BİRAZ DA KİTAP / BUNU HERKES BİLİR

Bu defa siz değerli okur yazarlara aynı zamanda bir akademisyen olan Emrah Safa Gürkan’ın “Bunu Herkes Bilir” kitabından bahsedeceğim. Kitap kapağının üstündeki “Tarihteki yanlış sorulara doğru cevaplar” eklemesi de daha baştan kitap içeriği hakkında merak uyandırıyor. Yazar kitabında tarihe dair günümüz toplumunun birçok kalıplarını ve ezberlerini bozacak açıklamalarda bulunuyor. Tarihsel olaylara başka pencereden bakabilmenin ön koşulunun da itaat toplumu olmaktan çıkıp sorgulayan bireyler yetiştirmekten geçtiğine dikkat çekiyor.

“Osmanlı neden geri kaldı?” sorusuna hemen herkesin kendini cevap verme yetkinliğinde hissettiğini sanıyorum. İlkokuldan bu yana aldığımız tarih bilgisi ve onun üzerine eklediğimiz diğer bilgiler ışığında en çok aklımızda kalan saraydaki kadın saltanatı, zayıf ve yetersiz sultanlar ile azgın yeniçeriler geri kalmışlığın sebebi olarak karşımıza çıkıyor. İşte yazar burada devreye girerek tarihi diğer faktörlerden ayırarak kişiler bağlamında ele almanın yanlışlığına dikkat çekerek bu sebeplerin geçersizliğinin ayrıntılı bir analizini yapıyor. Dahası sorunun başta yanlış bir soru olduğunu, doğru sorunun ise “Osmanlı niye geri kaldı?” biçiminde değil, “Avrupa/Batı nasıl ileri gitti?” biçiminde sorulması gerektiğini ileri sürüyor ve kitabın omurgasını bu ve benzeri sorular oluşturuyor. Avrupa’nın ileri gitmesindeki kültürel, ekonomik, kurumsal etkenleri açıklarken Protestan ahlakın gelişmesi, sanayi devrimine geçiş, kapitalizmin doğuşu ve bu sistemin getirdiği üretim ve tüketim ilişkilerinin detaylı açıklamasına yer veriyor.

Continue reading “BİRAZ DA KİTAP / BUNU HERKES BİLİR”

İNCE İNCE MUHARREM İNCE

Günlerdir üzerinde konuşulan Muharrem İnce 14 Ağustosta bir otelde yaptığı basın açıklaması ile “Bin günde memleket hareketi” adını verdiği yürüyüşün startını verdi. Bize de bu durumda sadece hayırlı olsun demek düşer. Ama yine de sade bir vatandaş ve seçmen olarak bu fotoğrafı nasıl gördüğümü açıklamak isterim.

Muharrem İnce’yi partisinin grup başkan vekili olduğu günlerde tanıdım. Eğitimci bir geçmişi olduğu için ayrıca sempati de duydum. Daha sonra partisinin bir kongresinde genel başkan adayı olması kendisini daha bir yüceltti gözümde ve giderek yıldızının daha da parlayacağı konusunda umutlandım. 2018 yılında hepimizin bildiği gibi Cumhurbaşkanlığı seçimlerini yaşadık. Hepimiz merakla bütün ülke insanını kucaklayacak bir aday beklentisi içine girdik. Cumhur ittifakının adayı zaten belliydi. Bir ara Abdullah Gül’ün adı geçtiyse de ben pek ciddiye almadım. Zaten Meral Akşener’in adaylığını açıklaması ile bu plan gündeme gelmeden geçerliliğini yitirmiş oldu. CHP içinde de Yılmaz Büyükerşen, Abdüllatif Şener, İlhan Kesici isimleri öne çıkıyordu. Bunların hepsi bana göre bu makama uygun insanlardı. Muharrem İnce’nin de bu işe çok istekli olduğu biliniyorsa da olacağına ben pek ihtimal vermemiştim. Fakat günü geldiğinde Genel başkan Kılıçdaroğlu “Gel bakalım Muharrem. Cumhurbaşkanı adayımız sensin” deyince benim için de sürpriz oldu. Bana biraz dayatmalı ve zorlamalı bir yöntem izlendi gibime geldi. Aday olmayacağını önceden açıklayan Kılıçdaroğlu’na “ya sen aday ol, sen olmaz da başkası aday gösterilirse ben de aday olurum” biçiminde bir çıkışın bu belirlemede etkisi olduğunu düşünüyorum. “Kol kırılır yen içinde kalır.” ya da parti içinde gereksiz bir kargaşa ve bölünmüşlük görüntüsü yaratmayalım bir de bununla uğraşmayalım düşüncesi ile aday gösterildiğini tahmin ediyorum. Bu durumda benim nezdimde Muharrem İnce’nin ilk yaldızının dökülmeye başladığı an olarak değerlendiriyorum.

Continue reading “İNCE İNCE MUHARREM İNCE”

BİRAZ DA KİTAP / HİÇ ÇARŞI GÖRMEMİŞ ADAMLAR

“Nerede o eski……..” ya da “Bizim zamanımızda………” diye başlayan cümleleri eskiden yaşlılardan duyardık. Fakat şimdilerde bizler de kullanmaya başladık. Duruma göre de bu giriş cümlelerinin ardından ramazanlar, okullar, öğretmenler, öğrenciler gibi sözcükler gelir. Bu tür eskiye öykünme cümlelerini bazıları çağdışı kalınmışlığın bir göstergesi olarak da görmektedir. Zaman zaman benim de aynı duygular yaşadığım olmuştur. Sözgelimi mizah dünyasında -kaç kişi hatırlar bilmem ama- “Akbaba” dergisi gibi bir derginin ya da Aziz Nesin, Muzaffer İzgü, Rıfat Ilgaz gibi yazarların hep özlemini çekmişimdir. İşte tam da bu sırada bu hasreti dindirecek bir lezzeti ve umut ışığını sizlerle buluşturmak istiyorum.

Continue reading “BİRAZ DA KİTAP / HİÇ ÇARŞI GÖRMEMİŞ ADAMLAR”

BİRAZ DA KİTAP / YİNE ÜÇÜ BİR ARADA

Fıkrayı çoğumuz duymuştur. Olayın geçtiği il anlatımlarda farklı olabilir, vakti zamanında muhtemeldir ki Cumhuriyetin ilk yıllarında Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Sivas’ta bir konser verir. Konser günü salon ful doludur. Orkestra Beethoven’den Mozart’a, tüm dünya klasiklerini icra eder. Her parçadan sonra şefin salonu selamlaması ile birlikte büyük bir alkış fırtınası kopar. Konser sonunda da aynı şekilde ayakta alkışlanarak hayranlıklar en üst noktada ifade edilir. Daha sonra yörenin ya da konserin en yetkili ağzı bir teşekkür konuşması yaparak gösterilen ilgiden çok duygulandıklarını belirtir. Anadolu insanının sanattan anlamayacağı şeklindeki görüşlerin ne kadar isabetsiz olduğuna dair en iyi cevabı halkın alkışları ile verdiğini vurgular. Konser çıkışında da gazeteciler halkın görüşlerine başvurmak isterler ve orta yaşlı bir amcaya konseri nasıl bulduklarını sorarlar. O da “Sivas Sivas olalı böyle zulüm görmedi begim” der. Gazeteci biraz daha açıklama isteyince amca samimi olarak anlatmaya başlar.” “Vali emir buyurmuş, karakol komutanı da bizi buraya getirdi ve gözünüz bende olacak işaretimle alkışlayacak ya da alkışı keseceksiniz diye talimat verdi. Biz de aynen onun dediğini yaptık” diye açıklamasını sürdürmüş. Böyle bir olay belki de hiç yaşanmamıştır ama toplumda istenmeden ve gönülsüzce yapılan işlerdeki duygusal durumu anlatmak için “……….olalı böyle zulüm görmedi” diye hep söylenir.

Continue reading “BİRAZ DA KİTAP / YİNE ÜÇÜ BİR ARADA”

BİRAZ DA KİTAP / ŞİDDETSİZ İLETİŞİM

Bu kez karşınıza Marshall B. Rosenberg’in Remzi kitabevi tarafından 19. baskısı yapılmış olan 263 sayfadan ibaret “ŞİDDETSİZ İLETİŞİM” kitabı ile çıkıyorum. Kitapta sadece fiziksel şiddet değil, insanın kendini aşağılanmış hissettiği pasif şiddet türleri de ele alınıyor. Şiddetsiz iletişimin özünün de insanın içindeki doğal şefkatin ortaya çıkarak hayat bulması olduğu ileri sürülürken şiddetsiz iletişimin dört öğesi olan gözlemlemek, duyguları tanımlamak ve ifade etmek, ihtiyaç belirlenmesi, nihayetinde de istek basamakları detaylı biçimde açıklanıyor. Ayrıca doğal şefkatten uzaklaştıran ahlakçı yargılar, karşılaştırmalar, sorumluluğu reddetmek durumlarına dikkat çekiliyor. Hayatı zenginleştirecek bir kazanım olarak şiddetsiz iletişimin içinde olumlu eylem dilinin kullanılmasının, dürüstlüğün, bilinçli ricada bulunmanın inceliklerine dikkat çekiliyor.

Kitabın ilerleyen bölümlerinde empati kurmanın iletişimin kalitesine olan etkisi, bu ve diğer konu başlıklarının pekiştirici olması bakımından uygun alıştırma ve örneklere de geniş yer veriliyor. Empatinin kırılganlığı ifadede, iyi hissetmede, tehlikeyi etkisiz hale getirmede, sohbeti canlandırmada, hayır sözcüğünü etkili kullanımında insanın hayatını nasıl kolaylaştırdığı örnek konuşmalarla açıklanıyor. Şiddetsiz iletişimin en can alıcı noktası olan insanın kendi duygu düşünce ve davranışlarına olan katkısı da açıklanan konular arasında.

Continue reading “BİRAZ DA KİTAP / ŞİDDETSİZ İLETİŞİM”

BİRAZ DA KİTAP / KONFÜÇYÜS

Bundan önce bahsettiğim “İyi Hissetmek” kitabını okurken eşim de bu yazımda bahsedeceğim (Konfüçyüs- Nereye Giderseniz Gidin Ama Tüm Kalbinizle Gidin) kitabı okuyordu. Beğendiğini ve okumam için de tavsiye ettiğini söylemişti. Blog’da yer verme konusundaki tercihi de bana bırakmıştı. İlk bakışta 11×18 sayfa ebadında ve 80 sayfadan ibaret olan adeta broşür ve katalog gibi görünen bu esere kitaptan çok kitapçık demek daha uygun belki de. Fakat okuduğumda çok duyulmuş bir isim olan Konfüçyüs’ün bazı temel konulardaki görüşlerinin çok güzel özetlendiği değerli bir el kitabı ile tanıştığımı memnuniyetle belirtebilirim.

Büyük Çin bilgesi filozof, yönetici Konfüçyüs Çin’in Şantung (Shandong) eyaletinde doğdu. Felsefesinin esası insandır. Konfüçyüs yeni bir din ortaya koymadığı halde “Şeyh uçmaz müritler uçurur” yaklaşımından hareketle onun adına mabetler inşa edilmiştir. Konfüçyüsçülük Çin, Tayland, Tayvan, Vietnam, Kore, Japonya ve Hindistan’da geniş taraftar kitlesine sahiptir. Dünyada ise 700 milyon taraftarı olduğu tahmin edilmektedir.

Kitapçıkta Konfüçyüs ve mutluluk, Konfüçyüs anlayışında ahlak ve Jen, Konfüçyüs ve devlet yönetimi, Konfüçyüs ve din, Konfüçyüs ve iyi insan, Konfüçyüs ve bilgi, Konfüçyüs ve sanat, Konfüçyüs ve sağlıklı yaşam kuralları, Konfüçyüs ve eğitim, Konfüçyüs ve aile başlıkları altında bilge kişi görüşlerini açıklamaktadır. Her biri altın değerinde olup bugün dahi geçerliliğini koruyan bu görüşlerden bazılarını sizler için aşağıda sıraladım. Umarım ilginizi çeker.

Continue reading “BİRAZ DA KİTAP / KONFÜÇYÜS”

BİRAZ DA KİTAP / İYİ HİSSETMEK

Antalya’da pandemi günlerindeki zorunlu ikametimiz sırasında çocuklarımız bize evde hoş vakit geçirebilmek adına bazı kolaylaştırıcı seçenekler sundular. Bunlardan biri de içinde Psikolog Özlem Toksöz Özsoylu’nun sunumlarının bulunduğu bir kayıt paketi idi. Stresle başa çıkma, olumlu düşünme, nefes egzersizler gibi konuları kapsayan, her biri 5-20 dakikalık bölümler halinde 28 başlıkta toplanmış sunumları ilgiyle ve severek izledik. Kendisi son derece konusuna hakim, samimi ve sahici sunum biçimi ile beğenimizi kazandı. Sunumların iki bölümünü de kitap tanıtımlarına ayırmıştı. Dr. David Burns’un “İYİ HİSSETMEK” kitabı oradan hatırımda kaldı. Daha sonra çocuklarımızın bizler için listelediği kitap siparişine bu kitabın da adını ekleyerek okuma sıralamasında da yerini ayırmış olduk.

Dr. David Burn’un size bahsedeceğim bu kitabı 47. baskı olarak 404 sayfadan oluşuyor. Muhteva olarak da psikolojik rahatsızlıkların ilaçsız -bazı durumlarda da ilaç destekli- bilişsel terapi ile iyileştirilmesinin mümkün olduğu konusunu işliyor. Biliş sözcüğünü de herhangi bir olay ve durum hakkındaki düşüncelerimiz, algılarımız, tutumlarımız, bakışımız, inançlarımız olduğu şeklinde açıklıyor. Devamında da hissettiklerimizin tamamen olaylara bakışımız ile ilgili olduğu savını ileri sürüyor. Yani bakış açımızı değiştirirsek hissettiklerimiz de değişecektir sonucuna varıyor. Bakış açımızı etkileyen ve yaşamımızın bir parçası haline gelmiş olan olumsuz düşünceler zaman içinde artık otomatik düşünceler haline gelişini akıcı bir dille anlamaktadır.

Continue reading “BİRAZ DA KİTAP / İYİ HİSSETMEK”

DEDE – TORUN

Dün takvimler 26 Temmuz 2020 tarihini gösteriyordu. Ve sevgili torunumuz Ada’nın ikinci yaş gününü kutladık. Evet o şimdi 2 yaşında dedesi olarak ben de 70 yaşındayım. Hesapladım da babam 50 yaşında dede olmuş, dedem ise 42 yaşında. Demek uzayan insan ömrüne paralel olarak bu vasıflar da ileri yaşlara doğru kayıyor. Rahmetli babam 85 yaşında aramızdan ayrıldı. Çok fazla konuşkan biri olmamasına rağmen ömrünün son günlerinde “Çok şey gördük çooook, biz bu günleri de görecek miydik?” cümlelerini sıkça kullanırdı. Kastettiği uzun yıllar damı akan, bacası tüten toprak evler ile, kasabadaki kombili, doğalgazlı evin konforu arasındaki çağ farkı idi. Bu herkes için basit ve doğal bir şey olsa bile onun hayallerinin ötesinde bir durumdu. Bu ortamın sağlanmasında bizlerin katkısını da üçüncü kişilere sıklıkla söylediği ”Allah insana mal mülk vermesin hayırlı evlat versin” cümleleri ile ifade ediyordu.

Bende 70 yaşında biri olarak yavaş yavaş “Çok şey gördük çooook” moduna girmeye başladım galiba. Gördüklerim ve yaşadıklarımı çeşitli olay, durum ve objeler vasıtasıyla çevreme özellikle de torunlarıma yazılarımda anlatmayı deneyeceğim. Olur mu, ne kadar olur, onu zaman gösterecek. Bu yaş günü sebebiyle de dede torun ilişkilerinin bizim yaşamımıza dokunan bölümlerini irdeleyeceğim. Ben bunu üç evre olarak gözlemledim.

Continue reading “DEDE – TORUN”

BİRAZ DA KİTAP / ÜÇÜ BİR ARADA

Öteden beri okumayı, kitap okumayı hep sevmişimdir. Emeklilik yıllarımda Altınoluk ve Antalya’da geçirdiğimiz günlerde yakınımızdaki kütüphaneler bu anlamda çok işime yaradı. Hele uzun pandemi günlerinde bu alışkanlığım adeta bana ilaç gibi geldi. Kütüphanelere bizzat gidemedik ama sağ olsunlar çocuklarımız internet üzerinden bizim kitap stoğumuzu epey arttırdılar. Bu dönemde okuduklarım arasında Kör, Görmek, Bilinmeyen Adanın Öyküsü (Jose Saramago), Sarmal (Murat Ağırel), Hong Kong-İstanbul Şehri Şahsileştirmek (Asumen Suner), Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu, Olağanüstü Bir Gece, Mecburiyet (Stefan Zweig), Harita ve Metod Defteri (Murathan Mungan), Elveda Güzel Vatanım (Ahmet Ümit), Ermiş (Halil Cibran) isimli kitapları sayabilirim. Sevgili eşim Nuray ile aynı zevkleri paylaşıyor olmamız işimi daha da kolaylaştırıyor. O daha çok kişisel gelişim, psikoloji ve roman gibi kitapları tercih ederken benim siyasetten teolojiye, romandan geziye daha geniş bir yelpazem var. Okuduklarımızı aramızda paylaşırken bana defalarca hazır bloğun var okuduklarından orada bahsetsen ne kadar güzel olur demiştir. Ben ise biraz haylazlıktan, biraz üşenmekten gereğini yapmamıştım. İlerleyen zaman içinde bu fikir aklıma yattı ve bugünlere kısmetmiş diyerek bloğumda böyle bir kulvar açmaya karar verdim. Geçmişe yönelik olmasa da okuduğumuz kitapların zihnimizdeki tazeliği kaybolmadan bu günlerden itibaren böyle bir yolculuğa yelken açmış olduk.

Continue reading “BİRAZ DA KİTAP / ÜÇÜ BİR ARADA”

VE AYASOFYA SİYASETE AÇILDI

Öncelikle belirtmeliyim ki bu yazımın başlığının patenti bana ait değil. Günler, hatta haftalar önce Sözcü gazetesinde Deniz Zeyrek’in bir yazısında görmüştüm galiba. Bu ifade çok tuttu ve herkes tarafından dillendirilmeye başlandı. Bu yüzden ben de kullanmakta bir beis görmedim.

Hatırlarsınız bundan kısa bir süre önce Korona günleri serisi içinde Ayasofya’yı da değerlendiren bir yazı yazmıştım. Hatta konunun ülkenin bunca derdi arasına sokuşturulmuş yapay bir gündem olmasından bahisle futbol literatürü içinde benzetmelerle top çevirme hareketi olarak anlatmış ve buradan da bir şey çıkmayacağı sonucuna varmıştım. Önüne, arkasına “ama, ancak, fakat, lakin” koymadan itiraf edeyim ki bilemedim ve yanıldım. Nasıl yanılmam ki? Koskoca Cumhurbaşkanı bir yıl önce “Ayasofya’nın hemen yanındaki camiler dolsun önce, bu işin siyasi boyutu var, bunların hepsi tezgâh, bu oyunlara gelmeyelim. Başka ülkelerde de bizim camilerimiz var, işin bu tarafını da düşünmek lazım” şeklinde açıklamalar yapması, hatta konu ile ilgili Danıştay’daki davada Cumhurbaşkanlığı verdiği savunmada yapının müze yapılması ile ilgili kararın arkasında durması bizi tam olarak ters köşeye yatırdı.

Continue reading “VE AYASOFYA SİYASETE AÇILDI”