ALTINOLUK YÜRÜYÜŞLERİMİZ/ Klasik yürüyüş

Özellikle sabahları yaptığımız yürüyüşleri  Altınoluk’taki vazgeçilmezlerimizden biri olarak sayabilirim. Genelde  evimizin bulunduğu yerden Altınoluk’a kadar olan 3-4 km. lik mesafenin yürünmesi ile başlayan ve Altınoluk’ta belli ihtiyaçların karşılanmasından sonra Edremit-Küçükkuyu minibüslerinden Zeytinevler durağında iniş şeklinde sonuçlanan bu güzergahı iyice ezberlediğimizi söyleyebilirim. Yaklaşık 30-40 yıldır yazları Altınoluk’u mekan tutmuş komşumuz Ahmet Hoca ‘dan (Ahmet Çolak  Bey Sivas Cumhuriyet Üniversitesi öğretim üyeliğinden emekli değerli bir komşumuzdur.) çok daha farklı ve fazla güzergah zenginliği olduğunu duyunca onun mihmandarlığına kendimi teslim ederek yürüyüşlerimizi çeşitlendirmek ve bu çeşitliliği de bloguma aktarmak fikri birden beynimde filizlendi.

 

.

Ahmet hocanın yıllardır sabah saat 7.30 -8.30 arasında  hiç sektirmeden  bu yürüyüşlerini gerçekleştirmesine saygı ve hayranlık duydum. Yürüyüşlerin genelde Çanakkale- İzmir yoluna parelel -ki bu 9 Eylül caddesidir- ya da dikey olarak kaz dağları istikametinde gerçekleşeceğini, bu güzergahlar içinde tali yürüyüş rotalarının olabileceği bilgisini edindikten sonra ilk yürüyüşümüze 10 Haziran tarihinde başladık. Bu yürüyüşü Ahmet bey,Necati bey ve Ali bey ile birlikte dört kişilik bir grupla gerçekleştirdik adını da klasik yürüyüş olarak belirledik.

 

.

Evimizin hemen arkasında zeytinliklerin içinden Kaz dağlarına doğru uzanan  toprak yolu her gördüğümde “Acaba bu yoldan içerilere doğru yürüsem nerelere kadar giderim” diye düşünürdüm. Ne tesadüf ki klasik yürüyüşümüz de tam bu yoldan başladı. Zeytin ağaçlarının arasından bazen patika gibi yollardan ilerlerken Ahmet hoca buradaki canlı türleri üzerinde bizi bilgilendiriyordu. Farklı  ötüşü olan bir kuşun çalı bülbülü olduğu bilgisini de ondan aldım. Ayrıca kürdan otu denen ve kuruduğuna kürdan görevi görebilecek küçük dalcıkları olan bir çiçeğin de resmini çektim. Ali bey ile Necati bey her derde deva olarak bilinen kantaron otu toplamak üzere farklı bir güzergaha yöneldi. Biz de Altınoluk, Ahmet Taner Kışlalı stadının üst kısmından Doğanay market’e çıkarak turumuzu tamamladık.

 

.

Klasik turumuzun ertesi gününde ekibimize kışlarını Amerika’da, yazlarını Altınoluk’ta geçiren bir emekli olan İlhan bey de katıldı.Çıkış ve dönüş noktalarımız bir önceki gezinin aynısı olmakla birlikte daha küçük çaplı bir yürüyüş gerçekleştirdik. Önceki tura göre 15 dakika da kısa süren bu gezimizle ilgili olarak kılavuzumuz Ahmet bey ekibin yaş ve performans durumunun bunda etkili olduğunu söyledi. Bir bakıma “yavru klasik” yürüyüş de diyebiliriz bu geziye. Ayrıca gezi güzergahındaki kurumuş büyükbaş hayvan dışkılarını toplama (Ahmet bey’in bahçesine gübre olarak) işlevi de gezimizin bir parçası oldu. Çiçekleri ve gövdesi kuruyarak kahverengileşmiş bir bitkiyi Ahmet hoca bize “İlyas otu” olarak tanıttı. İlyas adlı bir arkadaşının uzun tıbbi tedaviye rağmen geçmeyen ishalini bu otla geçirdiği için ona bu adı verdiklerini de hemen ekledi. Literatürde mutlaka başka bir adının olabileceğini tahmin ettiğim bu bitkinin de resmini çekmeyi ihmal etmedim.

BİR YOLCUYA

Hasretin sersemliği

tam  vurmuşken başımıza

ve tam da

alışmaya çalışıyorken yokluğuna

bir temmuz sıcağında

çıkıverdin karşımıza

 

Sayısız sabahların karanlığında

kokunu ve sıcaklığını geride bırakan

sessizce gidişler

gecenin karanlığında

ve sabahların aydınlığında

meraklı ve tedirgin bekleyişler

 

Beklenmedik bir anda

eve erken dönüşünde

aydınlanıveren akşamlarımız

hayal mi, rüya mı yoksa masal mı

bütün bu yaşadıklarımız

 

“Belli olmaz” larla dolu geçen

sayısız günler,haftalar ve aylar

ve beklenen gün gelince

yine “hasret”le tanıştık

bir haziran gecesinde

                                                 08.06.2013 / Altınoluk

ALTINOLUK’TA VUSLAT ZAMANI

2013 Mayısının başlarına rastladı bu yılki Altınoluk ile buluşmam. Özlemişim bu coğrafya parçasını. Kuş sesleri eşliğinde sabah yürüyüşlerini,iğde ağaçlarının ve  hanımelilerin kokularını,kimsenin sahiplenmediği ama herkesi sahiplenen sokak köpeklerini -birisi tarafından ısırılmış olmama rağmen- bile özlemişim. Deniz kıyısında biraz gezinip iyot kokusunu ciğerlerinize çektikten sonra çay bahçelerinin birinde oturup bir yandan çayınızı içerken bir yandan da kitabınızın sayfalarını çevirmek çok sıradan ve sıkıcı gelir belki bir çok kişiye ama bu benim hoşuma gidiyor. İstanbul’un kaos ve karmaşasından sonra son derece sade,basit,kolay ve dingin bir hayat tazı karşılıyor insanı burada.

ALTINOLUK’TA VUSLAT ZAMANI

Burasının bir özeliği de İstanbul’da çeşitli sebeplerle buluşamadığınız dostlarla hiç bir program yapmadan sizi buluşturmasıdır. Bunlardan birini de geçtiğimiz günlerde yaşama fırsatı bulduk. Ta 1970 li yıllarda Beykoz’da öğretmenlik yaptığım senelerde başlayıp, Eğitim Enstitüsünde öğrencilik yaptığımız yıllarda da devam eden dostluğumuzun olduğu Kıyasettin beylerle buluşuverdik. Oysa her ikimiz İstanbul’da yaşıyor olmamıza rağmen bu büyük şehir bize bu cömertliği sağlayamıyordu. Birlikte yediğimiz akşam yemeği ile ertesi gün Altınoluk’ta Çınar altında yaptığımız kahvaltıda bu dostlarla güzel vakit geçirdik. Bu güzel dakikaları sanıyorum bize bu coğrafya armağan ediyordur. Bu arada Altınoluk’un köy içindeki asırlık çınarlarının serinliğinde karadut ya da koruk suyu ile birlikte kapaktan kesmeyi herkese tavsiye ederiz.

 

YAKIN GÜZELLİKLERİMİZ / KAVAKLI PARK

Ataköy’deki “Kavaklı park” sanırım bu yörede yaşayanlarca bilinmektedir. Nezih bir yerleşim yeri olma özelliğini taşıyan Ataköy’e sıcak yaz aylarında serince bir gölge arayanların uğrak yeri olan bu parkın Ataköy’e ayrı bir güzellik kattığını söyleyebilirim. Adını belki de içinde bulunan yıllanmış kavak ağaçlarından aldığını tahmin ettiğim bu parka Bakırköy Belediyesi bir kadirşinaslık örneği göstererek 2005 yılında aramızdan ayrılan Attila İlhan anısına bir heykelini diktirerek onun adını vermiş ise de dillerde hala eski ismi ile anılmaktadır.

IMG_6060

Türk edebiyatı ve fikir hayatında önemli bir yeri olan Attila İlhan (1920-2005) yarım asırdan fazla süren fikir hayatına romancı, şair, gazeteci, senarist, deneme, eleştiri yazarlığı gibi sıfatları da ekleyebilmiştir. Onun eserlerinde ve sohbetlerinde ilkeli ve ödünsüz kişiliğini, yurt ve insan sevgisini fark etmemek mümkün değildir. Şiir ve romanları yanında özellikle günlük hayatta birçok kişi tarafından son derece sığ olarak kullanılan bazı kavramlar üzerine yazdığı  Hangi ? sözcüğüyle başlayan kitapların ( Hangi sağ?, Hangi sol?, Hangi Atatürk? vb.) benim için çok aydınlatıcı olduğunu söyleyebilirim.

YAKIN GÜZELLİKLERİMİZ / KAVAKLI PARK

11 Mayıs Cumartesi günü işte sözünü ettiğim bu Kavaklı/Ya da Attila İlhan parkında her yıl bu mevsimde nerede ise gelenekselleşen bir kermes etkinliğine eşimle birlikte katıldık.

YAKIN GÜZELLİKLERİMİZ / KAVAKLI PARK

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneğinin Bakırköy şubesi tarafından gerçekleştirilen bu kermeste görev alan birçok değerli arkadaşımızın son derece özveri içinde çalışmalarını yürüttüklerini belirtmeliyim. Kermes sırasında eskilere dayanan dostluğumuzun bulunduğu birçok arkadaşla buluşmamız da ayrı bir sevinç ve mutluluk kaynağı oldu bizim için.

YAKIN GÜZELLİKLERİMİZ / KAVAKLI PARK

Burada geçirdiğimiz zaman içinde kermes alış verişi dışında Bakırköy sanatçılarının katkıları ile müzik, dans ve miniklerin folklor gösterilerine de tanık olduk. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Bakırköy şubesinin değerli başkanı Gülşen hanım ve arkadaşlarına emeklerinden dolayı teşekkür etmek yetmez biliyorum ama yine de çok teşekkür ediyorum. Çorbada bir kaşık tuzumuz olması arzusu ile kurulan tezgahlardan bir kaç alış veriş yaptıktan sonra gelecek kermeslerde buluşmak üzere mekandan ayrıldık.

 

ARADA BİR İSTANBUL / FİL DAMI

1986 yılından bu yana Bakırköy’ün Osmaniye mahallesinde yerleşik hayatımızı sürdürmekteyiz. Daha önce İstanbul’da geçirdiğim öğrencilik öğretmenlik yıllarımı da sayarsak 63 yıllık hayatımın yarısını bu şehirde geçirmiş olduğumu söyleyebilirim. Uzun yıllar hem kahrını çektiğimiz  hem kahrımızı çeken bu kentle ilgili  yazıları “ARADA BİR İSTANBUL”   başlığı altında blogumda dilim döndüğünce yazmaktayım. Bu yazımda da evimize 5-10 dakikalık yürüme mesafesi yakınlığındaki Fil Damından bahsetmek istiyorum.

 

Günümüzden 1500 yıl kadar önce Bizans’ın altın çağı olan 5. ve 6. yüzyıllarda inşa edildiği  tahmin edilen 127.00 m. X  76.00m. büyüklüğündeki yapı Veli efendi hipodromunun hemen karşısındadır ve  İstanbul’un 4 büyük sarnıcından biri olduğu kabul edilmektedir. Herkes tarafından kabullenilmiş olan “Fil Damı” isminin yakıştırma  ya da rivayet olarak değerlendirenler de  vardır. 1996 yılından sonra konser ve gösteri merkezi olarak düzenlenmiş, bir çok yerli ve yabancı müzik gruplarının konserlerine de ev sahipliği yapmıştır. Bunun dışındaki zamanlarda da bölge insanlarının yürüyüş ve spor etkinliklerini gerçekleştirecekleri bir mekan olarak değerlendirilmektedir.

Fil damının hemen yanı başında yakın zamanlarda Bakırköy Belediyesi tarafından düzenlemesi yapılmış olan “Şehit Polis Mustafa Yurter” parkı da  bu tarihi yapı ile bir bütünlük teşkil etmektedir. “Keşke bunlardan onlarcası olsa” diye özlemini duyduğumuz  bu parkta  fil damında yapacağınız yürüyüşle birlikte torunlarınızla ya da çocuklarınızla hoşça vakit geçirebilirsiniz .

 

KOCA ÇINAR

Anne ve babası hayatta olan nadir şanslı insanlardan sayılırız sevgili eşim ve ben. Bu büyüklerimizin yaşları 85 civarında olduğu için zaman zaman sağlık problemleri yaşamalarını da doğal kabul ediyoruz. Rahmetli dedemin “70 yaşından sonraki insanların duaları peygamber duası değerindedir” sözünü hep hatırlarım. Bu yüzden de imkanımız elverdiğince büyüklerimizin yaşamlarını kolaylaştırma ve onların hayır duasını alma gayretlerini karınca kaderince sürdürüyoruz. Fakat geçtiğimiz günlerde Nuray’ın babası ciddi bir rahatsızlık geçirdi ve sevenlerini hayli korkuttu. Tokat Devlet Hastanesinde kaldığı  yaklaşık 10 günlük tedavi süresinde Nuray da ona refakat etti. Şükür tehlikeyi atlatarak salimen evine döndü. Hastane günleri içinde Nuray hissettiklerini bazen bir peçeteye bazen ambalaj kağıdına yazmış. Ben de onları aşağıda yazıya döküyorum ve  aynı zamanda da blogumun ilk konuk yazarı ile sizleri baş başa bırakıyorum.

KOCA ÇINAR

Hastane önünde “İncir ağacı” yok. Hastane önü kalabalık, derdine derman arayan insanlarla dolup taşıyor. Ağlayan,acı çeken teselli arayan insanlarla dolu..Sürekli gelip giden arabalar,her tondan feryatlar, ambulans seslerine karışıyor. Hastalar, ziyaretçiler, refakatçiler, görevliler tam bir ana baba günü yani..Evet hastane önünde “incir ağacı” yok. Aslında memleketimde ağaç yok. Yok ediliyor hepsi, yerlerine şekilsiz beton yığınları yükseliyor. Çocukluğumuzun bağları, bahçeleri de yok artık .

Hastanede günler uzun, geceler uzun, geceler kasvetli ve sanki hiç bitmeyecekmiş gibi. Tokat Devlet hastanesinde babam ve ben. Birlikte mutlu, bir o kadar da gelecekten umutlu. Doktorlardan iyi haber duyma hasreti ile geride bırakılan günler, sağlıklı sabahlarda evde uyanmak için edilen dualar, dualar, dualar…

Üç gün yatak, dördüncü gün toprak diyen babam korkutma bizleri. Bu gün hastanede 4. günün, toprağa o güçlü ayaklarınla yürümek için kalk ayaklan, canlan artık. Karaman bükü seni bekliyor. Otlar yemyeşil, çiçekler rengarenk Çocuklarının gözü yaşlı, eşin umutlu, hepsi umutla seni bekliyor. Zor da olsa yürü,yürü babam.

koca çinar

Koca Çınar benim babam. 85 yıllık koca bir çınar..Öylesine güçlü bir çınar ki gövdesinde 8 koca dal yüklü. Bütün ömrünü ve gücünü dallarına adadı. Bir de başucunda çok sevdiği 67 yıllık hayat arkadaşı.. annemiz.. Uğruna “Karadır kaşların ferman yazdırır” türküsünü dilinden düşürmediği” annemiz..hepimiz başucundayız..sadece bir dal eksik.Tutsak ettiler bir yıldır bir dalımızı .. Koca çınar eksik olan bu dalını çok özlüyor. Dayan koca çınar biraz daha dayan. Eksik dalına kavuşmak için dayan. O eksik dalı hepimiz çok özlüyoruz.

Düştüğü yerden kalkmaya çalışıyor koca çınar dallarından destek alarak. Dalları güçlerini birleştirip koca çınarı yeniden canlandırmak için yarışıyor.Koca çınar mutlu, dalları ona güç kattığı için fakat koca çınar üzgün, ayağa kalkamadığı için. Ama koca çınar yine de umutlu yarınlar için…

Sen çok iyi baba oldun bize Koca çınar. Okur yazar değildin,diploma sahibi değildin ama irfan sahibi idin. Hayat üniversitesinin diplomalarındaki yıldızlar saymakla bitmez. “Ceketimi satarım yine çocuklarımı okuturum” diyerek fedakarlığın sınırsızlığını, “Kızlarımı ordunun içine göndersem gözüm arkada kalmaz” diyerek bizlere olan güvenini gösterdin. Güç ve güven verdin hep bize. Allah seni başımızdan eksik etmesin.

 

BUYRUN BURADAN YAKIN

Mevcut iktidarın birçok icraatını eleştirirken, sağlık konusunda yaptıkları düzenlemelerin en azından eskisine göre ve vatandaşa yansıyan yönü ile olumlu bulduğumu ifade etmişimdir. Bölük pörçük olan hastanelerin birleştirilmesi, randevu sisteminin yerleşmesi, aksayan bir çok yönünün olmasına rağmen tam gün yasasının uygulanışı gibi hususlar bana göre önemsenmesi gereken hususlardı.Bu vesile ile yıllardır yaşanan hasta ile hekimin buluşmasının önündeki engellerin bir dereceye kadar aşılmış olduğunu da söylenebilir. Eş dost arasında ben bunları dillendirdiğim zaman bir çok arkadaşım da yapılanların pek de önemli olmadığını gelişen teknoloji doğrultusunda bunları hangi hükümet olsa zaten yapacağını  ifade ediyordu.Tabi bunun dışındaki ince hesaplar, istismarlar, katkılar, farklar v.b diğer durumlar ayrıca tartışılabilir.

İşlemekte olan sağlık sistemi çerçevesinde iki buçuk yıldan beri babamın sağlık kontrollerine İstanbul’da başladık ve son bir buçuk yıldan beri de Tekirdağ N.K.Ü. Tıp Fakültesi hastanesinde yaptırmaktayız. Son kontrolde bazı yakınmaları sonrasında Rektoskopi işlemi önerildi. İlgili bölümden de bir ay sonrasına (5 Nisan saat:13.00) gün verildi. Günü ve saati geldiğinde bir gün öncesinden gerekli hazırlıklar da tamamlandıktan sonra belirtilen yerde geldik. Saat 13.05 de görevli elimizdeki kağıdı aldı bize: “Hemşire hanım hastayı hazırlasın,işlemi yapalım” dedi. Ben de “Sistem ne de güzel işliyor” diye düşündüm. Ancak aradan neredeyse bir saate yakın zaman geçmesine rağmen  ne hazırlayıcı ne uygulayıcı ortada yoktu. Bir ara içeriye beyaz önlüğü ile oldukça da genç bir kız girince durumu tekrar sordum ve o da  görevlilerin ancak saat14.00 den sonra gelebileceğini söyledi. Ben bu bir saatlik gecikmenin sebebini sorunca belki çocuksu bir saflıkla “Görevliler Cumaya gitti. ancak gelirler” dedi. Biraz tecrübeli veya tembihli olsa serviste, acilde, toplantıda gibi joker sözcükleri de kullanabilirdi. Tabi bu durumda canım sıkılmadı diyemem.  Ben de cumalara olabildiğince gitmeye çalışırım ama babamıza yapılacak hizmetin bu saate rastlaması bize daha hayırlı bir iş yapma fırsatı verdi diye düşünerek bu haftalık ara vermek zorunda kaldım. Gerçekten saat 14.00 civarında görevliler geldiler. Ellerine birkaç dakika sonra 83 yaşındaki babamızı teslim edeceğimiz kişilere tabi ki bir şey de diyemedim. Ayrıca şu sıralar konjoktür de pek uygun sayılmaz “karşı mısın? insanlar inandığı gibi yaşamasın mı?” salvolarına da hazırlıklı olmak lazım. Beni işin mesai saati,yasal sorumluluk v.b yönlerinden çok etik yönü düşündürüyor. 83 yaşında ve 24 saate yakın bir süredir aç ve susuz olarak bekletilen bir kişiye daha önceden öngörülen hizmeti bir saatliğine de olsa geciktirmenin insani, vicdani, islami sorumluluğu sorgulanıyor mudur acaba diye içimden geçti. Sonra da rahmetli dedemin “İnsanlar en büyük günahları sevap işlemek üzere yola çıkarak gerçekleştirirler” sözünü hatırladım birden.

 

BİNDİK ALAMETE……..

İçeriği, sonucu belli olmayan veya her anlamda belirsizliklerle dolu olay ve durumlar ile ilgili olarak halkımızın çok güzel bir deyişi vardır. “Bindik alamete, gidiyoruz kıyamete” şeklindeki bu söz bu günlerde herkesin kendi beklentileri ile doldurarak yaldızladığı daha çok İmralı patentli çözüm süreci için tam yerinde bir ifade gibi geldi bana. Aynı resme bakarak hem cenneti hem cehennemi tarif eden yazar, çizer ve medya tayfasını da görünce yukarıdaki halk deyişi daha bir derinlik kazanıyor.

Gerçi Sayın Başbakanımız “Tek devlet, tek millet, tek bayrak” diyerek sanki sürecin sınırlarını çizer gibi oldu ama cümle galiba biraz eksik kaldığı için tam olarak anlaşılamadan karambole gitmiş oldu. Sayın Başbakanımız tek devlet, tek millet,tek bayrak derken bunları isimlendirmedi. Tek olarak ifade edilen bu kavramların devamı ve tamamlayıcısı olması gerekmez miydi? Bir başka ülkenin Başbakanı olsa mesela “Tek millet vardır o da İngiliz/Alman/Fransız milletidir.Tek bayrak vardır o da İngiliz/ Alman/Fransız bayrağıdır.” şeklinde ifadesini netleştirebilirdi. Tabi böyle bir netlik olmayınca bu yıl Diyarbakır’da düzenlenen Nevruz kutlamalarında her renkten bayrak olmasına rağmen sadece ülkemizin bayrağını göremedik. Bol bol barıştan, birlikten, bütünlükten bahsedilirken bütün bunların sembolü olan bayrağımızın orada olmayışını ben en azından samimiyetsizlik olarak görmekteyim. Gerçi medyada bu ve benzeri konular gündeme geldiğinde iktidarın adeta bağımlılık derecesinde yandaşı Nagehan Alçı Hanımefendi “Bu büyük günün coşkusunu bu tür küçük ayrıntılarla gölgelemeyelim, nereden nereye geldiğimize bakalım” biçimindeki veciz açıklamaları ile bayrağımızı bir teferruat gibi gösterse de içimizi biraz rahatlattı (!) Aslına bakarsanız eğer bu heyecanı ve coşkuyu duymuyorsa göstermelik olarak birkaç bayrağın asılması da bir başka samimiyetsizliğin örneği de olabilirdi. Kim bilir belki de bayrakların coşku ile sallandığı, meydanların adeta gelincik tarlasına döndüğü Cumhuriyet mitinglerinin akıbetlerinden korkulduğu için bayrağımız meydanlara sokulmamıştır (!)

En hazini de bu durumu şiddetle eleştiren ve kınayan çiçeği burnunda İçişleri Bakanımız Muammer Güler’in durumu. Bir taraftan adeta tarihi bir olay gibi devlet vasıtası ile İmralı’nın (Biz de modaya uyalım sembollerle konuşalım) mesajını canlı yayınlarla dünyaya duyurulması gayretlerine yardımcı olunuyor, diğer taraftan da resimlerin asılmasının yasak olduğunu yasal işlem yapılacağı ifade ediliyor.Bu ne yaman bir çelişkidir ve durum ne kadar kontrol altındadır hiç emin değilim. Bir İngiliz deyişinden söz edilir “Eğer saldırıya, tecavüze uğrar,başınıza kötü bir şey gelirse,ayrıca hiç kurtulma şansınız da yoksa bari durumdan zevk almaya bakın” biçiminde bir söz. Biz de durumdan zevk almaya mı çalışsak yoksa.

Blogumdaki yazılarımı takip edenler beni iflah olmaz bir muhalif olarak mı tanıyorlar diye düşünüyorum bazen. Aslına bakarsanız benim süreç (adı barış olsun çözüm olsun her neyse) ya da uygulanan yöntemden çok bu konudaki ilkesizliklerle, samimiyetsizliklerle problemim var. Ben ülkemde inanç ve etnik yönlerden kendini farklı hisseden tüm insanlara çağdaş/evrensel normlardaki tüm demokratik ve kültürel hakların eksiksiz olarak verilmesi gerektiğini düşünürüm. Bunun yolu yöntemi ve tecelli edeceği yer de bellidir. İmralı’nın icazet ve inisiyatifine ihtiyaç niçin duyulur. İşte anlayamadığım şey de bu.

 

VE KIRK YIL SONRA

Takvimlerin 21 Mart 2013 ü işaret ettiği günün sabahı herkes  günlerdir “ Nevruz” üzerine yürütülen tartışmaların beklentisi ve heyecanı içinde idi. Biz ise evveliyatı 40 yıl öncesine dayanan dostluk ve arkadaşlarımız ile buluşmaya ayırmıştık bu günü. İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsüne girdiğim 1973 yılında ev,okul ve sınıf arkadaşlığı ile başlamıştı bu dostluk iki Mehmet Tunçel ile. Birbirinin amca oğlu olan bu iki arkadaşımız aynı adları taşıdığı için birisine “”Guççük Mehmet” diğerine de o günlerde biraz daha kilolu olduğu için “ Enli Mehmet” diyorduk Okulun yakınında önce onların kiraladığı ve benim de sonradan katıldığım bodrum katındaki bir evde başlamıştı hem öğrenciliğim hem de arkadaşlığımız. Daha sonra orasını su basınca yine o civarda bir apartmanın giriş katına hep birlikte taşınmıştık. Üç yıl süren ev,sınıf ve okul arkadaşlığı 1976 yılında okuldan mezun oluncaya kadar sürdü. Kader herkes için ayrı bir yol çizmiş olsa da zaman zaman buluşmamıza ve dostluğumuzun kaybolmasına engel olmadı.Belki 70 li yıllarda “40 yıl sonra kendinizi nerede nasıl görmek isterdiniz?” biçiminde bir soru sorulsaydı acaba hangimiz mevcut durumumuzu resimleyebilirdi?

moda

Birbirimize baktıkça kırk yıllık bir zamanın bedenimizde bıraktığı izleri iyice fark ettik. Giderek seyrelen ve beyazlaşan saçlar,deforme olmaya yüz tutmuş bedenler zamanın acımasızlığını ifade ediyordu. Ancak doğrusunu söylemek gerekirse “Guççük Mehmet” e zaman ve Tanrı biraz torpilli davranmış gibi geldi bana. Mezuniyetinin akabinde Almanya’ya giden ve hala da orada ikamet etmekte olan arkadaşımız Mehmet’in kardeşi Adem ve kızı Carolin’de bu buluşmamızı renklendiren özel ve önemli kişilerdi.

moda

Birlikte geçirdiğimiz bir kaç saat içinde tıpkı 40 yıl önceki heyecanı yaşayarak, deniz kenarındaki bir çay bahçesinde çaylarımızı yudumladık. Daha sonra balıkçıların bulunduğu ve öğrencilik yıllarımızda da uğrak yerlerimiz olan dar sokak aralarında gezindik.Yine o günlerdeki gibi midye tava ve kokoreç merkezli nostaljileri Adem kardeşimiz bize yaşattı. Ayaklarımız yıllar öncesinin alışkanlığı ile bizi Bahariye istikametine sürükledi. Her sınırlı zamanın sonu olduğu gibi bu buluşmayı da Bahariye’de vedalaşarak sonlandırdık. Hepinize teşekkürler arkadaşlar..

 

DOSTLARLA / DOSTLARA KISA BİR ZEMHERİ GEZİSİ

Kadim dostlarımız Salih bey ve değerli eşi Filiz Hanımlarla hemen oluşturduğumuz bir  organizasyon sonucu  8 Şubat Cuma günü akşamı saat 17.30 da kendimizi Yenikapı – Mudanya seferini yapan feribotta buluverdik. İki saatten daha kısa bir sürede Mudanya’ya ulaştık. Oradan da yarım saat kadar sonra Bursa’ya ulaştık. Gece yolculuğunun yorucu olacağı düşüncesi ile önceden  Bursa DSİ tesislerinde gecelemek üzere yerimizi ayırtmıştık.  Konaklayacağımız tesise gelmeden önce bu rezervasyonu gerçekleştiren Filiz Hanımın kız kardeşi Dilek Hanım ve Mustafa beylere uğradık. Evlerine vardığımızda özenle hazırlanmış bir sofrayı bizi bekler halde bulduk. Biraz mahcubiyet biraz da iştahla yemeklerimizi yedik. Yemek sonrası da devam eden ikramların eşliğinde çaylarımızı içtikten sonra Mustafa beyin rehberliğinde gecemizi geçireceğimiz DSİ tesislerine ulaştık. Burada da rahat bir gece geçirdiğimizi söyleyebilirim. Sabah kahvaltımızı da konakladığımız tesiste yaptıktan sonra “Yolcu yolunda gerek” düşüncesi ile 9 Şubat sabahı saat 9.00 sıralarında yola çıktık.Yolculuğumuz komşularımız ve yol arkadaşımız olan Salih beylerin beyaz mercedesi ile son derece keyifli gidiyordu. Yol güzergahı boyunca önce bir yerde kahve molası verdik. Daha sonra dağların yamacında güzel bir tabiat köşesinde beraberimizde getirdiğimiz börek ve içeceklerle ara öğün gerçekleştirdik. Öğleden sonrasına rastlayan saatlerde hedefimiz olan Kuşadasına varmıştık.

 

Kuşadasında Salih beylerin yazlığında iki gün misafir edildik. “Şubat ayında ve yazlıkta,bu ne iş”diye akla gelebilir. Ama verilen talimatla önceden çalıştırılan kalorifer sayesinde kış kışlığını bize pek yapamadı. Fakat iki gün boyunca  havanın yağmurlu olması  Selçuk ve Efes’te düşündüğümüz bazı ziyaretlerimizi ertelememize neden oldu. Kuşadasındaki ilk akşam yemeğimizi öğretmen evinde yedik. Daha sonra ev sahiplerimizin özenli ikramlarına kendimizi teslim ettik. Özellikle Salih Bey’in sabah çeşitli meyveleri  sıkarak oluşturduğu terkip her türlü takdirin üstünde olduğunu söyleyebilirim.

Hava ne kadar yağmurlu da olsa Selçuk ilçesine yakın olan Şirince beldesine gitmemize engel olamadı. Şirince’yi önceden duymuştum ama görmek kısmet olmamıştı. Gerçekten atmosferi ve mimarisi ile nevi şahsına münhasır bir yer diyebiliriz. 19. yüzyıla kadar 1800 hanelik bir Rum köyü olduğu daha sonra mübadele Yunanistan’dan gelen türklerin yerleşimine açıldığı,turizm ve şarapçılığın geçim kaynaklarının başında geldiği bilgisine ulaştım. Yağmurdan korunmak için uğradığımız köy kahvesinde birde okey nostaljisi yaşadıktan sonra  Şirince’yi terk ederek konakladığımız kuşadasına döndük.

 

Salih beylerin daha fazla kalmamız konusunda samimi ısrarlarına rağmen“Ziyaretin makbul olanı kısa olanıdır” ilkesinden hareketle yine o coğrafyada bir başka dostumuzu ziyaret etmek üzere  önce İzmir’e daha sonra da Salihli’ye gitmek üzere Kuşadasından ayrıldık. Toplam 2-3 saatlik bir yolculuktan sonra Salihlide Nursel hanım ve Vedat Beylerin evindeydik. Salihli’nin gerçekten planlı ve yaşanılabilir bir şehir görüntüsü vardı.30-35 yıl öncelere yani Tekirdağ’da çalıştığımız yıllara dayanan dostluğumuz bulunan bu arkadaşlarımızla birlikte çok mutlu zamanlar geçirdik. Salihli’nin meşhur “Odun köfte”sini de bize tanıttılar. Buradan kendilerine tekrar teşekkürlerimi iletiyorum.

 

Salihli’de bir gece geçirdikten sonra artık ikinci ikametgahımız olan Alınoluk’a vardık. Oradaki karşı komşumuz Hasan bey ve Hafize hanımı da kurulu bir sofra ile bizi bekler bulduk. Onlardan da yazlık evimizin klimasını önceden açmalarını rica ettiğimiz için geleceğimizden haberli idiler. Sıcak bir ev, hazır bir sofra böyle seyahatleri kim sevmez ki? Altınolukta kaldığımız 3-4 gün içinde daha önceden de gittiğimiz Güre kaplıcalarına bir kaç kez gittik.Daha sonra diğer yazlık komşumuz Hüseyin bey ile Dicle hanım da geldiler.14 Şubat sevgililer gününü de Hasan beyin bahçelerden topladığı çiçekler eşliğinde üç aile birlikte bizim evde geçirdik.

Hepiniz sağ olun var olun sevgili dostlar…. Soğuk Şubat günleri sizlerin sayesinde ısınıverdi…..