ANTALYA GÜNLERİ / KEMER VE ÇIRALI YOLUNDA

Antalya gezimiz içinde yine bir başka sınıf arkadaşımız olan Mustafa Günaslan da bu coğrafyanın bir başka köşesi ile bizi buluşturdu. Bir öğleden sonra eşi Hülya hanım ile Kemer istikametine bir yolculuk yaptık. Kemer Antalya’ya 30-40 kilometre uzaklıkta gerçekten çok güzel bir kasaba. Ayışığı parkından yürüyerek Yörük parkının olduğu mekandan Kemerin seyrine doyum olmuyor gerçekten. Buradan adını çok duyduğum ama görme fırsatı bulamadığım Çıralı’ya rotamızı çevirdik. Yüksek dağların arasından virajlı yollardan sahile yaklaştığınızda yeşillikler arasında bir cennet parçası ile karşılaşıyorsunuz. Betonun yeşili henüz boğmadığı bir coğrafyanın varlığını görünce doğrusu şaşırmamak elde değil.

Çıralı’da ayrıca beklenmedik bir sürpriz de yaşadık. Gaye öğretmen teyzemin torunu olur. Aile içinde de şakaları, yaklaşımları, tarzı ile  öteden beri muzip,sevimli, ele avuca sığmaz bir kızı olarak hatırlanır. Kendisi öğretmen emeklisi, eşi Erol bey de İnşaat mühendisidir. Her tatilde  kendileri ile ilgili en çok duyduğumuz cümle “ Onlar çıralıya gitti “ şeklindeki cümlelerdir. Bu cümle karşısında benim de aklımdan ” Ne bulur bu gençler Çıralı’da yaz kış oradalar”  düşünceler geçmiş ve bu durumu garipsediğim de olmuştur. Uzun yıllar kendileri için kullandıkları mekanlarını son yıllarda turistik ve ticari bir tatil mekanı olarak çalıştırdıklarını duydum ama ismi aklımda olmadığı için Çıralı’daki  yüzlerce tatil yeri arasında sormayı bile aklıma getirmedim. Ancak Çıralıdan dönüş yoluna girince sevgili eşim Nuray bir tesisin girişinde “Portalimo”  yazısını görünce bunun Gaye’lerin yeri olabileceği hatırlatmasında bulununca bir şansımızı deneyelim dedik. Ve bingoo..

 

.

Portakal ve Limon sözcüklerinden ürettikleri ve işlettikleri mekana isim olarak verdikleri Portalimo’yu görünce bu gençlerin yıllardır buraya boşuna gelmediği kanaatine vardım. Bundan 15 yıl kadar önce içinde 3-5 ağaç ile aldıkları bu beş dönümlük yeri yüzden fazla ağaçla adeta bir cennete çevirdiklerine tanık oldum. Yeşillikler arasında  4-5  bungalov ve ortasında yüzme havuzunun da bulunduğu mekanda yıllardır kendileri tatil yaptıktan sonra son bir yıl itibari ile de dışarıya açılarak ticari ve turistik tatil  mekanı olarak düzenlemişler. Gerçekten de  yıllardır  buraya sadece zamanlarını kaynaklarını değil zevklerini, heyecanlarını ve yaratıcılıklarını da yansıtmışlar. Konaklama fyiatlarını da sormak aklımdan geçmedi. Ama her güzelliğin bir bedeli olduğunu düşünürsek burası için de talep edilen bedelin her şeye değer olduğunu düşünüyorum.

Çıralı çıkışında havanın iyice karardığını ve karnımızın da iyice acıktığının farkına vardık. Rehberimiz Mustafa Günaslan ve eşi Hülya hanım bize Kemer, Ulupınar mevkiinde son derece nefis bir manzarası olan “Kayalar restaurant” adlı tesiste kiremitte alabalık ikramında bulundu ve gezimiz de bu şekilde noktalanmış oldu.

 

ANTALYA GÜNLERİ / TOROSLARDA İKİ GÜN

Antalya dışında yaşayanların en büyük özlemi  her bir köşesi cennet olan  Antalya’nın  Alanya, Side, Kaş, Kemer gibi beldelerinde tatil yapmak yada yerleşmektir sanırım. Ancak burada yaşayanların da Torosların eteklerinde sahip oldukları ya da kiraladıkları bahçelerinde özellikle yaz aylarını geçirmek gibi bir tutkuları olduğunu öğrendim. Misafiri olduğumuz Ayşe ve Mustafa Sözeri arkadaşlarımız da Antalya’ya 38 kilometre uzaklıkta Toros dağlarının 900 metre yükseğindeki  Yarbaş Çandır köyünde bahçe içindeki evlerinde bizi iki gece ağırladılar. Şehir merkezi ile burası arasındaki 10 derecelik ısı farkını yaşayınca bu tür arayışların isabetli olduğunu düşündüm.

 

Köyde kaldığımız zaman içinde  bahçelerindeki üzümleri, elmaları dalından koparıp yeme zevkini bize yaşattılar. Yetiştirdikleri fasulye, domates, biber, patlıcan, dere otu, maydanoz, nane, sofralarımızın vazgeçilmezi oldu. Yediğimiz sütlü mısırların hala tadı damağımızdadır. Sabahın erken saatinde kalkıp bu bitkilerin otlarını yolmak, aralarını çapalamak, kurulmuş sulama sistemini çalıştırmak mutlu bir yorgunluk duygusu yaşamamızı sağladı. Köyden Antalya’ya döndükten sonra bize aynı apartmandaki bir dostlarının boş olan evini bize tahsis ettiler. Buradan 10-15 dakika yürüme mesafesindeki Konya altı plajında denize girme keyfini ve fırsatını bize yaşattılar.

 

Köyden dönüşümüzün akşamı Çamlık pidecisinde bir dost meclisinin kurulması bizi çok mutlu etti. Orada bulunduğumuz hafta içinde yeğenimin düğünü, kayınbiraderimin tahliyesi, – 9 Eylül- evliliğimizin 35. yılı, gibi birden fazla mutluluğu birlikte yaşadık. Yemeğe iştirak eden arkadaşlarımızın getirdiği pastalar da geceye ayrı bir renk kattı.  Daha sonraki günlerde Antalya’nın Falezlerinin kıyısındaki mutena köşelerde bize eşsiz bir görüntü ziyafeti çektiler.

 

ANTALYA GÜNLERİ / DÜĞÜN GECESİ

2013 yılının 5 Eylül akşamında Altınoluk’tan eşimle birlikte bindiğimiz otobüs 12 saatlik bir yolculuktan sonra ertesi günün sabahında bizi Antalya’ya ulaştırdı. Yolculuğumuzun başlama saatlerinde yaklaşık 17 aydır tutuklu bulunan kayınbiraderimizin tahliye haberini de alınca yolculuk bizim için çok daha keyifli bir hale gelmişti. Bir hafta öncesinden Tekirdağ’da yaptığımız düğünün ikinci ayağını yapmak üzere tasarlanmıştı bu yolculuğumuz. Kız kardeşimin kızı yeğenim Tuğçe’nin Antalya’ya gelin gitmesi birer hafta ara ile farklı coğrafyalarda iki düğün yapma zarureti doğurmuştu. Halen Antalya’da yaşamını sürdürmekte olan sınıf arkadaşımız Ayşe ve onun eşi Mustafa Sözeri’nin ısrarları düğün gecesi kalacak yer arama telaşından da bizi kurtarmış oldu. Otelcilik okulunun bahçesinde yapılan düğünde bir hafta önce ki düğünden farklı olarak oğlan tarafının yakınları ve akrabaları çoğunluktaydı. Gençler bol bol oynadı eğlendi. Zamanı gelince de evli çiftlerle ve diğer konuklarla vedalaşıp mekandan ayrıldık. Bizi bu mekana getiren ve götüren Ayşe’nin eşi Mustafa Sözeri’ye teşekkürlerimizi tekrarlamak isteriz.

 

.

“Bizim zamanımızda” ya da “Eskiden böyle değildi” sözcükleri ile başlayan cümleleri  pek sevimli bulmadığımı söylesem de benzer girişi yaparak meramımı anlatmak ihtiyacını hissediyorum. Gerçekten eskiden -ki bir çoğumuz da hatırlayacaktır- düğünlerde ortama göre müzikleri icra eden davul- zurna, ince çalgı, orkestra gibi gruplar vardı. Bu gruplarda da   davul, zurna, klarnet, keman, cümbüş, darbuka, gitar, bateri gibi müzik aletleri gerçek kişiler tarafından kullanılırdı. Fakat son yıllarda gittiğim bir çok düğünde bu tür bir müzik icrasına pek rastlamadım. Önünde kullanılıp kullanılmadığı da belli olmayan bir org ve de yan tarafında bir lap-topla müzik olayı tamamlanmış oluyor. Ne diyelim “Tüfek icat oldu mertlik bozuldu”  dendiği gibi “ Bilgisayar icat oldu mertlik bozuldu deme noktasına da geldik sanırım.

Antalya’ya gelirken kafamızdaki plan düğün akşamı arkadaşlarımızda kaldıktan sonra uygun bir konaklama yerinde birkaç gün dinlenmek biçiminde idi. Fakat bizi ağırlayan ev sahiplerimizin ve de özellikle Ayşe arkadaşımızın her aşamadaki ısrarı ve ikna gücü bizim kafamızdaki planı uygulamaktan bizi alıkoydu. Önce istemedik  ama sonunda bizim içinde onlar için de doğru olanın yapılmış olduğuna kanaat getirdik

 

ALTINOLUK YÜRÜYÜŞLERİMİZ / KOCA DERE TURU

Daha önce aynı başlık altında çeşitlendirdiğim yürüyüşlerimize bir yenisini daha ekleme ihtiyacını duydum. Koca dere caddesinin evimizin hemen arkasında bulunduğunu ve diğer yürüyüşlerimize de çıkış noktası teşkil ettiğini sanırım açıklamıştım. Bu caddede küçük kuyu istikametine Narlı kavşağına kadar, ya da Altınoluk istikametine yüründüğünde farklı tur seçenekleri de yaratmak mümkün. Hatta kimi zaman yönünüzü sahile doğru çevirerek çeşitliliği daha da arttırabilirsiniz. Koca dere caddesinin adını hangi dereden aldığını bilemiyorum. Ama buraların evveliyatını bilenler bunun -en az kırk elli yıl öncesinin-eski Çanakkale- İzmir yolu olduğunu söylüyorlar.

 

.

Bu yürüyüş güzergahının burada yaşayan sakinlerinin en çok tercih ettiği yol olduğunu olduğunu söyleyebilirim. Sabah 7.30 itibarı ile araç trafiği de  olmayan bu cadde de her cinsten ve her yaştan insanı yürüyüş yaparken görebilirsiniz. Ancak “Her yaştan” biraz gerçekçi değil galiba. Daha çok yolun yarısını epey geçmiş olanlar dersek daha gerçekçi olur sanırım. Bu cadde de yürüyüş yaparken unutulmaması gereken bir gerçek de  sahipli, sahipsiz her renkten ve boydan köpeklere sıklıkla rastlayacağınızdır. Kendi halinde caddenin ortasında öylece oturan bu hayvancıklar size zarar vermese de tedbir olarak yürüyüşünüzü bir değnekle sürdürmenizde yarar var derim. Bu yürüyüş turunun belirleyici özelliği köpekler olduğu için resimlerin hemen tamamını onlara ayırmış olmam umarım anlayışla karşılanır.

 

ALTINOLUKTA TEKNE TURLARI / ADALAR

Altınoluk’ta ister kısa süreli, isterseniz uzun süreli kalmış olun çeşitli tur şirketlerinin düzenlediği deniz ve kara bağlantılı turlardan birini ya da bir kaçını denemelisiniz. Burada Gökçe ada ve Bozca ada turları dışında Cunda adası ve adalar şeklinde paketlendirilmiş iki kara bağlantılı deniz turundan söz edebiliriz. Ben, eşim ve kayın biraderimin eşi Gülnaz ile birlikte geçtiğimiz günlerde “Adalar adı verilen tekne turuna iştirak ettik.

Tur şirketleri bizi sabah saat 11.00 de Akçay limanında hareket etmek üzere beklemekte olan teknemize ulaştırdı. Bir saatlik bir deniz yolculuğundan sonra Ayvalık sınırları içinde bulunan Pelit köy/İçmeler bölgesi sahiline yakın bir yerde demir atan teknemiz yolcularına yarım saatlik bir yüzme molası verdi. Kıyıdan değilde tekneden denize girildiğinden serinlik yanında derinliğin korkusu ile biz burada denize girmedik.  Buradan hareketle ikinci molamız Ayvalık sınırlarındaki “ARTUR” -ki buraya martı koyu ya da güvercin koyu da deniliyormuş- denen yerde verildi. Bu defa ben en azından bir fotoğraf çektirecek kadar derin ve serin sulara kendimi atma cesareti gösterdim. Burada da bir saate yakın vakit geçirdikten sonra teknemiz Tavşan adasına doğru yol alırken bir yandan da balık ekmekten oluşan yemeğimizi yedik. Adaya vardığımızda gerçekten adada yaşayan yabani tavşanları bizi bekler halde bulduk. İkram edilen salata,karpuz gibi yiyecekleri büyük bir iştah ile yiyorlardı. Onların resmini çekmek için demirlenen tekneden adaya fotoğraf makinesini götürebilmek için can yeleği ile yüzmek durumunda kaldım.

 

.

Tavşan adasında da bir saat kaldıktan sonra teknemiz Burhaniye istikametine ilerlerken iki yavru yunus balığı uzun süre teknemizin önünde yüzerek bize kılavuzluk ederken martılar arkamızdan bizi uğurluyordu. Burhaniye’de kaptanımız yolculara yaklaşık bir buçuk saatlik serbest zaman molası verdi. Meydanda bulunan  saati ve sıcaklığı gösteren dijital ekranda 40 dereceyi de görünce biz kendimizi en yakın çay bahçesinin gölgesine attık. Teknenin kalkış saatine kadar kahvemizi,meşrubatlarımızı içtik hatta bir parti de okey çevirdik. Hareket saati geldiğinde bindiğimiz tekne bizi kısa bir yolculuktan sonra sabah hareket etmiş olduğumuz Akçay Limanına getirdi. Tur şirketlerinin servis araçları ile de Altınoluk’ dönmüş olduk. Güzel miydi evet güzeldi ama daha önce Datça ve Fethiye’de yaptığımız tekne gezintilerinin en az bir gömlek üstün olduğunu söyleyebilirim.

 

ALTINOLUK’TAN KUŞADASI’NA / SELÇUK

Selçuk, Kuşadası’na 20-25 km. kadar uzaklıkta İzmir iline bağlı yaklaşık 30 bin nüfusa sahip olan bir ilçe. Şehir olarak bana göre Kuşadası’ndan daha bir çekici geldi . Buraya kadar gelmişken bir günümüzü de bu coğrafyayı gezmeye ayırdık. Selçuk başlı başına tarihsel bir fenomen diyebiliriz. Özellikle şehrin 2 km. kadar yakınındaki Efes antik kentini gördüğünüzde büyülenmemek mümkün değil. Çoğunluğu M.Ö. yıllara ait medeniyetlere ait kalıntılar içinde tapınaklar, alış veriş merkezleri, meydanlar, çeşmeler, anıtlar, caddeler, hamamlar,evler, kitaplıklar, çeşitli büyüklükteki tiyatrolar, liman yolları, kiliseleri, antik kalıntılar içinde gezerken hatırlayabildiklerimiz arasında sayabilirim.

 

.

Selçuk/Efes müzesi de yapılan çeşitli kazılar sonucu bölgedeki tarihi zenginlikleri barındıran ve görülmeye değer yerler arasına. Hemen şehir merkezinin içinde diyebileceğimiz St. Jean kilisesi kalıntıları  da M.Ö. 5. yüzyıla dayanan geçmişi ile ziyaret edilecek yerler arasında sayılabilir. Bu kalıntıların hemen yukarısında selçuklular zamanından kalma Aysuluk kalesini, ve aşağı kısımdaki geçmişi M.S. 1375 yılarına dayanan İsa bey cami de farklı mimarisi ile dikkat çekmektedir. Aslında satırlara ve sayfalara sığmayacak ama benim birer sözcük ya da birer cümle ile bahsettiğim bu zenginlik ve güzellikleri bizim gibi bir gün içinde gezmiş iseniz kendinize dinlenmek üzere bir mola verebilirsiniz. Eğer mevsimlerden de yaz ise şehir merkezinde “Atatürkçü Düşünce Derneği” Selçuk şubesi tarafından işletilen yeşillikler arasındaki parkta dinlenmeyi, serinlemeyi ve de aklınıza gelen içecekleri içmeye hak kazanmışsınız demektir.

 

ALTINOLUK’TAN KUŞADASI’NA

Yaklaşık bir aydan beri Altınoluk’ta nohut oda, bakla salon evimizdeki rutin hayatımızı sürdürürken İstanbul’daki kadim dostlarımızdan Salih beyin eşi Filiz hanım,oğulları Deniz, Deniz’in kız arkadaşı Duygu, ve de onların dostları olmakla bizim de dostumuz olma hakkını kazanan Münevver hanımın gelmeleri  buradaki tekdüze hayatımıza farklı bir renk kattı. Birlikte geçirdiğimiz iki gün içinde sahilde denize girmek dışında Altınoluk köyündeki sabah kahvaltımız, Abdullah bey köşkünü ziyaret ve devamında Nuray ile bizim mağlubiyetimizle sonuçlanan okey oyunlarımız keyifli aktiviteler olarak anılarımız arasında yer aldı. Bir yandan misafirlerimiz, diğer yandan Kuşadasında bulunan dostumuz Salih beyin ikna çabalarına fazla direnmeden kendimizi 8 Temmuz sabahının erken saatlerinde Kuşadası yolunda bulduk. Yolların çok güzel oluşundan mı, dostlarla birlikte yapılan yolculuğun cazibesinden mi yoksa Deniz’in kullandığı mersedes arabanın ve şoförünün becerisinden mi bilemeyiz dört saatten kısa bir zaman sonra misafir edileceğimiz  Kuşadasındaki Salih beylerin evine ulaşmış olduk

 

.

Kuşadası Aydın ilinin yaklaşık 70 bin nüfuslu bir ilçesi. Tabi yazları bu sayı on katından daha fazla oluyor. Doğrusunu söylemek gerekirse şehir merkezinin kalabalıklığı, trafik yoğunluğu,çarpık yapılaşması karşısında biraz şaşırdığımı söyleyebilirim. Neyse ki Salih beylerin evleri Davutlar istikametinde 7-8 km. kadar şehir dışında olduğu için daha ferah ve dinlendirici bir özelliği var. Her bir parçasını son derece özen ve titizlikle gerçekleştirdiği bir bakışta anlaşılan eve sanırım bu üçüncü gelişimiz olduğundan ve de ev sahiplerinin samimiyetinden kendimizi de bir parça bu eve ait gibi görmeye başladık diyebilirim.

Her şey bir yana ama Kuşadası’nın biz de en çok iz bırakan yeri “Kalamaki” dedikleri bölge oldu. Coğrafi konum olarak Dilek yarımadasında yer alan ve Kuşadasına 25 km. uzaklıktaki bu bölge Milli park olarak da koruma altına alınmış. Denizin mavisi ile ormanın yeşilinin uyumunun buluştuğu muhteşem tablonun serin sularına bıraktık kendimizi. Bu güzelliği bizlere yaşatan Salih bey ve Filiz hanım yürekten teşekkürü hak ediyor. Yolları bu istikamete düşen herkesin uğraması gerekli bir yer olarak not etmesini tavsiye ederiz .Ha bu arada piknik için getirdiğiniz yiyeceklere ortak olmak için bekleyen yaban domuzlarına da dikkat etmelisiniz. “Yaban” sözcüğünün sadece isimlerinin başında bir sıfat olduğunu etrafınızda ısrarlı ve samimi dolaşmalarından hemen anlayabilirsiniz.

 

RAMAZAN’IN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Kendimi bildim bileli Ramazan orucunu tutmuşumdur. Gerçi son yıllarda biraz yaz mevsiminin uzun günlerine rastlaması biraz da yaşımızın biraz ilerlemiş olmasından dolayı bazı firelerimiz olmakla birlikte bu kural pek bozulmamıştır. Bu ibadetin kendine özgü manevi haz ve huzurunu yaşarken keyfimi kaçıran durumlar da yok değil.

Ben öncelikle her türlü inanç ve ibadetin yaratan ve yaratılan arasında kalması gerektiğini düşünmüşümdür. Bu sınırların dışına çıktıkça yapılanların ve yaşananların büyüsü bozuluyor gibi geliyor bana. Bu sınırı da bana göre en iyi laiklik kavramı çiziyor. Gerçi başbakanımızın “İnsan laik olmaz devlet laik olur” gibi veciz ifadelerinden de bir şey anlamış değilim. Yani yasalara “Devlet laiktir” diye yazdığınızda işlem tamam oluyor. Devlet denen aygıtı yönetmekle sorumlu olan insanların beyinlerinde laiklik kavramı yeterince yerleşmemiş ve içselleştirilmemişse yazılı olan kavramların hiç bir kıymeti harbiyesi olmayacaktır. Ayrıca laiklik sadece çağdaş yönetimlerin değil, inanç sistemlerinin de teminatı ve ön şartıdır bana göre. Yani bazı aklı evvellerin dediği “Hem laik hem müslüman olunmaz” önermesi yerine “Laik olunmadan gerçek inanç sahibi olunmaz” saptaması bana daha gerçekçi geliyor. Böyle olunca da günümüz Türkiye’sinde sapla samanın karıştığı durumlar görünce ister istemez canımız sıkılıyor.

“Başbakan filan camide kıldığı cuma namazı çıkışında yaptığı açıklamada” diye başlayan söylemlere ve Ramazan ayında  verilen  iftar yemeklerinin  bir siyasi propaganda şovu haline getirildiğine herkes tanık olmaktadır. Monitörü dahil olmak üzere özel olarak hazırlanmış kürsüde “İcraatın içinden” ve “Ulusa sesleniş” programlarını izliyor hissine kapılıyorum. Ya da salı günleri yapılan parti grup toplantısının değişik versiyonlarının  “Türkiye seninle gurur duyuyor” temposu eksikliği ile bir çok televizyon kanalından canlı olarak verilmesinin,  iftar yemeği ile ne alakası var ben anlayabilmiş değilim. Bilindiği gibi sayın Başbakanımız bu konuşmalarında uzun uzun hükümetlerinin başarılarını anlatıyor ve Ülkeyi ne kadar müreffeh, demokratik ve özgür hale getirdiklerini tekrarlıyor. Sanırım kendisinin bu konuda iki çeşit özgürlük anlayışı var. Birincisi konuşma özgürlüğü, diğeri de dinleme özgürlüğü. Kendince yaptığı iş bölümüne göre de konuşma özgürlüğünü kendisi için, dinleme özgürlüğünü de kendi dışındaki herkes için uygun görmüş. Halk arasında insanın kendi kendini övmesi pek uygun bulunmaz ve “Bırak da seni başkaları övsün” denir. Zaten Başbakanın ve  Hükümetinin övgüsünü Paul Joseph Goebbels’e taş çıkartacak gönüllü  -ya da gönülsüz- olarak büyük miktarda görsel ve yazılı medya  ordusu  bulunduğu da hepimizin malumudur.

Halbuki böyle olacağına yani cuma namazlarını, ya da iftar yemeklerini siyasi propaganda için fırsat saymak yerine, kendilerine bu gibi durumlarda bir mikrofon uzatıldığında “Şu anda bütün inananlar gibi ben de yaradan ile uhrevi ve  kişisel bir ilişki içindeyim. Gündeme ilişkin sorularınızı yarın yapacağım basın toplantısında ayrıntılı olarak cevaplayacağım “ diyebilme olgunluğunu gösterebilse  ve bu toplantıları da Mehmet Barlas, Fatih Altaylı ve Jöleli danışmanın çanak ve sipariş soruları ile değilde, Satış ve izlenme sayılarına göre önde gelen 10 yayın kuruluşunun ya da sivil toplum örgütleri temsilcileri ile gerçekleştirse ortaya çıkan fotoğraf daha demokratik ve daha özgürlükçü bir Türkiyenin fotoğrafı olmaz mı? Tabi böyle olduğunda da:

“Sıfır sorun hedefli olarak övündüğünüz dış politikada başta suriye ile olmak üzere öngörüsüz bir hamle yaptığınız şeklindeki değerlendirmelere katılıyor musunuz? Stratejik derinlikli politikalar stratejik rezillik haline gelmiş olabilir mi?”

“Kullanmayın şu kredi kartlarını şeklinde bir beyanınız oldu. Daha önce de maliye bakanımız kredi kartı kullanımı artınca kayıt dışılık da önlenmiş olacak demişti. Bu durum bir çelişki değil mi?

“Birlikte çalıştığınız MİT müsteşarının yargılanmasını önlemek amacı ile saatlerle ifade edilecek hızda kişiye özel denebilecek bir yasal düzenleme yapıldı. Aynı durumdaki Eski  Genel kurmay Başkanı terör örgütü üyeliğinden tutuklu olmasından üzüntü duyduğunuzu söylemiştiniz.Bu konuda da bir yasal düzenleme yapmayı düşünüyor musunuz?”

“Çözüm sürecinde Görüşen şerefsizdir, Ben görüşmedim devlet görüştü çizgisinden sonra devletin adeta bir kurye görevi üslenmesi konusunda ne düşünüyorsunuz?”

“Suç işlemiş ve suç işlemek üzere silahlanan terör örgütü mensuplarının yurt dışına çıkışları konusunda gösterilen anlayış başta Silivri ceza evindekiler olmak üzere diğer tutuklu ve mahkumlar için de gösterilecek midir?”

“Yıllardır gizli tanıklar-ki bir kısmı eski PKK olan- ve bir çok hukuksuzluklarla sürmekte olan Balyoz, Ergenekon, Casusluk, 28 Şubat davaları Oslo görüşmelerindeki PKK ile mücadele eden TSK mensuplarının savaş suçlusu olarak yargılanması talebinin farklı bir yöntem ve görüntü altında yerine getirilmesi gayreti olarak yorumlanabilir mi?” şeklindeki şeytanca sorulara cevap verme mecburiyeti doğacaktır. Sayın Başbakanımız buna ne kadar hazırdır bilemeyiz ama benim asgari beklentim bu.

 

ALTINOLUK YÜRÜYÜŞLERİMİZ/ Efor turu

Burada yaptığımız sabah yürüyüşleri ortalama bir saatlik bir zamanımızı alırken artık mihmandar olarak kabul ettiğimiz Ahmet Bey efor turunun zaman bakımından biraz daha fazla bir süreyi kapsayacağını önceden belirtti. Evimizin hemen arkasında bulunan zeytin ağaçları arasından yokuşu tırmanmaya başlayınca fazlalığın sadece süre ile ilgili olmayıp vücudumuzun üzerine yüklediği yorgunlukla da ilgili olduğunu hissetmeye başladık. Her bakımdan fazla enerji harcamayı gerektirdiği içinde bu isim uygun görülmüş bu yürüyüş için. Zaten bunun farkına varan kafilenin iki üyesi yokuşu az ve daha az yorucu bir güzergah izlemek üzere bizden izin istediler. Turu tamamlamak da Ahmet bey ile ikimize kaldı.

 

.

Kaz dağlarının eteklerinden yokuşu tırmandıkça gördüğümüz nefis manzaraların bedenimizin yaşadığı yorgunluğa değdiği kanaatine vardık. Bazen zeytinliklerden, bazen bodur ağaçlıkların arasından ilerlerken kuş sesleri bize yalnızlığımızı ve yorgunluğumuzu unutturuyordu. Tırmandığımız yokuşun her aşamasından aşağılara baktığımızda yeşil zeytinliklerin oluşturduğu ağaç denizi ile körfezin mavisinin uyumu büyüleyici bir görüntü oluşturuyordu. Kendimizce zirve olarak kabul ettiğimiz bir yükseltiye ulaştığımızda aslında orasının bir zirve değil kendisinden sonra gelen zirvenin başlangıcı olduğunu görüyorduk. Bir saatlik bir tırmanıştan sonra kendimizi Doyran köyünün kıyısındaki bir kır kahvesinde buluverdik. Bu noktadan itibaren yokuş aşağı iniş biçiminde dönüş yürüyüşümüz başladı. Dönüş yolu boyunca bu turun kolaydan zora doğru bir kaç  parkur haline getirilebileceği konusunda fikir yürüttük. Benim bedenimin bu yürüyüşe ihtiyacı olduğunu hemen itiraf etmeliyim. Fırsat bulanların da denemelerini öneririm.

 

ALTINOLUK YÜRÜYÜŞLERİMİZ/ Dere yürüyüşü

Haziran ayının 13. gününün sabahı Ahmet bey, Necati bey ve ben önde, Ali bey ve İlhan bey biraz arkada olmak üzere yine aynı saatte başladık yürüyüşümüze. Biraz ilerledikten sonra galiba bize ayak uyduramadıklarından olsa gerek Ali ve İlhan beyler olmadan sürdürdük turumuzu. Evimizin hemen arkasındaki zeytinliklerin içine doğru uzanan toprak yol yine yürüyüşümüzün başlangıcı oldu. Bu yoldan içerlere doğru 10-15 dakika ilerledikten sonra yürüyüşümüze adını verdiğimiz dereye ulaştık. Etrafında çeşitli ağaçların yanında zakkum çiçeklerinin de bulunduğu dere yatağının içindeki taşlardan sekerek yürüdük bir süre. Mevsim itibari ile fazla suyu olmasa da kuş seslerine karışan şırıltısı yürüyüşümüze farklı bir keyif katıyordu. Sabah yürüyüşlerini bir saatle sınırladığımız için daha fazla ilerlemeyi bir başka güne bırakıp geliş istikametini takip ederek dönüş yoluna girdik.

 

.

Dönüş yolunda ilerlerken Necati bey beyaz çiçekli ve biraz yayvan görünümlü bir çiçeği “kapari” bitkisi olarak bana tanıttı. Ben de yazımın içeriğinde kullanmak üzere hemen resmini çektim bu bitkinin.Arkadaşlarım bu bitkinin tohumlarının Fransızlar tarafından cinsel gücü arttırma amacı ile kullandığını belirttiler. Ancak ben yazıyı kaleme almadan önce internet üzerinden yaptığım küçük bir araştırmada bu bitkinin belirtilen bu yararından başka  kabızlıktan romatizmaya, ülserden hemoroide yirmiden fazla derde derman bir bitki olduğu ve halk arasında “gebere otu” diye de isimlendirildiği bilgisine ulaştım. Yanlış kullanıldığında zararları olabileceği konusunda da ciddi uyarıların yer aldığını hatırlatmak isterim. Dönüş yolumuzun biraz ilerisinde yol arkadaşlarımız beni hepimizin bildiği kekik bitkisi ile tanıştırınca sadece resmini çekmekle kalmayıp evde kurutup kullanmak üzere bu bitkilerden epeyce toplamayı da ihmal etmedim.