LONDRA GÜNLERİ / BRITISH MUSEUM

Londra için “Müzeler Şehri” dense fazla abartılı olmaz sanırım. Gezimizde rehber olarak kullandığımız haritada gösterilen müzelere birer gün ayırsak en az bir aylık zaman gerekir. Öyle olunca da burada kalacağımız zaman sınırlı olduğu için önem ve ulaşım durumlarını dikkate alarak ancak bir kaç tanesine gitme fırsatı bulabildik ve ilk ziyareti “British Museum” a gerçekleştirdik. Müzeye kaldığımız eve yakın olan Angel durağından 38 numaralı otobüse binerek ulaşmamız zor olmadı.

Doksan bin metrekarelik kapalı alanı olan British Museum 1753 yılında kurulmuş. Müzede irili ufaklı sikkelerden, devasa heykellere kadar altı milyon kadar eserin 70 salonda sergilendiği belirtiliyor. Müze Afrika, Okyanusya, Amerika, Avrupa, Britanya, Çin, Japonya, Mısır, antik Yunan, Roma ve Anadolu coğrafyaları başta olmak üzere birçok medeniyetlere ait heykeller,paralar,madalyonlar,çizimler, baskılar ile çeşitli koleksiyonlara ev sahipliği yapmaktadır.

Özellikle Mısır hiyerogliflerinin çözülmesinde önemli rolü olan “Rosetta Taşı”nın sergilendiği  kısım  ile  Çin hanedanlarına ait vazolar, budizme dair altın heykeller ve mozaikler ziyaretçilerin rağbet ettikleri bölümler arasında yer almaktadır. Müzenin ücretsiz olup her gün ziyarete açık olduğunu da bu arada hemen belirtelim. “Yeryüzünde  İngiltere’nin işgal etmediği ya da yolunun bir şekilde geçmediği ülke yok” gibi bir söz duymuştum. Bu müzedeki çeşitliliği ve zenginliği görünce sadece  gitmekle kalmamışlar götürmeyi de iyi becermişler diye düşündüm.

Burada ve diğer müzelerde benim en çok dikkatimi çeken  ve çok özendiğim bir durum ana okulundan üniversiteye kadar her seviyede öğrencilerin buralardan etkin olarak yararlanması idi. Ziyaret sırasında birçok eserin başında bireysel ya da grup olarak öğrencilerin çalıştıklarına, bazısında öğretmenleri de başlarında olduğu halde çizimler yaparak ya da diyaloglar halinde eserlerle bütünleştiklerine tanık oldum.

LONDRA GÜNLERİ / THAMES KIYILARI

Yakın plan gezintilerimizin ardından bulunduğumuz yerdeki Angel istasyonundan metroya binerek üç durak sonraki “Bank” istasyonunda indik. Bank’da yine merkezi konumda olan ve Londra’nın finans merkezlerinden biri olarak kabul edilen yerleri arasında sayılıyor. Burada biraz vakit geçirdikten sonra buraya çok yakın olan Thames nehrine ulaşıyoruz. Thames nehri birbirinden güzel köprüleri ve kıyısındaki muhteşem mimari her bakımdan görülmeye değer. Parlamento binası, savunma bakanlığı gibi birçok önemli yapı nehir boyunca sıralanmış. Herhalde “İstanbul için boğaz ne ise Londra için de Thames o” dersek abartmış olmayız. “London Bridge” köprüsünü kullanarak nehrin karşı kıyısına geçiyoruz. Köprünün bağlantılı olduğu demir yolu geçidinin altında “London Borough” denilen ayakta daha çok atıştırma şeklinde yiyecek mekanlarını içeren market de herkesin uğrak yeri haline gelmiş.

Akşam yemeğini de oğlumuz bize nehir kıyısındaki “Gauchos” denilen mekanda yedirdi. Burası sanıyorum eti ile ünlü bir yer olacak ki  sipariş öncesi görevli olan genç bir kız önce bir tabla içinde pişmemiş etleri getirerek bunlar ile ilgili bir açıklama yapıyor. Biz yine bu konuda tercihi oğlumuza bırakarak damağımızı onun zevkine teslim ettik. Siparişimiz geldikten etrafta şarap eşliğinde bir yandan yemeğini yiyen bir yandan da  Thames nehrini ve üzerindeki köprüleri seyreden insan grupları içine biz de katılmış olduk. Yazımın başında nehir üzerinde birbirinden güzel köprülerin olduğundan bahsetmiştim. Ama benim favorim gece ve gündüz farklı güzellikleri ile beğenimi kazananın “Tower Bridge” olduğunu söyleyebilirim. Gecenin ve yemeğin sonunda  “London Bridge” istasyonundan metroya binerek evimize döndük.

LONDRA GÜNLERİ / YAKIN ÇEVRE

Geldiğimiz günün tersine 15 Şubat sabahında güneşli bir hava ile güne başladık. Evde kahvaltımızı yaptıktan sonra bu güzel havanın bize sunduğu fırsatı değerlendirmek adına yakından uzağa doğru kaldığımız evin etrafından başlayarak çevreyi tanıma etkinliklerine başladık. Lonra’da yerleşim birbirini çevreleyen halkalar şeklinde ifade ediliyor. Birinci bölgeden başlayarak altı,yedinci bölgeye kadar varan bir yapılanma mevcut. Oğlumun kaldığı ve bizim de misafir olduğumuz ev  merkezi durumda olup birinci bölgede yer alıyor.Buradaki binaların büyük çoğunluğu eski ve 2-3 katlı yapılardan oluşuyor. Eski derken döküntü ve salaş olarak anlaşılmasın. Bu yapıların kırmızı tuğlalı dış görünüşleri, pencereleri, çatıları ile son derece bakımlı ve göz zevkini okşayıcı bir durumda olduklarını söyleyebilirim. Oğlumun kaldığı daire de  1930 lu yıllardan kalma bir adliye binasından dönüştürülmüş bir yapı içerisinde yer alıyor. Bina içinde en çağdaş düzenlemeler yapılırken dış görünüşünde o zamandan kalan yazılar dahil hiç bir özelliğinin bozulmamasına özen gösterilmiş.

Evin hemen alt kısmında aynı caddenin adını taşıyan “Duncan Terace” parkı var. Londra’nın bir çok yerinde böylesi bakımlı irili ufaklı yeşil alanlar yaratılması sağlanmış. Bu parkların hemen hepsinde adeta buranın maskotu diyebileceğimiz ve insanların verecekleri yiyecekleri bekleyen sincaplara rastlamanız mümkün. Biz de bize bu kadar yakınlık gösteren bu sevimli yaratıkların bol bol resmini çekmeyi ihmal etmedik. Parkın hemen yakınındaki kanal kıyısında gezinirken Amsterdam’da gördüğümüz kanalları ve bot evleri hatırladık. Parktaki gezintimizi tamamladıktan sonra bu defa yönümüzü hemen yakındaki her türlü eski eşyaların satıldığı antik çarşı istikametine çevirdik. Bu tür zevkleri olanlar için burası gerçekten çok iyi vakit geçirilecek bir yer gibi geldi bana. Bu gezintiyi de tamamladıktan sonra  biraz dinlenmeyi hak ettiğimizi düşünerek oğlum bizi az ileride ana caddenin karşısında “Tinder Box” adlı kafeye götürdü. Burada bir yandan Gençer’in çok sevdiği “machiata” isimli kahveyi  kurabiyeler eşliğinde içerken bir yandan da bundan sonra gezeceğimiz yerlerin planlamasını yaptık.

LONDRA GÜNLERİ / YOLCULUK

Çocukluk, gençlik ve hatta yetişkinlik dönemlerimde  yurt dışı seyahati yapmanın hayalini dahi kuramazken üç kez Hollanda’ya, iki kez Çin’e, bir kez İsviçre’ye ve bir kez de Kıbrıs’a gittiğimizi hatırladığımda hep şaşırmışımdır. Bir de en son yaptığımız İngiltere seyahatini de eklersek şaşkınlığımın daha da arttığımı söyleyebilirim. Çocuklarımızın yurt dışında oluşunun bu geziler için belirleyici bir etkisi olduğunu da teslim etmeliyim.

En son yaptığımız İngiltere seyahatini başlangıcından itibaren farklı kılan yönü yeşil pasaport sahibi olanlara dahi İngiltere’nin vize istemesi idi. Diğer gezilerimizde bu sorunu yaşamadığımız için adeta  şehirler arası yolculuğa çıkar gibi bu ülkelere gidebilmiştik. Böylelikle “Vize alma” olayı ile de tanışmak zorunda kaldık. Tanışınca da bunun bizim bildiğimiz türden bürokratik işlem olmadığını anlayıverdik. Konsolosluk bu işi bir aracı kuruma vermiş. Başvuruyu oraya ve İnternet üzerinden yapmak, vize harcını yatırmak ve randevuyu almak gerekiyor. Bize kalsa onlarca sayfalık ve tamamı İngilizce olan bu formu doldurmamız kesinlikle mümkün değil. Sağ olsun Küçük oğlum ve kız arkadaşı bizim adımıza formları doldurmakta yardımcı oldular da  başvuruyu yaptık. Gelir durumundan İş durumuna neler sorulmuyor ki? Hele bazı bölümleri var ki “Hiç yargılanmadım, soykırım suçu işlemedim, hiç terör eylemine katılmadım ve terörü övmedim, kötü bir insan değilim” gibi adeta masumiyetinizi ispatlamak zorunda bırakan sorular karşısında insan bayağı kendini aşağılanmış hissediyor. Elin İngilizi ülkemize hiç sorgu sual edilmeden geliyor hatta  Fethiye’de yerleşip keyif sürüyor, biz onun ülkesine üç beş gün için giderken bile adeta potansiyel suçlu gibi sorgulanıyoruz.. Bir an için içimizden başka şeyler geçiyor ama eskilerin deyimi ile “ Viran olası hanede evlad-ı ıyal var” deyip yutkunuyoruz. Neyse herkesin her zaman çektiği çileyi bir kez de biz çekmişiz çok mu diye de bir taraftan kendimizi avutmaya çalıştık. Neticede Majesteleri lütfedip bize altı aylık vize verdiler ve biz de oğlumuzun daha önceden  planlamış olduğu  14 ve 24 Şubat tarihleri arasındaki gezimizin startını verdik.

İstanbul Atatürk Hava Limanından güneşli bir havayı gerilerde bırakarak 14 Şubat saat 13.00 de kalkan uçağımız dört saatlik bir uçuştan sonra Londra’nın dört hava alanından biri olan Heathrow Hava Alanına indi. Bildiğimiz ingilizce kelime “Hello” dan ibaret olduğundan oğlumuz bize,   ingilizce olarak derdimizi anlatan bir metin yazdırmıştı. Mealen: “İngilizce konuşamıyoruz, oğlumuzu ziyarete geldik, İngiltere’de çalışıyor, dışarda bizi taksi bekliyor, on gün kalıp ayın 24 ünde döneceğiz” anlamında bir şeyler. Pasaport kontrolündeki bayan görevli bir şeyler sorduğunda ben hemen bu yazıyı kendine gösterince gülerek “geçin” işareti yaptı. Biz de bildiğimiz ikinci ingilizce sözcük olan “ Thank you” yu  da kullanarak bu sınavı atlatmış olduk. Bazen  bazı şeyleri bilmemenin de hayatı kolaylaştırdığı oluyor demek ki. Bu arada uçakta tanıdığımız iki Türk yolcuyu da her ihtimale karşı yakınımızda bulundurmayı ihmal etmedik.

Çıkışta oğlumun -kendisi o saatlerde işteydi- gönderdiği şoförün elindeki A4 kağıdında ismimizi görünce kendimizi ona teslim ettik. İstanbul’un aksine Londra’da son derece yağmurlu, puslu ve sisli bir hava bizi karşıladı. Hava alanından eve bir saat kadar süren yolculuğumuzda birkaç kez oğlum şoförle irtibat kurarak emanetlerin nakli ile ilgili bilgi alıyordu. Ve sonuç olarak  o saatlerde işten çıkmış olan oğlumu evlerinin kapısında bizi bekler bulduk.

HASTANE GÜNLERİ

Sağlık problemleri ve hastanelerle ilgili yaşantısı oldukça çeşitlilik gösteren babam, zatürre ve bronşit karışımı diyebileceğimiz rahatsızlığından dolayı Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi, Eğitim ve Araştırma hastanesine yatırıldı geçtiğimiz günlerde. Hastanenin 313 numaralı odasını kendisi ile birlikte dört hasta ile paylaştığı süre içinde ben, amcam, kız kardeşim ve onun eşi vardiya usulü refakatçilik görevini yüklendik.

HASTANE GÜNLERİ

Babamın tam karşısında yatan ve 53 yaşındaki memur emeklisi Fahrettin bey de bizimle aynı gün dahil oldu odanın kadrosuna. “ Ben de Lenfoma var,ben lenf kanseriyim. Tekirdağ’daki Üniversite hastanesinde tedavim başlayacak. Kendime ve buradaki doktorlara çok güveniyorum.  Ancak daha önce böbreğim ile ilgili rahatsızlığımdan dolayı diyalize girdim ve tedavim devam ediyor. Her gün içtiğim suyu ve çıkan idrarı ölçüyoruz.” şeklindeki telefon konuşmalarından kendisinin yaşadığı sağlık problemi hakkında fikir sahibi olmuş olduk. Sıradan insanlar için  kanser sözcüğünün  son derece  ürkütücü ve  moral bozucu etkisi yerine Fahrettin beyde bu teşhise karşı son derece öz güvenle adeta rakibini gözüne kestirmiş bir boksör edasıyla “Gel de hesaplaşalım” dercesine mücadeleye hazır görünmesi çok etkileyici geldi bana. “Hanım şu aynayı ver de kemoterapi öncesi dökülmeden şu saçlarımın bir güzelliğini seyredeyim” diyerek de hastalığını bir yandan da tiye alıyordu. Ne var ki, takılan sondalar, diyaliz macerası, verilen serumlar, muhtemel kemoterapi uygulamalarına karşı son derece cesur olan Fahrettin beyin ellerinin titrediği, korktuğunun yüzünden anlaşıldığı bir durumu fark etmekte gecikmedik. Hemşirenin “Fahrettin bey uzatın parmağınızı bir kan şekerinize bakalım” diyerek bir damlacık kan çıkarmak için sivri ve kesici aleti batırdığında kendisi en büyük korkuyu yaşıyor. Zaten “Damarımdan ne alırsanız alın da şu işi yapmayın” diyerek bunu itiraf da ediyor.

Babamın çaprazındaki Levent bey ise bir aydan fazla ikameti ile en kıdemli olmanın avantajını kullanarak “Ben koğuş ağasıyım” esprisini yapıyor. Kendisinin yüksek şeker ile ilgili rahatsızlığın olduğunu öğrendiğimiz bu hastamız da yine 50 li yaşlarada. Hastanede uzun süre kalmanın getirdiği tanışıklıkla birlikte bazı becerileri geliştirdiğini fark ediyoruz. Kendisinin ve diğer hastaların serumunu çıkarmakta hiç zorlanmıyor. Rahatsızlığından dolayı ayağından geçirdiği ameliyat sonrası doktoruna çok güvendiğini söylüyor. “Doktorum seni iyi etmeden buradan salmam diyor” sözlerinden de  bunu anlayabiliyoruz. Sıklıkla yapılan insilün ve parmağından kan örneği alınması sırasında Fahrettin beyin tam tersine bunu son derece  kolay yapıyor. Bazen hemşireler “Levent bey kan şekerinize bir bakalım” dediğinde uyku ile uyanıklık arasında parmağını rahatlıkla uzatıyor

HASTANE GÜNLERİ

En son hastamızda yine 50 li yaşlarda ve babamın hemen solunda yatan dördüncü hasta oluyor. Sürekli inlemesinden,oflamasından belki de koğuşun en çok acı çeken hastası olduğunu düşünüyorum.”Çok ağre beyaa…çok sancı var beyaaa” şeklindeki söylemlerinden, vücut hareketlerinden ve yüz ifadesinden bu çok net fark ediliyor. Kendisine iki ablasının sırası ile refakat ettiği hastamızın mahiyetini tam olarak bilemediğim karaciğer rahatsızlığı geçirdiğini öğrendim. Hemşirelerin zaman zaman yaptığı ağrı kesicilerin de yeterli olmadığı hemen anlaşılıyor. Bu ortamda babam dahil herkesin ne kadar kalacağını ise kestirmek mümkün olmuyor. Her birinin en kısa zamanda sağlığına kavuşup bu mekanı terk etmesi en samimi dileğimiz ve duamız olarak dökülüyor dudaklarımızdan.

Şurası var ki ufak tefek eksikliklerine rağmen hastane personelinin tavırları hoşuma gitti. Eskiden gördüğümüz burunlarından kıl aldırmayan ve alçak dağları ben yarattım havaları yok.  Konuşmalarında, yaklaşımlarında son derece samimi kibar ve iletişime açık insanlar olarak gördüm kendilerini.

HASTANE GÜNLERİ

Çok sevdiğimiz ve şimdi rahmetli olan Salih Otoran adlı bir hocamız vardı. “Zaman izafi bir kavramdır, uzunluğu ve kısalığı duruma göre değişir. Sevgili ile geçen  3 saat, kızgın bir metal üzerinde  geçirilen 3 dakikadan daha kısa olabilir” derdi. Zamanın bu göreceli durumunu burada hem hastalar hem de refakatçiler için geçerli olduğunu söyleyebilirim. Hastanede zaman diğer coğrafyalara göre daha uzun ve daha yavaş ilerliyor sanki. Özellikle de geceleri iyice  ağırlaşıyor. Hastaların yaşanan saatle ilgili olarak “ Hala mı on iki, hala mı bir buçuk” yakınmalarından zamanın adeta geçmemek, ilerlememek için direndiği kuşkusuna kapılıyor ve bir an önce günün ışımasını sabırsızlıkla bekliyorsunuz. Neyse daha fazla uzatmadan halkımızın sağlık kuruluşları ve görevlileri ile  ilgili asırlık bilgelik geleneğinden süzülmüş “Allah düşürmesin  Allah eksikliğini de göstermesin “ sözü ile bitirelim en iyisi yazımızı.

 

2014 YILINA GİRERKEN

Yazılarımı takip eden değerli okuyucuları  bir kaç yıldır gelenekselleşen yılbaşı yazılarımdan bu yıl  mahrum bırakmak istemem. 2013 yılını 2014 bağlayan geceyi bu yıl bizim fakirhanede kadim dostlarımız Salih bey -namı diğer Poyraz Sali- ve kıymetli eşleri Filiz hanım ile birlikte geçirdik. Mütevazi soframızda ayrıca  yeğenimizin  de yer alması geceye ayrı bir anlam kattı. Geçmişten, gelecekten, kaygılardan, çocuklarımızdan konuşurken birden kendimizi 2014 ün içinde buluverdik. Salih beyler ile birlikteliğimizde mırıldandığımız adeta her beraberlik için fon müziği haline gelen Nesimi’nin çok bilinen ve galiba Ali Ekber Çiçek tarafından derlenen “Melamet hırkası”  dizelerinin  tamamını bu bölüme almayı kendime bir borç saydım.

ben melamet hırkasını

kendim giydim eğnime,

ar ü namus şişesini

taşa çaldım kime ne

haydar haydar taşa çaldım kime ne

 

sofular haram demişler

aşkımın şarabına

ben doldurur ben içerim

günah benim kime ne

haydar haydar günah benim kime ne

 

gah çıkarım gökyüzüne

seyrederim alemi

gah inerim yeryüzüne

seyreder alem beni

haydar haydar seyreder alem beni

 

gah giderim medreseye

ders okurum hak için

gah giderim meygedeye

dem çekerim aşk için

haydar haydar dem çekerim aşk için

 

nesimi’yi sorsalar kim

yarin ile hoş musun

hoş olam ya olmayayım

o yar benim kime ne

haydar haydar o yar benim kime ne

2014 YILINA GİRERKEN

 Bizden altı saat önce yeni yıla giren Şangay’daki büyük oğlum ile Londra’da bulunan ve bizden iki saat sonra 2014 le tanışan küçük oğlum ile de günümüz teknolojisinin nimetlerinden yararlanarak haberleşmiş olmak bu geceyi bizim için çok daha keyifli hale getirdi. En nihayetinde yanında sazını da getiren  yeğenimiz “Karadır kaşların ferman yazdırır”dan, “Çanakkale içinde vurdular beni”ye birçok bilindik türkü ve deyişle kulağımızın pasını sildi.

Hepiniz iyi ki varsınız dostlar, 2014 hepimize, hepinize  ve tüm insanlığa sağlık,huzur ve mutluluk getirsin.

 

BURASI TÜRKİYE…..

Emekli olmadan önceki müfettişlik yıllarımda yaklaşık bir ay görevine özürsüz olarak gelmeyen ve yasal olarak müstafi duruma düşen (istifa etmiş sayılan)bir personelin soruşturmasını yapmıştım. Geriye dönük olarak sağlık raporu da alınamayacağı ve de hizmet yılı olarak henüz emekliliğini de hak etmemiş olduğu da düşünüldüğünde görevinin sona ereceği konusunda üzücü de olsa bir kanaate varmıştım. Çok uzak bir ihtimalle duruma ve usule uygun bir sağlık kurulu raporu getirirse belki malulen emekli olma şansı olabilir diye düşünüyordum. Ama her durumda fiili çalışma hayatı sona ermiş olacaktı ilgili kişinin.

Soruşturma mevzuatı doğrultusunda yapılacak işlemleri sırası ile gerçekleştirdikten sonra en son adı geçen kişinin ifadesine başvurdum. Kendisi ifadesine ek olarak bir de sağlık kurulu raporu ibraz etmişti. Raporun karar bölümüne baktığımda ” İlgili kişi ….. rahatsızlığı geçirmektedir. Bu rahatsızlığın hayattan, meslekten soğuma ve işinden uzaklaşma gibi belirtileri vardır. Bu sebeple de kendisinin iki ay istirahat etmesi ve geçmişe dönük devamsızlık günlerinde de raporlu sayılması gerekmektedir…” Şeklindeki ifadeyi okuyunca hem ileriye hem geriye dönük günler için işleyen bir rapor karşısında ” burası Türkiye, burada her an her şey olabilir” dedim ve yasal olarak yapılması gerekeni yaptım.

17 Aralıktaki meşhur yolsuzluk ve rüşvet operasyonu ve çeşitli kesimlerin farklı tepkileri karşısında niye ise geçmişte yaşadığım bu olay aklıma geldi birden. Yıllarca “Suçluluğu ispatlanıncaya kadar herkes masumdur, bunların hepsi yeri yurdu belli insanlar sabahın köründe apar topar götürüleceğine çağrılsalar gelmezler miydi?, sonra birbiri ile alakalı olmayan kişi ve olaylar nasıl bir araya getirilebilir” şeklindeki feryatlara kulak tıkayanların ucu biraz kendilerine dokununca aynı cümleleri kurmalarını ironi mi kabul etmeliyiz yoksa “Allahın sopası yok “demek daha mı iyi olur bilemiyorum.

Bir de adeta yavuz hırsız tepkisi ile bunu iç ve dış odakların hükümete karşı komplosu diye lanse etmeye çalışmazlar mı tam  trajikomik bir durum yani. Şayet öyleyse bazı güvenlik mensuplarına yapılan paralel devlet ve devlet içinde çete oluşturmak şeklinde suçlamalarının karşılığı o görevden alınıp bu göreve,o ilden alınıp diğer ile atamak mıdır? Yıllarca aynı ifadelerle suçlanan insanlara Silivri’de neler çektirildiği ne çabuk unutuldu. Eğer hükümet gerçekten adalet arayışında samimi ise  bu kişilerinde oralarda yargılanması gerekmez mi? Hoca efendinin yıllar önce söylediği “Taa ilerilere gitmeli, can damarları içinde dolaşmalıyız. Cepheleri öğrenmeleri lazım arkadaşlarımızın. Hukuk sistemini didik didik etmeliler. Sistemin püf noktalarını bilmeleri lazım. Biz de çalışıp onları istifade edecekleri mevkilere getirmeliyiz.” şeklindeki talimatlarından yeni mi haberi oldu hükümet erkanımızın.

Eski türk filmlerinin birinde Şener Şen’in yatakta bir kadınla uygunsuz bir durum da yakalanınca “Kim koymuş bunu yanıma..komplocular..” diye ortalığı ayağa kaldırdığı duruma benzettim biraz da manzarayı. Yani fiili işleyenlerle ilgili hiçbir şey söylenmiyor ama yakalayanlar ve yargılayanlar adeta topa tutularak buradan da bir mağduriyet üretilmeye çalışılıyor.

Bir de üstlerine haber vermeden böyle bir operasyon nasıl yapılırmış taarruzu var ki güler misin ağlar mısın demekten başka bir şey gelmiyor insanın aklına. Yani operasyonu yapanlar ilgili bakana “ Şayet müsaitse ve de izniniz olursa sizin  mahdum bey ile ilgili bir soruşturma yapmak istiyoruz” diyecekler bakan bey de “Başım gözüm üstüne ben kendisine haber vereyim karpuz kesmeyi de unutmasın” diyecek ve buradan da adalet çıkacak. Bilinen tabirle buna kargalar bile güler herhalde.

Normal bir hukuk devletinde böylesi durumların akıbetini kestirmek zor olmaz. Ancak son yıllarda yaşanmış olan Ergenekon, Balyoz, 28 şubat, Askeri casusluk, Deniz feneri davası ya da 7 Şubat (Mit krizi) olaylarından sonra doğrusunu söylemek gerekirse artık benim adalete pek güvenim kalmadı.Yüzde doksan dokuz suçlu olanların yargının elinden kurtarılabildiği bir ortamda yüzde doksan dokuz masum olanların pekala cezalandırılabileceği endişesini taşır oldum. Bu bakımdan evlerinde bizim telaffuz dahi edemediğimiz miktarda paralarla yakalanan insanların akıl hocalarının da katkıları ile bunlar için uygun kılıflar hazırlanmakta zorlanmayacaklarını tahmin ediyorum. Zaten basında “Bu paralar İmam hatip okulu ya da üniversite yaptırmak için toplanan bağışlardır” şeklindeki açıklamaları da duymaya başladık. Bu tutmazsa “Oğlumun düğünündeki takıları sattım”a sıra gelir. Bunlar da olmazsa bir gece yarısı çıkarılan torba yasalardan birinin içine“ Bakan çocukları, banka genel müdürleri, iktidar partisine ait belediye başkanları ve birinci sınıf müteahhitlerinin yargılanması başbakanlığın iznine tabidir” şeklinde bir madde eklenerek bu iş kökten halledilebilir.

Ne demiştik yazımızın başlığında “Burası Türkiye burada her an her şey olabilir”

 

ARADA BİR İSTANBUL / BAKIRKÖY BOTANİK PARKI

Öğrencilik ve mesleki yaşamım dahil ömrümüm hemen hemen yarısının İstanbul’da geçtiğini söyleyebilirim. Bu sürenin otuz yıla yakın kısmı da halen oturduğum Bakırköy İlçesi Osmaniye mahallesinde geçmiştir. Belki içinde sürekli yaşadığımızdan olsa gerek bu süre içinde çevreme baktığımda yerel yönetimin benim gözlerimi kamaştıracak bir etkinliğine tanık olamadığımı söyleyebilirim.. Ta ki geçtiğimiz günlerde evimize yakın bir alanda açılmış olan Bakırköy Botanik Parkını ziyaret edene kadar.

Sözünü ettiğim botanik parkı E 5 olarak bildiğimiz yolun kıyısında, Bakırköy adliyesi ve Cumartesi pazarının kurulduğu   alan içinde yer almaktadır. Yaklaşık 90 dönümlük bir alana yerleşmiş olan parkta çok sayıda tematik bahçe bitkileri, çeşitli aygıtlarla zenginleştirilmiş çocuk oyun alanları, sosyal tesis, 8 metre yüksekten çağlayanın oluşturduğu havuz  içinde 5 adet pegasus atı heykeli, manzara ve seyir terasları ile otopark da bulunmaktadır. Bunların dışında ayrıca çevresinde ahşap iskeleler,  ve içinde yüzen ördekleri ile yaklaşık beş bin metrekarelik doğal göl ile ekolojik yaşamı teşvik etmek ve botanik parkın enerji ihtiyacının bir kısmını karşılamak amacıyla yerleştirilmiş 3 adet rüzgar türbini de park alanı içinde yer almaktadır. Türkiye’nin endemik bitki türlerinin yanı sıra egzotik bitki türleri, yapraklı ve ibreli ağaç türleri, çalı ve ağaççıkların değişik tür ve alt türleri  parkta ziyarete sunulmaktadır. Eski çağlarda yaşamış dinozor türü hayvanların sesli ve hareketli animasyonları, su ve çamura yönelik oyun etkinlikleri çocukların en çok ilgilendikleri bölümler arasında sayabilirim.

Botanik parkın içindeki sosyal tesisin de son derece  nezih bir ortamda göl manzarası karşısında ziyaretçilerin yeme içme konusunda her türlü ihtiyacı karşılayacak şekilde düzenlenmiş olduğunu da söyleyebilirim. Çayın 2,kahvenin 7 ve kahvaltının da 17 lira olduğu hatırımda kaldı. Bakırköy’de ikamet edenlere belediyece verilen BAKKART sahipleri bu tesisten %30 indirimli de yararlansa fiyatları bizim gibi emekliler için biraz yüksek gibi geldi bana. Tabi buna alternatif olarak burasının yarı fiyatına yararlanabileceğiniz yine parkın içinde botanik büfe bulunduğunu ve bir çok ziyaretçinin buraya daha fazla itibar ettiğini gözlemlediğimi açıklayabilirim.

Bütün eksiklik ve eleştirilere rağmen sonuçta Bakırköy  çok güzel bir yeşil alan kazandı. Giderek yıllar içinde bitkiler büyüdükçe ve çeşitliliği arttıkça park çok daha rağbet görecektir. Hele yine evimizin yakınındaki inşaatı bitmek üzere olan Bakırköy Leyla Gencer kültür ve sanat merkezi de  hizmete girince yerel yönetim için “Nihayet kedi olalı bir değil, birkaç fare tuttu” diyebileceğiz.

 

KIBRIS GÜNLERİ / VE SON GÜN

Kıbrıs Ercan Hava alanından dönüş için uçağımızın kalkış saati 17.00 olduğundan ve bizi götürecek olan otelin aracı da bizi 16.00 da alacağından o saate kadar olan zamanı Girne içinde yürüme mesafesindeki yerleri bireysel olarak gezmeye ayırdık. Esasen yazları düzenlenen Karpaz turuna  da katılmış olsaydık kıbrısın tamamını gezmiş olacaktık. Son gün gezisinin ilk durağı Girne kalesi ve onun içindeki Girne müzesi oldu.Girne kalesinin kesin inşa tarihi bilinmemekle birlikte M.S. VII. yüzyılda arap akınlarından şehri korumak için bizanslılar tarafından yapıldığı tahmin edilmektedir. Daha sonra da Lüzinyan, Venedik, Osmanlı ve İngiliz egemenliğinde kalenin inşaatına bazı eklemeler yapıldığı edindiğimiz bilgiler arasında. kale bütünlüğü içinde kilise,zindanlar,sarnıç, batık gemi müzesi görülmeye değer bölümler arasında sayılabilir.

 

Vaktimizin müsait olmasından yararlanarak müzeye çok yakın olan Harup (Keçiboynuzu) ambarı ve Kıbrıs evi de yöre insanının geleneksel yaşam biçiminden kesitler sunması bakımından oldukça ilginç ve bilgilendirici bir mekan olarak zihnimizde yer etti. Bu yapıya çok yakın olan ve 1860 yılında inşa edilen  Archangelos Mihail  ikon müze/kilisesini ziyarete de biraz zaman ayırdık. Kilisedeki ikonlar üzerinde Ortodoks hristiyanlar tarafından çok benimsenen Hz İsa ve muhtelif azizlerin resimleri tasvir edilmektedir.

 

Girne içindeki gezintimizi gitme zamanımız yaklaştığı için sonlandırmak zorunda kaldık. Yolculuk öncesi öğle yemeğini Girne  Öğretmen evinde yedik. Türkiye Milli Eğitim Bakanlığına bağlı olarak çalışan kurumdan ülkemiz öğretmenlerinin rezervasyon yaptırarak yararlanabileceği bilgisi bizi sevindirdi. Yemek sonrası otelin bizim için hazırladığı araçla Ercan hava alanına ulaştık. Belirlenen saatte bize bu dört gün, üç geceyi yaşatan çocuklarımıza sevgi ve şükran duyguları ile Kıbrıs’tan  ayrılmış olduk.

KIBRIS GÜNLERİ / GİRNE CİVARI

Turumuzun ikinci gününü de Girne İlçesine ve güzelliklerini görmeye ayırdık. İlk durağımız yerleştiği konum itibarı ile çok güzel bir manzaraya sahip olan Bella Pais denilen yerdi. Yeni adı Beylerbeyi olduğunu öğrendiğimiz coğrafya parçası gerçekten nefis bir yerdi. İnsanlarda bazı yerleri tarif etmek için benzetmeleri çok kullanırlar. Burasını  da biraz Bozcaada’ya benzettik . Doğudan batıya sahile paralel uzanmış beşparmak dağlarının eteklerine yerleşmiş olan bu köye hayatından  umut kesilen hastaların gönderildiği, fakat burasının havası ile mucizevi olarak hayata döndüğü söylentisi de var. Köyde yapılışının 1200 lü yıllara dayandığı kilise ve manastırı da görülmeye değer güzellikleri arasında sayabiliriz.

Bella Paisten sonraki durağımız adını burada yaşamış bir azizden alan St Hilarion kalesi oldu. Bu kalenin 7. ve 10. yüzyıllar arasındaki arap akınlarına karşı adayı korumak ve düşmanı gözetleme amaçlı inşa edildiği sanılmaktadır.  732 metre kadar yükseklikteki sarp kayalıklara kurulmuş ve müthiş bir manzaraya sahip olan ve içinde çağlar boyu büyük trajedilerin yaşandığı bu kalenin belli bir noktasına kadar araçla ve daha sonra da yürüyerek ulaşılmaktadır. Birkaç bölümden oluşan kale bütünlüğü içinde sarnıç,ahır, mutfak, fırın, kilise, gibi birimler gezilebilir. İngiliz hakimiyeti sırasında Walt Disney’in buraya geldiği  “Pamuk prenses  ve yedi cüceler” çizgi filmindeki kalelerin çiziminde buradan esinlendiği de söylenmektedir. Kale gezisinin yorgunluğumuzu gidermek için verilen öğle molasından yararlanarak  Kıbrısın geleneksel yemeği olan şeftali kebabını tatma fırsatı bulduk.

Turumuzun öğleden sonraki bölümünün ilk durağı çıkarma plajı ve şehitlik oldu. 1974 barış harekatı sırasında şehit düşen alay komutanı İbrahim Karaoğlanoğlu’nun adını taşıyan şehitlikte çıkarma sırasında şehit olan 71 subay,astsubay ve erin kabri bulunmaktadır. Ayrıca buradaki şehitlerin listelendiği levhalardan öteden beri kıbrıs mücadelesinde 2000 kadar kıbrıslı türk mücahit ve son barış harekatında 500 e yakın türk askerinin şehit olduğu bilgisini ediniyoruz. Şehitliğin yanındaki açık hava müzesini de gezdikten sonra şehitlerimizi dualarımızla baş başa bırakarak ayrılıyoruz.

Günlük gezimizin son durağı şu anda askeri bölge içinde olan  mavi köşk oluyor. 1957 yılında İtalyan asıllı rum Paulo Pavlidis tarafından yaptırılan köşkün kendine özgü iç ve diş mimarisi hemen göze çarpıyor. Çok özel bir konuma sahip olarak yüksek bir tepede ağaçların içine konumlanmış olan köşkün önemli özelliği dışarıdan hiç görünmemesi ancak köşkten her tarafın gözlenebiliyor olması olarak açıklanıyor. Köşkün sahibi Paula Pavlidis aynı zamanda Kıbrısın eski Cumhurbaşkanı Makarios’un da avukatı olarak biliniyor.

Diğer yandan silah kaçakçılığı başta olmak üzere birçok karanlık iş ve ilişkilerden çok büyük servetler edindiği bize verilen bilgiler arasında. Mavi köşkü ve esrarlı dünyasını geride bırakarak turumuzu tamamlıyoruz.