Denemeler Rotating Header Image

HER ŞEYİN BİR ANLAMI, ANISI VE HAFIZASI VAR (3)

Bir gün Eflatun (Fıkranın Aristo ve Sokrat versiyonlu olanlarını da duydum.) öğrencilerinden birini kumar oynarken yakalar ve şiddetle azarlar. Öğrencisi duruma açıklık getirmek ve biraz da durumu kurtarmak için çok az bir para ile oynadığını söyler. Buna karşılık Eflatun da ona “Ben seni kaybettiğin para için değil, kaybettiğin zaman için azarlıyorum” der.

Gerçekten somut olarak tanımını yapamasak da insanların tüm yaşantıları boyunca etkilendikleri bir kavramdır zaman. Bazen boşa geçtiğinden, bazen yetmediğinden yakınılır. Bazen bitmek bilmediğinden, bazen de su gibi akıp gittiğinden şikâyet edip durur insanlar. Bazen istenmedik sürprizlere gebe, bazen de her derdin ilacı olarak görülür.

Kimi zaman uyuşturduğunu, kimi zaman da unutturduğunu söyler dururuz. Sessiz testere olduğunu söyleyenler de çıkmıştır. Bazen bir canlının hayat bulmasına ya da yaşamının sona ermesine hep zaman denilen kavramın tanıklık ettiği söylenir. Velhasıl çok şey söylenmiş ve çok şeyler de söylenecektir zaman için. İşte bunlardan bazıları:

Yazının Devamı İçin Tıklayın

HER ŞEYİN BİR ANLAMI, ANISI VE HAFIZASI VAR (2)

Her iki dedem ile babaanne ve anneannelerin yaşlanmalarına tanık olma bahtiyarlığına erişen ender insanlardan görüyorum kendimi. Baba tarafından olan dedemi (Mehmet Mola) Hoca dayı, Mehmet Hoca diye çağrılırdı. Diğer dedeme (Hüseyin Geçgel) biz -hac görevini yerine getirdiği için- Hacı Dede derdik. Hacı Dede yanında Molla İsiiiiin (Molla Hüseyin) de olarak da biliniyor. Lakaplarından da anlaşılacağı gibi her ikisinin de dini yönü oldukça güçlü olmalarından dolayı mahalle ve köy camilerinde imamlık yapmışlardı. Tabii o zamanlar şimdiki gibi sayısı yüzbinleri aşan maaşlı memur/imam kadrosu yoktu. İmamın hakkı köylü ve mahalleli tarafından ödeniyordu. Köylerde bu hak, harman sonu hane başına 2-3 teneke buğday biçiminde oluyordu. Maaş ve emeklilik gibi bir şey olmadığı için onlar da diğer insanlar gibi imamlık yanında günlük işlerini yaparlardı.

Mehmet Dedemin birçok konuda olduğu gibi dini konularda da biraz aykırı ve ezber bozan yapısı vardı. Komşulardan evlendirdikleri çocuklarının nikahlarını kıymaları için kendisine geldiklerinde resmi nikahları kıyılmış ise onun dini nikahı da kapsadığını söylerdi. Ama ailelerin kendilerini iyi hissetmelerine yardımcı olmak ve bir dua etmek için mutlu günlerine ortak olurdu. Bazen komşular “Feşmekan Hoca imam nikahı olmazsa olmaz, resmi nikah dinen geçersiz sayılır diyor” dediklerinde onlara “Gidin o hocaya sorun bakalım peygamber efendimizin nikahlarını hangi imam kıymış söylesinler. Nikahın şartları bellidir. Şahitler huzurunda karşılıklı rıza ve herkese ilan edilmesidir. Bir de hukuken kayıt altına alındığı düşünüldüğünde kimin kıydığı önemli değildir. Belediye memuru da kıyar, müftü de kıyar. Bugünkü yapıda bana göre nüfus memurunun kıyması daha mantıklıdır” derdi. Camilerimizin çoğunda yapılmakta olan sakal-ı şerif seremonisini dinen uygun görmezdi. Bu konuda “Peygamberimiz kendine ait olduğu bile şüpheli minnacık bir sakal parçasının etrafında insanların tavaf ettiğini görse benim ümmetim bu hallere düşecek miydi diye hayıflanırdı” diyordu. Böylesi konuları ilerleyen yaşlarda maaşlı cami imamları ile tartıştığında muhatapları kendisine somut, mantıklı ve tatmin edici bir açıklama getiremeyince “Haklısın Hoca Dayı. Yıllardır böyle gelmiş biz ne yapabiliriz.” noktasına gelirlerdi. O yüzden de cevabını veremeyecekleri bir durum yaşamamak için de kendisinden biraz uzak durmaya çalışırlardı.

Yazının Devamı İçin Tıklayın

HER ŞEYİN BİR ANLAMI, ANISI VE HAFIZASI VAR (1)

Başlıkta yer alan sözcükler ilk bakışta insana ait gibi düşünülebilir. Aslında ben de öyle düşünüyordum. Ta ki yıllar, yıllar önce okuduğum bir yazıdan sonra düşüncelerim değişmeye başladı. Bir dergide mi yoksa bir gazete de mi okudum tam hatırlamıyorum. Çoğumuzun yol kenarında gördüğümüzde belki fark etmediğimiz ya da fark etsek bile gereksiz bir fazlalık olarak düşünebileceğimiz irice bir taş üzerine idi bu yazı. Herkes için sıradan bir obje olarak görülen bu kaya parçasına çok farklı bir bakış açısı ile yaklaşıyordu yazan. Birçok mutlu insanın dünyasını süslemiş bir evin temelinde yer alarak tanıklık etmişti birçok yaşanmışlıklara. Ya da yan taraftaki arsada top oynayan çocuklar kale direği olarak kullandıklarında birçok galibiyet ile coşmuş, yenilgiyi yaşayanlar ile de kederlenmişti. Yandaki eve eşya indiren kamyon tekerinde takoz olarak kullanıldığında da sorumluluğu az değildi. Yazı bu minval üzere bir taş parçasının anlamı, hatıraları ve hafızası ile adeta yolculuğa çıkarıyordu yazar okuyucuyu. Her şeyin gördüğümüzden ibaret olmadığını, her bir şeyin anlamı, anısı ve hafızası olabileceği düşüncesi işte o zaman kıvılcımlandı zihnimde. Görmek, anlamak, hissetmek yanında gereğini de yapmak gerekiyor kuşkusuz. Gereğini yapma konusunda kendimin çok iyi not alabileceğimi düşünmüyorum.

Mesleki yaşantım gereği daktilo makinaları en çok kullandığımız gereçlerdi. Ben bu makinaların bu kadar kısa süre içinde demode hatta antika olabileceğini hiç tahmin etmiyordum. Kurumlarda kullanılan ofis tipi olanların yanında bizlere evlerde kullanılmak üzere portatif yazı makinası veriliyordu. Çoğumuzun kendine ait olanı da vardı. O sıralar yabancı bir dizide izlemiştim. Ergen yaştaki çocuklar babaların ne kadar ilkel bir durumda olduğunu anlatmak için birbirleri ile paylaşımda bulunuyordu. Bir tanesi arkadaşının babasını eleştirmek için “Senin baban belki yazılarını hala daktilo ile yazıyordur” şeklinde bir söz söylediğini hatırlıyorum. O zamanlar bana hiç de komik gelmemişti. Çünkü bizim hala hayatımızın bir parçası idi bu makinalar. Karbon kağıtlarından, daktilo şeritlerinden ellerimiz tamirci eline dönerdi. Tuşların çıkardığı çat çat sesleri adeta komşulardan bile duyulurdu. Sanki bir ruhu vardı benim makinamın. Yapılan soruşturma sonucu iddialar sübut bulmadığından “Adli, idari, disiplin ve mali yönden bir teklif getirilmesine mahal yoktur” şeklinde bir sonuca gidiliyorsa, ya da çok başarılı bulunan bir öğretmen ya da yöneticinin değerlendirilmesine yönelik cümleler kuruluyorsa makinam da adeta coşuyordu. İnsanın yersiz iftira ve ithamların gölgesinden kurtuluşuna vesile olmak, güzeli ve başarıyı anlatmak, mükemmeli tarif etmek için yola çıkıldığında tutmayın benim makineyi. Parmaklarım sanki yazı makinesinin değil sanki bir piyanonun tuşlarında geziniyordu.

Yazının Devamı İçin Tıklayın

AH BU ÖZEL GÜNLERİN GÖZÜ KÖR OLSUN YA DA NEREDE O ESKİ BAYRAMLAR

“Öyle dudak büküp hor gözle bakma / Bırak küçük dağlar yerinde dursun / Çoktan unuturdum ben seni, çoktan / Ah bu şarkıların gözü kör olsun” diye başlayan ve sözleri Şahin Çandır’a bestesi Avni Anıl’a ait bu kürdilihicazkar şarkıyı bilmeyenimiz yoktur sanırım. 1989 yıllarında duymaya başladığımız bu şarkı Muazzez Abacı’dan Emel Sayın’a, Zeki Müren’den Candan Erçetin’e birçok sanatçı tarafından seslendirilmiştir. Ben daha çok Zeki Müren’den dinlemeyi severim. İlk bakışta bu satırlar şarkılara karşı bir düşmanlığı, bedduayı çağrıştırıyor gibi görünse de bunun arkasındaki yaşanmışlıkları da düşündüğünüzde durumun böyle olmadığını anlayabiliriz. Şarkıların etkisinde kalarak âşık olmak, özlemek, söyleyememek, unutamamak, kavuşamamak gibi bir dolu karmaşık duygunun sonucu isyandan çok bir sitem dile getirilmiş. Birçok yerde insanlar sevgilerini “Seni kör olasıca” ya da “Kör olmayasıca” diye dile getirir. Onun için bizlerin dünyasında şarkıların çok özel bir yeri vardır. Adeta onlarla yatar onlarla kalkarız.

Bu kadarlık bir girişten sonra gelelim bundan esinlenerek benim koyduğum başlık üzerine yazıya. İnsanlar hayatın akışı içinde birçok alanda gözlemlerde bulunur. Bunlardan birisi kendi dışındaki işleyişlerle ilgili dış gözlemler, diğeri de kendi içine yaptığı yolculukla ilgili gözlemlerdir. Dış gözlemler pek sır olmayan herkesin malumu. İç gözlemlere gelince burada sırlar dünyası başlıyor. Bırakın başkalarını, kendiniz nerelere kadar ne biliyorsunuz ya da neleri görebiliyorsunuz orası hala bir muamma.

Yazının Devamı İçin Tıklayın

BİRAZ DA KİTAP / CAHİDE

Artemis yayınlarından çıkan “Cahide”, Eyüphan Erkul’un yazdığı biyografik bir roman. Daha önce bu tarz romanlardan Nazım Hikmet’in annesini anlatan Osman Balcıgil’in yazmış olduğu “Celile” isimli romanı okumuş ve beğenmiştim. Elimde bulunan kitaplardan en sona bunu bırakmıştım. Ne yalan söyleyeyim o sıralarda elime aldığımda biraz da ürkmüştüm 700 sayfalık kalınca halini görünce. Ama okudukça, biraz da sonuna doğru geldikçe, bizlerin hatıraları ile de ilintili olmaya başlayınca çok uzun olmayan bir zaman içinde bitirdim. Bizlerin daha çok sinema dünyasından bazı filmlerden tanıdığımız Cahide Sonku’nun hayatı anlatılıyor kitapta.

Cahide Yemen’de 1916 yılında dünyaya geliyor. Annesi Hayriye, Osmanlı Subayı Çorapsız İbrahim Paşa’nın kızı. Dolayısı ile Cahide bir paşa torunu. Babası da dedesinin birliğinde görevli Necati isminde bir subay. Ancak babasının İngilizlere esir düştüğü ve bir daha geri gelmediği biçiminde bir söylenti ile babasını hiç tanımadan büyüyor Cahide. Osmanlının Yemen’den çekilmesi ile dede, anne ve abladan (Necdet) oluşan dört kişilik aile İstanbul’da daha önceden almış oldukları evlerinde hayatlarını sürdürmeye başlıyorlar. Saltanatın, hilafetin kalkması ile artık iyiden iyiye yalnızlaşan Paşa için de sıkıntılı günler başlamıştır.

Yazının Devamı İçin Tıklayın

BİRAZ DA KİTAP / ANNENİN DUYGUSAL YOKLUĞU

Jasmin Lee Cori’ nin yazdığı “Annenin Duygusal Yokluğu” adlı kitap üzerinde bazı paylaşımlarda bulunmak istiyorum sizinle bu kez. Şimdiye kadar okuduğum ve bazısını da bloğumda paylaştığım çocuk gelişimi ve eğitimi ile ilgili kitaplarda ailenin, ebeveynlerin etkisinden ayrıntılı olarak bahsediliyordu. Ben de bunları zihnimde bir bütün olarak değerlendiriyor ve bunun eşit oranda olabileceği düşüncesini taşıyordum. Ancak şu an söz konusu ettiğimiz kitapta annenin her yönüyle yoksunluğunun önemli bir kayıp, olumlu mevcudiyetinin de çok büyük bir zenginlik olduğu vurgusu yapılıyor.

Kitapta alt başlıkların da içinde olduğu üç ana kısım var. Birinci kısımda çocukların annelerine neden muhtaç oldukları, ilk bağlanma ve iyi annelik konusu yer alıyor. İkinci kısımda işlerin ters gitmesi halinde duygusal istismar ve taciz başta olmak üzere yaşanabilecek sonuçlar üzerinde duruluyor. Üçüncü kısımda da iyileşme süreçlerine yer veriliyor. Kitapta ayrıca açıklanan konular ile ilgili alıştırmalar mevcut.

Annelerin, anne adaylarının, çocukluklarında kötü annelik deneyimi yaşayanların okumasında yarar olduğuna inandığım bu kitaptan bazı satır başlarını özet olarak aşağıda sıraladım. Umarım kitabın tamamını okuma ve faydalanma konusunda bir ışık yakmış olurum.

Yazının Devamı İçin Tıklayın

BİRAZ DA KİTAP / BENDEN SELAM SÖYLE ANADOLU’YA

Yıllar önce Gökçeada’ya tatile gittiğimde görmüştüm terkedilmiş bir Rum köyünü. Galiba adı Zeytinlik idi. Daha sonra da Fethiye’de Kayaköy’ü gördüm. Burasını belki birçoğumuz görmüştür. Epey ziyaretçisi oluyor çünkü. Bu Rum köyünün geçmişi M.Ö. 3000 yıllarına dayanıyor. Ama şu an 100 yıllık bir terk edilmişliğin hüznü okunuyor her bir taşında. Ben böyle metruk, virane yerleşim yerleri gördüğümde içim bir tuhaf oluyor. Acaba yıllar önce burada kimler yaşıyordu? Şu balkonda neler konuşuyorlardı? Hangi yaşanmışlıkları arkalarında bırakarak buralardan ayrılmak zorunda kaldılar. Acaba şu anda burada yaşayanların torunları yaşıyor mu, buralardan haberdar mı? İçlerinden buralara gelmek isteyen olur mu? gibi bir yığın acabanın istilasına uğruyor zihnim.

Kayaköy – Fethiye

İşte Dido Sotiriyu’nun yazdığı “Benden Selam Söyle Anadolu’ya” kitabı bu sorulara ve acabalara açıklık getirmek üzere bizleri yüz yıl öncesine götüren bir roman. Yazar Aydın ilimizde doğmuş daha sonra Atina’ya göç etmiş. Ölüler Bekliyor, Tekrar Doğuş, Küçük Asya Faciası Emperyalizmin Doğu Akdeniz Stratejisi, Yalımlar İçinde, Ziyaretçiler, Yıkılıyorduk isimlerinde eserleri de var.

Sözünü edeceğimiz romanın kahramanı Manoli Aksiyodis Ege bölgesinde İzmir ve Aydın illerimize yakın bir yerdeki Rum Köyünde yaşayan birisi. Kendisi on dört çocuk dünyaya getiren ve yedisi hayatta kalan bir ailenin çocuğu. Yıllardan beri köyünde diğer komşuları ile sıradan bir hayatları var. Sahip oldukları tarlalarında üzüm, incir, zeytin yetiştirip ve bunları satıp geçimlerini sağlıyorlar. Ufak tefek sıkıntıları olmakla birlikte mutlu bir hayatları var yani.

Yazının Devamı İçin Tıklayın

BİRAZ DA KİTAP / VEBA GECELERİ

Orhan Pamuk’un sadece ülkemizde değil dünyada da çok bilinen ve çok fazla okuyucusu olan bir yazar olduğunu biliyoruz. Ben de daha önce birkaç kitabını okudum. Kolay ve sıkılmadan okuduklarım da oldu, üslubundan ve içinden çıkamadığım ayrıntılarından dolayı zorlanarak okuduklarım da. “Cevdet Bey ve Oğulları”, ”Yeni Hayat”, ”Kar”, ”Masumiyet Müzesi” kitaplarını okurken zorlanmadım ama “Benim Adım Kırmızı” adlı romanını okurken epey zorlandım diyebilirim. Tanıtımını yapacağım “Veba Geceleri” kitabının da bazı bölümleri biraz zorladı beni. Beğeneni de beğenmeyeni de fazla olan bir yazar Orhan Pamuk. Sadece yazdıkları ile değil, durumu ve duruşu ile de eleştirildiği çok oluyor. Kitapları 63 dile çevrilmiş, Türkiye’de 2, yurt dışında da 11 milyon olmak üzere toplam 13 milyon kitabı satıldığını düşünürsek hakkını da teslim etmek gerekir diye düşünüyorum.

“Veba Geceleri” romanına gelince, II. Abdülhamit’in devri iktidarında Osmanlı bandıralı “Aziziye” adlı bir geminin çok özel bir görevle Çin’e yapacağı yolculuk ile giriliyor konuya. On yedi kişiden oluşan yolcu heyetinin görevi Çin’deki öfkeli Müslümanlara nasihat edip hızla gelişen batı karşıtı halk isyanına katılmalarını engellemek. Heyette din adamı, asker, bürokrat ve çevirmenlerin yanı sıra Abdülhamit’in yeni evlendirdiği yeğeni Pakize Sultan ve kocası Damat Doktor Nuri Bey de vardır. Açıklanan rotada olmamasına rağmen İzmir limanına uğrayan gemiye İmparatorluğun sağlık başmüfettişi kimyager ve eczacı Bonkowski Paşa ve yardımcısı Doktor İlias da alınır. Yolculuğuna devam eden vapur yine rotasında küçük bir sapma yaparak son bindirdiği bu iki yolcuyu Osmanlının 29. Vilayeti olarak tarif edilen Minger Adasına sessiz sedasız indirir ve yoluna devam eder.

Yazının Devamı İçin Tıklayın

DAHA VAKİT VAR…

Çok bilinen bir fıkradır. Hani iki boksör dövüşe başlamışlar. Bir tanesi daha güçlü ve yetenekli olacak ki diğerini epey zorluyor. Raundun bittiğini işaret eden gonk çalıp boksörler köşelerine çekilince dövülen boksörün antrenörü “Çok güzel dövüşüyorsun. Adamı fena hırpaladın, biraz daha gayret et maçı alacağız” şeklinde taktikler ve gayrete getirecek sözler söylüyormuş. Birkaç raunt bu minval üzere devam etmiş. Artık maçın sonlarına doğru boksörümüz gözler kapanmış, dudaklar patlamış, ağız burun dağılmış bir şekilde köşesine gelince bizim antrenör yine “Çok iyi gidiyorsun, adamı çok fena dövüyorsun. Düşmesi an meselesi” şeklinde konuşmaya başlayınca boksör antrenörüne “Hocam ben çok iyi dövüyorum da beni bu hale getiren kim onu anlamadım” cevabını verir. Bir yıldan beri bir türlü yenemediğimiz ve giderek daha da artan korona belasındaki durumumuz bana bu fıkrayı hatırlattı.

Salgının ilk günlerindeki sayısal veriler bugünkünün onda biri iken insanlarımız toplumumuz daha duyarlı ve daha tedirgindi sanki. O zamanlar açık ara bizden önde olan ABD, İtalya, Fransa gibi ülkelere üzülerek acıyarak bakıp halimize şükrediyorduk. Nerden bilirdik ki onlar aldığı tedbirlerle durumu kontrol altına alırken bizim açık ara liderliğe tırmanacağımızı. Geldiğimiz noktada şaşkınlık, kararsızlık ve belirsizlikler daha fazla gibi. Bazen televizyondaki “Bilim kurulu toplandı. Kararlar birazdan açıklanacak.” şeklindeki altyazıyı görünce ümitle o açıklama bekleniyor. Açıklama tabi neredeyse bütün kanallardan ülkenin en yetkili kişisi tarafından yapılıyor. Açıklamada önce yıllardan beri sürdürülen başarılı hizmetlerin bir dökümü yapılıyor. Enflasyondan işsizliğe, büyüme rakamlarından, ihracattaki patlamaya her şeyden bahsediliyor. Konuşmanın nihayetine denk gelen son beş dakikada da maske, mesafe, hijyen, 65 yaş üstündekiler evde kalmaya devam, saat 19.00’dan sonra dışarı çıkılması yasak, kıraathane ve kafeler kapalı, paket servislere devam gibi bilindik öneriler tekrarlanıyor.

Yazının Devamı İçin Tıklayın

BİRAZ DA KİTAP / SENİNLE BAŞLAMADI

Pandemi nedeni ile Antalya’daki zorunlu ikametimiz bir yılı geçmişti Mart 2021 sonlarına geldiğimizde. Bir sonra gelecek her günün daha iyi olacağı beklentisi ile hep ertelemiştik İstanbul’a dönüşümüzü. Sonunda sevdiklerimize, özellikle yeni doğan ve sadece ekranlarda görmekle yetindiğimiz torunumuza kavuşmak için hafta sonu bizi ziyarete gelen oğlumuzla birlikte İstanbul’un yolunu tuttuk. Yaklaşık sekiz saatlik bir yolculuktan sonra dünya tatlısı torunumuza kavuştuk. Yumuşacık teni, yumuk yumuk elleri, şaşkın bakışları içimizi ısıttı ve her şeye rağmen gelmekle iyi ettiğimizi bu kısacık anın her şeye değer olduğunu düşündük.

Ben nereye ya da hangi eve gidersem şayet varsa kitapları ve kitaplıkları seyretmeyi onları karıştırmayı çok severim. Torunum ile biraz hasret giderdikten sonra gözlerim kitaplığın raflarında dizi dizi duran kitaplara ilişti. Hemen o köşeye yanaşıp kitapları karıştırmaya başladım. Torunumuzun annesi sevgili kızımız Seda’nın “İlginizi çeken varsa alabilirsiniz” şeklindeki söylemi beni mutlu etti. Kitaplıktan “İyi Toplum Yoktur (Nihan Kaya)”, “Beden Asla Yalan Söylemez (Alice Miller)”, “Beden Kayıt Tutar (Bessel A.Van Der Kolk)”, “Seninle Başlamadı (Mark Wolynn)” kitaplarını yanımıza alarak evimize döndük. Beden Asla Yalan Söylemez kitabının tanıtımı bloğumda yerini aldı bile.

Kitapları okurken sevgili eşimle bunlar üzerinde zaman zaman paylaşımlarımız da olmaktadır. Kendisi okumakta olduğu “Seninle Başlamadı” kitabı ile ilgili beğeni ve takdir dolu cümleler söylemeye başlayınca “Bunları bloğumda paylaşmaya ne dersin? Bloğum uzun zamandır misafir yazara hasret kaldı” şeklinde rica ettim, sağ olsun hatırımı kırmadı ve aşağıdaki satırlarla bloğumu zenginleştirdi. Değerli eşim Nuray Mola’nın cümleleri ile baş başa bırakıyorum sizleri.

Yazının Devamı İçin Tıklayın