BİRAZ DA KİTAP / ÜÇÜ BİR ARADA

Öteden beri okumayı, kitap okumayı hep sevmişimdir. Emeklilik yıllarımda Altınoluk ve Antalya’da geçirdiğimiz günlerde yakınımızdaki kütüphaneler bu anlamda çok işime yaradı. Hele uzun pandemi günlerinde bu alışkanlığım adeta bana ilaç gibi geldi. Kütüphanelere bizzat gidemedik ama sağ olsunlar çocuklarımız internet üzerinden bizim kitap stoğumuzu epey arttırdılar. Bu dönemde okuduklarım arasında Kör, Görmek, Bilinmeyen Adanın Öyküsü (Jose Saramago), Sarmal (Murat Ağırel), Hong Kong-İstanbul Şehri Şahsileştirmek (Asumen Suner), Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu, Olağanüstü Bir Gece, Mecburiyet (Stefan Zweig), Harita ve Metod Defteri (Murathan Mungan), Elveda Güzel Vatanım (Ahmet Ümit), Ermiş (Halil Cibran) isimli kitapları sayabilirim. Sevgili eşim Nuray ile aynı zevkleri paylaşıyor olmamız işimi daha da kolaylaştırıyor. O daha çok kişisel gelişim, psikoloji ve roman gibi kitapları tercih ederken benim siyasetten teolojiye, romandan geziye daha geniş bir yelpazem var. Okuduklarımızı aramızda paylaşırken bana defalarca hazır bloğun var okuduklarından orada bahsetsen ne kadar güzel olur demiştir. Ben ise biraz haylazlıktan, biraz üşenmekten gereğini yapmamıştım. İlerleyen zaman içinde bu fikir aklıma yattı ve bugünlere kısmetmiş diyerek bloğumda böyle bir kulvar açmaya karar verdim. Geçmişe yönelik olmasa da okuduğumuz kitapların zihnimizdeki tazeliği kaybolmadan bu günlerden itibaren böyle bir yolculuğa yelken açmış olduk.

Kitap paylaşım yazıma en son okuduğum Cemil Kılıç’ın İslam Bu, Cami ve Siyaset, Ku’ran ile Aldatmak adlı üç kitabından başlamak istiyorum. Cemil Kılıç’ı birçoğumuz televizyon programlarındaki söyleşilerinden hatırlarız. Çizgisi bana önceki yıllarda kaybettiğimiz rahmetli Yaşar Nuri Öztürk hocayı anımsatıyor. “İslam Bu” kitabında İslam’ı soldan okuyan bir anlayışla İsyan dini olan bu dinin egemenlerin elinde itaat dini haline getirildiğine vurgu yapmaktadır. Mevcut öğretisi ve uygulamaları ile egemenlerin dini gerçek kimliğinden ulaştırdıklarını çeşitli örneklerle açıklandığı kitapta gerçek ve bozulmamış inanç için “Muhammed’i İslam” terimini kullanmayı tercih etmektedir. Yazar konuları bilindik kalıpların dışına çıkarak son derece yalın biçimde anlatmakta ve adeta okuyucuyu hayrete düşürecek çıkarımlarda bulunmaktadır. Kuran’ın putlaştırılması, şirk dindarlığı, vahiy kavramı, kader, kaza ve ahiret kavramları, namaz ve oruca ilişkin bilinmeyenler, kadın meselesini etraflıca açıklamaktadır. Müftülere verilen nikah yetkisine Hristiyanlığa özenme yanlışlığı olarak dikkat çekerken nikahın şartları olan icap, kabul, şahadet şartlarının yerine gelmesi ve kayıt altına da alınmak kaydıyla herhangi birinin de nikah kıyabileceğine işaret etmektedir. Kur’an okuma yarışmalarındaki anlamsızlık ve şekilcilik, imam hatip okulları gerçeği başlığı altında yaptığı açıklamalar gerçekten şaşırtıcıdır. Mücadele amaçları ve biçimleri, toplumdan aldıkları destek ve tepki bakımından da Hz. Muhammed ve Atatürk arasında şaşırtıcı benzerliğe de cesaretle vurgu yapmaktadır. Muhammed’i dinin ezilenden emekten yana özelliğine dikkat çekerken “1 Mayıs farzdır” diyebilmektedir. İslam dünyasında mezheplerin durumu, deizm ve tengricilik konularını da etraflıca irdeleyen yazar şimdiye kadar bilinenlerin dışında bir bakış açısı ile sorgulamanın da kapılarını aralamaktadır. Yukarıda bahsettiklerimin daha fazlasına ancak kitabı okuyarak ulaşabilirsiniz diyerek diğer kitap ile ilgili tespitlerime geçmek istiyorum.

“Cami ve Siyaset” isimli kitabında da yazar bizlerin bir ibadet yeri olarak sıkça kullandığımız ‘Cami’ sözcüğünün Kur’an’da hiç geçmediğini, orada daha çok ‘Mescit’ kelimesinin kullanıldığını öne sürmektedir. Görkemli camiler inşa etme geleneğinin sonradan başladığını, kamu parası ile yapılan gösterişli camilerin İslami açıdan makbul olmadığını da açıklamaktadır. Cuma namazı ile ilgili bilinmeyenler, cemaatler ve devlet ilişkisi, dinsel yaşamda erkek egemen anlayışın hakimiyeti konuları da kitap içinde ayrıntılı olarak dile getirilmektedir. Yazar en şaşırtıcı vuruşu da İslam’ın beş şartını açıklarken yapıyor. Ta aileden okuldan çevreden bize öğretilen islamın beş şartı dediğimizde herkesin aklına kelime-i şahadet, namaz, oruç, zekât, hac gelir. Sınavlarda da cevap olarak bunları vermezseniz geçersiz not alırsınız. Fakat sonraki yıllarda ben birkaç kez Kur’an’ın Türkçe çevirisini okuyunca kendi kendime bazı sorular sormaya başladım. Evet bu şartlar kitapta geçiyor ama bunun sınıflaması ya da derecelendirmesini kim ve neye göre yapıyor diye hep merak ettim. Bu şartlarla beraber daha onlarca emir ve buyruk var niye onlar değil de bu beşi öne çıkmış. Cemil Kılıç’ın sınıflaması belki de benim sorularımın da bir karşılığı oluyor sanırım. Evet Cemil Kılıç da kitabında İslam’ın şartının beş olduğunu ama bunların da adalet, emanet, ehliyet, maslahat ve meşveret olarak belirtiyor. Bunları da ayrıntılı olarak kitaplarında açıklıyor. Diğer şartların bu büyük şartların altında tali olarak yer aldığı anlaşılıyor. Hatta yazar namaz oruç gibi ibadetlerin dinin ritüeli olduğunu, bireyin tanrının büyüklüğü ve onun kendine bahşettikleri için bir şükran ve yakarış göstergesi olarak değerlendiriyor ve bunların yapılmamasının Kur’an da bir cezası ve yaptırımının bulunmadığını cesaretle ileri sürüyor. Kur’an’da cezası olan fiiller olarak da cana kıyma, hırsızlık, zina ve iftira gibi fiillerden bahsediyor. Bir ülke adaletle yönetilirse yöneticiler başka inançtan bile olsa o ülkenin İslam devleti olarak değerlendirileceğini, adaletle yönetilmiyorsa yönetenler en koyu Müslüman bile olsa o ülkeye İslam devleti denmeyeceğini ileri sürüyor. Kitapta içki ve türevlerinin tüketilmesi ile ilgili farklı değerlendirmelere yer veriliyor. Laiklik yazarın son derece hassas olduğu konuların başında geliyor. Sadece demokrasinin cumhuriyetin değil, gerçek bir iman için de laikliği son derece zaruri buluyor.

Üçüncü olarak Cemil Kılıç’ın “Kuran ile Aldatmak” kitabından bahsedelim biraz. İsim olarak sanırım merhum Yaşar Nuri Öztürk’ün “Allah ile Aldatmak” kitabından esinlenilmiş sanki. İçeriğinde de zaten Yaşar Nuri Hoca’dan epey alıntı var. Kitap bütünlüğü içinde Arap kimliğine duyulan kutsiyetin yanlışlığı, Kuran okuma ibadetinin amacından saptırılışını, Şeriat ve Hile-i Şer-iyye konularındaki yanlış bilgilendirmeler, kadın üzerine söylenmiş ve uygulanan yanlışlar zinciri uzun ve ayrıntılı olarak açıklanıyor. Personeli ve bütçesi ile devasa bir kurum olan Diyanet işleri başkanlığının da bu aldatmaya bir şekilde ortak olduğunu, “Ulu’l Emre İtaat” kavramının bağlamından koparılarak otoriteye mutlak itaat şekline dönüştürüldüğünü, Atatürk ve laiklik karşıtlığının adeta dindarlık dibi gösterilmeye çalışıldığı konuları da kitapta yer alan başlıklar arasında. Yazar ayrıca dindar-dinci, ridde-mürted, küfür-kafirlik kavramlarını da anlaşılır biçimde açıklığa kavuşturuyor. Özellikle “cihad” kavramı üzerindeki bütün olumsuz değerlendirmeleri de açıklığa kavuşturması sevindirici.

Özetle söylemek gerekirse günümüz insanının tek yönlü ve itirazsız sunulan bilgilere karşı Cemil Kılıç’ın farklı bir açı ve üslup kullanarak zihinlerde başka kapılar da açması son derece önemli. Her ne kadar bazı şeylerin kafamda boşlukta kaldığı ya da yerine oturmadığını söylesem de yararlı bulduğumu söyleyebilirim. Yazar birçok konuyu eleştirirken ya da problemi tespit ederken çözüm önerilerinde de bulunuyor. Bunların içinde katıldığım da var, katılmadıklarım da var. Söz gelimi İmam Hatiplerin bir biat ve Araplaştırma projesi olarak değerlendirirken çözüm olarak müfredatlarının değiştirilerek başka isim altında faaliyetlerini sürdürmesi önerisi bana çok akılcı gelmedi. Benim düşünceme göre tamamen bilimsel esaslara ve bireyin özgür gelişimini esas alan bir eğitim programında isteyen bireylere istedikleri kadar dini eğitimi almalarını sağlamak biçiminde olmalı. Sözgelimi seçmeli olarak haftada 2 saat din eğitimi alan ya da hiç almayan bir öğrenci ile haftada 8-10 saat din eğitimi alan ya da almak isteyen çocuk matematik, biyoloji, fizik derslerini birlikte yapmaları esasına dayalı bir sistem yani daha çok din eğitimi alan çocukların bu kredileri de dini alanda üst eğitimlerinde artı puan olarak değerlendirilebilir. Ayrıştığım diğer konu da Yazara göre yanlış uygulanan ve itaat dini sayesinde iktidar olanlara karşı muhalefetin isyan ve emekten yana olan Muhammed-i İslam’ı refere ederek siyaset yapmalarını salık veriyor ki ben buna da katılmıyorum. Ben hangi kanattan olursa olsun siyasi mücadelede dinin ve dini değerlerini kullanılmasına sıcak bakmam. Siyaset ve siyasetçi dine ve dini konulara karşı nötr olabilmeli. Onlarında elbette bir inançları vardır ama ben onu bilmek zorunda değilim. Ha bu yaklaşım seçim ya da oy kazandırır mı orasını da bilemem.

Neyse gerek ilk yazı olmasında gerekse de üç kitabı birden tanıtmış olmam dolayısıyla bu yazı hayli uzun oldu. Bundan sonraki yazılarımı tek bir kitapla sınırlı tutacağımdan bu kadar uzun ve sıkıcı olmayacaktır umarım. Başka bir kitap tanıtımında birlikte olmak dileğiyle…

Tagged: Tags

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *