KARAMSAR ARKADAŞA

Kurtar bakışlarını

çaresizliğin bataklığından

biraz da şu yana bak

bahar sabahında

şu papatya ne güzel

ve de nadide zambak

fesleğen ise ne enteresan

ve gökyüzü ise harikulade berrak

 

hep senin için bestelenmedi.

acı dolu  şarkılar
keder yüklü şiirler de öyle
biraz da şu yana bak
hayat dolu şarkılar söyle
ve dünya
ne düşündüğün kadar karanlık
ne de düşlediğin kadar
pembe değil
ve senin yaşadığın hayat
hayat değil

 

ÖZGÜR GÖZ YAŞLARI

Bu körfez akşamında
yılların tutsaklığından çıkarıp
ve adeta
bütün barajların kapılarını açıp
bir rumeli türküsü kulağımda
ve asırlık bir zeytin ağacına yaslanıp
olabildiğince
özgür kıldım göz yaşlarımı
aksın dilediğince

süzülürken yanaklarımdan
çeneme doğru tuzlu bir serinlik
keşkeler, acabalar, çünküler…
arasından aktı ince ince

ne bilindik şarkıların
yüreğime yer eden sesi
ne de kadehlerin tesellisi
dindiremedi göz yaşlarımı
itiraf edilmemiş pişmanlıkları
ve de
ilan edilmemiş düşmanlıkları
ıslatarak
ve kendi yolunu bularak
özgürce
aktı…aktı.. aktı

ÇIKIŞ YOK

Gittikçe daralan bir yoldasın
Ve etrafındaki duvar
olabildiğince yüksek
ve anlamaktasın ki çıkış yok

Ve sanki gök kubbe
taşınmaz bir yüke dönüşmüş
omuzların da  öylesine çökmüş
düşünüyorsun ve bilmektesin ki
çıkış yok

bir el uzanmasını düşlemektesin
dostça uzanan bir el
ve bir omuz,
bir göğüs aramaktasın
başını yaslayabileceğin
ve hissetmektesin
umut yok

ve taşımaktasın
on altıncı yüzyılın kafasını
ve yaşamaktasın
yirmini yüzyılın sıkıntısını
ve artık kabullenmelisin ki
çözüm yok

İSVİÇRE GÜNLERİ / VE DÖNÜŞ

İsviçre’ye gidiş dönüş biletlerimiz arasında on günlük bir zaman olduğunu öğrenince biletleri alan oğluma “Bu kadar uzun süre orada nasıl kalacağız? İsviçre dediğin ne kadar bir memleket, sen de iştesin dil bilmediğin ülkede bu kadar süre ne işimiz var?” biçiminde yakınmalarımız olmuştu. Dilimizde eskilerin “Sayılı gün değil mi, gelir geçer” dediği gibi gerçekten on gün göz açıp kapayıncaya kadar geçiverdi. Ziyaretimizin son günlerinde neredeyse kendimizi oralı hissetmeye bile başlamıştık. Ayrılık günü  gelip çattığında oğlum bizi sabahın ilk ışıklarının belirdiği saatlerde Cenevre hava alanından uğurladı.Uçakta karlı dağları ve yemyeşil toprakları ile İsviçre’yi gerilerde bırakırken, yıllar önce yatılı okullarda okuduğumuzda yaşadığım burukluğa benzer duygular içimi kaplıyordu. İstanbul Atatürk Hava Limanı bizi tekrar kendi dünyamıza geri döndürdü.

Hayatımızın farklı yaşanmış bu on günü için öncelikle oğluma, daha sonra birlikte kaldığı arkadaşı Bahri’ye, yine nazik davetimiz kabul edip memleket yemekleri ile hasret giderdiğimiz, ayrıca kendilerini tanımaktan keyif aldığım Osman, Alen ve Kirkor’a da yürekten teşekkürlerimi tekrarlamak isterim. Bu arada bize kısa zamanda güzel yerler görme konusunda hizmetimize verdiği arabası nedeni ile Osman’ın artı bir teşekkürü hak ettiğini de düşünüyorum.

Hepiniz sağ olun var olun çocuklar.

İSVİÇRE GÜNLERİ / VE YİNE FRANSADAYIZ (Yvoire)

Daha önce İsviçreni komşusu Fransa’nın Annecy şehrine yaptığımız hafta sonu gezisini önceki yazılarımda anlatmıştım.Hafta içinde de eşimle birlikte bu defa bir tekne gezintisi ile Fransanın Yvoire adlı yerleşim yerine gittik. Yazılarımızda sıkça bahsettiğim Leman Gölü’nün bir bölümü de Fransa topraklarının sahilini oluşturuyor. Nyon’dan belli saatlerde Fransa’nın Yvoire ve Chens yerleşimlerine -vapur diyemeyeceğim- tekne seferleri yapılıyor.

Biz gidiş ve dönüş saati de bize uygun olduğu için Yvoire’ye gitmeyi tercih ettik. Sabah 11.00 de bindiğimiz muhtemelen en fazla 50-60 kişilik teknede 8-10 yolcu ancak vardı. 20 dakikalık bir yolculuktan sonra Fransa topraklarındaydık. İnsan ve araç yoğunluğu benzemese de bu yolculuklar bizdeki Üsküdar-Beşiktaş ya da Gelibolu Lapseki seferlerini hatırlattı bana. Yvoire’den çok büyük olmayan bir Fransız köyü olarak bahsediliyor.Eskiye ait olan yapılar aslına uygun olarak restore edilerek özellikle gelen ziyaretçilere hizmet edecek mekanlar haline getirilmiş.Otel,restoran, kafe,hediyelik eşya dükkanları bu yapılarda hizmet veriyor. Birkaç saatimizi geçirdiğimiz bu coğrafyanın da son derece bakımlı ve çiçeklendirilmiş görüntüsü ile görülmeye değer bir yer olduğunu söyleyebilirim.

İSVİÇRE GÜNLERİ / UEFA BİNASINI ZİYARET

Daha önceki bölümlerde İsviçrenin birçok uluslararası kuruluşa ev sahipliği yaptığını hatırlatmıştım. Bunlardan biri de hepimizin bildiği gibi kısaca UEFA olarak bildiğimiz “Avrupa Futbol Federasyonları Birliği”. Bu kuruluşun binasının Nyon’da olduğunu öğrenince ve ayrıca da büyük oğlumuzun bu konudaki yönlendirmesinden de hareketle burasını da ziyaret programımıza ekledik.


Leman gölü kıyısında yürürken üzerinde “UEFA” yazılı yönlendirme levhasını da görünce istenilen yeri bulmak çok da zor olmadı. Biz aslında yoğun bir insan trafiğinin yaşanacağı bir mekan düşünüyorduk. Ama neredeyse “İn cin top atıyor” diyebiliriz. Kapısında devasa bir “UEFA”yazısını da göremedik. Bahçesinde gezerken ya da binanın içinde dolaşırken hiç kimse de sorgu sual etmedi. Bir kaç çalışan görevli kendi rutin işlerini yürütüyor, sorarsak da sorularımızı yanıtlıyordu. Duvarlardaki asılı “TFF “ arması, yönetim kurulu içindeki Şenez Erzik’in resmi, özellikle de Galatasarayımızın kupa kazanan kulüpler arasında adının geçmesi bizi hayli heyecanlandırdığını söyleyebilirim.

İSVİÇRE GÜNLERİ / VE FRANSADAYIZ (Annecy)

İsviçre’de kaldığımız Nyon kasabası Fransa’ya çok yakın bir yer.Hem Leman gölü ile hem de karadan Fransa ile sınırdaş sayılır. Hafta sonu tatilinin ikinci günüde de karadan 1-2 saatlik bir yolculuktan sonra Fransanın Annecy şehrine vardık. Burada gümrük, tel örgü, pasaport kontrolü, gibi klasik sınır anlayışı olmadığından hele de her iki tarafta aynı dil konuşulduğundan bir ülkeden diğer ülkeye geçtiğinizi hiç fark etmiyorsunuz. Sadece cep telefonunuza gelen mesaj size bu bilgiyi veriyor.
Annecy aynı isimle anılan gölün kıyısında 50-60 bin nüfuslu bir şehir. İsviçre sınırına da uzaklığı 30-40 kilometre kadar. Fransanın ikinci büyük gölü olan Annecy aynı zamanda Avrupanın en temiz gölü olarak da ünlenmiş. Gölün berraklığını ve içinde oynaşan balıkları görünce zaten bu ünü hak ettiğine inanıyorsunuz. Birkaç saat göl kıyısını, kanal kıyısındaki irili ufaklı alış veriş mekanlarını gezdikten sonra acıktığımızı hissettik ve kanal kıyısındaki kafelerden birine oturduk.


Bizim ülkemizde lahmacun ya da gözleme neyse buralarda da krep aynı anlama geliyor. Tabi mantarlısından peynirlisine, jambonlusundan, reçellisine her çeşidi var. Benim soğan konusundaki çekincemi belirtip sipariş ile konusundaki iletişimi yine oğlumuza bırakarak beklemeye koyulduk. Fazla bekletmeden siparişlerimiz geldi.Hayli lezzetli olduğunu da söylemeliyim.Yemekten sonra göl kenarında kısa bir tur yaptıktan ve serçeleri besleyen -bizim Beyazıt meydanındaki güvercinlerin beslenmesi misali- gençleri de biraz izledikten sonra aynı şekilde Nyon’daki evimize döndük.

İSVİÇRE GÜNLERİ / LOZAN’I VE MONTRÖ’YÜ GÖRDÜM

Burada geçirdiğimiz zaman içinde bir hafta sonu gününü Lozan (Lausanne) ve Motrö (Montreux) şehirlerini görmeye ayırdık. Önce Nyon’a 40-50 kilometre uzaklıktaki Lozan şehrine gittik. Leman gölü kıyısındaki 130 bin nüfuslu bu kent aynı zamanda Nyon’un da bağlı olduğu Vaud kantonunun başkentliğini yapıyor. Bu kadar az sayıda nüfusa rağmen oldukça gelişmiş ve 28 duraklı metro sistemi ile dünyada “ilk ve tek”ler arasında yer alıyor.

Sahil boyunca yaptığımız gezinti sonucunda burasının da diğer kentler gibi son derece temiz ve bakımlı bir görüntüsü olduğunu söyleyebiliriz. Sahil gezimizi tamamlayıp,  metro ile birkaç durak yolculuk yaptıktan sonra Lozan’ın ünlü katedraline ulaştık. Katedralin tarihi ve mimari özellikleri yanında bulunduğu tepeden Lozan’ı kuş bakışı seyretme imkanı vermesi ayrı bir keyif veriyor.


Aslında benim için Lozan’ın coğrafi ve estetik değeri var. Muhtemelen hepimiz için öyle olduğunu sanıyorum. Kurtuluş savaşı sonrası Cumhuriyetimizin kuruluşunun tüm dünya tarafından tescili anlamına gelen görüşmelerin ve anlaşmanın bu şehirde yapıldığını hepimiz biliyoruz. Biz de önce bununla ilgili kısa bir araştırma yapıp bu önemli olayın 1861 yılından beri hizmet vermekte olan “BEAU RIVAGE PALACE” adlı beş yıldızlı bir otelin “Edovarde Sandoz” adlı salonunda gerçekleştirildiğini öğrendik.

Ancak söz konusu mekana gittiğimizde biraz hayal kırıklığı yaşadığımı belirtmeliyim. Yanlış anlaşılmasın, otel de salon da çok muhteşemdi. Ama bizim için hayat memat meselesi olan olayı hatırlatan resim, yazı ya da objeye rastlamadım. Sadece otelin bulunduğu caddenin karşısındaki bir çam ağacının arkasında ve giderek okunmaz duruma düşen madeni bir levhada ”24 Temmuz 1923 tarihinde İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan,Romanya, Sırbistan, Hırvatistan, Slovenya ve Türkiye bu otelde toplanmışlardır” şeklinde Fransızca yazan bir metin dışında başkaca bir ize de rastlamadım.


Anladım ki bazıları için çok önemli olaylar bir başkası için çok o kadar önemli değilmiş. Yani bizim için Cumhuriyetin miladı diyebileceğimiz olay İsviçre otelleri için bir şirket ya da bayi toplantısından öteye bir anlam taşımıyor. Toplantı nihayete erip hesaplar ödenip misafirler gidince görkemli “Edovarde Sandoz” salonunun masaların örtüleri toplanıyor bir başka düğün ya da toplantının hazırlıkları başlıyor.

Lozan’ın göl kıyısındaki kafelerin birinde buraların meşhur yiyeceği krep ile öğle yemeğimizi de geçiştirdikten sonra Lozan’a 20-25 kilometre kadar uzaklıktaki Montrö’ye doğru yola çıktık. Burası da Leman gölünün kıyısında Lozan’dan daha küçük bir yerleşim yeri. Oldukça güzel sahili var. Sahilde İsviçre’nin oldukça popüler müzik sanatçısı Freddie Mercury’nin heykelinin de önünden geçip, yüksekçe bir yerdeki otel kafesinde çaylarımızı, kahvelerimizi yudumlarken bir yandan davetsiz serçecikleri besledik, bir yandan da gölün muhteşem manzarasını seyrettik. Lozan’da yaşadığım hayal kırıklığından sonra Montrö Anlaşması acaba nerede yapıldı gibi bir arayışa girmeden gezimizi sonlandırarak geldiğimiz şekilde Nyon’a geri döndük.

İSVİÇRE GÜNLERİ / CENEVRE GEZİSİ

Bizim dilimizde Cenevre olarak yazdığımız ve söylediğimiz şehir burada Genève olarak yazılıyor ve “jönev” şeklinde söyleniyor. Daha önce oğlum bizi götürdüğünde hava sürekli yağmurlu olduğu için hiçbir yeri gezip göremeden kapalı mekanlarda vakit geçirmiştik. Bu defa Nyon’dan Cenevre’ye eşimle birlikte tren yolculuğu yaparak gittik. Yarım saatlik bir yolculuktan sonra Cenevre bizi güneşli bir hava ile karşıladı. Cenevre 200.000 kişilik nüfusu ile İsviçre’nin ikinci büyük şehri. Finans ve diplomasi merkezi olarak tanınıyor. Birleşmiş Milletler ve Kızılhaç gibi bir çok uluslararası kuruluşa ev sahipliği yapıyor.


Daha önce Amsterdam ve Şangay’da olduğu gibi burada da en büyük yardımcımız elimizdeki haritalar oldu. Bir kere şehirler planlı, ve haritalar da ona uygun olunca kendinizin nerede olduğunuzu anlamak ya da gideceğiniz yere ulaşmak çok da zor olmuyor. Biz de trenden indiğimiz gibi haritanın bize gösterdiği istikamette ilerleyerek daha önceden varmayı amaçladığımız Mont Blanc köprüsüne kolayca ulaşıverdik.

Daha önce de sözünü ettiğim Leman gölü Cenevre’de giderek daralarak bir nehir halini alıyor. İşte Mont Blanc Köprüsü de biraz göle biraz nehire benzeyen su üzerine yapılmış. La Rhone nehrinin Leman gölünü bir uçtan besleyen bir uçtan da tahliye eden bir özelliği olduğunu da bu arada hemen eklemeliyim. İnsanlar bazı yerleri gezerken “Aaaa bu bizdekine ne kadar benziyor” duygusu yaşayabiliyor. Biz de Mont Blanc Köprüsü’nden yürürken kendimizi Galata Köprüsü’nde yürüyor hissettik bir ara. Köprüden karşıya geçince küçük bir tren görüntüsü verilmiş araçlarla kısa bir şehir turu yaptık. 35-40 dakika süren bu gezide genel hatları ile şehrin meydanını, katedralini, üniversitesini, müzelerini gösteriyorlar.

Bazı ülkelerin bazı şehirlerinin en yüksek, en büyük gibi bazı “en”lerinin olduğunu biliriz. Cenevre’de bu konuda Leman gölü üzerine yaptıkları su fıskiyesi ( Jet d’Eau) ile övünüyorlar. Gerçekten de saniyede 500 litre suyu 140 metre yüksekliğe çıkaran fıskiyenin dünyada eşi olmadığı söyleniyor. 20-25 kilometre uzaklıktaki Nyon’dan bile görülebilen bu fıskiye gerçekten şehre ayrı bir güzellik katıyor.

Cenevre’de birkaç saat geçirdikten sonra geldiğimiz gibi tren yolculuğunu tercih ettik. Tren istasyonuna giderken ana cadde üzerinde hemen solda “İstanbul Kebap” yazısını görünce acıktığımızı hatırladık. Ağırlıklı olarak dana, kuzu ve tavuk döner üzerine çalışan mekanda ayran eşliğinde birer dürüm yedik. Doğrusunu söylemek gerekirse hizmet kalitesi gözlemlediğimiz İsviçre standardının altında gibi geldi bana. Neyse, hesabımızı ödeyip (İki kişi 31 CHF) geldiğimiz şekilde trenle Nyon’ döndük.

İSVİÇRE GÜNLERİ / SAINT-CERGUE’DE BİR AKŞAM ÜSTÜ

Oğlum işten biraz erken dönüp bize “ Buraya 10-15 kilometre uzaklıkta şirin bir yer var sizi oraya götüreceğim” deyince hemen harekete geçtik. 400 metre kadar yükseklikteki Nyon’dan 1050 metre yükseklikteki Saint-Cergue’ye giderken arabamız sanki yeşillikler arasındaki tatlı kıvrımlı yollardan adeta dans eder gibi ilerliyordu. Yerleşim yerine biraz yaklaştığımızda göl ve dağ manzarasını seyretmek için uygun bir yerde biraz mola verdik. Gerçekten de aşağılara doğru baktığımızda Alp dağlarındaki Mont Blanc tepesinin karlı zirvesinin muhteşem ve büyüleyici görüntüsünün seyrine doyum olmuyordu. Bu arada bir çok amatör ve profesyonel kameranın buradaki görüntüleri kalıcı hale getirdiğine de tanık olduk.

Jura dağlarının yamacına yerleşmiş olan Saint-Cergue’nin 2000 kadar nüfusu var. Doğal güzelliği ile de haklı olarak bir üne kavuşmuş. 21 kilometrelik pisti ile de kış sporları için farklı seçeneklerden biri olarak değerlendiriliyor. Meydanı, otelleri, kafeleri ve diğer alışveriş merkezleri ile çok sevimli ve şirin bir görüntüsü olduğunu söyleyebilirim. Haa biz buraya araba ile geldik ama aynı güzergah da tren de çalıştığını belirtmeliyim.