YAKIN GÜZELLİKLERİMİZ/ŞAHİN DERESİ KANYONU

Biraz yaz sıcaklarının verdiği rehavetten, biraz da benim haylazlığımdan olsa gerek uzunca bir süredir bloguma yazı girmediğimi fark ettim. Oysa geçen yıl bu zamanlar yanımızda kısa süreliğine uğramış olan küçük oğlumuz Gençer’in şoförlüğünden de yararlanarak Mıhlı çayına bir gezi yapmış ve bunu da zenginleştirdiğim görsellerle “Yakın güzelliklerimiz” başlığı altında blogumda yer almasını sağlamıştım.Bu yılda aynı seriyi devam ettirerek Altınoluk’un bir başka güzelliğinin saklandığı Şahin deresi kanyonunu gezme şansını yakalayınca  bunun hem kendim hem de blogum için fırsat olduğunu düşündüm.

kanyon

Tesadüflerin getirdiği tanışıklık ve bu tanışıklığın getirdiği dostluğun da bu gezinin oluşmasında önemli etken olduğunu söyleyebilirim. Aynı öğretmen okulundan mezun olduğumuz  ve Altınoluk’ta oturan Hasan Basri Şahsi’nin  eşi Mukaddes hanımın ev sahipliğinde ve rehberliğinde Şahin deresi kanyonu gezimiz  başlamış oldu.Şahin deresi kanyonunun bölgenin hayat damarın olduğunu, kaz dağlarından aldığı oksijeni denize doğru serpilmiş yerleşim merkezlerine doğru üflediği, denizden aldığı iyotlu havayı da dağa çıkararak oluşan bu sirkülasyonla bölgeyi İsviçre Alplerinden sonra dünyanın en çok oksijen üreten  bölgesi haline getirdiği konusu hemen herkesin kafasına yerleşmiş önemli bilgiler arasındaydı.

kanyon

Kanyona ulaşımın çok çeşitli seçenekleri olmakla birlikte biz en basit ve kısa olanını tercih ettik. Mukaddes hanımın kanyona çok yakın bir konumda olan evinden çıktıktan sonra Şahin deresi boyunca yürüyerek bazen yeşil zeytinliklerin arasından, bazen  çınar ağaçlarının koyu gölgesinden ilerleyerek bu eşiz güzellikteki coğrafya parçasının keyfini yaşadık. Bir süre kayalıklar arasından tertemiz ve buz gibi akmakta olan  Şahin deresinin yatağını izleyerek yol almaya devam ettik. Zamanımızın ve  fiziksel gücümüzün bizi götürdüğü yere kadar devam eden yolculuğumuzun her bir karesi ayrı bir görsel şölendi adeta. Bu arada dere içindeki yürüyüş için yanınızda duruma uygun ayakkabı da getirmenizin uygun olacağını hemen hatırlatmak isterim.

kanyon

Kanyona Altınoluk’un Akçay girişinden otogara yaklaştığınızda Şahin deresine paralel yürüyerek gidileceği gibi farklı güzergahlar da tercih edilebilir. Hatta düzenlenen safari turları ile  bu eşsiz tabiat köşelerinin farklı yönlerini de görebilirsiniz. İster Altınoluk’ta sürekli oturuyor olun, isterseniz tatilinizi geçirmek için bu coğrafyaya gelmiş olun, ve gezi için de hangi seçeneği tercih ederseniz edin ama, kanyon  için ayıracağınız birkaç saat için pişman olmayacağınızı hatta çok kazançlı çıkacağınızı söyleyebilirim.

İŞTE FARK BURADA

Geçen yıl bu zamanlar, yani nerede ise bir yıl önce “Bir krizin düşündürdükleri” başlığı ile bir yazı yazmıştım bloğumda. Özetle Sayın başbakanımızın kerimeleri Sümeyye kızımızın bir tiyatroda sakız çiğnemesi sonucunda oyunculardan biri ile yaşanan tatsızca bir durum konu edilmişti yazımda. Tabi ardından incelemeler soruşturmalar derken sanatçıya sanırım disiplin cezası olarak “kınama” cezası verildiği haberini okuduk basında. Tabi bu tiyatro sanatçısının idari olarak hangi durumları yaşadığı konusunda fazla bir bilgimiz olmadı. Ancak ben bunun burada bitmeyeceğini adım gibi biliyordum. Benim bildiğim Başbakan bunu bu kadarla bırakmaz zamanı gelince yapacağını yapar diye düşünmüştüm. Hakikaten de öyle oldu ve tahminlerim beni yanıltmadı.

Kamuoyunda önce şehir tiyatrolarının yönetimi ve oyun seçimi konusunun bürokratlara bırakılması ile başlayan tartışma Başbakanın “Siz kim oluyorsunuz? Siz kendinizi ne zannediyorsunuz ?”  şeklindeki meydan okumalarına dönüştü. Daha sonra da bu sanat etkinliklerinin özelleştirileceği ama devletin uygun gördüğü oyunları sponsorluk biçiminde destekleyeceği biçimindeki açıklamalarla bu sanat dalına verilecek ayarın sinyalleri de verilmiş oldu. Bir çok hakimiyet alanının ele geçirilmesinden sonra sıranın tiyatrolara da gelmesi kaçınılmazdı elbette. Özetle “Benim beğendiğim sanatı yaparsanız para var yapmazsanız başınızın çaresine bakın” gibi bir şey yani.

Oysa şiir, edebiyat, tiyatro gibi sanat alanlarının doğası gereği sınırları zorlayan bir yapılarının olduğu herkes tarafından bilinmektedir. Ayrıca her kim olursa olsun otoriteye muhalif olmaları hiç şaşırtıcı gelmemelidir. Yoksa birilerinin hoşuna gitmek, birilerinin beğenisini kazanmak uğruna yapılan sanat etkinliklerinin varacağı nokta padişahların soytarılarının durumudur. Böylesine baskı ve sınırlamalar işe yarasa idi bu ülkede bir Nazım Hikmet,bir Yaşar Kemal, bir Orhan Pamuk, bir  Yıldız Kenter, bir İdil Biret, bir Suna Kan ve bir Fazıl Say’dan söz edebilir miydik? Bu isimler gibi bir çok ülkede bir çok isim yaşadıkları sisteme muhalif de olsalar ürettikleri ile dünyanın her yerinde saygı görmektedirler. Belki de önemli olmakla, değerli olmak arasındaki fark da burada yatmaktadır. Ortam ve şartlar insanları önemli konumlara getirebilir. Bu durum onların değerli olduğu anlamına gelmez. Ne zaman ki onu önemli kılan statü sona erdiğinde onlar–ve hatta hayatları sona erdiğinde- ürettikleri ve arkada bıraktıkları ile evrensel anlamda iz bırakabiliyorsa kalıcı ve değerli olan odur. Konuya bu açıdan baktığımızda zamanında önemli sayılan bir çok bakan, başbakan gibi siyasetçinin ismi bile hatırlanmazken onların aşağıladığı , ya da zindanlarda çürütülmesine seyirci kaldığı bir çok sanatçı tüm dünya dillerine çevrilen eserleri ile adeta ölümsüzleşmiştir.

Konunun bu noktaya gelmesiyle yine en hazin durumu Kültür bakanımız Sayın Ertuğrul Günay yaşadı. Ucube heykel tartışması sırasında durumu kurtarmayı denediyse de düştüğü durumu Bülent Arınç “Allah hiç kimseyi onun durumuna düşürmesin” şeklinde açıklamıştı.  O konudan ağzı yandığı için aşağı tükürsem sakal yukarı tükürsem bıyık misali daha önce daha fazla tiyatro açmakla övünürken gidişat kapanma yönünde geliştiğinden sanatçının özgürlüğü, tiyatronun verimliliği laflarını dolandırıp durarak durumu kurtarmaya çalışıyor. Bu duruma bakınca da insan ister istemez “Ey makam, ey koltuk  sen ne kadar vazgeçilmez bir şeymişsin?” demeden kendini edemiyor doğrusu.

Beğenelim ya da beğenmeyelim sanatçılar bana göre bir toplumun en büyük övünç kaynağıdır. Çağdaş yönetimlerin görevleri de onlara sınır koymak değil –şayet varsa-onlara konmuş sınırları kaldırmaktır. Biliyoruz ve görüyoruz ki onlar hem tanrının verdiği yetenek hem de kendilerinin emekleri ile ulusal ve evrensel düzeyde sıradan insanlardan çok farklı şeyler üretmektedirler. “Paranızı ben veriyorsam benin dediğim şekilde sanat yapacaksınız” biçimindeki yaklaşımlar hiçbir zaman makbul ve kabul edilebilir yaklaşımlar değildir. Hele hele “Hem devletten maaş alıyorlar hem de dizilerde oynuyorlar,bunları özelleştireceğiz.” çıkışı karşısında “Devletten maaş alıp da beyefendinin onayı ile televizyonlarda spor yorumculuğu yapan milletvekilinden daha mı fazla kazanıyorlar, bu durum nasıl bir çelişkidir” değerlendirmesin yapılabileceği hiç düşünülmez mi? Eğer illa ki özelleştirilecekse tüm iktidarların muhalefetteyken şikayet ettiği ama iktidara gelince kendi kadroları ile şişirerek adeta bir çiftlik haline getirdiği TRT nin özelleştirilmesi gerekmez mi?

Ne diyelim  kendilerine sanatkar dediğimiz insanlara bir yandan meydanlarda “Siz kim oluyorsunuz siz kendinizi ne sanıyorsunuz?” şeklindeki adeta infazsız yargılamalar…bir yanda da “Efendiler, hepiniz milletvekili olabilirsiniz, bakan olabilirsiniz, hatta cumhurbaşkanı olabilirsiniz. Fakat sanatçı olamazsınız”  değerlendirmesi. Fark da burada her halde…

“4+4+4″ REFORM MU? ALDATMACA MI?

Bundan önce yazdığım “4+4+4” başlıklı yazımı blogumu takibedenler hatırlayacaktır. O sıralarda komisyonlarda görüşülmekte olan bu yasa tasarısı gerçekten kamuoyunda geniş yer tuttuğu ve biraz da bizim geçmişimizde  az çok eğitimcilik olduğundan bu konuya bigane kalmayarak dilim döndüğünce sisteme ilişkin düşüncelerimi açıklamıştım.

Ancak geçen zaman içinde ve tasarının TBMM de görüşüleceği günler de yaklaştıkça konu yine ısınmaya başladı. O kadar ki ilgili, ilgisiz her kafadan bir ses çıkıyor, kimileri bunu nerdeyse tarihin en büyük eğitim reformu imiş gibi lanse ederken, bir kesim de geleceğimize yönelik en büyük felaketlerin habercisi olarak sunuyordu. Konunun tek yetkilisi ve sahibi durumunda olan Milli Eğitim Bakanımız Sayın Dinçer’in zaman zaman TV lerdeki açıklamarı da sistemi anlatmakta ve açıklamakta yetersiz kalıyordu. Sayın Bakan sistemin zenginliğini özetle zorunlu eğitimi, orta öğretimi de dahil ederek 12 yıla çıkarılışı, bir çok gelişmiş ülkelerin bunu uyguluyor olması ile açıklıyor, ya da müzik,sanat,spor v.b.seçmeli derslerle öğrencilerin mesleğe hazırlanması imkanlarını öne çıkarmaya çalışıyordu. Zaten yüzde yetmişi bulmuş olan orta öğretimdeki okullaşma oranının zorunlu kapsamına almak için bu kadar gürültü koparmaya değer miydi? diye de düşünmeden edemiyor insan. Bir çoğu açık öğretimde kayıt altına alınacak olan  bu kapsamdaki öğrencilerin hangi kalitede bir eğitim alacağı ise hiç açıklanmıyor ve sorgulanmıyordu. Zaten seçmeli dersler ve diğer anlatılanların bir çoğunu yapmak için yasal düzenlemeye bile gerek olmadığı herkesçe bilinmektedir. Mevcut sisteme dokunmadan da bahse konu iyileştirmelerin bir çoğu kolaylıkla yapılabilecek türden şeylerdir. Ayrıca çok bahsedilen o seçmeli derslere de fazla bel bağlamamak gerekir. Hepimiz okul hayatımızdan çok iyi hatırlıyoruz ki seçmeli dersler meselesi tam bir curcunadır. Mevcut fiziksel ve personel imkanlarına göre öğrencinin karşısına bu dersler seçilmiş zorunlu dersler olarak gelir. Yani hangi yemeği ya da meyveyi yersiniz yerine  “Siz menüde ne yazdığına bakmayın, elimizde şimdilik lahana ve havuç var.  Bu ikisinden birini seçeceksiniz” gibi bir dayatmalı seçmeli ders hatırası çoğumuzun hafızasının bir köşesinde öylece durmaktadır. Hele de sınavlarda seçimlik derslerden soru çıkmayacağı da bilinirse sadece laf olsun torba dolsun seviyesinde kalmak durumundadır bu uygulamalar.

Bir de bu örnekte olduğu gibi işimize geldiği zaman gelişmiş ülkelerin örnek gösterilmesi de bana hiç inandırıcı gelmiyor. Oralarda her orta öğretim kurumunu bitiren öğrenci üniversiteye gidebiliyor mu?.

Bü yüzden de ben bu konudaki düşüncelerimi kim ne yazmış, ya da kim ne demiş üzerinden değil de, şu üzerinde fırtına koparılan kanun tasarısını bizzat okuyayım da ona göre bir değerlendirme yapayım dedim.Bu günkü teknik imkanlarla ulaşmak da çok zor olmadı söz konusu taslağa. Toplam 24 maddeden oluşan metni bir kez okudum. Sonra bir daha okudum. Üşenmedim bir daha okudum. Doğrusunu söylemek gerekirse son derece acemice ve amatörce hazırlanmış bir metin gibi geldi bana. Ne çok büyük heyecen ve hayranlık duydum. Ne de kederimden karalar bağlamamı gerektirecek bir durumdu bana göre. Rize Üniversitesine “Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi”, Kayseri’dekine “Abdullah Gül Üniversitesi”  adının verilmesi, FATİH projesi gibi teknoloji ürünlerinin alımının  Kamu ihale yasası dışında tutulmasını sağlayan maddeler gibi “4+4+4” ile alakasız bölümleri de gördüğümde sadece laf kalabalıklığından başka birşey kalmadı karşımda. Bizim köy kahvelerinde böyle durumlarda çarıklı erkan-ı harb dediğimiz köylüler böyle durumlar için ” Saman çok ama dane yok” derlerdi.

Netice olarak çok önceleri olduğu gibi ilkokul ve ortaokulun ayrılmasından başka gözle görünür birşey getirmiyor bu yasa özetle. Bu ayrılmaya ya da kesintiye gerekçe olarak yıllarca 7 yaşındaki çocukla 15 yaşındaki çocuğun bir arada olmasının sosyal ve pedagojik sakıncaları ileri sürülmüştü. Oysa yasa taslağında iki kademenin şartlara göre bir arada da olabileceğinin açıklandığı düşünüldüğünde bu gerekçenin de pek tutarlı ve samimi bir yönü olmadığı ortaya çıkıveriyor.

Bu durumda da insan ister istemez bu yasa tasarısının amacını yazılan metinlerin ve söylenen sözlerin dışında yazılmayanlarda ve söylenmeyenlerde yani niyetlerde aramak durumunda kalıyor. Bir başka deyişle düzenlemelerden çok düzenlemeyi yapanların akıllarından geçirdikleri daha belirleyici oluyor belki de.Yasa tasarısına muhalif olanlar art niyetli ya da niyet okuyucu olabileceğinden  bizler bu konuda kime itibar etmeliyiz? Acaba sayın Başbakanımızın Dindar bir nesil yetiştirme gayreti ile Sayın Milli Eğitim Bakanımız’a ait olduğu ifade edilen “Türkiye Cumhuriyeti’nin başlangıçta ortaya koyduğu bütün temel ilkelerin laiklik, cumhuriyet, milliyetçilik gibi birçok ilkenin yerini Müslüman bir yapıya devretmesi zorunludur’’ cümlesi içinde mi aramak gerekir bu düzenlemenin amacını? Ya da Hükümetin sadık destekçisi M.  Türköne’nin açıkça dediği gibi “Bu tasarı eğitimle alakalı olmayan bir düzenleme olup, yapılmak istenen aslında din eğitiminin önünü açmaktan ibarettir” ifadesinde mi aramak gerekir gerçek niyetleri?

Neyse bu yasa tasarısı ile beraber ortaya çıkan “Dersaneler kapanacak,Üniversite sınavları kalkacak,eğitim demokratişleşecek,artık halk ne derse o olacak” şeklindeki populist söylemler bu pilavın daha çok su götüreceğinin işareti gibi geldi bana. O bakımdan şimdilik bu kadar ile yetinmekte yarar var diyorum.

4+4+4

Eğitim üzerine “Kesintili mi olsun , kesintisiz mi olsun”,  “4+4+4 mü, 1+8+4 mü 5+3+4 mü olsun” tartışmalarının alevlendiği son günlerde  büyük oğlum Dinçer’in “Baba bu konu senin alanına girmez mi? blogunda böyle bir yazı yazmak sana yakışır” hatırlarması üzerine bu konuda bir şeyler karalamak artık farz oldu diye düşünerek bu satırları yazmaya  karar verdim.

Aralarına artı işaretlerini koyarak bazı rakamların yanyana getirilmesi üzerine sürdürülen tartışmalar bana fanatik taraftarların futbol maçı öncesi yaptıkları hararetli tartışmaları hatırlatttı. “Fatih hoca bu takıma 4-2-4 ü oynatamıyor arkadaş” ya da “3-5-2  ile bu takım dünyada maç alamaz” şeklinde saatlerce süren tartışmalar bana gerçekçi olmayan boş laf yığını gibi gelmiştir hep. Bana göre oyuncuların sahada dizilişlerini ifade eden bu rakamlar kadar her bir oyuncunun kişisel futbol kalitesidir sonucu getiren. Yoksa aynı taktiği uygulayan ya da aynı dizilişe göre sahada top koşturan takımların benzer sonuçları alması gerekirdi. Örneğin Brezilya ile aynı taktiği uygulasanız da onlar dünya kupalarının değişmez finalistleri olurken bizim de tarihimizde hatırladığım kadarı ile tek bir üçüncülüğümüzle avunmamızı birazda kaderin ve tesadüflerin bir armağanı olarak kabul edebiliriz sanırım.

Aynı değerlendirmeyi 4+4+4 kesintili zorunlu eğitim için de yapmak mümkün. Önemli olan bence eğitimin kesintili ya da kesintisiz olmasından çok aralarına artı işareti konan ve her bir yılı ifade eden rakamların içlerinin nasıl doldurulacağı meselesidir. Konuya yine her zamanki geleneksel alışkanlığımız olan ön yargılı ve niyet okumacı bir yaklaşımla yaklaşanlar halen uygulanmakta olan sekiz yıllık zorunlu eğitimin 28 Şubat döneminin ürünü olduğunu ve imam hatiplerin önünü kesmek için düzenlendiğini belirtirken, şu anki 4+4+4 uygulamasını da imamhatiplerin önünü açma hamlesi olarak değerlendirmektedir. Tabi yasa önerisini hükümetin değil de  İmam Hatip Lisesi Mensuplar Derneği (ÖNDER) nin hazırlaması, AK Partinin bu öneriyi sahiplenmesi ve bunun  tam da dindar nesil yetiştirme misyonunun tartışıldığı günlere denk düşmesi de şüphesiz bu kuşkuyu güçlendirmektedir.

Oysa bir ülkenin eğitim sistemini derinden etkileyecek bu tür düzenlemelerin birilerinin önünü kesmek ya da birilerinin önünü açmak gibi küçük hesapların dışında tutulması gerekmektedir. Benimsenecek eğitim modellerinin felsefi, bilimsel, pedegojik temelleri çok iyi tespit edilmelidir. Yoksa özgürce düşünebilen,düşündüklerini özgürce açıklayabilen, yaratıcı ve eleştirel düşünceye sahip, bağımsız seçimler yapıp kararlar verebilen,evrensel demokrasi anlayışını benimsemiş insanlar yerine “Düşünen kafalara şeytan üşüşür.büyüklerimiz bizden iyi düşünür” deyiminde olduğu gibi biat kültürünü benimseyen bireyler yetiştiren bir sistem adı ne olursa olsun bireye de ülkeye de bir yarar sağlamayacaktır.

Yaklaşık 15-20 yıllık bir geçmişi olan kesintisiz zorunlu eğitimden önce de zorunlu olan kısmı beş yıl olan ve kesintili bir eğitim modelinin uygulandığını orta yaş grubunda olan herkes bilmektedir. Hatta daha gerilere gidecek olursak 60-70 yaş grubunda olanlar cumhuriyeti kuranların gerçekten çok iyi bir eğitim omurgası kurduklarını da hatırlayacaktır. O zamanlar 5 yıllık bir zorunlu eğitimi üç yıllık bir ortaokul eğitimi izlemekteydi. Beş yıllık zorunlu eğitimi ya da ardından üç yıllık bir orta okulu bitirenler şu anda hatırlayabildiğim kadarı ile İlköğretmen okulu, Ticaret lisesi,Sanat okulu, Ziraat okulu, İmam hatip okulu gibi meslek okullarına ya da şu andaki düz lise dediğimiz okullara giderdi. Tabi bu okullara gidişte bilimsel bir yönlendirmeden çok bu okullara ulaşabilme imkanı, kısa yoldan hayata atılma beklentisi, parasız yatılılık durumu gibi etkenler önemli oluyordu. Bu okullar içinde sadece liseyi bitirenlerin üniversiteye girme hakları vardı. Diğer meslek okullarını bitirenler sadece kendi kulvarlarında açılan İktisadi Ticari ilimler akademisi, Teknik Yüksek Öğretmen okulu,Eğitim Enstitüsü,Yüksek İslam Enstitüsü gibi yüksek okullara gidebiliyordu. Az sayıda da olsa lise fark derslerini bitirenlerin  üniversiteye girdiği oluyordu. O sıralarda üniversite giriş problemi de ve onun etrafında şekillenen dersane sektörü de oluşmamıştı.

Zaman içinde “ Ben onun verdiğinin beş fazlasını vereceğim” biçimindeki vaadlerle uygulanmaya başlanan popülist politikalardan eğitim kurumları ve eğitim sistemi de nasibini aldı. Gelinen son noktada ”Bütün ortaöğretim kurumlarını bitirenler üniversiteye girebilmeli” gibi kulağa çok da hoş gelen uygulama ülkenin gençlerine sağlanmış büyük bir hakmış gibi sunuldu. Oysa herkes biliyordu ki ünversiteye girmek ile sınava girmek çok farklı şeylerdi. Sınava giren iki milyona yakın öğrencinin belki yüzde beşi, onu gerçekten ülke ve dünya ölçeğinde eğitim alıyor,  geriye kalanlar ya hiç giremiyor ya da puanının  yettiği bir anadolu kasabasında yüksek ortaokul diyebileceğimiz bir yerle yetinmek zorunda kalıyordu. Sonuçta da istatistiklerde eğitimli işssizler ordusunun sayıları içine dahil oluyordu. Elbette daha önceki sistem mükemmel değildi. Birçok eksikleri yetersizlikleri vardı. Ancak onun ana omurgasını ve genel felsefesini zedelemeden eğitimi daha kaliteli hale getirecek, -kesintili ya da kesintisiz olması hiç farketmez- eğitim düzeyini ve süresini yükseltecek tedbirler alınabilirdi.

Benzer kaygılar 4+4+4 olarak öne sürülen sistem için de ileri sürülebilir. Yani ilk dört yıldan sonra başlayan yönlendirme ile birlikte 7-8 yıl mesleki eğitim alan bir öğrenciye: “Belki sen yanılmış olabilirsin, üniversite sınavlarına da bir gir de  artık gerçek ilgi ve yeteneğine uygun bir eğitimi al” demek o zamana kadar kendisinin aldığı eğitimin üzerine kalınca bir çizgi çekmek anlamına gelmiyor mu? Ayrıca üniversite sınavları ve sınavlar sonunda alınan puanlara göre yapılan tercihlerin ne derece sağlıklı olduğu da tartışma konusudur. Ben üniversiteye giriş konusunda yapılan tercihleri cebinde sınırlı parası olan birinin  lokantada yaptığı yemek tercihine benzetiyorum. Böyle bir kişi biz de olsak ilk yapacağımız şey menüde ihtiyacımız olan ya da sevdiğimiz yemeğin adına bakmadan önce karşılarındaki fiyatlara bakıp cebimizdeki para ile karşılaştırıp siparişi ona göre veririz. Bu da büyük ihtimalle çorba ve makarna türü bir şey olurdu. Böylesi alafranga başlayıp alaturkaya dönüşerek arabeksleşen bir eğitim uygulaması dünyanın hangi ülkesinde vardır doğrusu çok merak etmekteyim. Farklı kurumlarda farklı amaçlarla farklı eğitimler alarak 18 yaşına gelen bireylerin aynı sınava sokulması verilmiş bir hakmıdır yoksa bir teselli armağanı mıdır çok düşünülmeye değer bir konudur. Ama herkes bilirki eşit olmayan koşullarda uygulanan eşitlik hiç bir zaman eşitlik olamaz

Herkesi uzaktan yakından ilgilendiren böylesine ciddi bir konunun biraz oldu bittiye getirilmek istendiği gibi bir kuşkuya düşmemek elde değil. Bir taraftan herkesi ilgilendirdiği için çok katılımcı olunması gerektiği ileri sürülürken,bir yandan da kuşku ve tereddütleri dile getiren belkide en tuzu kuru sivil toplum örgütü TÜSİAD bile “Bu sizin işiniz değil, sizin dediğiniz değil halkın dediği olur” biçiminde Başbakanınmızdan fırçayı yedikten sonra katılımların sadece onaylama biçiminde olması gerektiğini anlamak için müneccim olmaya da gerek yok sanırım.

Sonuç olarak her türlü popülist anlayıştan uzak, kendi  değerlerinden ödün vermeden dünya ile bütünleşip, rekabet edebilecek bireylerin yetişmesini sağlayacak şekilde doldurulmalıdır sisteme tekabül eden senelerin içi. Önerilen ve tartışılan yeni sistemin çağdaşlaşma projesi mi, yoksa cahilleşme projesi mi olduğunu zaman gösterecektir. Herkes bilir ki cehaletlerin de en tehlikelisi tahsil ile gerçekleştirilmiş olanıdır.

TABLET

“Yemeklerden sonra tok karınla günde üç tane alacaksınız” diye doktorunuz tarafından önerilen veya eczacılar tarafından kalın ve koyu kalemlerle ilaç kutusunun üstüne yazılan cümlelerdeki anlamından farklı bu kez kullandığım başlığın konusu. Geçtiğimiz ayda Milli Eğitim Bakanlığı tarafından Fırsatları Araştırma, Teknolojiyi İyileştirme Hareketi  adıyla başlatılan ve kısa adı  FATİH projesi olan uygulama kapsamında törenle 17 ildeki 52 okula, 13 bin tablet bilgisayar ve 500 akıllı tahta dağıtıldı. Görsel ve yazılı basında uygulamanın olumlu yönlerini öne çıkaran yorumlar olduğu gibi, temkinli ve tereddütlü yorumlar da dikkati çekiyordu. Benim de zaman zaman konuk yazar olarak yazılarımın yayınlandığı, Malkara “SAYGIN” gazetesinin müdavim yazarlarından değerli dostum Yavuz Yalçın’ın da  geçtiğimiz günlerde aynı konuda ve aynı başlıkla bir yazısını okudum. Yavuz bey projenin önce olumlu yanlarını sıraladıktan sonra, kuşku duyduğu yönleri de son bir kaç cümle ile ifade etmişti.

Doğrusunu söylemek gerekirse ben ne getireceği,ne götüreceği hesaplanmamış her yeniliğin hemen benimsenip uygulanmasının doğru olmadığına inananlardanım. Yani bu konuda  biraz daha temkinli ve tutucu biz çizgide görüyorum kendimi. Hepimiz biliyoruz ki bir heves ya da özenti ile başlayan bu tür uygulamaların olumsuz sonuçları bazen çok kısa bir süre sonra, bazen de uzun yılların ardından blançomuzun zarar hanesinde yer alabilmektedir.

Çocukluğumuzun köy yaşantısı içinde evimizin fırınında yapılan esmer köy ekmeğinin yerine kasabaya gidenlere ısmarladıklarımızın ilk sırasında yer alan beyaz ya da francala dediğimiz ekmeğe duyduğumuz özlem hala aklımdadır. Oysa bu gün benim esmer, kepekli köy ekmeğimin yararları saymakla bitmiyor. Yıllarca kolesterolün gerekçesi olarak gösterilen yumurtanın itibarı ise çok yakın bir zaman önce iade edildi.

Okullardaki geleneksel ders aracı olan siyah tahta ve beyaz tebeşir  çok ilkel bulunulup onlarla beyaz parlak metal yazı tahtası ile keçeli kalemlerin  adeta bir kampanya ile yer değiştirdiğini hepimiz hatırlarız. Ama parlak tahtaya yazı yazmanın şekil çizmenin zorluğu yanında kullanılan kalitesiz keçeli kalemlerin kanserojen madde içerdiğini öğrenmemiz uzun sürmedi. O zaman elbisemizi beyazlattığı için terkettiğimiz tebeşire biraz haksızlık ettiğimizin farkına vardık.

Okullarımıza bilinçsizce alınan bilgisayarların bir çoğu işlevleri, kalitesi,ve modeli iyi araştırılmadığı ya da “aman kullanılısa bozulur” endişesinden kısa bir süre sonunda teknolojik atıklar arasında yerini aldığı günleri de yaşadı bir çoğumuz

Üniversite sınavları, Anadolu lisesi sınavları, tek aşamalı mı olsun yoksa çift aşamalı mı olsun gel-gitleri….  Alfabenin bir çok harflerini kullanarak oluşturduğumuz YGS,SBS, STS, ÖSS.ÖYS.OKS….. rumuzlarının açılımını kavramakta zorlandığımız günler hafızalarımızda hala canlılığını korumaktadır.

O yüzden de ben değişime biraz kuşkulu yaklaşırım. Bilirim ki her değişim ya da yenilik gelişim ile sonuçlanmayabilir. Hele hele günü kurtarmak için yapılan değişimlerin faturası gelecek nesiller tarafından misliyle ödenmek durumundadır.

Bütün bulardan benim iflah olmaz bir “yenilik düşmanı” ya da “ istemezükçü” olduğum sonucu da çıkarılmamalı elbet. Anlatmak istediğim eğitim dahil her alanda yapılacak değişikliklerin ihtiyaç, muhteva, maliyet, sonuç gibi unsurlarının en iyi biçimde değerlendirilmesinden sonra tercihlerin bu doğrultuda gerçekleştirilmesidir.

Eğitim politikalarının en önemli ve belirleyici unsuru bana göre öğretmendir. Öncelikle bu unsurun kalitesini ve verimini yükselmek gerekmektedir. Mesleki yaşantımız sırasında hepimizin paylaştığı ”uygun bir programın,yeterli araç gerecin olmaması halinde dahi nitelikli bir öğretmenin kaliteli bir eğitim yapacağı gibi, en iyi program, en zengin araç gereç olsa bile bunları amaçlar doğrultusunda kullanabilecek vasıfta bilgili ve birikimli bir öğretmeniniz yoksa olumsuz sonuçlar almanız kaçınılmazdır” şeklindeki  değerlendirme hala geçerliliğini korumaktadır.

HEPİMİZ YEŞİLİZ

“Bir gün Temel veya İdris” diyerek başlayan birçok fıkrada karadeniz insanının hazırcevaplılığına, yaratıcılığına, zekasına ve mizah anlayışına tanık olmaktayız. Bazen o yöreye ve o kişilere ait olmasa bile oraya maledilmiştir bu mizh küpü hikayecikler. Ben de yine yazıma çok önceleri duyduğum bir karadeniz fıkrası ile başlamak istiyorum.

Temel’in yolu bir gün Amerika’ya düşer. Amerika’da o zamanlar ırk ayrımının en yoğun yaşandığı, herkesin eşit olduğu ama beyazların çok daha fazla eşit olduğu günler yani. İşte böyle bir ortamda bir otobüse seyahat etmek üzere binen Temel siyahlarla beyazları önde ve arkada oturmak üzerine kavgaya varan derecede tartışmakta olduğunu görür. Gördüğü bu ayırımcı tavır karşısında Temel önce “Durun beni dinleyin” diye yüksek sesle bağırdıktan sonra: “Ne demek önde oturmak, arkada oturmak, ne demek siyah beyaz ayırımı, hepimiz insanız, hepimiz eşitiz, illaki renkli olunacaksa burada ve bundan böyle hepimiz yeşiliz” biçiminde bir çıkış yapar.. Bu çıkış bütün yolcular tarafından alkışlanır. Sükuneti sağladıktan sonra Temel söylevini “Hepimiz yeşiliz anlaşıldı değil mi?”diye tamamladıktan sonra da  “Şimdi de koyu yeşiller arkada, açık yeşiller önde otursun bakayım.” diyerek aslında hiçbir şeyin değişmediğini veciz olarak da anlatmış olur

Bu girişin ya da fıkranın bana hatırlattığı şey zihniyetinizi değiştirmedikçe kuralları kanunları değiştirmenin pek işe yaramayacağı algılamasıdır. Bir çok insan mevcut sıkıntıların ardında yetersiz ve ihtiyaca cevap vermeyen yasaları görmektedir. Bunda mutlaka bir gerçek payı olsa bile  bana fazla inandırıcı gelmiyor. Yıllardır birçok kişi ülkemizin ve hatta kendilerinin başına  gelen bütün musibetlerin kaynağı olarak 1982 anayasasını görmekte, bu anayasanın üçte ikisi değiştiği halde hala çekilen sıkıntıları bununla açıklayıp yeni anayasanın vazgeçilmez bir çözüm olduğu konusuna herkesi inandırmaya çalışmaktadır. Ne yazık ki yeni anayasa hazırlıkları bu kadar  gündemde tutulmasına karşın bununla ilgili yapılan hazırlıklar toplumun birçok kesiminde yeterli karşılık bulamamaktadır. Hele sade vatandaşın hiç umurunda bile değildir. Bir ülkeye en iyi anayasayı getirseniz dahi  zihniyetler değişmediğinde, hiç anayası olmayan ülkeler kadar özgürlük ortamı sağlanamayabilir..

Bütün  sorumluluğu kanunlara ve kurumlara bağladığınızda  kuralların değişmesi halinde anlayışlar değişmediği sürece sonuç ülkemiz insanı için çok büyük bir hüsran olacaktır. Söz gelimi şu sıralarda özgürlüklerin kısıtlanması ve infaza dönüşen tutuklulukların yaşanması konusunda devlet güvenlik mahkemesi benzeri olan özel yetkili mahkemeler sorumlu gösterilmekte ve bunların lağvedilmesi dahi istenmektedir. Bence  önemli olan mahkemenin şu veya bu ad altında olmasından çok bağlı bulundukları sağlam hukuki zemin ile birlikte yargıç ve savcıların kafalarındaki oluşan –ya da oluşamayan- evrensel hukuk anlayışıdır. Yoksa ,aynı kişiler aynı kanun ve kurallarla Özel yetkili mahkemenin değil de, bilmem kaçıncı ağır ceza mahkememesinin görevlisi olsa yine hiç bir şey değişmeyecektir. Ben bunu bilir bunu söylerim o kadar.

“ALLAH’IN SOPASI YOK”

Başlık olarak aldığım “Allah’ın sopası yok”  ifadesi bir çoğumuzum çok iyi bildiği gibi özetle  bazı olay ve durumlardan  insanların ders çıkarması, özeleştri yaparak benzer yanlışları bir daha yapmaması, tüm insanlara karşı empatik bir tavır geliştirmesi gerektiğini anlatan bir deyimdir. Böylesi olay ve durumları her insan hayat serüveni içinde yaşamış veya kendisine yaşatılmıştır.

Bu deyimi bana hatırlatan da son günlerde yaşanan bir olay oldu. İstanbul Özel yetkili savcılığınca MİT müsteşarı Hakan Fidan ve emekli olmuş olan iki yardımcısı şüpheli sıfatı ile ifadeye çağrılıyordu. Ben bunun flaş bir haber biçiminde ve son dakika gelişmesi olarak aktarılması karşısında doğrusunu söylemek gerekirse pek fazla şaşırmadım. Çünkü son aylarda böylesi haberlere  o kadar alıştık ki bütün bunlar günlük hayatımızın sanki rutini haline gelmeye başlamıştı. Tabi herkes böyle düşünmemiş olacak ki her kesimden tepkiler de farklı oldu. Özellikle hükümet kanadında çok şaşırtıcı tepki ile birlikte bunun akabinde yoğun bir  ilişki zincirine tanık olduk. MİT müsteşarı, Cumhurbaşkanı, Başbakan, Adalet bakanı, arasında adeta bir mekik diplomosisi diyebileceğimiz bir  trafik yaşandı. Etkili ve yetkili kişiler arasında: “Olamaz, olmamalı, usule uygun değil, onun yargılama şekli farklı olmalı” gibi yorumların yanında, konu ile ilgili değerlendirmeyi“ Bu başbakanın yargılanması anlamına gelir” noktasına getiren yazar çizer takımı bile vardı.

Oysa  çok değil bir kaç hafta önce  aynı şekilde eski genel kurmay başkanı da benzer durumu yaşadığında ve yine mahkemelerin yetki tartışmaları dile getirildiğinde; “Konu yargıya intikal etmiştir, bırakalım da hukukun kendi mecrasında ilerlemesine izin verelim” şeklindeki değerlendirmelerle uygulama bir biçimde sahiplenilmişti. Adeta turnusol kağıdı işlevini gören iki olay karşısında ilkeli bir duruşu çok az kişi sergileyebildi. Bu konuda her zaman hükümet yanlısı tutumu ile tanıdığımız Nazlı Ilıcak’ın bile ilkeli bir tutum sergilemesi beni bile şaşırtmıştı. Hükümet cenahından ilk olay karşısında hiçbir tepki geliştirilmezken ikinci olayda 48  saat içinde kişiye özgü çozüm içeren yasa teklifi açıklanmıştı bile. Her ne kadar hukuki bir cümle gibi görünse de özünde” Bazı kurumlar ve kişiler  başbakan izin verirse yargılanır izin vermezsse yargılanmaz” şeklinde algılanabilecek bir düzenleme ile konu halledilecekti. Bu durum yargı bağımsızlığı ya da kuvvetler ayrılığı ile ne derece uyumlu herkesin takdirine kalmış bir konu. Olayın diğer insanları anlama, ve bir özeleştri yapma gerektirdiği düşüncesi ile yazımın başlığına bu yüzden” Allahın sopası yok” cümlesini koydum.

Olaylara  benim doğrularım senin doğruların olarak yaklaşmanın son derece sağlıksız yaklaşım olduğunu düşünenlerdenim. “Gördün mü eden bulur” mantığı ile de  hiç bir sorunu çözmek mümkün değildir. Yani iki yanlıştan bir doğru çıkmaz. Hukuku herkes için aynı samimiyetle etkin biçimde uygulanmasını istemek her yurttaşın beklentisi, yönetimlerin de görev ve sorumluluğudur.

Sözün özü rövanş adaleti,adil olmayan adalet ve geciken adalet, adalet değildir.

DİNDAR BİR NESİL YETİŞTİRMEK

Geçtiğimiz günlerde Sayın Başbakanımız  İl Başkanları ya da grup toplantısında Muhalefet partisi liderine ver yansın ederken muhafazakar demokrat parti olarak özetle dindar nesil yetiştirmek gibi bir misyonu olduğunu söyleyiverdi. Başkasından duymuş olsam “Abartmışsındır,Başbakan’ın mutfağı çok kalitelidir onun önüne böylesi bir metni okumak üzere hazırlamazlar” diye düşünürdüm. Fakat bizzat kendim dinleyince bir an kulaklarıma inanamadım. Tam da AKP’nin gizli ajandası var diyenleri haklı çıkaracak bir beyan hani. Sayın Başbakanımızın birden partililerin gazına gelerek biraz da trübünlere oynamak amacı ile yazılı metnin dışına çıkarak sürçü lisan etmiş olabileceği kuşkusuna kapıldım.

Gerçekten bir siyasi partinin özellikle iktidardaki bir siyasi partinin dindar nesil yetiştirmek gibi bir misyonu olabilir mi? Dindarlık tanımının içine kimler neyi sokmaz ki? Sonra nasıl, ne kadar,kime göre,  kimin gibi dindar  yetiştirilmek isteniyor. Bunun ölçüsü gramajı nedir? soruları hücum etti beynime. İran gibi mi,Irak gibi mi, Mısır gibi mi Suudi Arabistandaki gibimiydi anlatılmak yada yetiştirilmek istenen neslin fotoğrafı. Belki yüzlerce binlerce dindarlık tanımı vardı ve kastedilen hangisi idi? Aslında buna en çok şaşıran üzülen ve tepki vermesi gerekenlerin başında kendini gerçekten dindar hissedenler olmalı diye düşündüm. Çünkü gerçek dindarların dini tamamen Tanrı ile kendi arasında yaşayıp iktidarların payandası olarak kullanılmasından en çok onların rahatsızlık duyması gerekirdi.

İnsan yetiştirme sistemlerine baktığımızda ülkelerin çağın özelliklerine,toplumların ihtiyaçlarına göre bir nesil yetiştirme gayretleri hep olagelmiştir. Önceleri insanların temel gereksinmelerini karşılamak için iyi avcı  yetiştirmek, daha sonra iyi savaşçı yetiştirmek gibi amaçların ardından dindar insan yetiştirmenin de hedeflendiği sistemleri geçmişte yaşamıştır insan toplulukları. Tabi bunların yüzlerce sene önce terkedildiğini bugünün çağdaş dünyasında  özgürce düşünebilen,düşündüklerini özgürce açıklayabilen, yaratıcı ve eleştirel düşünceye sahip, bağımsız seçimler yapıp kararlar verebilen,evrensel demokrasi anlayışını benimsemiş insanların yetişmesini hedeflemektedir gelişmiş toplumlar. Zaten birey bu noktaya geldiğinde neye nasıl ve ne kadar inanacağına ya da ne kadar dindar olabileceğine kendi özgür iradesi ile karar verecektir. Ona birilerinin kendine göre dindarlık elbisesi giydirmesine de gerek kalmayacaktır. Yani yıllar önce Cumhuritet için talep edilen “fikri hür,vicdanı hür, irfanı hür” nesillerden de kastedilen tam olarak budur.

Sayın Başbakanımızın arada bir böyle gündem yaratacak beyanları en çok da onu destekleyen ve kendilerine liberal denen yazarları sıkıntıya sokuyor.  Mutlak destekçi yada yetmez ama evetçi   takımı çok zor durumda kalıyor. Tam olarak arkasındayız doğru soylemiştir de diyemiyorlar tam olarak karşı da çıkamıyorlar “İşin evveliyatını incelemek lazım, o niyetle değil de bu niyetle söylemiştir, aslında demek istediği öyle değildi”  gibi bir takım “çevirin kazı yanmasın” manevraları yapmak zorunda kaldıklarını görünce bir zamanlar önemli birinin  yine önemli bir kişi için söylediği “Allah onun durumuna kimseyi düşürmesin” duasını mırıldanıyorum.

Tabi bütün buların ardından klasik olarak ”Ne yani ateist bir nesil mi yetiştirelim  ?” ucuzculuğu ve kolaycılığı ile köşeye sıkıştırılma sorularına  muhatap olmak da istemem. Hiç kimsenin zaten böyle bir isteği de iddiası da olamaz. Dini de dindarlığı da Allah ile kul arasındaki o mübarek istikametteki vicdanlara terketmek en doğru olanı belki de. Ve bırakalım da  hiç gölge etmeden insanlar ne kadar ve nasıl dindar olacaklarına kendileri karar versinler. Cumhuriyetin aydınlanmacı felsefesi ile bu yol bir ölçüde zaten açılmıştı. Eğer bu gün bir Mısır, bir Irak, bir Libya gibi olmuyorsak bunu da her gün bir yerini hırpalamaya, aşındırmaya çalıştığımız cumhuriyete borçlu değil miyiz?

HEPİMİZ HRANT’IZ.. HEPİMİZ ERMENİYİZ.. DE..

19 Ocak 2012 tarihinde, 5 yıl önce öldürülen Agost gazetesi yazarı Hrant Dink hem anıldı, hem de 5 yılda sonuçlanan mahkeme kararı protesto edildi. Uzun süren yargılama sonucu, öldüren kişi ömür boyu hapse, birlikte yargılananlardan bir kaçı daha az bir cezaya çarptırılmıştı. Cumhurbaşkanından kültür bakanına, Bülent Arınç’tan sade vatandaşa herkes bu karar konusunda vicdanların rahat olmadığını belirtiyordu. Hatta yargılayan mahkemenin yargıcı da bu kervana katılınca durum daha garip ve karmaşık bir hale geldi.

Doğrusunu söylemek gerekirse ben bu sonuca fazla şaşırmadım. Hatta bardağın dolu tarafından değerlendirdiğimde bir ölçüde tatmin olduğumu bile söyleyebilirim. Ülkemdeki adalet sisteminin işleyişine baktığımda kaçıncı dalgada olduğunu unuttuğumuz ve her bir dalgasının binlerce sayfa iddiaanamesi, arabalar dolusu klasörlerle ekleri olan ve bitmek üzere değil de sanki bitmemek üzere başlanmış Ergenekon yargılamalarını gördükçe, yıllarca süren mahkeme ve tutuklama maceralarını izledikçe, söz konusu Deniz Feneri olunca standartlar değişiverince, 10-15 yaşında kendi isteği ile tecavüze uğradığı gerekçesi ile kız çocukların tecavüzcülerinin cezalandırılmadıklarını okuyunca, dünyada en fazla gazeteci tutuklusuna sahip olduğumuzu, AİHM’de en çok yargılanan ve en fazla tazminat ödemeye mahküm olan ülke olduğumuzu hatırladıkça, bu kadar en,en…lerden sonra en azından Hrant Dink’in katilinin kısa bir süre içinde yakalanmış olması uzunca süren bir yargılama sonucu da olsa cezalandırılmış olmasından teselli bulduğumu söyleyebilirim. Yoksa geçmişimizde hiç de yabancısı olmadığımız en…lerimiz arasındaki fail-i meçhulller arasına da karışması işten bile değildi.

Tabi bu konu ile ilgili tepkilerin de anlayışla karşılanması gerektiğini düşünüyorum. Bir insanın, her ne sebeble olursa olsun, hayatına son verilmesi lanetlenecek en büyük kötülüktür. Bırakınız masum ya da zanlı bir kişiyi, suçu sabit görülerek ölüme mahküm birinin infaza götürülmesi anında dahi katledilmesinin masum bir insanı katletmekten farklı olmadığını düşünenlerdenim. ”Zaten haketmişti, zaten asılacaktı” gibi bir açıklama inandırıcı olmaktan son derece uzaktır. Her ne kadar “Hepimiz Hrantız hepimiz Ermeniyiz” cümlesini kurup pankartını taşımamış isem de  bu acıyı yaşayanların yanında, yaşatanların da karşısında durulması gerektiğine inanananlardanım. Bu acıyı anlamak ya da tepkileri dile getirmek için sadece insan olmak da yetebilir.

Aslında ben bu konu ile de ilişkili olarak başka bir gözlem ve tespitlerimi paylaşmak isterim. Galiba bizim millet olarak öfkeleri, sevinçleri, kaygıları hep uçlarda ve abartılı olarak yaşamak gibi bir özelliğimiz var. Bunları yaşarken de benzer durumlarda başkalarından aynı yakınlığı bulamayınca  hayal kırıklıklarının yaşanması da kaçınılmaz oluyor.

Hafızalarımıza kısa süreliğine de olsa bir tarih yolculuğu yaptırdığımızda bir çoğumuz İttihat ve Terakki’nin önde gelen üçlüsü Talat, Cemal ve Enver Paşaların koskoca imparatorluğu hiç  yoktan Birinci Dünya Savaşı’na soktuklarını  ve ardından da yurdumun insanlarını tarifsiz acılarla başbaşa bırakarak ülkeyi terkettiklerini hatırlayacaktır. Talat Paşa’nın savaş sırasında  mütteffikimiz olan Almanya’ya sığındığı 1921 yılında bir Ermeni militanı tarafından katledildiğini, akabinde birkaç günlük bir yargılanmadan sonra katilin  beraat ettiği hususu da hafızalarda tazeliğini korumaktadır. 1973 yılından itibaren Asala terör örgütü tarafından şehit edilen kırka yakın Türk diplomatının failleri hakkında nasıl bir yargılama yapıldığından da bir çoğumuzun haberi bile yoktur. 1992 yılında Azerbeycan’ın Hocalı kasabasında 600’den fazla sivilin –ki bunların 83’ü çocuk, 106’sı kadın ve 70’ten fazlası yaşlıdır- katli sonucunda da nasıl bir yargılama yapıldığı konusunda da hiç bir bilgimiz bulunmamaktadır. İşin belki de en hazin tarafı bütün bunlar karşısında katledilen diplomatlarımız için  “Hepimiz Mehmet Baydar’ız, hepimiz Danış Tunalıgil’iz hepimiz Türk’üz… gibi yada Hepimiz Hocalı’lıyız, hepimiz Azeri’yiz gibi bir feryadı hadi onbinlerden geçtik fısıltı halinde bile muhataplarından duyduğumu hatırlamıyorum.

Bütün bunlardan sonra bazı insanlarda ”İnsanlar kanun önünde eşittir ama bazıları daha da eşittir.” ya da “Benim katillerim daha kalitelidir ne yapıyorlarsa doğru yapmışlardır, kabahat ölenlerdedir ve de ölümü haketmişlerdir” gibi bir anlayış hala egemen midir acaba diye düşünmeden edemiyorum. Tabi teorik olarak “Başkalarının yanlışı bizi bağlamamalı, onlar bu konuda bir söylem geliştiremediyse o onların ayıbı, biz geliştirmiş isek bu da bizim onurumuzdur” gibi ifadeler  kulağa hoş geliyor da sürekli tokat yediğimizde hep diğer yanağımızı çevirmek zorunda kalmak da doğrusunu soylemek gerekirse biraz ağırıma gidiyor. Kimbilir, az gelişmiş kişiliğimiz henüz daha böylesi evrensel bir algılaya hazır değil belki de..

Ha bu arada  garip bir raslantıyı da paylaşamadan yazımı sonlandırmak içimden gelmedi. Hatırlanacaktır, 2011 yılının son ayının son günlerinde Fransız parlamentosunda Ermeni soykırımının inkarını suç sayan yasa ile ilgili görüşmeler  sürdürülürken ve de bu toz duman arasında milletvekili emekli maaaşlarını  sekizbin liranın üzerine çıkaran kıyak ve kaymaklı bir yasa  meclisimizden geçivermişti. Daha sonra da bu yasa kamuoyundan büyük tepki görmesi üzerine Cumhurbaşkanı tarafından veto edilmişti. (Bununla ilgili  bir yazı yazmıştım.) Bu defa Hrank Dink suikastinin mahkeme kararının tartışıldığı günler öncesinde de veto edilen bu yasa kaymağından bir tabaka eksilterek -yani altıbin lira seviyelerine indirilerek- tekrar meclisten geçivermişti (Aynı şekilde bununla ilgili de blogumda bir yazım mevcuttur.) Bütün bu rastlantılardan bir komplo teorisi üretmek pek gerçekçi sayılmaz belki ama biz yine de yazımızı herkesi mutlu edecek olan “Hepimiz emekliyiz… Hepimiz milletvekiliyiz..” sloganı ile bitirelim.

HAYATA DAİR

Hayat bir piyangodur

her çekilişe hiç aksatmadan

biletini alırsın

günü geldiğinde

hiç bilet almayan

büyük ikramiyeyi aldığında

sen bir  amortiye hasret kalırsın.

 

Bir imtihan olur hayat kimi zaman

gözlerin kan çanağına döner,

geceni gündüzüne katarcasına

çalışırsın çalışırsın çalışırsın..

ve  sınav günü geldiğinde

sorular da bildiğin yerden çıkınca

tarifsiz bir umuda kapılırsın

sınava hiç girmeyenlerin

en yüksek notu alıp da

kendinin çaktığını görünce

şaşırıp kalırsın…..

 

Hayat

bir kumardır kimi kere

bir poker oyunu gibi yani

kağıtlar dağıtılıp da

elinde floş ya da kare ası görünce

bütün varlığnı ortaya atar,

bütün restleri görürsün

elin oğlu beş benzemezle

ortalığı silip süpürünce

kahrından ölürsün……     12.01.2012