HER ŞEYİN BİR ANLAMI, ANISI VE HAFIZASI VAR (5)

Eskiden çocukların şimdiki zamanlarda olduğu gibi doğduğu günden itibaren -hatta doğumdan önce bile diyebiliriz- an be an gün be gün sesli, hareketli, renkli görüntüleri kaydedilmiyordu. Hele kırsal kesimde yaşayanlar ancak bir şekilde kasabaya geldiklerinde üzerinde “… hatırası” yazan perdenin önünde bu mutluluğu yaşarsa kendilerini şanslı hissediyordu. Sünnet düğünlerinde ya da ilkokulu bitirirken diplomaya yapıştırılmak üzere bu görsele kavuşanlar çoğunluktaydı.

Benim ilk çocukluk fotoğrafım 20 aylık kadar iken dedemin kucağında Babaeski’de bir fotoğrafçıda çekilen fotoğraftır. Ondan sonraki fotoğraf için de ilkokulu bitirme yaşımı beklemem gerekecekti. O zamanlar bu işlem çok özel bir durum olduğu için resimlerin arkasına muhakkak bir tarih, bir not ya da birkaç satır yazı da yazılırdı. Hatta “Güneş ufuktan doğsun/ Her tarafı nura boğsun/ Bu cansız hayalim/ Sizlere hatıra olsun.” şeklinde şiirsel satırlar da yazılırdı. Babam ben altı aylık iken askere gitmiş. Fotoğraf da ayrılık bir yıldan fazla uzayınca baba ve çocuğun hasretini gidermek üzere çekilmiş ve babama gönderilmiş. Fotoğrafın arkasında da dedemin o zamanlar çok kullanılan kopya kalemi ile yazdığı satırlara ilaveten babamın mürekkepli kalem ile yazdığı “5.2.1952 yılı hatırası aldığım tarih 10.2.1952 yılında Limanköy kalesinde dururken aldım…” notu düşülmüş.

Devamı için tıklayın “HER ŞEYİN BİR ANLAMI, ANISI VE HAFIZASI VAR (5)”

HER ŞEYİN BİR ANLAMI, ANISI VE HAFIZASI VAR (4)

Küçük bir yerleşim yeri olan kasabamızda hafızamda yer eden üç yapı vardı. Bunlar hükümet konağı, tren istasyonu binası ve postane binası idi. İnanlı çeşmesini de bunlara ilave edebiliriz. Her biri Cumhuriyet ile yaşıt hatta ondan da eskilere dayanan geçmişe sahip bu yapıların kendine özgü mimarisi ve insanı etkileyen, büyüleyen bir yönü vardı. Tren istasyonunu farklı kılan bir durum ise Türkiye’de içinden demiryolu geçerek yerleşim yerini tam ortadan ikiye bölen üç ilçeden birinde olmasıdır. Bunlardan biri de benim İlçem Muratlı’dır. Diğer yerleşim yerlerinin de Ankara’nın Polatlı ilçesi ve Mardin’in Nusaybin İlçesi olduğu söylenir.

Fransızlar tarafından yapılan Postane binasının geçmişi de 1800lü yıllara dayanıyor. Bu yapının kendisi kadar bizlerin hayatına dokunan ve orada yaşayan herkesin “Postacı Ahmet” olarak bildiği kişi de yer etti hep zihnimizde. Kasabadaki eşraftan ve bürokratlardan daha fazla tanınırlığı vardı kendisinin. Sırtına çapraz bağlanmış deri çantası olduğu halde bisikleti ile bir yandan görevini sürdürürken diğer yandan da kasabanın tüm insanlarının dış dünya ile bağlantısını gerçekleştiriyordu. Çantasındaki postayı zihnine de yerleştiriyordu bizim postacımız. Mektup sahibine yolda rastlarsa hemen duruyor çantasından çıkardığı zarfı kendisine veriyordu. Bazen bizler “Ahmet abi bize bir şey yok mu?” diye sorduğumuzda olumsuz cevap yerine “Bugün size selam var” diye esprisini patlatıyordu.

Devamı için tıklayın “HER ŞEYİN BİR ANLAMI, ANISI VE HAFIZASI VAR (4)”

HER ŞEYİN BİR ANLAMI, ANISI VE HAFIZASI VAR (3)

Bir gün Eflatun (Fıkranın Aristo ve Sokrat versiyonlu olanlarını da duydum.) öğrencilerinden birini kumar oynarken yakalar ve şiddetle azarlar. Öğrencisi duruma açıklık getirmek ve biraz da durumu kurtarmak için çok az bir para ile oynadığını söyler. Buna karşılık Eflatun da ona “Ben seni kaybettiğin para için değil, kaybettiğin zaman için azarlıyorum” der.

Gerçekten somut olarak tanımını yapamasak da insanların tüm yaşantıları boyunca etkilendikleri bir kavramdır zaman. Bazen boşa geçtiğinden, bazen yetmediğinden yakınılır. Bazen bitmek bilmediğinden, bazen de su gibi akıp gittiğinden şikâyet edip durur insanlar. Bazen istenmedik sürprizlere gebe, bazen de her derdin ilacı olarak görülür.

Kimi zaman uyuşturduğunu, kimi zaman da unutturduğunu söyler dururuz. Sessiz testere olduğunu söyleyenler de çıkmıştır. Bazen bir canlının hayat bulmasına ya da yaşamının sona ermesine hep zaman denilen kavramın tanıklık ettiği söylenir. Velhasıl çok şey söylenmiş ve çok şeyler de söylenecektir zaman için. İşte bunlardan bazıları:

Devamı için tıklayın “HER ŞEYİN BİR ANLAMI, ANISI VE HAFIZASI VAR (3)”

HER ŞEYİN BİR ANLAMI, ANISI VE HAFIZASI VAR (2)

Her iki dedem ile babaanne ve anneannelerin yaşlanmalarına tanık olma bahtiyarlığına erişen ender insanlardan görüyorum kendimi. Baba tarafından olan dedemi (Mehmet Mola) Hoca dayı, Mehmet Hoca diye çağrılırdı. Diğer dedeme (Hüseyin Geçgel) biz -hac görevini yerine getirdiği için- Hacı Dede derdik. Hacı Dede yanında Molla İsiiiiin (Molla Hüseyin) de olarak da biliniyor. Lakaplarından da anlaşılacağı gibi her ikisinin de dini yönü oldukça güçlü olmalarından dolayı mahalle ve köy camilerinde imamlık yapmışlardı. Tabii o zamanlar şimdiki gibi sayısı yüzbinleri aşan maaşlı memur/imam kadrosu yoktu. İmamın hakkı köylü ve mahalleli tarafından ödeniyordu. Köylerde bu hak, harman sonu hane başına 2-3 teneke buğday biçiminde oluyordu. Maaş ve emeklilik gibi bir şey olmadığı için onlar da diğer insanlar gibi imamlık yanında günlük işlerini yaparlardı.

Mehmet Dedemin birçok konuda olduğu gibi dini konularda da biraz aykırı ve ezber bozan yapısı vardı. Komşulardan evlendirdikleri çocuklarının nikahlarını kıymaları için kendisine geldiklerinde resmi nikahları kıyılmış ise onun dini nikahı da kapsadığını söylerdi. Ama ailelerin kendilerini iyi hissetmelerine yardımcı olmak ve bir dua etmek için mutlu günlerine ortak olurdu. Bazen komşular “Feşmekan Hoca imam nikahı olmazsa olmaz, resmi nikah dinen geçersiz sayılır diyor” dediklerinde onlara “Gidin o hocaya sorun bakalım peygamber efendimizin nikahlarını hangi imam kıymış söylesinler. Nikahın şartları bellidir. Şahitler huzurunda karşılıklı rıza ve herkese ilan edilmesidir. Bir de hukuken kayıt altına alındığı düşünüldüğünde kimin kıydığı önemli değildir. Belediye memuru da kıyar, müftü de kıyar. Bugünkü yapıda bana göre nüfus memurunun kıyması daha mantıklıdır” derdi. Camilerimizin çoğunda yapılmakta olan sakal-ı şerif seremonisini dinen uygun görmezdi. Bu konuda “Peygamberimiz kendine ait olduğu bile şüpheli minnacık bir sakal parçasının etrafında insanların tavaf ettiğini görse benim ümmetim bu hallere düşecek miydi diye hayıflanırdı” diyordu. Böylesi konuları ilerleyen yaşlarda maaşlı cami imamları ile tartıştığında muhatapları kendisine somut, mantıklı ve tatmin edici bir açıklama getiremeyince “Haklısın Hoca Dayı. Yıllardır böyle gelmiş biz ne yapabiliriz.” noktasına gelirlerdi. O yüzden de cevabını veremeyecekleri bir durum yaşamamak için de kendisinden biraz uzak durmaya çalışırlardı.

Devamı için tıklayın “HER ŞEYİN BİR ANLAMI, ANISI VE HAFIZASI VAR (2)”