Denemeler Rotating Header Image

BİRAZ DA KİTAP / LİYAKAT

“Liyakat, bir kişinin kendisine iş verilirken güven duyulmasını sağlayan kalitesi ve o işe layık olması anlamına geliyor” şeklinde bir giriş yapmış Candaş Tolga Işık “Liyakat” kitabının önsözünde. 117 sayfalık kitabı yaklaşık 25 sayfa kadar görsellerle ilginç hale gelmiş. Bu haliyle adeta çerez kıvamında bulduğum kitabı bitirmek için birkaç saat yetti bana.

Hepimiz günlük hayatta liyakat ya da liyakatsizlik hakkında çok şey söyler dururuz. En dar tanımı ile layık olmayan birinin çeşitli usullerle layık olanın yerine bir işe ya da makama oturması olarak canlanır zihnimizde bu durum. Bu haliyle sanki iki kişiyi ilgilendiren bu durumu Candaş Tolga Işık kitabında 20’den fazla başlık altında daha etraflıca incelemiş ve ne yazık ki endişelerimizin biraz daha artmasına neden olmuştur. Geniş anlamı ile liyakatsizliğin kurumların içinin boşaltılması sonucunu doğurduğu tespitine varmaktadır yazar. İçinin boşaltılması kavramının da yolsuzluk, hortumculuk, vurgunculuk ve daha öte kurumların ehil ellere teslim edilmeyerek değersizleştirilmesi ve itibarsızlaştırılması tehlikesine dikkat çekilmektedir.

Kurumlar içindeki liyakat esas alınmadan yapılan görevlendirmeler istisnai ve sınırlı sayıda olduğunda kurumun köklü kültürü içinde bir şekilde tolere edilebileceğini, ancak bu kişilerin sayısında giderek artış olduğunda kurum giderek ‘işlerin kötü gittiğinin dahi farkına varamayan kişiler’ tarafından yönetilmeye hatta ve hatta savrulmaya başlar sonucuna varıyor yazar.

Son yıllarda hepimizin tanık olduğu Merkez Bankası, Eğitim, TÜİK, THK, ÖSYM, Milli Piyango, Medya gibi alanlarda liyakatsizliğin kurumları nasıl boşalttığına da örnekler verilerek değiniliyor kitapta. Yaşanan bu durumların aslında bugünün sorunu olmadığını da anlıyoruz. Osmanlının ilk zamanlarındaki muhteşemliği ile son zamanlarındaki çökmüşlüğün temelinde de bu hastalığı görebiliyoruz. Osmanlının ilk 300 yılında şehzadelerin yani padişah adaylarının “Sancağa çıkma” diye adlandırılan bir uygulamadan bahsediliyor. Buna göre Şehzadeler Manisa, Konya, Amasya, Kastamonu gibi yerlerde yanlarında hocalar, sanatçıların ve bilginlerin de olduğu bir ortamda adeta padişahlığın bir stajını yaparak donanımlı bir şekilde yetişmiş oluyor. İmparatorluğun ikinci 300 yılında ise bu gelenekten vazgeçiliyor ve şehzadeler sarayda adeta dış dünyadan tecrit edilerek yıllar sürecek modern mahpusluğu yaşıyor. Bu durum onlarda bırakın gelişmeyi akıl sağlıklarının dahi kaybına sebep oluyor. Elli yıldan fazla bu hayatı yaşayıp birkaç yıl saltanatta kalanların ülkeye verebileceği bir şeyin olmadığını tahmin etmek zor olmaz sanırım.

Bu durumun sistem ile mevzuatla ve yasalar ile bir ilgisi olmadığı belirten bölümler de yer alıyor kitapta. Baktığımızda tüm yasalar liyakatin esas alınacağını buyuruyor. Sadece yasalar değil yüzde doksan dokuzu Müslüman olduğunu kabul ettiğimiz toplumun dini söylemlerinde de “Emaneti ehline veriniz” gibi buyruklar olduğu gibi Hz Muhammed (SAV) ait olduğu belirtilen “İş ehline verilmezse kıyameti bekle” cümlesi de liyakatin ne derece önemli olduğunun açık bir göstergesi. Namaz, oruç, hac, zekat, kelime-i şahadet olarak ezberlenen İslam’ın şartı sınıflamasını yeterli bulmayan Cemil Kılıç ve İhsan Eliaçık gibi araştırıcı, sorgulayıcı yaklaşan din insanlarınca içinde liyakatin da bulunduğu da bu şartlar adalet, emanet, ehliyet, maslahat ve meşveret olarak sıralanmaktadır.

Bu kitabı okurken anlıyoruz ki durumlar bu kadar açıkken ve herkesçe biliniyor iken biz neden böyleyiz? Ne zamana kadar böyle kalacağız? soruları zihnimizi uzun süre daha meşgul edecek. Bu konuda yıllar önce yabancı bir yazarın konuya ilişkin ilginç değerlendirmesinin bir özetini yazarak yazımı sonlandırmak istiyorum.

Yazar o makalesinde özetle “Toplumların büyük bir kısmı vasat ve vasatın altındaki insanlardan oluşur. Çok az sayıda da üstün yetenekli, çalışkan, birikimli, ilkeli, liderlik vasıflarına sahip insanlar vardır. Eğer toplumsal sistem ve değerler bu kişileri kurumlarında değerlendirirse ilerleme hatta sıçrama dediğimiz olgu yaşanır. Biz bu duruma pozitif seleksiyon diyoruz. Bir de bunun tersi olan negatif seleksiyon var ki kurumlar vasat ve vasatın altındaki kişilere teslim edilir. Bu durumda da kurumlar dolayısıyla toplumlar değil ilerlemek, vasatın altına doğru düşmeye başlar. Bunu hangi amaçla ve nasıl beceriyorsunuz bilemiyorum ama Türkiye’nin ne yazık ki durumu bu. Yoksa ülkenizde azımsanmayacak sayıda ve kalitede değerli, birikimli, toplumunuzu üst lige taşıyacak insan malzemesi var. Tercihinizin ve seçiminizin sonuçlarını yaşıyorsunuz.” diyordu. Doğru söze ne diyelim. El bizi bizden iyi biliyor.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *