza yönelmişken dışarıdaki gazeteci ordusunun soracağı soruları ve onlara verilecek cevabı düşünür halde buluyorum kendimi. Gerçi orasının yolgeçen hanı olmadığını, herkesin kafasına eseni soramayacağını, soruların ve soruyu soracakların titizlikle seçildiği söyleniyor olsa da yine de insanın düşüncesi biraz dağılır diye düşünüyorum.

Yazının Devamı İçin Tıklayın

HAVADAN SUDAN / 1

“Havadan sudan” tabiri daha çok önemsiz, önceliği olmayan, konuşmaya değmez, ciddiye alınmayan, hayati bir önem taşımayan durumlar için kullanılır. Hava ve su gibi hayati iki maddenin bu amaçla yan yana getirilmesi beni hayrete düşürmüştür. Ayrıca son derece göreceli anlatım olarak görmüşümdür bu deyişi. Yıllar önce bir yerlerden okuduğum fıkra ya da anekdotla belki daha iyi anlatabilirim meramımı.

Avrupa ülkelerinin birinde trenin kompartımanında çeşitli kesimlerden insanlar yolculuk yapmaktadır. Yolculardan genç yaştaki bir kız ve oğlan bizlerin diz dize, yanak yanağa tabirimizin de ötesinde bir samimiyet içindedir. Diğer yolculardan bir kısmı birbiriyle sohbetine devam etmekte, bazısı gazetesini okumakta, bazısı da pencereden dışarıdaki manzarayı seyretmektedir. Bir müddet sonra bu gençler ileri derece samimiyetin getirdiği yorgunluk ve rahatlığı yaşadıktan sonra arkalarına yaslanır ve ağızlarına birer sigara alıp tam yakacak iken son derece kendi halinde ve sakin olan diğer yolcular birer aslana dönüşür ve “Buna asla izin vermeyiz. Bu kadar insanın sağlığını nasıl tehlikeye atarsınız? Hem burada sigara içmenin yasak olduğunu bilmiyor musunuz?” şeklindeki söylemleri ile adeta salvo atışlarını başlatırlar. Gençler de bu tepkiyi görünce bu son zevklerini ertelemek zorunda kalırlar. Olaylara ve durumlara gösterilen tepkiselliğin göreceli olduğunu bu örnekten daha iyisi anlatamaz herhalde.

Yazının Devamı İçin Tıklayın

AKIŞINA BIRAKMAK (5)

Akışına bırakmak dizisinin finali olacak bu yazım sanırım. Gereksiz, zorlamalı, isabetsiz bazen de ince hesaplar için atılan adımların gereksizliğine dikkat çekmek, biraz da işleri doğal akışı içinde gerçekleştirmenin fazla bir zararı olmayacağı düşüncemi paylaşmaktı amacım.

1982 Anayasası Askeri yönetim tarafından hazırlanmış faşist ve vesayetçi bir anayasa olarak tarif edilir. Üzerinden kırk yıl geçmesine ve yüzde doksanının değişmesine rağmen hala bu damga üzerinde durmaktadır. Ama benim en çok dikkatimi çeken konu bu anayasanın gölgesinde hazırlanan yasal düzenlemelerde onca değişikliğe rağmen hala var olan yüzde onluk seçim barajıdır. Partilerin niyetleri ile ilgili bir turnusol kâğıdı niteliğinde ve herkesi rahatsız etmesi gereken bu durumun hiçbir değişiklik çalışmasında dikkate alınmaması çok büyük bir demokrasi ayıbıdır bana göre. Yönetimde istikrar ve temsilde adalet söylemi ile izah edilmeye çalışılan bu durumun Cumhurbaşkanlığı sistemindeki yüzde elli bir çıtası ile hiçbir anlamının olmadığını da biliyoruz. Yüzde üç mü beş mi yedi mi olsun tartışmalarının da gerçeklikten ve hakkaniyetten uzak, tamamen duygusal bir amaç taşıdığı ise apaçık ortadadır. Bundan böyle hayatın ve demokrasinin doğal akışı içinde barajın sıfırlanması nihayetinde de bir milletvekili çıkaracak kadar oy alan görüşlerin mecliste temsil edilmesini sağlayacak düzenlemeler gerçekleşmelidir. Bir kısım görüşlere pranga gibi baraj zinciri takıp yarışa sokmak, onlara verilen oyları yok saymak, hatta onlara verilen oyları başkalarının hanelerine yazmak her vicdanın kabul edeceği bir durum değildir.

Yazının Devamı İçin Tıklayın

AKIŞINA BIRAKMAK (4)

Bu yazı dizisinde geçmişteki yolculuklardan hareketle yavaş yavaş bugünlere gelmemin sırası geldi diye düşünmeye başladım. Ama yine de geçmiş yaşantılarımdaki bölük pörçük anılar canlanıverdi zihnimde yine. Görevimiz gereği kurumları ziyaret ettiğimizde görevlilerin hem fiziken hem de fonksiyonel olarak görevinin başında ve varlıklarının hissedilmesi konusunda ilginç gözlemlerim oldu.

Sözgelimi girdiğim bir derslikte öğrencilerin gürültüsü, birbirleri ile itişip kakışması hatta koşturmasını görünce öğretmenin derslikte olmadığı düşüncesine kapılmıştım bir an. Fakat arka sıralardan bir öğrencinin yanından kalkarak bana doğru yürüyerek geldiğini görünce yanıldığımı anladım. Olağan tanışma ve akabinde görevimizin gereğini yerine getirdikten ve gerekli tavsiyeleri yaptıktan sonra derslikten ayrılmıştım.

Yazının Devamı İçin Tıklayın

AKIŞINA BIRAKMAK (3)

Bundan önceki yazımda altmışlı yılların dar ve sınırlı dünyasından bahsederken umarım bazıları İmam hatiplerin bugünkü popülaritesine bakarak bu seçeneğin niye değerlendirilmediği sorusunu gündeme getirebilir. Lehinde de aleyhinde de çok şey söylenen bu kurumlar bizim hayatımıza çok sonradan girdi. Ama buna rağmen bu kadar mesafe kat etmesinin daha iyi anlaşılması için bu okullar için ayrı bir parantez açma, hatta ayrı bir yazı yazma gereğini duydum.

Osmanlıda imam ve hatiplerin medrese eğitimi dışında bir eğitime tabi tutulmadığını söyleyebiliriz. 1913 yılında ilk defa imam ve hatip yetiştirilmesi ile ilgili bir program hazırlanarak okul açıldığını biliyoruz. Daha sonra 1924 yılında çıkarılan Tevhidi Tedrisat Kanunu ile bütün eğitim kurumları Milli Eğitim Bakanlığına bağlanınca bu yasanın 4. maddesine göre 29 tane ilkokula dayalı 4 yıl eğitim veren imam hatip mektepleri açılıyor. Bu okullara gereken ilginin azalması sonucu giderek sayıları azalıyor ve 1930 yılında tamamen kapanıyorlar.  Bu ilginin azalmasında mezunların üst öğretimlere gidememesi ve günümüzde olduğu gibi devlet memuru imam olma yollarının da henüz açılmamış olmasının da önemi var kuşkusuz. Sonuç olarak 1950 yılına kadar bu konuda yapılanlar çok sınırlı kalıyor diyebiliriz.

Yazının Devamı İçin Tıklayın

AKIŞINA BIRAKMAK (2)

Yaşı benim gibi yetmişi aşan kişilerle birlikte bir an gözlerimi kapatarak kendimi 60’lı yıllara ışınlamak istiyorum. O zaman Türkiye’nin 25-30 milyon nüfusu var. Bunun yaklaşık %30’u şehirlerde, %70’i köylerde yaşıyor. Bizim gibi kırsalda yaşayan çocukların ulaşabileceği eğitim kurumu ilkokul ile sınırlı. Bundan sonrası için kasaba ya da ilçelerdeki dost ve akrabaların yanında geleneksel dayanışmanın katkıları ile ortaokula da ulaşmak mümkün. Lise seviyesindeki eğitim kurumları sadece il merkezlerinde ya da göreceli olarak büyük ilçelerde var sadece. Ama gel gör ki bütün bu sınırlı imkanlar ve yokluklar içinde hayallerimiz vardı. Mutlu yarınlara ulaşma ile ilgili bitmek bilmeyen hayallerimiz.

Hayallerimizin çıkış noktasının ilk durağını “Kısa yoldan hayata atılmak” olarak tarif edebilirim. Bunun için de ilkokulu ve ortaokulu bitirince girilecek okullar ile ilgili olarak yapılan sınavlar çok önemliydi. İlköğretmen okulu, askeri okul, ziraat okulu gibi okullar ilk akla gelenler. Onların arkasından sanat okulu (Sanat enstitüsü), ticaret lisesi ve normal liseler de seçenekler arasında idi. Çoğunluğu yatılı olan bu okulların sınavlarını kazananlar için “Hayatını kurtardı” cümlesi kurulurdu. Bundan sonrası sadece okulda başarılı olmak ile ilgili idi.

Yazının Devamı İçin Tıklayın

AKIŞINA BIRAKMAK (1)

Günümüzdeki ve geçmişteki yaşanmışlıklara baktığımda bazı sorular hep zihnimde asılı kalıyor. Niye insanlar hayatın doğal akışı dururken kendilerini de kendi dışındakileri de mutsuz edecek suni, zorlamalı gayretler içine giriyor? Daha adil, daha insani ve daha vicdani söylem ve eylemde bulunmak ve bunun hazzını yaşamak varken yanlışlar zincirini örerek ömür tüketiyor? Adeta çalıyı ucundan sürümek, akışına giden suyun önündeki çer çöpü temizleyerek ahenkle akmasını sağlamak varken tersine akıtmaya çalışmak nasıl açıklanabilir? Bu sadece bazı kişi ve grupların irili ufaklı çıkar hesapları ile mi ilgili acaba? Arka planında daha karmaşık ve anlaşılmaz nedenlerde mi aramalıyız bunun sebebini? Biliyorum bu satırlar çok soyut gibi gözüküyor. 72 yaşında biri olarak hafızamda 60-65 yıllık bir stok var. Bunların bir kısmını ön belleğe çıkararak sohbeti bunlar eşliğinde sürdürürken meramımı belki daha iyi anlatmış olacağımı düşünüyorum.

Hatırlar mısınız bilmem, bir zamanlar ilçeleri il yapma furyası başlamıştı. Bu yolla da 67’nin üzerine sanırım 14 civarında il eklendi. Doğrusu bunun getirisini hala anlayabilmiş değilim. Sade vatandaşın hizmet gelsin beklentisi için dillendirilmesi olarak gerekçelendirildi bu. Hizmet alım işinin il olmaksızın da gerçekleşebileceğini düşündüğümden bana ucuz ve şark kurnazlığına benzer bir yöntem gibi geldi. Seçim meydanlarından dağıtılan promosyon eşyası gibi gerçekleştirilen ve hiçbir kritere bağlı olmadan yapılan bu düzenlemeler zihnimizde yer etmediği için 67’ye kadar olan plaka numaralarının büyük bir çoğunluğu hafızamda olduğu halde ondan sonraki illere ait plaka numaralarından hiçbiri hafızamda yer etmedi. Geçtiğimiz yıllarda küçük oğlumuzun çalıştığı İsviçre’ye gittiğimizde bir dağ köyünü ziyaret etmiştik. Otomobil ile gidildiği gibi elektrikli trenle de gidilen bu köyde kütüphaneden markete ve kayak pistine her şeyin olduğunu görmüştük. Adeta kartpostal gibi diyeceğimiz bir köy yani. Altyapı, trafik, işsizlik gibi birçok problemin yaşandığı vilayette yaşamak yerine böyle bir köyde yaşamak daha keyifli olur diye aklımdan geçmişti bir an. Elbette burada yaşayanların da birçok sorunu vardır. Ama bunların çaresi olarak köylerinin ilçe, ilçelerinin il olmasını beklemek gibi bir durumları yoktur sanırım.

Yazının Devamı İçin Tıklayın

SUSSAM GÖNÜL RAZI DEĞİL…

Fuzuli’ye ait olduğunu sandığım “Söylesem tesiri yok. Sussam gönül razı değil. Boş yere canı yanmaz insanın. Ya bir eksiklik vardır geleceğe dair, ya da bir fazlalık vardır geçmişten gelen.” şeklindeki cümleler benim gibi birçok kişinin duygu ve düşüncelerini çok güzel anlatıyor. Nasıl oldu ne zaman oldu bilmiyorum birbiri ile konuşamayan, birbirini hiç dinlemeyen insanlar haline gelmeye başladı sanki toplumumuz. Konuşanın kimliğine bakıp alkışlamaya ya da saldırmaya hazır robotlar olduk neredeyse. Hatırlarsınız Sayın Cumhurbaşkanının mitinglerinde bazen alkış gerektirmeyen cümlelerin alkışlanması karşısında kendisi yanlış yerde alkışlandığı konusunda kalabalığı uyarmak zorunda kalıyordu. Özetle eğer konuşan bizim mahalleden ise ne konuştuğuna bakılmaksızın alkışlanmalı, eğer karşı mahalleden ise “Bugün çok güzelsin” dese bile “Vay hain dün benim çirkin olduğumu söylüyorsun demek” diye karşı çıkılmalı.

Uzun zamandır zihnimi meşgul eden bir konu var. Ta pandemiden önce gittiğim bir cuma namazında hoca hutbenin nihayetinde “4-6 yaş çocukları için açtığımız kuran kursuna çocuklarınızı bekliyoruz” şeklinde bir duyuru yaptı. Biz de dini söylemler sorgulamadan ve tek yönlü ilerlediği için aklımda bir yerlerde asılı kaldı bu duyuru. Serde 40 yıllık bir eğitimcilik geçmişimiz de olduğundan durumu bir süre anlamaya çalıştım. Ama eskilerin “Doluya koyuyorum almıyor, boşa koyuyorum dolmuyor” dediği şekilde bir yere oturtamadım doğrusu.

Daha sonra geçtiğimiz günlerde CHP Grup Başkanvekili Özgür Özel’in bu konudaki konuşması ile konu yine gündeme oturdu. Tabii yine alkışlamaya ve saldırmaya hazır taburlar mevzilerinden hedefin durumuna göre kendilerinden bekleneni yaptılar ve hala da yapmaktalar. Ben insanların kim olduklarından nerede olduklarından çok, ne yaptıklarına önem veririm. Onun bu partide ne işi var, bu kanala bunu nasıl çıkarırlar gibi sabit duruşları da çok tutarlı bulmam.

Yazının Devamı İçin Tıklayın

ATATÜRK, CUMHURİYET VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Cumhuriyetimizin 98. kuruluş yıldönümünü geçtiğimiz ay kutladık. İki yıl sonra da bir asırlık geçmişi olacak bu mutluluğun. Çocukluğumuzda “Cumhuriyet yönetimlerinden önce padişahlık ve krallık yönetimleri varmış. Kral ya da padişah ülkeyi keyfine göre yönetirmiş. Astığı astık kestiği kestikmiş. Ama cumhuriyet gelince insanlar kendi yöneticilerini kendileri seçmeye başlamışlar. Beğenmedikleri yöneticileri bir daha seçmeyerek iyi yöneticileri seçme hakkını elde etmişler” şeklinde basit olarak tarif edilirdi bu durum. Çocukluk düşüncesi ve masumiyeti ile inandığımız bu tarifin daha sonraki yıllarda o kadar da basit olmadığını öğrenecektik. Cumhuriyet konusu ile ilgili terminolojinin içine girdikçe de zihnimiz daha da karışacak nihayetinde yapılacak ve öğrenilecek çok daha fazla şeyin olduğunu kabullenecektik.

Benim öteden beri bu tarifler içinde en çok hoşuma gideni “Cumhuriyet kimsesizlerin kimsesidir” şeklindeki anlatımdır. Gerçekten ben ve benim gibi kuş uçmaz kervan geçmez bir köyde hayata gözlerini açan birçok çocuk parasız yatılılık ve bursluluk gibi desteklerle tarikatların ve cemaatlerin insafına terk edilmeden bir yerlere gelmesini cumhuriyete borçludur. Dahası Aziz Sancar’ın Mardin’in Savur Kasabasında başlayan ve Nobel ödülüne kadar uzayan yolculuğunun temelinde de Kasımpaşa’dan çıkan bir vatandaş olan Recep Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığına giden yolunda da cumhuriyetin küçümsenmeyecek payı olduğunu düşünüyorum.

Yazının Devamı İçin Tıklayın

YAŞLANDIK MI NE?

71 yaşında birisi olarak yazımın başlığındaki soruyu kendi kendime sorduğumda “Ne yaşlanması, insan hissettiği yaştadır” klişesine bel bağlayarak bir teselli koridoruna girmek isterdim. Ama “Ne sandın ki? Her şey eskisi gibi olacak değil ya” türünden cevap herhalde daha gerçekçi olur diye düşünüyorum.

İnsanın gelişim dünyasının son evresi olarak düşünebiliriz yaşlılığı. Bundan önceki evrelerde insanlar mutluluğu bir sonraki evrede aramak gibi bir yol izleyebilir. Çocukken gençliği, gençken yetişkinliği, yetişkin olup iş hayatına atıldıktan sonra da emekliliği hayal eder durur. Emeklilik ile yaşlılık da çoğu zaman aynı anlamda kullanılır. Ama o noktaya gelindiğinde umut bağlanacak bir sonrası dönem yoktur artık. Sadece bu dönemin içinde kalarak ve bu dönemi tanıyarak kaliteli bir yaşamı sürdürmek gibi bir zaruretle karşı karşıya kalır. O zaman da bu evre ile ilgili ne kadar az şey bildiğini fark eder.

Gerek öğrencilik yıllarımızda ve gerekse mesleki yaşantımızda görevimiz gereği çocuk psikolojisi, ergen psikolojisi, yetişkin psikolojisi gibi alanlarda birçok yayın okuduk. Herhalde yaşlılık yetişkinliğin bir parçası olarak kabul edilmiş olacak ki bu konuya ilişkin literatüre fazla rastlamadım. Veya vardı da bu yaşam evresinin bizim uzağımızda olduğu düşüncesi ile okuma fırsatı bulamadık. Ama hayatın akışı içerisinde bazen etrafı gözleyerek, bazen ulaşabildiğim yayınları okuyarak, bazen de bizzat yaşayarak bu evreyi tanımaya çalışıyorum.

Yazının Devamı İçin Tıklayın