26 Eylül gününü Leman gölü üzerinden vapurla Fransa’ya geçiş olarak planlamışken havanın yağmurlu olması nedeni ile bu programımızı erteledik ve Nyon’da küçük bir gezinti ile birkaç ufak tefek alış veriş yaptıktan sonra eve döndük. Öğleden sonra işten erken dönen oğlum bizi Nyon’a 25 km. kadar uzaklıktaki Cenevre’ye götürdü. Önceleri biraz dinmiş gibi olan yağmur orada yeniden yağmaya başladı. Oradaki birkaç saatimizi kapalı mekanları gezerek ve kafelerin birinde içeceklerimizi yudumlayarak geçirdik. Cenevre’yi daha ayrıntılı görme isteğimizi de gelecek güneşli günlere bırakarak tekrar Nyon’a döndük.

Zaman olarak da akşam yemeği vakti yaklaştığından oğlum bizi daha önceden arkadaşları ile de gitmiş oldukları ” De la Croix Verte Restaurant” adlı mekana götürdü. Yemek siparişi konusunda iletişim yetkisini oğlumuza bıraktıktan sonra beklemeye koyulduk. Ancak fazla bir bekleme olmadan yiyeceklerimiz ve içeceklerimiz servis edilmeye başlandı. Dana carpaccio, sebze ile zenginleştirilmiş dana fleto, mozeralla peynirli salata hatırladığım aklımda kalan yemeklerdi. Tabi “Chianti” markalı şarap da unutulmamıştı. Daha sonra soframıza dahil olan oğlumun iş arkadaşı Osman Beyle birlikte masamız tam bir memleket masası haline gelmiş ve tatlı anılar bölümünde çoktan yerini almıştı.
İSVİÇRE GÜNLERİ / YAŞAM STANDARDI
Hemen hepimiz bir başka yöreye ya da bir başka ülkeye gittiğimizde ilk yaptığımız şey oradaki fiyatları öğrenmek ve kendi yaşadığımız coğrafya ile bunları karşılaştırmak olmaktadır. Biz de burada yaptığımız gezinin her aşamasında bunu yaptık. Sonuçta da İsviçre’nin “pahalı” değil, “çok pahalı” bir ülke olduğu kanaatine vardık.
Bilindiği gibi bu ülke Avrupa Birliği’ne girmemiş-belki de girmeyi gerekli görmemiş- bir ülke. Para birimi de kısaca CHF olarak yazılan İsviçre Frangı. Bizim paramız ile de (1,94 TL) yaklaşık 2 liraya yaklaşık 8 liraya (2020 güncellemesi!) eşit diyebiliriz. Söz gelimi ev kiralarının 1500-4500 CHF olduğunu, nezih bir ortamda üç kişi bir akşam yemeği yemek istediğinizde en az 200 CHF ödenmesi gerektiğini belirttikten sonra bir fikir vermesi açısından aşağıda sıraladığım bazı market fiyatlarını gördüğünüzde siz de bana hak verirsiniz umarım.Tabi bu rakamları 1,94 ya da kolaylık olsun diye iki ile 8 ile (2020 güncellemesi!) çarpmayı da unutmayın.
Ekmek ………2,50-4,50 CHF
Gazete ………………2,50 CHF
Üzüm………………….6,50 CHF
Portakal………………4,50 CHF
Domates……………..5,20 CHF
Havuç…………………3,20 CHF
T.Fasülye …………..7,90 CHF
D.Biber……………….5.50 CHF
S.İncir…………………8,90 CHF
Patlıcan………………..4,90 CHF
Patates…………………2,90 CHF
Biz böylesi rakamları görünce “acaba burada bizim ülkemizden daha ucuza alınacak bir mal ya da hizmet bulunur mu” merakına da kapıldık. Bir ara balık ve et reyonundaki 2,80 CHF, 5.20 CHF, 4,40 CHF gibi rakamları görünce biraz umutlandık ama gözlerimizi etiketlere yaklaştırdığımızda bunların o ürünün 100 gramı için belirlenen fiyatlar olduğunu gördük.
Bir keresinde de eşim “Bakın burada pantolon, tayyör, kravat için çok ucuz fiyatlar yazmışlar” deyince oğlum bizi “Orası kuru temizleyici, fiyatlar da temizlik fiyatlarıdır” deyince bir hayal kırıklığı daha yaşamış olduk. Tabii bize bu fiyatların çok yüksek gelmesi biraz da bunları kendi ülkemizdeki ücretlerle karşılaştırmamızdan doğuyor. Burada asgari ücretin 3000-3500 CHF olduğunu, işsiz kalınınca bu ücretin % 70 i kadar işsizlik sigortası verildiği gibi gerçekler hatırlanınca bu ülkenin kendi yurttaşları için üst düzeyde bir refah seviyesini sağlamış olduğunu fark edebiliyorsunuz.
Aslında uzun uzun aramamıza hiç de gerek yokmuş. Burada ülkemizden daha ucuza alabileceğiniz bir şey ışıklı ekranlarda her an gözümüze bakıyormuş ama biz fark edememişiz. Her ne kadar İsviçreliler pahalılığından şikayetçi olsa da akaryakıt burada ülkemizdekinden daha ucuza satılıyor. Ayda 3000-3500 CHF (Yaklaşık 6-7.bin TL) kazanan bir İsviçreli akaryakıt için 1,87-1.95 CHF (3,70-3,80 TL) öderken bizim asgari ücretlimiz de neredeyse 5 TL ödemek zorunda kalıyor. Ne diyelim kader utansın…
İSVİÇRE GÜNLERİ / NYON MÜZELERİ
İsviçre’deki ikinci günümüzü müze ziyaretine ayırdık. Misafir bulunduğumuz Cenevre’nin Nyon kasabasının 18-20 bin nüfuslu bir yer olmasına rağmen üç müzeye sahip olmasına doğrusu çok şaşırdık. Şehir merkezinde birbirine yürüme mesafesi uzaklıktaki bu müzelere ulaşmak çok da zor olmadı. Nerede ise öğleye kadar bir zaman içinde bu ziyaretlerimizi tamamlamış olduk.
Roma Müzesi olarak adlandıran (Bassilique Musée roman) müzenin sloganının “julius Ceaesar’ın ayak izleri” olarak belirlendiğini öğrendik. Büyükçe bir mahzen biçimindeki kalıntının son 2009 yılında restore edilerek M.Ö. 1. YY. ait eserleri barındırdığı bizim ulaştığımız bilgiler arasındaydı. Müzede İmparatorluğun Iulia Equestris kolonisinin Nyon’da bulunduğu döneme ait eserlerin ağırlıklı olarak sergilendiği belirtilmektedir.
1574 ile 1583 yılları arasında edilmiş olan Nyon şatosu (Château Musée historique) 1988 yılından beri müze olarak hizmete açılmış. En son 1999-2006 yıllarında restore edilen yapının içinde o döneme ait eşyalar sergilenmekte, ayrıca da şatoda yaşayanlar ve yaşananlar hakkında çeşitli bilgiler sunulmaktadır. Şatonun ön bahçesinden Leman gölü ile bütünleşen şehrin enfes görüntüsünün de seyrine doyum olmadığını eklemeliyim.
Leman müzesi de adını Nyon şehrinin kıyısına yerleşmiş olduğu Leman gölünden almaktadır. Müze değişik ve eğlenceli bir yaklaşımla gölün kültürel, fenni ve ekonomik yönünü ziyaretçilere sunmaktadır. Bu kapsamda eskiden bu güne gölde sürdürülen balıkçılık teknikleri açıklanmakta ve gölden çıkarılan nesneler müzede sergilenmektedir.

Gerek buradaki müzeleri ve gerekse daha önce Almanya’da bir arkadaşımı ziyaret ettiğim sırada bana gezdirdikleri müzeyi gezerken bazı ülkelerin hiç olmayan ya da çok az bir parçacığına sahip oldukları tarihi eserleri öylesine abartılı biçimde koruyup cilalayıp sergilediklerine tanık oldum ki sonrasında da ülkemizin belki bunun bin katı sahip olduğu tarihi değerlerini ve onlara karşı ilgisizliğimizi ve kayıtsızlığımızı hatırladım…
İSVİÇRE GÜNLERİ / NYON’A GENEL BAKIŞ
Toprak genişliği olarak bizim Konya ilimizden biraz daha büyük ve 7-8 milyon nüfusa sahip olan İsviçre’nin 18-20 bin nüfuslu kasabası Nyon’un penceresinden bu ülkeyi değerlendirmek ne derece doğru olur pek bilemiyorum. Ama yine de bana ilginç gelen bazı tespitleri paylaşmak isterim.
Öncelikle yeşillik ve su kaynakları bakımından Tanrı’nın bu ülkeye son derece cömert davrandığını söyleyebilirim. Tabi insanlar da aynı şekilde bu cömertliğe karşı saygılı ve sorumlu davranabilmeyi becermişler. Geometrik bir harika diyebileceğimiz şekilde sıralanmış üzüm bağları, özenle çiçeklenmiş park ve meydanlar bizdeki “Bakarsan bağ olur, bakmazsan dağ olur” ata sözünün doğruluğunu bir kez daha hatırlatıyor. İstanbul için boğaz neyse, kıyılarına adeta bir kolye gibi dizilmiş Cenevre, Nyon, Lozan ve Montrö şehirleri için de Leman gölü aynı önemde sayılabilir.
Küçük bir kasaba olmasına rağmen şehir merkezinde sürekli temiz ve içilir suların aktığı çeşmelerin bolluğu da bir başka hayranlık uyandırdı bizde. Bu çeşmelerden akanın sadece su değil biraz da estetik olduğunu söyleyebilirim. Kurnaların biçimi, çiçeklerle bezenmiş kaideleri şehrin güzelliğini bütünlüyordu adeta.
Temizlik konusunda gösterilen özen her an ve her yerde fark ediliyor. Hiç bir şey kendi haline bırakılmamış ve kurala bağlanmış adeta. Çöplerin atılması için ayrılan yerlerde kağıt, şişe, plastik, ev eşyası gibi 5-6 çeşit çöp atma kutularının bulunduğunu, ayrıca bunların da kendi içinde (beyaz şişe, yeşil şişe, kahverengi şişe şeklinde) bölümlendiğini, bu gereçlerin dışında yanında hiç bir döküntü çöp malzemesinin bulunmadığını, ve herkesin de bu kurallara uyduğunu da gözlemledim.
Her şeyin insana odaklı olarak düzenlendiğinin en önemli göstergesinin trafikte yaşandığına tanık oldum. Yerleşim yeri küçük bir kasaba olduğu için pek fazla trafik ışığına da rastlamadım. Toplu ulaşımın daha çok belediye arabası ve trenle yapıldığını ve şehirler arasında çalışan yolcu otobüsüne de hiç rastlamadığımı eklemeliyim. Özellikle de yayaların inanılmaz bir üstünlüğünü ve ayrıcalığı olduğunu da itiraf etmeliyim. Yayaların araçları kontrol etmesinden çok araçlar yayaları kontrol ediyor diyebiliriz. Sadece karşıya geçmeye çalışana değil, araçlar nerede ise geçme kararını vermesi için geçen bekleme süresini de bireye tanıyor sanki. İşin en ilginç yanı bu içselleştirilmiş bir kural olduğu gibi geçiş sırasında yaya ile sürücü gayet sevecen biçimde selamlaşmayı da eksik etmiyor.
Neyse şimdilik genel giriş yeterli sanırım. Buradaki diğer izlenimlerimizi farklı başlıklar altında vermeye devam edeceğiz. Bizi izlemeye devam edin ….
İSVİÇRE GÜNLERİ / UYGAR DÜNYA’YA KATKIMIZDIR (!)
Yurt dışı gezilerimizde gerek kaldığımız dost ve akraba evlerinde ve gerekse otellerde ilk ve en çok dikkatimizi çeken husus alafranga tuvalet olarak kullandığımız, adına da klozet dediğimiz ev gereçlerinde bizim ülkemizde olduğu gibi taharet musluğu kısmının bulunmaması idi. Her türlü konforu düşünen bu zihniyetin bu küçük ayrıntıyı düşünememesi bizi hem güç durumda bırakmış hem de çok tuhafımıza gitmişti. Tabii ben de bu durumda taklit, tamir uyarlama konusundaki Türk zekasını devreye sokarak çözümün bir parçası olmak için harekete geçtim ve bavulumuzla götürdüğümüz alüminyum taharet çubuğunu orada bulabildiğim teknik imkanlarla Amsterdam ve Şangay’dan sonra İsviçre’deki Nyon kasabasında oğlumun kaldığı evin tuvaletine monte ettim. Görüntü olarak pek estetik olmasa da işlevselliği ile iyi puan aldığımı söyleyebilirim.
Daha sonra Çin gezimizde bu düzeneğin ( En son evimizin yanındaki Bauhaus mağazasında Türkçe göstergeli versiyonunu da gördüm ve resmini de çektim.) Kore yapımı oldukça geliştirilmiş modeline de rastladım. Çocuklarımın diğer tuvalete monte ettirdiği bu cihazın hem elektrik hem su bağlantısı olduğu için yandaki ekranında oturulan kısmın ısıtılması, kullanılan suyun ısısı, basıncı, kadın erkek konumuna göre açılandırılması ile ilgili dijital düğmeleri mevcuttu. Tabi yaklaşık 300 Euro kadar bir maliyeti olduğunu da hemen belirtmeliyim.
Tabi bizimkinin ona göre çok daha az bir maliyeti olmuştu. Tüm ilgilenenlere duyurulur.
İSVİÇRE GÜNLERİ / YOLCULUK
Çok değil, 8-10 sene öncesine kadar yurt dışına çıkabileceğime hiç ihtimal vermiyordum. Ancak çocuklarımızın yurt dışında bulunması ve onların davetine icabet şeklinde gelişen kader ikramı ile bu süre içinde eşimle birlikte üç kez Hollanda’ya ve iki kez de Çin’e gitme fırsatını yakaladık. Bu vesile ile de Amsterdam, Lahey, Şangay, Pekin gibi şehirler ile birlikte oralara yakın durumda bulunan Belçika’nın Brüksel ve Almanya’nın Mainz şehrini de gezi listemize ekledik. Bu defa da 24 Eylül tarihinde küçük oğlumun İsviçre davetini alınca yurt dışı gezilerimize bir yenisini daha ekleme şansını yakalamış olduk.
İstanbul’dan anılan günde sabah 8.30 civarında kalkan uçağımız üç saatlik bir yolculuktan sonra Cenevre hava alanına indi. İstanbul’da gayet günlük güneşlik bir hava bizi uğurlarken Cenevre’de yağmurlu bir hava ile karşılandık.. Hava alanından 15-20 dakikalık bir tren yolculuğu bizi oğlumun oturmakta olduğu Nyon kasabasına ulaştırdı. Evde biraz dinlendikten sonra bu küçük kasabada oğlum bize kısa bir tanıtım gezisi yaptırdı. Bu gezi sonrası hem bu kasabayı kaba hatları ile tanımış, hem de bir iki günlük gezi planını da kafamızda şekillendirmiş olduk.
Ben önceleri ülkeleri ayıran sınırların ötesinde bambaşka dünyaların olacağını tahmin ediyordum. Fakat gördüm ki ilk bakışta dünya coğrafyası ve onun içinde yaşayan insanlar ve tüm canlılar ortak bir bütünün parçaları gibi geldi bana. Aynı güneşte ısınıyorlar, aynı mehtabı seyrediyorlar, sokaklarındaki güvercinleri, serçeleri yani her şeyi ile aynı ülkenin bir devamı kanısı uyandırıyor tüm dünya toprakları. Ama ne var ki zaman içinde durumu daha ayrıntılı inceleme fırsatı bulduğumda insanların kendilerine emanet edilen bu coğrafyayı bilimin ve aklın önderliğinde ya her manada yaşanabilir bir ülke haline getiriyorlar, ya da cehaletin ve bencilliğin kılavuzluğunda gelecek nesillere hiç de hayır ile yad edilmeyecek bir miras bırakıyorlar.
DOĞRU SORU
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan öğretim yılı başında bir okulun açılış töreninde: “ Ne zarar gördünüz imam hatip okullarından da bunları kapattınız ?…İmam hatip okulları terörist,anarşist yetiştirmediği için mi bu okulları kapattınız ?” şeklinde sorularla konuşmasını sürdürmüştü. Bu cümleleri ilk duyan sanki kırk yıldır bu okulların kapısına kilit vurulmuş da onları açmak bu güne nasip olmuş diye düşünebilir. Oysa cümle alem biliyor ki imam hatip okulları sayıları ve nitelikleri değişmekle birlikte cumhuriyet kurulduğundan beri var olagelmiştir.Yıllarca süren kat sayı tartışmaları kapatılmış kurumlar üzerine yapılmadı herhalde. O bakımdan her konuda doğru cevabı bulmak için önce doğru sorunun sorulması gerekir bence.
Eğer kast edilen 4+4+4 düzenlemesi ile bu okulların orta kısımlarının açılması ise bunun için bu kadar gürültüye ve kaosa gerek yoktu. Daha kısa,açık ve net bir düzenleme ile bunun gerçekleştirilmesi pekala mümkündü. Hiçbir altyapı hazırlığı yapılmadan başlatılan bu uygulamadan olumlu sonuç alınamayacağını aklı başında her eğitimci kolayca tahmin edebilir. Ama kralın çıplak olduğunu söylemek her zaman kolay olmuyor. Ancak herşeyden önce amacın üzüm yemek olduğu konusunda samimiyetin sergilenmesi gerekir. Seçmeli derslerin yıllardan beri tespiti Talim Terbiye Kurulu tarafından yapılmaktayken ve yine aynı şekilde yapılması mümkünken bunun yasal düzenleme içine alınması bile bu konunun tribünlere dönük bir icraat olduğunu göstermektedir.
Bir de bu okullardan terörist anarşist yetişmemesi ile ilgili ironi ister istemez akla başka soruları getiriyor. Memleketimiz yıllardır anarşiden çok çekti. Şimdi de terörden çok çekiyor.Başbakana göre bütün bu insanlar imam hatip okullarından yetişmedilerse diğer eğitim kurumlarından yetişiyor demektir. O zaman bu nasıl bir eğitim sistemidir ki kurumlarının bir kısmı rahmani, bir kısmı şeytani vasıfta insan yetiştirilebiliyor?Yoksa diğer kurumlar Milli Eğitim Bakanlığının sorumluğu altında değil mi?
Kurumlar ya da kurumlardan mezun olan kişiler değerlendirilirken.”Bu kurumlardan şunlar mı çıktı, bunlar mı çıktı?” biçiminde sorgulamalardan sağlıklı sonuç alınamayacağını düşünüyorum. Eğitim kurumlarından neyin çıkmayacağından çok neyin çıkacağı üzerinde durulmalı ve bu sorulara cevap aranmalıdır. Ancak o zaman doğru sorulara doğru cevap vermiş oluruz. Konuya bu açıdan baktığımızda imam hatip okullarından dünya ölçeğinde bilim, sanat, spor v.b alanlarda ses getiren kaç kişi yetişmiştir? Filenin sultanları, potanın perileri diye adlandırdığımız, atletizmde gurur kaynağımız kızlarımız arasında bu okul mezunlarını da görecek miyiz?
Haaaa eğitim tarihimizde niye kapattınız diye yerinde sorularla sorgulayacağımız dramlar elbette yaşandı. Bir bahar mevsimi kadar kısa süren ömürlerine rağmen ürettikleri ve yetiştirdikleri ile adeta efsane olmuş olan Köy Enstitüleri için bu soruyu soralım isterseniz.
Sahi siz köy enstitülerini niye kapattınız? Onlardan ne istediniz?
SAMİMİYET TESTİ
Fıkralar birçok olayı insanlara mizahi biçimde en açık biçimde anlatıverir. Bu yazıma da çok eskiden duyduğum bir fıkrayı aklımda kaldığı kadarı ile yazıya dökerek başlamak istiyorum
İkinci dünya savaşı sırasında Nazilerin elinde İngiliz, Fransız ve Yahudi vatandaşı üç esir vardır. Esirler hakkında zaten karar verilmiş olmakla birlikte bunu meşrulaştırma adına yetkili durumdaki nazi komutanı esirlere: “Biz son derece adil ve eşitlikçi bir anlayışa sahibiz. Hiç kimseyi sorgulamadan, yargılamadan cezalandırmayız” diyerek onlara bir şans vereceğini söyler. Her esire kendilerine sorulan bir soruyu cevaplamaları halinde salıverilecekleri, cevaplayamayanın ise cezalandırılacağı bildirilir.
Önce İngiliz esire:”Devrinin en büyük ve lüks yolcu gemisi kabul edilen, ilk seferinde Atlas okyanusunda bir buz dağına çarparak parçalanan adı da Ti.. ile başlayıp ..nik ile biten yolcu gemisinin adını nedir?” diye bir soru yöneltilir. İngiliz esir de “Titanik” cevabını verince özgürlüğüne kavuşur. Daha sonra Fransız esire de “Titanik gemisin 1911 sonrası ve 1913 öncesine rastlayan batış tarihini söyleyebilir misin?” sorusunu yöneltir. Fransız esir de “1912” cevabını vererek kurtulur. Sıra Yahudi esire gelince: “Sende 1912 de batan Titanik gemisindeki yolcuları doğum tarihleri ile birlikte alfabetik sıraya göre sayabilir misin?” şeklinde bir soru yöneltilir.
Ne kadar ilgisi var bilemiyorum ama ben bu fıkrayı geçtiğimiz günlerde Sayın Başbakanımızın gazeticilerle yaptığı bir söyleşi sırasında: “’İlker paşamızla alakalı olarak ben yapılan benzetmeleri ve yakıştırmaları asla doğru bulmuyorum. Yani bir örgüt elemanıymış, bir örgütün mensubuymuş gibi bu tür yaklaşımları kesinlikle çok çok çirkin buluyorum. Türk Silahlı Kuvvetleri’nde Genelkurmay Başkanlığı makamına gelmiş bir insan için bu tür bir benzetmenin doğru olmadığını ve insaf dışı olduğunu kesinlikle düşünüyorum.” biçimindeki değerlendirmelerini duyunca hatırladım.
Elbette ki Sayın Başbakanımızın Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ ile ilgili değerlendirmeleri son derece samimidir. Aynı duyguları bürokraside kendisi ile benzer ilişkileri içinde olan MİT Müsteşarının savcılığa daveti sırasında da muhakkak yaşamıştır. Fark şurada ki akabinde “Beni de alın” diyerek göğsünü siper edercesine ve adeta zamanla yarışarak “Benden izinsiz yargılayamazsınız” anlamına gelecek bir yasal düzenleme gerçekleşmişti. Aynı durumda ve aynı duygularla, aynı yöntem ve süratle İlker Başbuğ için de bir yasal düzenleme yapılsaydı beyanlar daha adil, daha eşitlikçi, daha inandırıcı ve samimi olmuş olurdu. Yoksa siz istediğiniz kadar yanlışlıkların, haksızlıkların yapıldığını beyan edin, hatta samimi gözyaşlarınızı akıtın,bunların ıstırap,sevinç,timsah gibi çeşitlendirilen gözyaşlarından hangisi olduğu kuşkusu hep var olacaktır.
2012 LONDRA OLİMPİYATLARININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
Rekorlar ile ilgili konular basında yer alırken durumu mizahi yönden değerlendiren bazı yayın organlarında Yaşar Kemal’in en çok nobele aday gösterilen yazar olarak adı geçiyordu. Bu yazarımız değil ama sonunda Orhan Pamuk’un nobel ödülünü almayı başardığını hepimiz hatırlıyoruz. Edebi hüneri yanında zaman zaman ülkesi ile ilgili takındığı negatif değerlendirmelerin bu ödülü almasında bir etkisi olup olmadığı ise birçokları için hala merak konusu olmaya devam ediyor.
Ülkemizin de çeşitli olimpiyat oyunları düzenlemek için en çok talip olan ülke olarak rekorlar kitabında adı geçecek gibi görünüyor. Zamanı geldiğinde yazılı ve görsel medyada “En avantajlı ülke, şansımız çok yüksek” şeklinde gaz verilse de sonuçlarının hüsran olduğunu hepimiz biliyoruz. Londra’da düzenlenen 2012 olimpiyatlarını izlemek üzere giden başbakanımız konu gündeme geldiğinde 2020 olimpiyat oyunları için İstanbul’un her şeyi ile hazır olduğundan bahisle; “İstanbul medeniyetlerin beşiği. Şimdiye kadar olimpiyatlar Müslüman hiçbir ülkede yapılmadı. Olimpiyat için Müslüman ülkelerin neyi eksik…” diyerek bir yerde sekiz sene sonrası için bu talebi yenilemiş oldu. Gerçi olimpiyat düzenlenmesi ile din arasında nasıl bir bağ olduğunu pek anlayamadım ama yine de Sayın Başbakanımızın bu isteğinin son derece samimi ve yürekten olduğuna inanıyorum. Tabi ben bazı durumları değerlendirirken anlık görüntünün dışına çıkarak daha derinliğine bir değerlendirme yapmanın daha doğru olduğunu düşünüyorum.
Başbakanımızın bu talebi o günlerde İngiliz basınında da yer buldu. Ülkenin önde gelen gazetelerinden The Times konu ile ilgili olarak bu konuda İstanbul’un başarılı olması için öncelikle trafik sorununun mutlaka çözülmesi gerektiğini, ayrıca da futbol dışındaki spor alanlarında da varlık gösterilmesi gerektiğine işaret ediyordu.
Anlaşıldığı kadarı ile bu oyunlara talip olacak şehrin ya da ülkenin alt yapısı ile insanlarının spora yatkınlığı ve yakınlığı önemseniyor. Bir an için trafik başta olamak üzere diğer tüm alt yapı çalışmalarının tamamlamış olduğu düşünülse bile yabancı oyuncu ve teknik adamlarının desteği ile sadece futbol gibi erkek egemen sporun dışındaki spor dallarındaki durumumuz gerçekten son derece hazin olduğunu kabullenmemiz gerekir. Bu yetersizliği hem spor alanların çeşitliğinde hem de niteliksel ve niceliksel olarak ülkenin yarı nüfusunu teşkil eden kadınlarımızın da bu müsabakalardaki durumunda da görmek mümkün.
Son yıllarda “Filenin sultanları, Potanın perileri” gibi iltifatları fazlası ile hak eden bayanlarımızın başarılarını ve bize yaşattığı mutluluğu elbette ki görmezden gelemeyiz. Bu sporcularımızı ağırlayan ve bizzat karşılaşmalarını izleyen Sayın Başbakanımız ve ailesinin de mululuklarını gözlerinden okumak mümkün. Böylesi bir ortamda her ülkenin yöneticisi kendi ülkesini temsil eden sporcularla gurur duyar, her ana baba da imkanların elverdiği ölçüde çocuklarını bu fotoğraf karesi içinde görmek ister diye düşünüyorum. Ancak tam da bu noktada başbakanımızın kafasının biraz karışık olabileceğini de tahmin edebiliyorum. Ülkenin yöneticisi olarak da bu müsabakalarda ülkeyi en iyi biçimde temsil edecek yeteneklerin tespiti
ve yetiştirilmesine yönelik tabi ki en başta eğitim politikalarının geliştirilmesi sorumluluğu da hesaba katılırsa durumun biraz daha karmaşık hale gelmesine şaşırmamak gerekir.
Spor başarılarından çok magazin haberlerinden tanıdığımız Olimpiyatlara altıncı kez katılan milli yüzücümüz Derya Büyükuncu’un 35 kişi yarışmacı arasından 33. lüğü elde edişinin burukluğunu yaşarken, 16 yaşındaki Çin’li kadın yüzücü Ye Shiwen 400 metre ferdi karışık müsabakada son 50 metreyi Amerikalı en hızlı erkek yüzücü olarak kabul edilen Ryan Lochte’den bile hızlı yüzmesi herkesi şaşırttı. Tabi ister istemez bu durumda “Eğitim şart” biçimindeki klasik cümleyi kurmak artık farz oldu.
Eğitim şart. Eğitim şart da hangi ve nasıl bir eğitim. İşte cevabını bulamadığımız ve cevabını veremediğimiz soru ve sorun da tam işte bu. Aylar önce “4+4+4” olarak pompalanan eğitim yapılanması yasalaştırılırken ülkemiz sporcularını, özellikle bayan sporcularını bu küresel rekabete nasıl hazırlayacağı acaba düşünülmüş müdür? Yasanın uygulamaya girmesi ile birlikte değişenin sadece yüzde üçyüz ve beşyüzlere varan oranda açılan imam hatip okulları olduğunu görünce doğal olarak bu gayretin dindar nesil yetiştirme projesinden başka bir şey olmadığı kuşkusu güçlenmiş oldu. Yani bu yapılanmadan çağdaş bir ürün çıkar mı? Bu biraz da Tahran için bilet alıp Paris’e ulaşmayı beklemek gibi bir şey. Tabi bu tespit karşısında bir çok kişinin hemen” Vay seni din düşmanı, herkesin dinini öğrenmesine ve inandığı gibi yaşamasına karşı mısın?” gibi linç cümleleri bombardımanına hazırlandığının da farkındayım. Elbetteki ben ne din düşmanıyım, ne de insanların inançlarını öğrenmelerine ve yaşamalarına karşıyım. Ben sadece bunun insanları ve kurumları ayrıştırarak gerçekleştirilmesinin doğru olmadığını söylüyorum.
Konu olimpiyatlardan, özellikle de olimpiyatlara katılan bayan sporculardan açılmışken bir çok müslüman ülkenin oyunlara bayan sporcu ile katılınması mecburiyetinden dolayı formalite gereği birkaç bayan sporcu ile katılmak durumunda kaldığını biliyoruz. Halkı müslüman olan ülkeler içinde ülkemizde bayan sporcuların bu denli öne çıkmasının temelinde cumhuriyetimizin kazanımları arasında sayılabilir. Galiba bazı ülkeler insanları örtmeye özendirirken onların hayallerini, yeteneklerini, özlemlerini, heyecanlarını da örtmüş olduğunu çok geç fark ediyor.
DIŞARDAN BAKINCA
Bilmem büyüklerimiz ya da yöneticilirimizden öyle mi öğreniyoruz, ya da zaten biz hep böyleyiz ve kendimizi değiştirmek yoksunluğu içinde galiba bir çok konuyu açık yüreklilikle ve samimi bir biçimde birbirimizle konuşamıyoruz. Gerek bireysel hayatta ve gerekse de toplumsal yaşamımızda önyargılardan, niyet okuma hevesimizden ve karşımızdakini hemen tuzağa düşürme kurnazlığından bir türlü kurtulamıyoruz. Karşımızdakinden gerçeği duymak yerine doğruluğuna, yanlışlığına bakmadan işitmek istediklerimizi dillendirmesini bekliyoruz. Bu itibarla da bir çok insan ya susuyor ya da kişisel çıkarları da işin içine girdiğinden inanarak ya da inanmayarak hoşa giden şeyleri yazmak ya da söylemek durumunda kalıyor. Böylece kralın çıplak olduğunu söylemek çok az kişiye nasip oluyor tabi.
Söz gelimi hükümetin dış politika uygulaması bağlamında sade bir vatandaşın kendi samimi gözleminden hareketle Suriye ve İsrail ilişkilerindeki gariplikleri ifade etmeye kalksa “Sen Beşer Eset’ten yana mısın? Yapılan zulümlere ortak mı olmak istiyorsun?” tuzağı sizi hazır bekliyor. Ya da Taksim’e Çamlıca’ya cami ve başörtü ile ilgili birkaç söz söylemeye kalksanız “İnsanlar özgürce inançlarını yaşamasın mı? Yoksa sen camilere karşı mısın?” karşı atakları sizi ateistlikle etiketleme sonucuna kadar götürebiliyor. Yine yıllardan beri sürmekte olan hukuksuzluklardan, adeta infaza dönüşmüş olan tutukluluklardan söz etmeye kalksanız “Sen Ergenekoncu musun, darbeci misin? Vesayet rejiminin devam etmesini mi istiyorsun?” suçlamaları alnınıza yapışmaya hazır beklemektedir.
Hal böyle olunca da insanların bir çoğu bazı konularla ilgili gerçek düşüncelerini açık ve samimi olarak ifade etmekten korkar ve çekinir hale geliyor. Ama ben yine de karınca kararınca sıradan bir yurttaş olarak beğenilir mi, beğenilmez mi, ya da hangi etiketlenme ile itham edileceğim endişesine kapılmadan bazı konulardaki samimi düşüncelerimi dilim döndüğünce açıklamaya devam edeceğimi belirtmek isterim.
Açıkça söylemek gerekirse son aylardaki ülkemizin Suriye ile ilgili politikasını hiç anlamış değilim. Tabi ben konuyu hiçbir zaman “Düne kadar can ciğer kuzu sarması kardeştiniz yediğiniz içtiğiniz ayrı gitmiyordu. Şimdi ne oldu da….” kolaycılığı ile değerlendirmek istemem. Ama ülkemizde bir çok olumsuzluklar yaşanırken gösterilmeyen “Artık bıçak kemiğe dayandı” tepkisini de biraz tuhaf bulduğumu söylemeliyim. Dış politika gibi bir çok değişkeni olan ve son derece karmaşık ilişkilerde kim haklı kim haksızdan çok bu konu bizim ülke çıkarlarımızı nasıl etkiler onun sorgulanması gerekir diye düşünüyorum. Bu sorgulama sonucunda da bir kaç hamle sonrası gelişebilecek durumlarla ilgili sağlıklı bir öngörünün geliştirilmiş olmasına ihtiyaç vardır.
Yaşanan zulüm elbette yürekler acısı bir durumdur. Ama bu durumun yaşanmasıyla ilgili bir çok sorunun cevabı henüz verilememektedir. Essed iktidarına karşı desteklenen muhaliflerin gücü nedir ve Suriye halıkının ne kadarını temsil etmektedirler? Desteklenen bu muhaliflerin Türk tırlarını yakması ve haraca bağlaması nasıl açıklanabilir? Essed’in bıraktığı boşluğu dolduran ve içinde terör örgütü PKK uzantılarının da bulunduğu Suriye kürtleri kendi özerk yönetimlerini kolayca kuruvermeleri beklenen bir durum muydu? Yoksa şimdi de nur topu gibi bir “Kuzey Suriye” miz mi doğdu. Bütün bunların arkasından “Bu tür oluşunlara kesinlikle izin vermeyiz” beyanları hatta birtakım kırmızı çizgiler de ortaya atılabilir. Fakat ne yazık ki biz bu filmi daha önce de Irakta görmüştük. Kısacası gelinen ve yaşanan durumda ise tam bir belirsizlik ve hazırlıksızlık fotoğrafı göze çarpmaktadır. Küresel güçler kenarda sessizce olan biteni izlerken kraldan çok kralcılık diyebileceğimiz bir rolü bize adeta sufle etmektedirler. Galiba bizim sıfır sorun olarak yola çıkılan dış politikamız trübünlere dönük bir tarzda geliştiği için çok sorun olma noktasına gelmiş bulunmaktadır.
Dış politikadan ekonomiye,boğaza yapılacak üçüncü köprünün yerinden Çamlıca’ya yapılacak camiye, insanların kaç çocuk doğuracağından nasıl doğuracağına kadar bir çok konuda tek bir kişinin sözünün geçtiği ileri demorasimizde akil adam olarak kabul edilip fikrine başvurulacak nitelikteki birçok insanın da monşerler diyerek aşağılandığı bir politikanın bizi getirdiği bu noktaya galiba pek de şaşırmamak gerekir diye düşünüyorum. Artık konu “Van minüt” çıkışı ile halledilecek boyutu da aşmaktadır.
“Van minüt” deyince bir kaç cümle de İsrail ve bu ülke ile ilgili uygulanmakta olan politikalardan bahsetmekte yarar var sanırım. Bölgede İsrail’in uyguladığı zulüm elbetteki tasvip edilemez. Bunun temelinde İsrail’in varlığına yönelik tehditlere karşı olağanüstü duyarlı olması ve buna bağlı olarak da tepkisinin çok şiddetli olduğunu görmekteyiz. Herkes hatırlayacaktır, bir İsrail askerinin kaçırılması sonrasında İsrail ortalığı darma duman etmiş ve bu durum başta bizim ülkemiz olmak üzere –ve de haklı olarak-bir çok ülke tarafından eleştirilmişti. Bence burada eleştirilecek kadar bizim için ders çıkarılması gereken bir durum da yok mudur?
Artık şehitlerimizin sayısının iki basamaklı olmadığında yazılı ve görsel basında adeta sıradan bir haber haline geldiği, şu anda terör örgütü tarafından kaçırılmış ve aylardır onun elinde tutsak tutulan askerimizin ve kamu görevlilerinin olduğu bir çoğumuz tarafından bilinmiyor ya da unutulmak üzere olduğunu düşündüğümde bir vatandaş olarak ” Benim insanım, benim askerim İsrail askerinden daha mı az değerli ya da benim yöneticilerim böylesi durumlarda İsrail yöneticilerinden daha az mı duyarlı” diye sormadan edemiyorum.



