ÜÇ BİLİNMEYENLİ DENKLEM – X

Okul yıllarımızda cebir dersindeki üslü kemiyetler, köklü kemiyetler, denklemler konularını hepimiz hatırlarız. Üç bilinmeyenli denklemler de bu serinin bir parçası idi. Hayat da aslında bir matematik diyebiliriz, onunda birçok bilinenleri ve bilinmeyenleri var. Yetmiş yaşında biri olarak insanları olayları en az elli yıllık bir tecrübe ışığında değerlendirdiğimde birçoğunu çözebiliyorum ve anlamlandırabiliyorum. Ne var ki bazı durumları ve insanları ise hala çözebilmiş değilim. Onu için bu yazımda çözemediğim durumların üç tanesini sizlerle paylaşmak istiyorum.

İlk bilinmeyen (X) sırasını Doğu Perinçek’e vermek istiyorum. Somut olarak onun ilk adını gençlik yıllarımda sarı kapaklı kalınca bir kitabın üzerinde okudum (TİKKO davası/SAVUNMA) 1942 doğumlu olan Doğu Perinçek’in geçmişine baktığımızda, Hukuk Fakültesi mezuniyeti, 1968’de hukuk doktoru kariyerine kavuşması, (Dev-Genç) genel başkanlığı, 12 Mart muhtırasının ardından yargılandığı TİİKP davasından alınan mahkûmiyet, 1974 affıyla dışarı çıkış, 1978’de Türkiye İşçi Köylü Partisini kurması, Aydınlık ve 2000’e Doğru isimli yayın organlarını çıkarması, 12 Eylül 1980 darbesinin ardından tutuklanması ve 5 yıl kadar hapis yatması, mahkemede ve çeşitli yayın organlarında darbeyi savunan açıklamalarda bulunması, 1990 yılında Diyarbakır cezaevinde 3 ay tutukluluk, 1991 yılında Sosyalist Parti Başkanlığı, 1992’de İşçi Parti başkanlığı, “Ordumuz tankları resmi geçit için almadı” sözleriyle 28 Şubat sürecine verdiği destek, 2008 yılında Ergenekon davasından tutuklanış ve alınan 117 yıllık mahkûmiyet, sonrasında özel mahkemelerin kaldırılması ile 2014 yılında tahliye edilişi, İşçi Partisinin Vatan Partisi olarak isim değişikliği, hayatının belli satır başları olarak hatırlanır.

Continue reading “ÜÇ BİLİNMEYENLİ DENKLEM – X”

KORONA’LI GÜNLER – AYASOFYA İBADETE AÇILACAK MI?

Korona virüs ile ilgili dünyada ve Türkiye’deki son durumu özetlemekle yazmaya başlamış olayım. Dünya genelinde vaka sayısı 10 milyonu, hayatını kaybedenlerin sayısı da 500 bini aştı. 130 bine yakın kayıpla ABD ilk sırada hala. Onun arkasından 58 bin kayıpla Brezilya geliyor. İtalya ve İngiltere’de de durum aynı ciddiyette. Ülkemize gelince şu ana kadar vaka sayısı 200 bin civarında ve hayatını kaybeden yurttaş sayısı da 5115. Yani henüz yürekleri ferahlatacak bir fotoğraf görmüş sayılmayız. Dış dünyanın durumunu bilemeyiz ama yurdumuzda durumun ciddiyeti tam anlaşılmış değil, ya da bununla yaşamaya iyiden iyiye alıştık diyebiliriz. Televizyonlarda bile konu ile ilgili haber yorum ve gelişmeler ikinci hatta üçüncü sıralara düştü. Turkuaz zeminde her gün gelişmelere ilişkin verilen sayılar televizyonun alt köşesindeki borsa-döviz rakamları gibi sıradanlaşmaya başladı sanki. “Bugün kayıp sayısı düşmüş, iyileşen fazlalaşmış” gibi sığ değerlendirmelerden öteye gitmedi konulara olan yaklaşımlar. Önceliklerimiz neler oldu derseniz yazı başlığından da anlayacağınız gibi sanki memleketin çözüm bekleyen dağ gibi sorunları halledilmiş de biz hep Ayasofya ile yattık Ayasofya ile kalktık. Televizyon kanallarına saatlerce hatta günlerce aslında her konunun uzmanı olan Ayasofya uzmanlarını izledik.

Continue reading “KORONA’LI GÜNLER – AYASOFYA İBADETE AÇILACAK MI?”

KORONA’LI GÜNLER – ŞARTLI TAHLİYE

Biz 65+ yurttaşlar için yaklaşık üç aydır devam etmekte olan zorunlu ev ikameti tamamen olmasa da 8 Haziran itibari ile sona erdi. Her gün saat 10.00 ile 20.00 arası artık kişiliğimizin bir parçası olan maske, sosyal mesafe ve hijyen koşullarına uymak koşulu ile istediğimiz şekilde dışarıya çıkabileceğiz. Bize tanınan bu hakkı kullanmak üzere dışarı çıktığımızda anladık ki biz bir müddet dış dünyaya da uyum sağlamakta zorlanacağız. Evde geçirilen üç ayın bizde yerleştirdiği öğrenilmiş çaresizlik zemini üzerine inşa edilen ürkeklik, çekingenlik an be an kendini ve çevresini kontrol etme hallerini adaptasyon sürecinin ilk sancıları olarak kabul edebiliriz. Ne gariptir ki sokaklara, sahillere, kafelere baktığımızda sanki güzelim ülkemde hiç bir şey yaşanmamış, ya da korkulu bir rüyaymış da rüyadan uyanılmış gibi bir durumda gördük insanları. Bu insanların hayatlarına kaldıkları yerden hatta daha bir iştahla günlük hayatlarını hiçbir tedbir ve sınırlama gereği duymadan yaşamakta olduklarını görmek beni gerçekten hayal kırıklığına uğrattı.

Bu da bana çok eskilerden duyduğum bir fıkrayı hatırlattı. Fıkrayı bir yerlerden mi okudum, yoksa bir kişiden mi duydum emin değilim. Birinci Dünya Savaşı’nın başladığı yıllarda Yüce Tanrıya her gün melekleri gelir Almanya savaşa girdi, İngiltere savaşa girdi, Rusya savaşa girdi diye bilgi verirlermiş. Tanrı da bu gelişmeleri sakin sakin dinlermiş. Savaş ilerledikçe yine bir gün melekler Osmanlının savaşa girdiği haberini verince Tanrı telaşla yerinden kalkmış ve birtakım hazırlıklara başlamış. Bu farklı tepkiyi gören melekler bunun sebebini sormuşlar. Tanrı da onlara “Ben Osmanlıyı ve Türkleri iyi tanırım, onlar savaşa girdilerse bana güvenip girmişlerdir. Gidip onlar için ne yapabilirim bakayım” demiş. Ben de eğer biz bu korona virüs illetinden kurtulacaksak herhalde Yüce Allah’ın inayeti ile kurtuluruz diye düşünüyorum. Bunu yapılanları küçümsemek ya da çalışmaları yetersiz bulmak anlamında söylemiyorum. Benim söz konusu ettiğim husus daha başka ve daha çok kişilerle ilgili.

Continue reading “KORONA’LI GÜNLER – ŞARTLI TAHLİYE”

KORONA’LI GÜNLER – YENİ NORMAL

Öncelikle yazı başlığındaki “YENİ NORMAL” sözcüklerini görüp yersiz bir iyimserliğe ve umuda kapılmamanız için uyarımı yapmalıyım. “Garp cephesinde yeni bir şey yok” dersem herhalde durumu özetlemiş olurum. Dünyada ve ülkemizde gelinen son durumu özetlemekle işe başlayalım. Mayıs sonu itibari ile tüm dünyada vaka sayısı 6 milyonu aşmış durumda, hayatını kaybedenlerin sayısı da neredeyse 375 bini buldu. ABD 105 bin kayıpla yine ön sırada yer alıyor. Onun arkasından da İngiltere (38 bin kayıp), İtalya(33 bin kayıp), Brezilya (29 bin kayıp), Fransa (28 bin kayıp) gibi ülkeler geliyor. Zorunlu ikametlerle geçirilen hafta sonları, milli(19 Mayıs Gençlik Spor ve Atatürk’ü anma bayramı), ve dini (Ramazan Bayramı) bayramları yaşamış olduğumuz ülkemizde gelinen durumu da sayısal olarak özetleyecek olursak Mayıs sonunda geldiğimiz nokta vaka olarak 170 bin, can kaybı da 4.540 sayısına ulaştı. Sevindirici husus da günlük iyileşen hasta sayımız vaka sayısının altında seyretmesi. Hayatını kaybeden insanlarımızın da göreceli olarak sayılarının azalmasına rağmen konunun uzmanları işin ciddiyetinin hala devam ettiğini ısrarla belirtiyor.

Continue reading “KORONA’LI GÜNLER – YENİ NORMAL”

KORONA’LI GÜNLER – ENDİŞE DEVAM EDİYOR

Korona virüsü ile ilgili ilk yazımı bundan yaklaşık bir ay kadar önce yazmıştım. O günler meğer iyi günlerimiz imiş. Geçen süre içinde tablo daha vahim olmaya başladı. Dünyadaki vaka sayısı 3 milyonu, hayatını kaybedenlerin sayısı da 200 bini aştı. 50 binden fazla can kaybı ile ABD ön sırada yer alıyor. Bu ülkenin ardından Fransa, İtalya ve İspanya da en fazla kayıp veren ülkeler arasında yer alıyor. Ülkemizde de durum an itibari ile 100 bini aşkın vaka ve 3 bine yakın can kaybı ile ilk on içinde yer alıyor. Vaka sayısı ile iyileşen hasta sayısı arasındaki sevindirici gelişme umutlarımızı biraz arttırsa da tünelin ucunda henüz ışığın göründüğünü söylemek için vakit çok erken.

Bizler de 65 yaşın üzerindeki kişiler olarak verilen talimatlar doğrultusunda  zorunlu ikametimizi sürdürüyoruz. Ne zamana kadar süreceğini bilmediğimiz bu günlerde kitap okuma, bulmaca çözme gibi meşgaleler ile kendimizi oyalıyoruz. Bazen 70 yılın biriktirdiği anı yığınında yolculuğa çıktığımız da oluyor. Böyle bir yolculuk sırasında hafızam beni  elli yıl öncesine yani 70li yıllara götürdü. Şimdilerde unutmaya yüz tuttuğumuz parlamenter sistem ile yönetiliyorduk o zamanlar. Hükümetler kuruluyor, düşürülüyor, tekrar kuruluyor, bazen de güvenoyu sayısı sağlanamadığı için hükümetlerin günlerce hatta haftalarca kurulamadığı oluyordu. O sıralarda benim en çok dikkatimi çeken husus hükümetler kurulamıyor olsa da günlük işlerin kendi mecrasında yürüyor oluşuydu. Bizler maaşlarımızı alıyor, marketler, fırınlar ve diğer işyerleri çalışıyor, insanlar seyahat ediyor kısacası hayat kendi akışına göre devam ediyordu. Böyle olunca da benim zihin dünyamda hükümetlerin, meclisin, milletvekillerin o kadar gerekli bir şey olmadığı fikri yerleşiyordu. Tabii yıllar ilerleyip kendi küçük dünyamızın dışına çıkıp büyük fotoğrafı görmeye başlayınca fikrim değişmeye başladı. Kurumlar ve kurallar yerine oturmuş ise, bir de nitelikli bir bürokrasi varsa günlük hayatın olağan akışı bir üst aklı ya da yönetimi gerekli kılmayabilir. Ancak ülkede ve dünyada cereyan eden sıra dışı olaylar ülke yönetimlerini ve yöneticilerini adeta test eder niteliktedir. Yakın geçmişimize baktığımızda bu gibi durumların sayısız  örneklerine rastlayabiliriz. İktidarların varlıklarını sürdürmek için cemaat ve benzeri oluşumlarla kurduğu ilişki  15 Temmuza kadar uzanan yolun alt yapısını oluşturmuş ve ülke insanımıza tarifsiz acılar yaşatmıştır, bunu hepimiz  biliyoruz. Keza aynı şekilde; genelinde dış politika, özelinde  Suriye meselesindeki isabetsiz, öngörüsüz tercihler sonucu insanların ve toplumun yıllar boyu taşıyacağı bir bedel omuzlara yüklenmiştir.

Continue reading “KORONA’LI GÜNLER – ENDİŞE DEVAM EDİYOR”

KORONA’LI GÜNLER – IBAN

Korona virüslü günler ilerledikçe bu bela sadece tıbbi yönüyle değil, hayatın her kesiminde etkisini göstermeye başladı. Özellikle insanların dışarıya çıkmaması zarureti  kurum ve kişileri ekonomik sıkıntıya soktu. Bununla ilgili olarak birçok ülke kendi yurttaşlarını ve kurumlarını bu sıkıntılı dönemi daha kolay atlatması için ekonomik yardım paketleri açıkladılar. Amerika 2 trilyon dolar, Almanya 750 milyon avro, İspanya 200 milyon avro ile başı çeken ülkeler arasında yer alıyordu. “Siz kendinizi koruyun, işinizi, faturalarınızı, kayıplarınızı düşünmeyin. O iş bizim işimiz” diyen Kanada Başbakanı da 107 milyar dolarlık yardım paketini açıkladı.

Bütün bunlar yaşanırken ülkemiz yöneticileri de boş durmuyordu. 100 milyar liralık (Yaklaşık 15 milyar dolar) yardım paketi Cumhurbaşkanımız tarafından açıklandı. 13 maddelik bu paketin içinde neler var diye merakla bekleyenler ne yazık ki hayal kırıklığına uğradılar. Dışarı çıkma yasaklarının konduğu bir sırada uçak biletlerindeki vergi indirimi, konut kredisi limitlerinin arttırılması, bankadan kredi alımlarının kolaylaştırılması gibi tedbirler konunun ciddiyetinin henüz anlaşılmadığı izlenimi veriyordu. En düşük emekli maaşının 1500 TL’ye çıkarılması belki de paketin en hazin ve somut maddesi idi.

Özellikle büyük şehirlerde yaşayan ve muhtaç durumda olan vatandaşlar için yerel yönetimler yardım kampanyası açma girişiminde bulundular. Bunların başında da İstanbul ve Ankara geliyordu. Yapılacak bağışların  İBAN’larının açıklanmasının üzerinden 24 saat bile geçmeden merkezi hükümet yasal olmadığı gerekçesi ile bu hesaplara el koydu. “Bu memlekette ne yapılacaksa onu da biz yaparız” dercesine bu defa Cumhurbaşkanımız “Biz bize yeteriz Türkiye’m” diye bir kampanyayı başlattı. Ülkemiz insanı böyle bir günde bile kutuplaştırıldı. Yerel yönetimlerin yaptığının meşru ve yasal olduğunu söyleyenler bir tarafta, ülke yönetiminin de iki başlılık olmaz yardımların tek elden ve 82 milyonu temsil eden Cumhurbaşkanınca yapılmasının doğru olduğunu söyleyenler diğer tarafta yerlerini aldılar. Ne yazık ki bu cenah hiç bir zaman “Madem 82 milyonun temsilcisi niye toplantılarını sadece kendi partisinin İl başkanları ve Belediye Başkanları ile yapıyor ?” sorusunu sormayı düşünmediler.

Bazı konulara ben birçoğu gibi muhalif ya  da muvafık penceresinden bakamıyorum. O mu haklı, bu mu haklı gibi dar bir kalıp yerine ikisi de haklı, ya da ikisi de haksız gibi diğer seçeneklerin irdelenmesi gerektiği düşüncesindeyim. Aynı problemi yaşayan başka ülke liderlerinden böyle bir kampanya düzenleyen olduğunu sanmıyorum. Bu işler daha çok STK’ların işi bana göre. Elinde yürütme ve yasama gücü bulunan yönetimler vergiler koyarak ya da diğer yollarla bunu zaten yapabilirler. Ayrıca bağış kampanyasına en büyük katkıyı her biri kamu kuruluşu olan Merkez Bankası ve Ziraat Bankasının vermesine ne demeli. Piyasa dilinde buna “müşteri kızıştırmak” denir sanırım. Yoksa sağ cebinden al sol cebine koy gibi bir şey oluyor. Korona bakalım daha bize neler gösterecek. Bizi izlemeye devam edin.

KORONA’LI GÜNLER – BAŞLANGIÇ

2019 yılı Aralık ayında aslında her şey ne kadar güzel gidiyordu. Hong Kong’da idik o günlerde. Orada yaşayan çocuklarımızın bizim için yılbaşını da içine alan davetlerine icabet etmiştik. İlaveten de 1,5 yaşındaki sevgili torunumuz Ada ile buluşma ve onun büyümesini yakından izleme bu daveti adeta vazgeçilmez kılmıştı. Gerek Hong Kong’da gerekse oradan beş günlük bir kaçamak yaptığımız Şangay’da torunumuz ile çok güzel vakitler geçirdik. Yeni dillenmeye başladığı bu dönemde baba, anne gibi sözcüklerin yanında üzerine basa basa dedddeeee diye seslenmesi yüreğimizin yağlarını eritiyordu. Ayrıca  parmaktan, çeneden, burundan, gıdıdan, kulaktan, saçtan, ayaktan verdiği öpücük hünerleri günümüzün değişmez seremonisi haline gelmişti.

Tabi ki hayatta bazen işler planlandığı gibi gitmiyor. Boşuna denmemiş ”Hayat planlar yaparken başınıza gelenlerdir” diye. Çocuklar yaklaşan yılbaşı için program yapma arayışını sürdürürken sevgili eşim Nuray’ın Tokat’ta yaşayan ve 90lı yaşlarda olan babasının hastanede yoğun bakımda olduğu haberini alınca en kısa zamanda ve yılbaşından önce ülkemize dönmek durumunda kaldık. Kayınpederin yoğun bakımdan çıkarak eve dönmesi, önce eşim Nuray’ın daha sonra da benim Tokat’a gitmemiz, orada her ikimizin hastalanarak İstanbul’a dönüşümüz, içtiğimiz ilaçlar antibiyotikler, hoş olmasa da buna da şükür diyeceğimiz hatıralar arasında yer aldı.

İstanbul’da geçirdiğimiz günlerde sanırım 2020’nin ilk günlerinden itibaren Çin’in Wuhan kentinde Korona virüs (covid-19) kaynaklı salgın hastalığının baş gösterdiği haberlerini sıkça duymaya başladık. Tabi coğrafyamızdan oldukça uzak olduğu için insanların birçoğu bu olayın magazin yönü ile ilgilendi. Sebebini Çinlilerin yediği böcek, çekirge veya  yarasa çorbasına dayandıranlar, “Trump’ın bir hamlesi Çin’e virüs bombası attı” gibi komplo teorileri ile açıklayanlar bile oldu. Ama bir gerçek var ki o da bu kentte birkaç ay içinde 90 bin civarında vaka görüldüğü ve 3 binin üstünde can kaybının yaşandığıdır.

Çin devletinin Wuhan’ı, daha doğrusu Hubei eyaletinin tamamını, çok sıkı bir karantina altına alması, on gün içinde iki büyük hastane inşa etmesi birçokları tarafından abartılı ve şaşırtıcı bulundu. Bütün bunlar konuşulurken adeta kaşla göz arasında virüs Avrupa’yı kuşattı. Birçok ülkede Çin’i çok gerilerde bırakan kayıplar yaşandı. Bunların başında Mart sonu itibari ile İtalya 11.591, İspanya 7.716 kayıpla hastalığın ilk çıktığı ülke olan Çin’i geride bırakan ülkeler arasında yer aldı. An itibarı ile dünyadaki durum ise 786.228 vaka ve 37.820 ölüm olarak istatistiklere geçti. Önümüzdeki günler için ise bir tahminde bulunmak son derece zor tabi.

Ülkemizdeki duruma gelince dünyada bu felaketin ilk kıpırdanmaları yaşanırken son derece iyimser bir hava hâkimdi. Sağlık bakanımız televizyonlarda şu kadar negatif çıktı, bu kadar negatif çıktı dedikçe sağlık sistemimizin ne kadar mükemmel olduğuna iyiden iyiye inanmaya başlamıştık. Zaman ilerledikçe pozitif de çıkabilir şaşırmayalım gibi ifadeler felaketin sanki ilk habercisiydi. 11 Martta ilk korona virüs vakasının görülmesinden bugüne çok kısa bir zaman geçmesine rağmen şu anki durum 10.827 vaka ve 168 ölüm olarak kayıtlara geçti. Yarının ya da yarınların ne göstereceğini de birlikte göreceğiz. Bir de ülkemizde sayıların gerçeği ne derece yansıttığı da hep tartışılmıştır. Sayılar ne derse desin açıklanan enflasyon ile yaşanan enflasyon, açıklanan işsizlik  ile yaşanan işsizlik rakamlarına hep kuşku ile bakıldığı düşünüldüğünde buna da pek şaşırmamak gerekir diye düşündüm. 

Gözle görülmeyen, elle tutulmayan böylesi bir vaka karşısında yapay kalp yapan, organ nakleden, canlı kopyalayan ve daha birçok mucizeye imza atan tıp biliminin bu kadar çaresiz kaldığı bir durum daha önce yaşandı mı bilmem. Televizyonlarda saatlerce, günlerce (belki aylarca da sürecek) konuşan ve her biri konusunda yetkin her birinin akademik unvanı Prof. olan akademisyenlerin vardığı son nokta ve çare  “Evden çıkmayın, elinizi en az 20 saniye sabunla yıkayın, sosyal mesafeyi iyi ayarlayın, kolonya kullanın” reçetesinden ibaret kaldı. 

Ülkemizde ilk tedbir olarak 65 üstü yaşlılara sokağa çıkma yasağı kondu. Bu bizi de kapsadığı ve işin de ciddiyetine inandığımızdan bu kurala titizlikle uyduk. Sağ olsun çocuklarımız da temel ihtiyaçları sanal marketlerden dijital yöntemlerle sağladıkları için bir sıkıntımız da olmadı. Eskiden ben ev hayatını seven biri olmama rağmen zaman zaman sıkıldığım oldu. Evde kalmak insanın kendi tercihi olduğu ve istediği zaman dışarı çıkabilme özgürlüğü olduğunda anlamlı oluyormuş. Zorunluluk halinde olması halinde yaşanan şey aynı olmasına rağmen hissedilen farklı olabiliyor. Umalım ki bu zorunlu ikamet günlerimiz uzun sürmez ve çok daha acı günleri görmeden  sağlıklı ve aydınlık günlerimize kavuşuruz.

47 YIL SONRA

Takvimler 2020 yılının 7 Ocak gününü gösterdiğinde İstanbul soğuk yağmurlu ve fırtınalı bir güne uyanmıştı. Böyle durumlarda her zaman olduğu gibi trafik yine felç olmuş, uçakların iniş ve kalkışları aksamış, şemsiyeler iş göremez hale gelmiş ve insanlar  bir an önce gidecekleri yere ulaşma telaşına kapılmışlardı. İşte böylesi bir günde yazının içinde resimlerini göreceğiniz bir grup yaşlı insan Kadıköy’de bir kafede toplanmıştı. Kimdi bu insanlar ve böyle bir havada sıcacık evlerinde oturup keyif çatmak varken buralara onları hangi sebep getirmişti? İşte bu sorunun cevabını bulmak için bakışlarımızı 47 yıl öncesine çevirmemiz gerekecekti.

1973 Sonbaharı… Zihnimde bütün canlılığını koruyor. O zamanlar televizyonlar, resimler siyah beyaz, hatta fikir ve düşünceler de siyah beyazdı. 10. Yıl Marşı kadar popüler olmasa da O siyah beyaz televizyonlarda Bekir Sıtkı Erdoğan’ın sözlerini yazdığı ve Necil Kazım Akses’in bestelediği “Müjdeler var yurdumun toprağına taşına. Erdi Cumhuriyetim elli şeref yaşına“ sözleri ile başlayan 50. yıl marşını kaç kişi hatırlar bilemiyorum. İşte böyle bir sonbahar gününde kader yurdun çeşitli yerlerinde en az 3-5 yıl sınıf öğretmenliği yapmış akabinde de üst öğrenimlerini gerçekleştirmek ideali ile yola çıkan 36 genci İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü Eğitim/Gündüz bölümünde buluşturdu. Üç yıl sonra Cumhuriyetimizin 100. yılını kutlayacağımız düşünüldüğünde neredeyse yarım asırlık bir geçmişi olan buluşmadan söz ediliyor yani. Üç yıl bir arada eğitim gördüğümüz bu grubun içinde bulunma bahtiyarlığını ben de yaşadım. Hazları, hataları, coşkuları, dostlukları, dayanışmayı, yardımlaşmayı, hayalleri, hayal kırıklıklarını velhasıl insana ait her türlü duygunun yaşandığı en keyifli ve en öğretici yıllar oldu benim için bu zaman dilimi.

Bu grubun içinde olduğum için de her zaman kendimi hep şanslı hissettim. Bu arkadaşlarımın birçoğu ile hala iletişimim devam etmektedir. Ancak geçtiğimiz günlerde Emin Toprak arkadaşım olağanüstü bir gayret ve örgütleme becerisi göstererek sınıfın tamamını bir Whatsapp grubunda birleştirdi. Bu da yetmedi. Öğretmenimiz Rafet Çağlar ile işbirliği yaparak okulumuzun yanındaki bir kafede (Sütlü Kahve) tarihsel buluşmayı gerçekleştirdi. İşte resimlerde  gördüğünüz grup, üzerinden 47 yıllık bir zaman silindiri geçmiş insanların görüntüsüdür. Büyük usta elindeki zaman fırçası eşsiz hünerini kullanarak saçlarımızı beyazlatmış, vücutları deforme etmiş ve kimimizi de daha çok unutan, daha az hatırlayan ya da yanlış hatırlayan insanlar haline getirmişti. Zaman asıl acımasızlığını Lütfi Öztabağ, Mebuse Sürmeli, Ömer Er, Kemal Sürekli, İzzettin Alıcıgüzel gibi tanımaktan ve öğrencisi olmaktan kazançlı ve gururlu olduğum öğretmenlerimizi aramızdan almıştı. Yine 36 kişilik sınıfımızdan Sezin Şenmanav, Gürbüz Göknar, Mehmet Kurtkara, Yusuf Yorgancı, Mehmet Sağlıklı, Hayrettin Işık, Fuat Aldı isimli arkadaşlarımız da bizlerde çok güzel hatıralar bırakarak aramızdan ayrıldı. Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun, Nur içinde yatsınlar.

Toplantımızda Rafet Çağlar hocamızı 80 yaşını aştığını söylemesine rağmen çok dinç bulduğumuzu söylemeliyim. Okul hayatı ile ilgili yaşanmışlıkları, hatta bizim okula girişimizdeki mülakatlar ile ilgili konuları en ince ayrıntısına kadar hatırlayıp güzel üslubu ile anlatması  bize çok zevkli dakikalar yaşattı. Nezihe ve Ercan Özgür öğretmenlerimizin katılımı ile de birlikteliğimiz daha anlamlı hale geldi. Bizim öğrencilik yıllarımız ve daha sonraki yıllardaki yaşananlar ile ilgili son derece keyifli paylaşımlarımız oldu. Kaderin ve sistemin kendilerine yaşattığı talihsizliklere karşın bildiğimiz ödün vermez ilkeli duruşları karşısında kendilerine hayranlığımız bir kat daha arttı. Diğer arkadaşlarımız da mezuniyet sonrası serüvenlerini bazen kısa bazen de uzun cümlelerle paylaştılar.

Daha sonra havanın fırtınalı ve yağmurlu olmasına aldırmadan kafenin hemen yanındaki okulumuzu ziyaret fikrini gerçekleştirmeye sıra geldi. Bu kısım ihtiyari idi. Buna grubun yarısı iştirak etti. Bizim bildiğimiz ve girdiğimiz kapı iptal olduğundan okula 47 yıl önce girdiğimiz kapının biraz aşağısından girdik. Bu yapıların Fen Lisesi olarak kullanıldığını daha önceden biliyorduk. İki yıl öncesine kadar bizim eğitim gördüğümüz binalar duruyormuş. Biz gittiğimizde birinci yıl ve daha sonraki yıllarda eğitim gördüğümüz binaların yıkılarak yerlerine daha büyük ve modern yapıların yapıldığını gördük. Şu anki okul müdürü Muzaffer Güneş Bey bize gerekli yardım ve ilgiyi gösterdi. Kendisine tekrar selam ve teşekkürlerimi iletmek isterim. Tabi yapacak bir şey yoktu. Ama yine de biz okulumuzu tam girişi olarak düşündüğümüz noktada resim çekmeyi ihmal etmedik. Binalarımızın yıkılmış olmasına karşın bahçemiz ve ağaçlarımız yerinde duruyordu. Sayısız anıya tanıklık etmiş bu sadık dostları selamlayarak kurumdan ayrıldık.

Kafede bizi bekleyen arkadaşlarımızla biraz daha sohbet ettikten sonra yemeğimizi yedik.  Ayrılık zamanı gelince de vedalaşarak ayrıldık. Başta Emin Toprak arkadaşımız ve Rafet Çağlar öğretmenimiz olmak üzere bu buluşmada emeği geçenlere teşekkür ederim. İyi ki vardınız, iyi ki varsınız sevgili öğretmenlerim ve arkadaşlarım.

ANTALYA GÜNLERİ / VE KAŞ’I GÖRDÜM

Antalya’da geçirdiğimiz günler çoğaldıkça burası ile ilgili değişik yerleri görme fırsatlarını da değerlendirmeye çalışıyoruz. Bu konudaki tespitlerimi de siz takipçilerimle blogumda paylaşmaya çalışıyorum. Uzunca bir zamandır aklımızda olan ancak yolunun biraz uzak olması sebebi ile gerçekleştiremediğimiz “Kaş” ilçesine gitme planını da nihayet geçtiğimiz günlerde gerçekleştirdik. İşe daha önce arkadaşlarımızdan bilgisini aldığımız bir pansiyonda iki gecelik bir yer ayırtmakla başladık. Yetkili kişi 17-18 Ekim tarihlerini belirtince o tarihlerde deniz gören bir oda boşalacağını ve o odayı da bizim için ayıracağını söyleyince daha da sevindik. Yolculuğumuz 17 Ekim sabahı saat 8.25 de Antalya otogarından bir midibüs denen otobüsten küçük, minibüsten büyük bir araçla başladı.

Antalya Kaş arasındaki yaklaşık 200 kilometrelik yolu dört buçuk saatte gidebildik. Yolların yapısı, birde aracın Finike, Kumluca, Demre gibi yerleşim yerlerinde otogarlara girişi yolculuk süresinin uzamasına sebep oluyordu. Neyse öğle saatlerinde ulaştığımız Kaş otogarından bir taksi ile konaklayacağımız Kaptan Pansiyon’a geldik. Bizim için ayrıldığı söylenen deniz gören odada kalanların sürelerini uzatması nedeni ile boşalmadığı, bu yüzden bize başka bir oda verecekleri sürprizi ile karşılaştık. En azından telefonla bize bilgi verilmediği için biraz canımız sıkıldı. Bunu da muhatabımıza hissettirdik. Tabi yapacak bir şey yoktu ve uygun bir odaya yerleştik ve yol yorgunluğunu atmak için biraz istirahat ettik.

Kaş oldukça küçük bir yerleşim yeri. Girişinde nüfus olarak 50 binli rakamlar yazıyor olsa da bunun köyleri de kapsadığı, şehir merkezinin yerleşik nüfusunun 7-8 bin civarında olduğu belirtiliyor. Kaş gerçekten hoş bir yerleşim yeri. Her güzellikten bir parça var ama kendine özgü bir ruhu da var diyebilirim. Biraz Altınoluk, biraz Ayvalık, bir miktar Bodrum, yarım ölçek Didim ekleyin hatta gecenin bir bölümünde Çiçek pasajı ile de süslenmiş bir görüntüsü var. Sevgili eşim Hong Kong’tan bile bir parça buldu. Ulaşımının zor olması belkide burasının daha doğal kalmasını yağmalanarak betonlaşmamasını sağlamış diye düşündüm. Yerleşim yerinin küçük olması şehri gezmek için yarım günü bile yeterli kılıyor diyebilirim. Kaş geçmişi M.Ö 3000 yıllarına dayanan eski Akdeniz uygarlıklarından biri olan “Likya” nın kurulduğu Teke yarım adasında yer almaktadır. Şehir merkezinde bu medeniyetlerden kalma Antik tiyatro ile kral mezarları kolayca ziyaret edilebilecek yerler arasındadır.

Kaş İlçesinin bir özelliği de Yunanistan sınırlarındaki Meis adası ile en yakın olan kara parçamız olmasıdır. Gözünüzün önüne bayrağımızı getirin, hilal olan kısmına Kaş ilçesini yerleştirin, yıldız olan kısmınıda Meis adası olarak düşünebilirsiniz. Kaş kıyısına 2 km. kadar uzaklıkta ve 7 kilometrekare büyüklüğündeki bu adada 600 kişi yaşadığını ve bir çok ihtiyaçlarını da cuma günü kurulan Kaş pazarından karşıladıkları belirtiliyor. Kahvaltı yaptığımız pansiyonun terasından adeta bir taş atımı mesafesinde görülen ve yüzerek de gayet kolay ulaşılabilecek uzaklıktaki bu adaya Kaş’tan günübirlik seferler düzenlendiği bilgisini vermiş olayım.

Kaşta kaldığımız bir günün tamamını da tekne turuna ayırdık. Sabahları saat on da başlayan tur saat onsekizde sona eriyor. Daha önce katıldığım tekne gezilerinde beni en rahatsız eden şey kulakları sağır edercesine açılan ve yanındaki ile bile konuşma imkanı vermeyen müzik icra etmeleri idi. Fakat bu turumuzda şükür böyle bir şey yoktu. Sadece yeri geldikçe kaptan gezilen yerlerle ilgili Türkçe ve İngilizce açıklayıcı bilgiler veriyordu. ”Grand Safari Boat” isimli teknemiz Kaş’ın en büyük teknesi olarak anılıyor. Yaklaşık 100 yolcusu ile limandan batıya yani Antalya istikametine doğru yol almaya başladı. İnönü koyu, Yağlıca koyu, Akvaryum koyu, Tersane koyu, Kaleköy, Üçağız köyü ve Batık Şehir olarak belirtilen yerlerden geçti. Burada ismi geçen dört yerde demir atarak pırıl pırıl sularda teknedekilere denize girme keyfi yaşatıldı. Bu arada tabi oldukça doyurucu olan öğle yemeğimizi vermeyi de unutmadılar.. Bu gezide özellikle Kale köyün ve Batıkkent’in de yer aldığı Kekova bölgesinde 2500 yıl önce yaşanan depremle yer altında kalmış kalıntılarını, ve (tarihi antik Simena kıyı kenti) Kale köyü yakından görmek gerçekten heyecan vericiydi. Pansiyonumuzun sahibinin de arada kaptanlık ettiği bu gezi akşam belirtilen saatte Kaş’a dönerek son buldu.

Bu arada bu geziyi anlamlı ve keyif verici kılan bir buluşmadan da söz etmeden geçemeyeceğim. Daha önceden İstanbul’dan tanıdığımız, ayrıca küçük oğlumuz Gençer’in sınıf öğretmeni olan Melal hanım (kendisi birkaç yıldır Kaş’ta yaşıyor) ve kardeşi Mine hanımla birlikte Kaş akşamlarında bize eşlik ettiler. Buradan kendilerine kucak dolusu sevgi ve selam.

ANTALYA GÜNLERİ / AKTUR PARK (Heart of Antalya)

Antalya’da geçen günlerimde vaktim olduğunca bloğuma bir şeyler eklediğimi takipçilerim umarım fark etmiştir. Bu defa da evimize yakın bir eğlence alanı (Lunapark) ile ilgili bilgileri paylaşacağım. Görkemli bir girişi olan ve üzerinde de “AKTUR PARK” yazan bu merkez Atatürk bulvarı üzerinde ve Antalya’da herkes tarafından bilinen 5M MİGROS alışveriş merkezinin tam karşısında bulunuyor. 1997 yılından beri de buradaki hizmetini sürdürüyor. Atlıkarıncadan çarpışan otolara, dönme dolaptan korku tünellerine, kırk civarında eğlence ünitesi hem yetişkinlere hem çocuklara neşeli dakikalar geçirttiği gibi bazılarında adrenalinin tavan yaptığını yaşayabiliyor ve gözlemleyebiliyorsunuz. Özellikle gece bir renk cümbüşü oluşturan bu ortamda çocukların, gençlerin ve yetişkinlerin ilgi alanlarına yönelik her türlü eğlence ve etkinlik bulunuyor. Burada gezerken bir an için sevgili torunumuz Ada’yı, onun çocukluğunu, gençliğini ve buraya birlikte gelerek her bir aygıtta atacağı çığlığı düşündüm. Sonra da yetmişine gelmiş biri olarak ileriye dönük planlar yaparken, ya da beklenti içine girerken biraz temkinli olma gerçeği ile de kendimi yüzleştirdim.

Aslında bu yazının burada son bulması gerekirdi, ama bu alan ile ilgili bir son dakika, daha doğrusu son yıl gelişmesi yazıma bir paragraf daha açmamı zorunlu kıldı. Basında ve televizyonda belki izlenmiştir. “Avrupa’nın ikinci büyüklükteki dönme dolabı Antalya’da hizmete girdi” şeklinde verilen bu haberin ardından bu ünitenin 90 metre yüksekliğinde olup Çin’de imal edildiği, parçaların iki ayda gemilerle getirildiği, sekiz ayda monte edildiği bilgileri de veriliyordu. “Heart of Antalya” adı verilen, Konyaaltı’ndaki evimizden de görülebilen bu dönme dolapta her biri on kişi alan 42 klimalı kapsülün bulunduğu ve her bir turunu da 15-20 dakikada tamamladığını eklemeliyim. Ben de herkes gibi 30 TL ücret ödeyerek bindim. Antalya’nın birçok yerini kuşbakışı izleme ve görüntü alma imkânı bakımından iyi bir fırsattı gerçekten. Tabi kapsülün koyu renk camlarla kaplı olması (sanırım güneş ısısının etkisini azaltmak için) fotoğrafların istenen netlikte olmasının önünde bir engeldi sanki. Netice olarak Antalya’ya kazandırılan bu eser ile kuş bakışı şehri izleme keyfini herkese tavsiye ederim.

Bu arada Avrupa’nın ikicisi olduğu açıklaması ister istemez birincisi hangisi acaba sorusunu sorduruyor. Birincinin de kimseyi yormadan Londra’da olduğunu söyleyivereyim. Sağ olsun Londra’da küçük oğlumun yanına gittiğimizde bu dönme dolaba binme imkânını da bulmuş ve bloğumda da yazısını yazmıştım. Tabi insan ister istemez ikisini karşılaştırma ihtiyacı duyuyor. Yükseklik olarak Londra’da ki Antalya’dakinin bir buçuk katı kadar, yani Londra’yı 90 değil 140 metre kadar yüksekten izliyorsunuz. Kapsüllerin sayısı daha az ama her biri 15-20 kişi alacak büyüklükte. Bana göre en önemlisi Antalya’daki dolap düz bir zemine iki tarafta dörder çelik direk üzerine yerleşmişken, Londra’daki Thames nehrinin hemen kıyısına kurulduğundan tek taraflı iki direk ve ona destek ve güç veren çelik halatlara tutturulmuş. Yani bu statiği ile de biraz hayranlık uyandırdı bende. Londra’dakine gündüz bindiğimiz için gece durumunu izleyememiştik. Antalya’dakinin gece görüntüsün, ışıklandırmasının da müthiş olduğunu ve adeta görsel bir şölene dönüştürüldüğünü belirterek yazımı sonlandırmak istiyorum.