İSVİÇRE GÜNLERİ / CENEVRE GEZİSİ

Bizim dilimizde Cenevre olarak yazdığımız ve söylediğimiz şehir burada Genève olarak yazılıyor ve “jönev” şeklinde söyleniyor. Daha önce oğlum bizi götürdüğünde hava sürekli yağmurlu olduğu için hiçbir yeri gezip göremeden kapalı mekanlarda vakit geçirmiştik. Bu defa Nyon’dan Cenevre’ye eşimle birlikte tren yolculuğu yaparak gittik. Yarım saatlik bir yolculuktan sonra Cenevre bizi güneşli bir hava ile karşıladı. Cenevre 200.000 kişilik nüfusu ile İsviçre’nin ikinci büyük şehri. Finans ve diplomasi merkezi olarak tanınıyor. Birleşmiş Milletler ve Kızılhaç gibi bir çok uluslararası kuruluşa ev sahipliği yapıyor.


Daha önce Amsterdam ve Şangay’da olduğu gibi burada da en büyük yardımcımız elimizdeki haritalar oldu. Bir kere şehirler planlı, ve haritalar da ona uygun olunca kendinizin nerede olduğunuzu anlamak ya da gideceğiniz yere ulaşmak çok da zor olmuyor. Biz de trenden indiğimiz gibi haritanın bize gösterdiği istikamette ilerleyerek daha önceden varmayı amaçladığımız Mont Blanc köprüsüne kolayca ulaşıverdik.

Daha önce de sözünü ettiğim Leman gölü Cenevre’de giderek daralarak bir nehir halini alıyor. İşte Mont Blanc Köprüsü de biraz göle biraz nehire benzeyen su üzerine yapılmış. La Rhone nehrinin Leman gölünü bir uçtan besleyen bir uçtan da tahliye eden bir özelliği olduğunu da bu arada hemen eklemeliyim. İnsanlar bazı yerleri gezerken “Aaaa bu bizdekine ne kadar benziyor” duygusu yaşayabiliyor. Biz de Mont Blanc Köprüsü’nden yürürken kendimizi Galata Köprüsü’nde yürüyor hissettik bir ara. Köprüden karşıya geçince küçük bir tren görüntüsü verilmiş araçlarla kısa bir şehir turu yaptık. 35-40 dakika süren bu gezide genel hatları ile şehrin meydanını, katedralini, üniversitesini, müzelerini gösteriyorlar.

Bazı ülkelerin bazı şehirlerinin en yüksek, en büyük gibi bazı “en”lerinin olduğunu biliriz. Cenevre’de bu konuda Leman gölü üzerine yaptıkları su fıskiyesi ( Jet d’Eau) ile övünüyorlar. Gerçekten de saniyede 500 litre suyu 140 metre yüksekliğe çıkaran fıskiyenin dünyada eşi olmadığı söyleniyor. 20-25 kilometre uzaklıktaki Nyon’dan bile görülebilen bu fıskiye gerçekten şehre ayrı bir güzellik katıyor.

Cenevre’de birkaç saat geçirdikten sonra geldiğimiz gibi tren yolculuğunu tercih ettik. Tren istasyonuna giderken ana cadde üzerinde hemen solda “İstanbul Kebap” yazısını görünce acıktığımızı hatırladık. Ağırlıklı olarak dana, kuzu ve tavuk döner üzerine çalışan mekanda ayran eşliğinde birer dürüm yedik. Doğrusunu söylemek gerekirse hizmet kalitesi gözlemlediğimiz İsviçre standardının altında gibi geldi bana. Neyse, hesabımızı ödeyip (İki kişi 31 CHF) geldiğimiz şekilde trenle Nyon’ döndük.

İSVİÇRE GÜNLERİ / SAINT-CERGUE’DE BİR AKŞAM ÜSTÜ

Oğlum işten biraz erken dönüp bize “ Buraya 10-15 kilometre uzaklıkta şirin bir yer var sizi oraya götüreceğim” deyince hemen harekete geçtik. 400 metre kadar yükseklikteki Nyon’dan 1050 metre yükseklikteki Saint-Cergue’ye giderken arabamız sanki yeşillikler arasındaki tatlı kıvrımlı yollardan adeta dans eder gibi ilerliyordu. Yerleşim yerine biraz yaklaştığımızda göl ve dağ manzarasını seyretmek için uygun bir yerde biraz mola verdik. Gerçekten de aşağılara doğru baktığımızda Alp dağlarındaki Mont Blanc tepesinin karlı zirvesinin muhteşem ve büyüleyici görüntüsünün seyrine doyum olmuyordu. Bu arada bir çok amatör ve profesyonel kameranın buradaki görüntüleri kalıcı hale getirdiğine de tanık olduk.

Jura dağlarının yamacına yerleşmiş olan Saint-Cergue’nin 2000 kadar nüfusu var. Doğal güzelliği ile de haklı olarak bir üne kavuşmuş. 21 kilometrelik pisti ile de kış sporları için farklı seçeneklerden biri olarak değerlendiriliyor. Meydanı, otelleri, kafeleri ve diğer alışveriş merkezleri ile çok sevimli ve şirin bir görüntüsü olduğunu söyleyebilirim. Haa biz buraya araba ile geldik ama aynı güzergah da tren de çalıştığını belirtmeliyim.

İSVİÇRE GÜNLERİ / NYON’DA BİR AKŞAM YEMEĞİ

26 Eylül gününü Leman gölü üzerinden vapurla Fransa’ya geçiş olarak planlamışken havanın yağmurlu olması nedeni ile bu programımızı erteledik ve Nyon’da küçük bir gezinti ile birkaç ufak tefek alış veriş yaptıktan sonra eve döndük. Öğleden sonra işten erken dönen oğlum bizi Nyon’a 25 km. kadar uzaklıktaki Cenevre’ye götürdü. Önceleri biraz dinmiş gibi olan yağmur orada yeniden yağmaya başladı. Oradaki birkaç saatimizi kapalı mekanları gezerek ve kafelerin birinde içeceklerimizi yudumlayarak geçirdik. Cenevre’yi daha ayrıntılı görme isteğimizi de gelecek güneşli günlere bırakarak tekrar Nyon’a döndük.
İSVİÇRE GÜNLERİ / NYON’DA BİR AKŞAM YEMEĞİ
Zaman olarak da akşam yemeği vakti yaklaştığından oğlum bizi daha önceden arkadaşları ile de gitmiş oldukları ” De la Croix Verte Restaurant” adlı mekana götürdü. Yemek siparişi konusunda iletişim yetkisini oğlumuza bıraktıktan sonra beklemeye koyulduk. Ancak fazla bir bekleme olmadan yiyeceklerimiz ve içeceklerimiz servis edilmeye başlandı. Dana carpaccio, sebze ile zenginleştirilmiş dana fleto, mozeralla peynirli salata hatırladığım aklımda kalan yemeklerdi. Tabi “Chianti” markalı şarap da unutulmamıştı. Daha sonra soframıza dahil olan oğlumun iş arkadaşı Osman Beyle birlikte masamız tam bir memleket masası haline gelmiş ve tatlı anılar bölümünde çoktan yerini almıştı.

İSVİÇRE GÜNLERİ / YAŞAM STANDARDI

Hemen hepimiz bir başka yöreye ya da bir başka ülkeye gittiğimizde ilk yaptığımız şey oradaki fiyatları öğrenmek ve kendi yaşadığımız coğrafya ile bunları karşılaştırmak olmaktadır. Biz de burada yaptığımız gezinin her aşamasında bunu yaptık. Sonuçta da İsviçre’nin “pahalı” değil, “çok pahalı” bir ülke olduğu kanaatine vardık.

Bilindiği gibi bu ülke Avrupa Birliği’ne girmemiş-belki de girmeyi gerekli görmemiş- bir ülke. Para birimi de kısaca CHF olarak yazılan İsviçre Frangı. Bizim paramız ile de (1,94 TL) yaklaşık 2 liraya yaklaşık 8 liraya (2020 güncellemesi!) eşit diyebiliriz. Söz gelimi ev kiralarının 1500-4500 CHF olduğunu, nezih bir ortamda üç kişi bir akşam yemeği yemek istediğinizde en az 200 CHF ödenmesi gerektiğini belirttikten sonra bir fikir vermesi açısından aşağıda sıraladığım bazı market fiyatlarını gördüğünüzde siz de bana hak verirsiniz umarım.Tabi bu rakamları 1,94 ya da kolaylık olsun diye iki ile 8 ile (2020 güncellemesi!) çarpmayı da unutmayın.

Ekmek ………2,50-4,50 CHF
Gazete ………………2,50 CHF
Üzüm………………….6,50 CHF
Portakal………………4,50 CHF
Domates……………..5,20 CHF
Havuç…………………3,20 CHF
T.Fasülye …………..7,90 CHF
D.Biber……………….5.50 CHF
S.İncir…………………8,90 CHF
Patlıcan………………..4,90 CHF
Patates…………………2,90 CHF


Biz böylesi rakamları görünce “acaba burada bizim ülkemizden daha ucuza alınacak bir mal ya da hizmet bulunur mu” merakına da kapıldık. Bir ara balık ve et reyonundaki 2,80 CHF, 5.20 CHF, 4,40 CHF gibi rakamları görünce biraz umutlandık ama gözlerimizi etiketlere yaklaştırdığımızda bunların o ürünün 100 gramı için belirlenen fiyatlar olduğunu gördük.

Bir keresinde de eşim “Bakın burada pantolon, tayyör, kravat için çok ucuz fiyatlar yazmışlar” deyince oğlum bizi “Orası kuru temizleyici, fiyatlar da temizlik fiyatlarıdır” deyince bir hayal kırıklığı daha yaşamış olduk. Tabii bize bu fiyatların çok yüksek gelmesi biraz da bunları kendi ülkemizdeki ücretlerle karşılaştırmamızdan doğuyor. Burada asgari ücretin 3000-3500 CHF olduğunu, işsiz kalınınca bu ücretin % 70 i kadar işsizlik sigortası verildiği gibi gerçekler hatırlanınca bu ülkenin kendi yurttaşları için üst düzeyde bir refah seviyesini sağlamış olduğunu fark edebiliyorsunuz.


Aslında uzun uzun aramamıza hiç de gerek yokmuş. Burada ülkemizden daha ucuza alabileceğiniz bir şey ışıklı ekranlarda her an gözümüze bakıyormuş ama biz fark edememişiz. Her ne kadar İsviçreliler pahalılığından şikayetçi olsa da akaryakıt burada ülkemizdekinden daha ucuza satılıyor. Ayda 3000-3500 CHF (Yaklaşık 6-7.bin TL) kazanan bir İsviçreli akaryakıt için 1,87-1.95 CHF (3,70-3,80 TL) öderken bizim asgari ücretlimiz de neredeyse 5 TL ödemek zorunda kalıyor. Ne diyelim kader utansın…

İSVİÇRE GÜNLERİ / NYON MÜZELERİ

İsviçre’deki ikinci günümüzü müze ziyaretine ayırdık. Misafir bulunduğumuz Cenevre’nin Nyon kasabasının 18-20 bin nüfuslu bir yer olmasına rağmen üç müzeye sahip olmasına doğrusu çok şaşırdık. Şehir merkezinde birbirine yürüme mesafesi uzaklıktaki bu müzelere ulaşmak çok da zor olmadı. Nerede ise öğleye kadar bir zaman içinde bu ziyaretlerimizi tamamlamış olduk.


Roma Müzesi olarak adlandıran (Bassilique Musée roman) müzenin sloganının “julius Ceaesar’ın ayak izleri” olarak belirlendiğini öğrendik. Büyükçe bir mahzen biçimindeki kalıntının son 2009 yılında restore edilerek M.Ö. 1. YY. ait eserleri barındırdığı bizim ulaştığımız bilgiler arasındaydı. Müzede İmparatorluğun Iulia Equestris kolonisinin Nyon’da bulunduğu döneme ait eserlerin ağırlıklı olarak sergilendiği belirtilmektedir.
1574 ile 1583 yılları arasında edilmiş olan Nyon şatosu (Château Musée historique) 1988 yılından beri müze olarak hizmete açılmış. En son 1999-2006 yıllarında restore edilen yapının içinde o döneme ait eşyalar sergilenmekte, ayrıca da şatoda yaşayanlar ve yaşananlar hakkında çeşitli bilgiler sunulmaktadır. Şatonun ön bahçesinden Leman gölü ile bütünleşen şehrin enfes görüntüsünün de seyrine doyum olmadığını eklemeliyim.

Leman müzesi de adını Nyon şehrinin kıyısına yerleşmiş olduğu Leman gölünden almaktadır. Müze değişik ve eğlenceli bir yaklaşımla gölün kültürel, fenni ve ekonomik yönünü ziyaretçilere sunmaktadır. Bu kapsamda eskiden bu güne gölde sürdürülen balıkçılık teknikleri açıklanmakta ve gölden çıkarılan nesneler müzede sergilenmektedir.
NYON MÜZELERİ
Gerek buradaki müzeleri ve gerekse daha önce Almanya’da bir arkadaşımı ziyaret ettiğim sırada bana gezdirdikleri müzeyi gezerken bazı ülkelerin hiç olmayan ya da çok az bir parçacığına sahip oldukları tarihi eserleri öylesine abartılı biçimde koruyup cilalayıp sergilediklerine tanık oldum ki sonrasında da ülkemizin belki bunun bin katı sahip olduğu tarihi değerlerini ve onlara karşı ilgisizliğimizi ve kayıtsızlığımızı hatırladım…

İSVİÇRE GÜNLERİ / NYON’A GENEL BAKIŞ

Toprak genişliği olarak bizim Konya ilimizden biraz daha büyük ve 7-8 milyon nüfusa sahip olan İsviçre’nin 18-20 bin nüfuslu kasabası Nyon’un penceresinden bu ülkeyi değerlendirmek ne derece doğru olur pek bilemiyorum. Ama yine de bana ilginç gelen bazı tespitleri paylaşmak isterim.


Öncelikle yeşillik ve su kaynakları bakımından Tanrı’nın bu ülkeye son derece cömert davrandığını söyleyebilirim. Tabi insanlar da aynı şekilde bu cömertliğe karşı saygılı ve sorumlu davranabilmeyi becermişler. Geometrik bir harika diyebileceğimiz şekilde sıralanmış üzüm bağları, özenle çiçeklenmiş park ve meydanlar bizdeki “Bakarsan bağ olur, bakmazsan dağ olur” ata sözünün doğruluğunu bir kez daha hatırlatıyor. İstanbul için boğaz neyse, kıyılarına adeta bir kolye gibi dizilmiş Cenevre, Nyon, Lozan ve Montrö şehirleri için de Leman gölü aynı önemde sayılabilir.

Küçük bir kasaba olmasına rağmen şehir merkezinde sürekli temiz ve içilir suların aktığı çeşmelerin bolluğu da bir başka hayranlık uyandırdı bizde. Bu çeşmelerden akanın sadece su değil biraz da estetik olduğunu söyleyebilirim. Kurnaların biçimi, çiçeklerle bezenmiş kaideleri şehrin güzelliğini bütünlüyordu adeta.
Temizlik konusunda gösterilen özen her an ve her yerde fark ediliyor. Hiç bir şey kendi haline bırakılmamış ve kurala bağlanmış adeta. Çöplerin atılması için ayrılan yerlerde kağıt, şişe, plastik, ev eşyası gibi 5-6 çeşit çöp atma kutularının bulunduğunu, ayrıca bunların da kendi içinde (beyaz şişe, yeşil şişe, kahverengi şişe şeklinde) bölümlendiğini, bu gereçlerin dışında yanında hiç bir döküntü çöp malzemesinin bulunmadığını, ve herkesin de bu kurallara uyduğunu da gözlemledim.

Her şeyin insana odaklı olarak düzenlendiğinin en önemli göstergesinin trafikte yaşandığına tanık oldum. Yerleşim yeri küçük bir kasaba olduğu için pek fazla trafik ışığına da rastlamadım. Toplu ulaşımın daha çok belediye arabası ve trenle yapıldığını ve şehirler arasında çalışan yolcu otobüsüne de hiç rastlamadığımı eklemeliyim. Özellikle de yayaların inanılmaz bir üstünlüğünü ve ayrıcalığı olduğunu da itiraf etmeliyim. Yayaların araçları kontrol etmesinden çok araçlar yayaları kontrol ediyor diyebiliriz. Sadece karşıya geçmeye çalışana değil, araçlar nerede ise geçme kararını vermesi için geçen bekleme süresini de bireye tanıyor sanki. İşin en ilginç yanı bu içselleştirilmiş bir kural olduğu gibi geçiş sırasında yaya ile sürücü gayet sevecen biçimde selamlaşmayı da eksik etmiyor.
Neyse şimdilik genel giriş yeterli sanırım. Buradaki diğer izlenimlerimizi farklı başlıklar altında vermeye devam edeceğiz. Bizi izlemeye devam edin ….

İSVİÇRE GÜNLERİ / UYGAR DÜNYA’YA KATKIMIZDIR (!)

Yurt dışı gezilerimizde gerek kaldığımız dost ve akraba evlerinde ve gerekse otellerde ilk ve en çok dikkatimizi çeken husus alafranga tuvalet olarak kullandığımız, adına da klozet dediğimiz ev gereçlerinde bizim ülkemizde olduğu gibi taharet musluğu kısmının bulunmaması idi. Her türlü konforu düşünen bu zihniyetin bu küçük ayrıntıyı düşünememesi bizi hem güç durumda bırakmış hem de çok tuhafımıza gitmişti. Tabii ben de bu durumda taklit, tamir uyarlama konusundaki Türk zekasını devreye sokarak çözümün bir parçası olmak için harekete geçtim ve bavulumuzla götürdüğümüz alüminyum taharet çubuğunu orada bulabildiğim teknik imkanlarla Amsterdam ve Şangay’dan sonra İsviçre’deki Nyon kasabasında oğlumun kaldığı evin tuvaletine monte ettim. Görüntü olarak pek estetik olmasa da işlevselliği ile iyi puan aldığımı söyleyebilirim.

Nyon

Daha sonra Çin gezimizde bu düzeneğin ( En son evimizin yanındaki Bauhaus mağazasında Türkçe göstergeli versiyonunu da gördüm ve resmini de çektim.)  Kore yapımı oldukça geliştirilmiş modeline de rastladım. Çocuklarımın diğer tuvalete monte ettirdiği bu cihazın hem elektrik hem su bağlantısı olduğu için yandaki ekranında oturulan kısmın ısıtılması, kullanılan suyun ısısı, basıncı, kadın erkek konumuna göre açılandırılması ile ilgili dijital düğmeleri mevcuttu. Tabi yaklaşık 300 Euro kadar bir maliyeti olduğunu da hemen belirtmeliyim.

Nyon

Tabi bizimkinin ona göre çok daha az bir maliyeti olmuştu. Tüm ilgilenenlere duyurulur.

İSVİÇRE GÜNLERİ / YOLCULUK

Çok değil, 8-10 sene öncesine kadar yurt dışına çıkabileceğime hiç ihtimal vermiyordum. Ancak çocuklarımızın yurt dışında bulunması ve onların davetine icabet şeklinde gelişen kader ikramı ile bu süre içinde  eşimle birlikte üç kez Hollanda’ya ve iki kez de Çin’e gitme fırsatını yakaladık. Bu vesile ile de Amsterdam, Lahey, Şangay, Pekin  gibi şehirler ile birlikte oralara yakın durumda bulunan Belçika’nın Brüksel ve Almanya’nın Mainz şehrini de gezi listemize ekledik. Bu defa da 24 Eylül tarihinde küçük oğlumun İsviçre davetini alınca yurt dışı gezilerimize bir yenisini daha ekleme şansını yakalamış olduk.

Nyon

İstanbul’dan anılan günde sabah 8.30 civarında kalkan uçağımız üç saatlik bir yolculuktan sonra Cenevre hava alanına indi. İstanbul’da gayet günlük güneşlik bir hava bizi uğurlarken Cenevre’de  yağmurlu bir hava ile karşılandık.. Hava alanından 15-20 dakikalık bir tren yolculuğu bizi oğlumun oturmakta olduğu Nyon kasabasına ulaştırdı. Evde biraz dinlendikten sonra bu küçük kasabada oğlum bize kısa bir tanıtım gezisi yaptırdı. Bu  gezi sonrası hem bu kasabayı kaba hatları ile tanımış, hem de bir iki günlük gezi planını da kafamızda şekillendirmiş olduk.

Nyon

Ben önceleri ülkeleri ayıran sınırların ötesinde bambaşka dünyaların olacağını tahmin ediyordum. Fakat gördüm ki ilk bakışta dünya coğrafyası ve onun içinde yaşayan insanlar ve tüm canlılar ortak bir bütünün parçaları gibi geldi bana. Aynı güneşte ısınıyorlar, aynı mehtabı seyrediyorlar, sokaklarındaki güvercinleri, serçeleri yani her şeyi ile aynı ülkenin bir devamı kanısı uyandırıyor tüm dünya toprakları. Ama ne var ki zaman içinde durumu daha ayrıntılı inceleme fırsatı bulduğumda insanların kendilerine emanet edilen bu coğrafyayı bilimin ve aklın önderliğinde ya her manada yaşanabilir bir ülke haline getiriyorlar, ya da cehaletin ve bencilliğin kılavuzluğunda gelecek nesillere hiç de hayır ile yad edilmeyecek bir miras bırakıyorlar.

DOĞRU SORU

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan öğretim yılı başında bir okulun açılış töreninde: “ Ne zarar gördünüz imam hatip okullarından da bunları kapattınız ?…İmam hatip okulları terörist,anarşist yetiştirmediği için mi bu okulları kapattınız ?” şeklinde sorularla konuşmasını sürdürmüştü. Bu cümleleri ilk duyan sanki kırk yıldır bu okulların kapısına kilit vurulmuş da onları açmak bu güne nasip olmuş diye düşünebilir. Oysa cümle alem biliyor ki imam hatip okulları sayıları ve nitelikleri değişmekle birlikte cumhuriyet kurulduğundan beri var olagelmiştir.Yıllarca süren kat sayı tartışmaları kapatılmış kurumlar üzerine yapılmadı herhalde. O bakımdan her konuda doğru cevabı bulmak için önce doğru sorunun sorulması gerekir bence.

Eğer kast edilen 4+4+4 düzenlemesi ile bu okulların orta kısımlarının açılması ise bunun için bu kadar gürültüye ve kaosa gerek yoktu. Daha kısa,açık ve net bir düzenleme ile bunun gerçekleştirilmesi pekala mümkündü. Hiçbir  altyapı hazırlığı yapılmadan başlatılan bu uygulamadan olumlu sonuç alınamayacağını  aklı başında her eğitimci  kolayca tahmin edebilir. Ama kralın çıplak olduğunu söylemek her zaman kolay olmuyor. Ancak herşeyden önce amacın üzüm yemek olduğu konusunda samimiyetin sergilenmesi gerekir.  Seçmeli derslerin yıllardan beri tespiti Talim Terbiye Kurulu tarafından yapılmaktayken ve yine aynı şekilde yapılması mümkünken bunun yasal düzenleme içine alınması bile bu konunun tribünlere dönük bir icraat olduğunu göstermektedir.

Bir de bu okullardan terörist anarşist yetişmemesi ile ilgili ironi ister istemez akla başka soruları getiriyor. Memleketimiz yıllardır anarşiden çok çekti. Şimdi de terörden çok çekiyor.Başbakana göre bütün bu insanlar imam hatip okullarından yetişmedilerse diğer eğitim kurumlarından yetişiyor demektir. O zaman bu nasıl bir eğitim sistemidir ki kurumlarının bir kısmı rahmani, bir kısmı şeytani vasıfta insan yetiştirilebiliyor?Yoksa diğer kurumlar Milli Eğitim Bakanlığının sorumluğu altında değil mi?

Kurumlar ya da kurumlardan mezun olan kişiler değerlendirilirken.”Bu kurumlardan şunlar mı çıktı, bunlar mı çıktı?” biçiminde sorgulamalardan sağlıklı sonuç alınamayacağını düşünüyorum. Eğitim kurumlarından neyin çıkmayacağından çok neyin çıkacağı üzerinde durulmalı ve bu sorulara cevap aranmalıdır. Ancak o zaman doğru sorulara doğru cevap vermiş oluruz. Konuya bu açıdan baktığımızda imam hatip okullarından dünya ölçeğinde bilim, sanat, spor v.b alanlarda ses getiren kaç kişi yetişmiştir? Filenin sultanları, potanın perileri diye adlandırdığımız, atletizmde gurur kaynağımız kızlarımız arasında bu okul mezunlarını da görecek miyiz?

Haaaa eğitim tarihimizde niye kapattınız diye yerinde sorularla sorgulayacağımız dramlar elbette yaşandı. Bir bahar mevsimi kadar kısa süren ömürlerine rağmen ürettikleri ve yetiştirdikleri ile adeta efsane olmuş olan Köy Enstitüleri için bu soruyu soralım isterseniz.

Sahi siz köy enstitülerini niye kapattınız? Onlardan ne istediniz?

SAMİMİYET TESTİ

Fıkralar birçok olayı insanlara mizahi biçimde en açık biçimde anlatıverir. Bu yazıma da çok eskiden duyduğum bir fıkrayı aklımda kaldığı kadarı ile yazıya dökerek başlamak istiyorum

İkinci dünya savaşı sırasında Nazilerin elinde İngiliz, Fransız ve Yahudi vatandaşı üç esir vardır. Esirler hakkında zaten karar verilmiş olmakla birlikte bunu meşrulaştırma adına  yetkili durumdaki nazi komutanı esirlere: “Biz son derece adil ve eşitlikçi bir anlayışa sahibiz. Hiç kimseyi sorgulamadan, yargılamadan cezalandırmayız” diyerek onlara bir şans vereceğini söyler. Her esire kendilerine sorulan bir soruyu cevaplamaları halinde salıverilecekleri, cevaplayamayanın ise cezalandırılacağı bildirilir.

Önce İngiliz esire:”Devrinin en büyük ve lüks yolcu gemisi kabul edilen, ilk seferinde  Atlas okyanusunda bir buz dağına çarparak parçalanan adı da Ti.. ile başlayıp ..nik ile biten yolcu gemisinin adını nedir?” diye bir soru yöneltilir. İngiliz esir de “Titanik” cevabını verince özgürlüğüne kavuşur. Daha sonra Fransız esire de “Titanik gemisin 1911 sonrası ve 1913 öncesine rastlayan batış tarihini söyleyebilir misin?” sorusunu yöneltir. Fransız esir de “1912” cevabını vererek kurtulur. Sıra Yahudi esire gelince: “Sende 1912 de batan Titanik gemisindeki yolcuları doğum tarihleri ile birlikte alfabetik sıraya göre sayabilir misin?” şeklinde bir soru yöneltilir.

Ne kadar ilgisi var bilemiyorum ama ben bu fıkrayı geçtiğimiz günlerde Sayın Başbakanımızın gazeticilerle yaptığı bir söyleşi sırasında: “’İlker paşamızla alakalı olarak ben yapılan benzetmeleri ve yakıştırmaları asla doğru bulmuyorum. Yani bir örgüt elemanıymış, bir örgütün mensubuymuş gibi bu tür yaklaşımları kesinlikle çok çok çirkin buluyorum. Türk Silahlı Kuvvetleri’nde Genelkurmay Başkanlığı makamına gelmiş bir insan için bu tür bir benzetmenin doğru olmadığını ve insaf dışı olduğunu kesinlikle düşünüyorum.” biçimindeki değerlendirmelerini duyunca hatırladım.

Elbette ki Sayın Başbakanımızın Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ ile ilgili değerlendirmeleri son derece samimidir. Aynı duyguları bürokraside kendisi ile benzer ilişkileri içinde olan MİT Müsteşarının savcılığa daveti sırasında da muhakkak yaşamıştır. Fark şurada ki akabinde “Beni de alın” diyerek göğsünü siper edercesine ve adeta zamanla yarışarak “Benden izinsiz yargılayamazsınız” anlamına gelecek bir yasal düzenleme gerçekleşmişti. Aynı durumda ve aynı duygularla, aynı yöntem ve süratle İlker Başbuğ için de bir yasal düzenleme yapılsaydı beyanlar daha adil, daha eşitlikçi, daha inandırıcı ve samimi olmuş olurdu. Yoksa siz istediğiniz kadar yanlışlıkların, haksızlıkların yapıldığını beyan edin, hatta samimi gözyaşlarınızı akıtın,bunların ıstırap,sevinç,timsah gibi çeşitlendirilen gözyaşlarından hangisi olduğu kuşkusu hep var olacaktır.