Denemeler Rotating Header Image

KORONA’LI GÜNLER – AYASOFYA İBADETE AÇILACAK MI?

Korona virüs ile ilgili dünyada ve Türkiye’deki son durumu özetlemekle yazmaya başlamış olayım. Dünya genelinde vaka sayısı 10 milyonu, hayatını kaybedenlerin sayısı da 500 bini aştı. 130 bine yakın kayıpla ABD ilk sırada hala. Onun arkasından 58 bin kayıpla Brezilya geliyor. İtalya ve İngiltere’de de durum aynı ciddiyette. Ülkemize gelince şu ana kadar vaka sayısı 200 bin civarında ve hayatını kaybeden yurttaş sayısı da 5115. Yani henüz yürekleri ferahlatacak bir fotoğraf görmüş sayılmayız. Dış dünyanın durumunu bilemeyiz ama yurdumuzda durumun ciddiyeti tam anlaşılmış değil, ya da bununla yaşamaya iyiden iyiye alıştık diyebiliriz. Televizyonlarda bile konu ile ilgili haber yorum ve gelişmeler ikinci hatta üçüncü sıralara düştü. Turkuaz zeminde her gün gelişmelere ilişkin verilen sayılar televizyonun alt köşesindeki borsa-döviz rakamları gibi sıradanlaşmaya başladı sanki. “Bugün kayıp sayısı düşmüş, iyileşen fazlalaşmış” gibi sığ değerlendirmelerden öteye gitmedi konulara olan yaklaşımlar. Önceliklerimiz neler oldu derseniz yazı başlığından da anlayacağınız gibi sanki memleketin çözüm bekleyen dağ gibi sorunları halledilmiş de biz hep Ayasofya ile yattık Ayasofya ile kalktık. Televizyon kanallarına saatlerce hatta günlerce aslında her konunun uzmanı olan Ayasofya uzmanlarını izledik.

”Fatih’in İstanbul’un fethi sırasında Bizanslı rahipler şeytanların cinsiyetini tartışıyormuş” şeklindeki bir klişeyi hatırlattı bana bütün bunlar. Benzer durumlar için bir de Ziya Paşa’nın “Yıldız arayıp gökte nice turfa müneccim/Gaflet ile görmez kuyuyu reh-güzarında” biçimindeki mısraları da çok anlamlıdır. Aslında ilk startı 29 Mayıs’ta yani İstanbul’un Fetih yıldönümünde Cumhurbaşkanımız Ayasofya’da Fetih suresini okuyarak verdi. Arkadan Devlet Bahçeli’nin “Çan sesleri susacak ezan sesleri yükselecek” mealinde destek açıklaması gecikmedi. Ömrümün yarıdan fazlası İstanbul’da geçti ve sıklıkla da Ayasofya’nın yanından geçmişliğim vardır. Defalarca ezan sesi duydum ama bir kez dahi çan sesi duymadım. Olsun o kadar kusur kimde yok ki. Cumhurbaşkanının “ Sultanahmeti, Çamlıcayı doldurun önce, oyunlara gelmeyelim, bunların hepsi tezgâh” şeklindeki açıklamalarının daha mürekkebi kurumadan böyle bir kampanyanın başlaması bana tamamen tribünlere oynamak gibi geldi. Aslında mesele çok basit. 1934 yılında bir kararname ile müzeye çevrilen, bir bölümünde de ibadet yapılabilen bu yapıyı iki satırlık bir kararname ile camiye bir günde değil bir saat içinde çevirmek mümkünken bu top çevirmeler, televizyonlarda hâkimiyet işareti, ecdat mirası, Fatih’in bedduası gibi söylemlerle konunun uzatılmasının ne anlamı var ki. Kaldı ki sahada karşı oyuncu da neredeyse yok gibi. Ne baraj kuran var ne de savunma yapan. Kaleci bile hadi at diyerek kaleyi boşaltmış. Ana muhalefet bile “Elini tutan mı var? Yapacaksan yap” diyor. Çok eminim ki bu boş kaleye bu gol atılmayacak ve altı pas çizgisinden başka bir maçta denenmek üzere yandan taca çıkarılacak.

Kişisel olarak konulara bakış açım farklı benim. Herkesi dinlerim ama kendi dünyamın süzgecinden geçirdikten sonra kararımı veririm. Ayasofya M.S 532-537 yılında yapılmış, 916 yıl boyunca kilise, 482 yıl cami olarak kullanılmış, 1934 den bu yana da müze ya da müze/cami olarak hizmet vermekte olan mimari, tarihi, kültürel değeri dünya ölçeğinde onaylanmış bir eserdir. Bunun ne olmasından önce yaklaşan depremde nasıl korunacağı asıl gündem olmalıydı. Tarihsel olayların kendi zamanlarında ve kendi şartlarında değerlendirmenin daha mantıklı olduğunu düşünmekteyim. O günün şartlarında geçerli olan bir uygulama bu gün geçerli olmayabilir. Bir taraftan “Biz herkesin inancına ibadetine saygılıyız “ diyeceksin diğer taraftan senden farklı inananların mabetlerini kendi mabedin haline getireceksin. Bu benim aklıma pek yatmıyor açıkçası. Bazı küçük kasabalarda da benzer şeyler gördüm. Tamamen başka inanç sistemine göre imar ve dekore edilmiş yapının bir köşesine minare dikilerek camiye çevrilmesi, içindeki figürlerin sıva ya da boya ile kapatılması tam melez bir mabet ortaya çıkmış yani. Ben inanmış bir kişi olarak başkalarının kendi inançları doğrultusunda yaptığı bir yapıyı kendi mabedim haline getirilmesine tenezzül ve tevessül etmeyi de doğru bulmam. Hem gerçek inanan için bağ bahçe her yer mabet sayılmaz mı? Bir de olaya şu yönden bakalım. Bazı belgesellerde özellikle balkan ülkelerinde Osmanlıdan kalma bir caminin hala korunuyor kullanılıyor olması her birimizi ne kadar mutlu ediyor değil mi? Bir an için onun da başkalaştırıldığını görmek içimizi ne kadar da acıtır. Geçtiğimiz aylarda Almanya’da bir kilisenin rahibi bayram(ya da cuma) namazında kilise alanını Müslüman cemaatin kullanımına verdiğine çok sevindik. Acaba benzer durumlarda camilerimizi başka inanışların kullanmasına gönlümüz ne kadar razı olur? Neyse ne demek istediğimi umarım anlatabilmişimdir.

Yani sonuç olarak birkaç günlük saltanat ya da birkaç oy uğruna bu kutsallar üzerinde oynanması pek hoşuma gitmiyor. Demem o ki 1934 yılında tek şiarı “Yurtta sulh, cihanda sulh” olan irade orta yol diyebileceğimiz bir çözüm bulmuş. Yapacağınız hamle sadece kendi mahallenizde değil tüm dünyada bir önceki uygulamadan daha iyi sonuç vermeyecekse bırakın olduğu gibi kalsın.

2 Comments

  1. Mehmet Zeren says:

    Tarihsel bir yapı olarak kalmasını doğru buluyorum.

  2. […] bundan kısa bir süre önce Korona günleri serisi içinde Ayasofya’yı da değerlendiren bir yazı yazmıştım. Hatta konunun ülkenin bunca derdi arasına sokuşturulmuş yapay bir gündem olmasından bahisle […]

Leave a Reply

Your email address will not be published.

Lütfen soruyu cevaplayın * Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.