Denemeler Rotating Header Image

BİRAZ DA KİTAP / DİVAN

Peygamber Hazreti Muhammed’in sakalı, bir başka ifade ile sakalı-ı şerif özel dini günlerde bereketlenmek için, cemaatin ziyaretine sunulan, kırk kat bohçaya sarılı olarak küçük cam bir tüp içinde korunup saklanmaktadır. Türkiye’de yaklaşık 2000 kadar camide sakalı şerif bulunduğu tahmin edilmektedir. Gerçek olup olmadığı konusunda ışığın altında gölgesinin bulunmaması ve ateşe yaklaştırıldığında yanmadığı şeklinde bir inanç vardır.

Sakal-ı şerif özel dini günlerde ve daha çok da Ramazan ayının kadir gecesi cemaatin ziyaretine açılır. Benim de tanık olduğum böyle bir gecede kırk bohçaya sarılmış sakalı şerif tekbirler ve salavatlar eşliğinde imamın özenli hareketleri ile yavaş yavaş açılmaya başlamıştı. Kırk katın her biri titizlikle açıldığından bu kısmı 10-15 dakika sürmüştü. Nihayetinde küçük bir cam tüp içinde yaklaşınca ancak görülebilen sakala ulaşılmıştı. Daha sonra cemaat tek sıra halinde önünden geçerek ziyaret tamamlanmıştı. O atmosfer ben de dahil insanları gerçekten etkiliyordu. Zaman zaman kendinden geçmeler bayılmalar ve izdiham yaşandığı da oluyordu. Açıkça söylemek gerekirse bu yapılanın ne kadar ibadet olduğu ya da ne kadar İslami olduğu konusunda benim zihnim hep karışık kaldı.

Renkli sinemanın daha dünyamıza girmediği zamanlarda “Hazreti Ömer’in Adaleti” diye bir film izlemiştim. Sanırım orada şöyle bir sahne vardı. Bir hurma ağacının etrafını sarmış olan insanlar tapınırcasına yakarışta bulunuyordu. Hz. Ömer onlara ne yaptıklarını sorduklarında “Bu Hurma ağacına sırtını dayayarak sevgili peygamberimiz istirahat buyurmuştu. Onun hatırasına saygı duymak, onu sevgiyle yad etmek için bizde ağaca şükranlarımızı sunuyoruz” şeklinde cevap veriyorlardı. Bunun üzerine Hz. Ömer “Yüce Peygamber yıllar sonra sizi putlardan kurtarmaya çalışırken siz yeni putlar mı yaratıyorsunuz” diyerek hemen kılıcı ile o ağacı kesiyordu. Bu iki olayı birlikte düşündüğümüzde doğrusu kafam biraz daha karıştı. Esasen dini otoriteler dahi bu konularda tam bir mutabakata varmış değil. Peygambere atfedilen ama gerçekliği tartışılan o kadar çok söz ve söylenti var ki insanın şaşırmaması mümkün değil. Bana göre en önemli kriter kutsal kitap ve akıl kriteri. Bu kıyası da bireyin kendisi yapabilir duruma gelmesi gerekir.

Aslına bakarsanız bu kırk kat bohça metaforunu ben başka bir şey için yapmak istiyorum. İnsanın, insan dünyasının ve onunla ilgili bilinmezliklerin kırk kat bohça içinde saklı olduğunu düşünmekteyim ben. İnsan fizyolojisi ile ilgili epey mesafe alınmış olmasına rağmen, İnsan psikolojisi ile, onun beyin fonksiyonları ve ruh dünyası ile ilgili çalışmaların ben hala kırk kat bohçanın dış çeperlerinde yürütüldüğünü tahmin ediyorum. Freud, Jung, Adler, Maslow gibi yığınla insan bu konularda bir çok çalışma yapmış olmasına rağmen bohçanın tamamen açılıp insanın özüne varılmış değil. Yapılan her çalışma bir katmanı kaldırıyor ve insanları başka bir bilinmezlik katmanı ile tanıştırıyor sanki. Bu tespitten hareketle insan dünyasına ve onun davranışlarına ilişkin eserler öteden beri hep ilgimi çekmiştir. Bunların bir kısmı teorik ve kişisel gelişim karakterinde olduğu gibi roman ve hikâye türünde olanlar da vardır. Bu konuda ilginç bulduğum kitapları sizlerle bloğumda zaman zam paylaştığımı hatırlarsınız.

Bu defa sizler ile paylaşacağım kitabın adı “Divan“. Irvin D.Yalom tarafından yazılmış. Yalom’dan yıllar önce içinde psikoterapi hikayelerinin bulunduğu “Aşkın Celladı” kitabını okumuştum. Daha sonra “Nietzsche Ağladığında”yı okudum. Her ikisini çok beğenmiştim. Kendisi Tıp insanı ve Psikiyatrist olan Yalom’un insanları tanıma konusunda okuyucularına yeni ufuklar açtığını, hatta kendileri ile ilgili problemleri daha gerçekçi tanımalarına yardımcı olduğunu söyleyebilirim. Kitap adını psikoterapistlerin kullandığı terapi koltuğundan alıyor. Bu kitabında Yalom hastalardan çok psikoterapistleri mercek altına almış gibi. Seanslar sırasında psikoterapistlerin neler hissettikleri, dürüst olma ile bencil olma arasında yaşadığı ikilemler kitapta çok iyi ifade edilmiş.

Romana Dr.Ernest’in ünlü ve başarılı bir psikoterapist olan Dr. Trotter’i soruşturmakla görevlendirilmesi konusu ile giriş yapılıyor. İlerleyen Sayfalarda Okuyucu Dr. Marshal’ı da tanıyor. Her iki tıp insanını hem hastaları hem kendileri ile ilgili durumları kitapta çok güzel işlenmiş. Hastalarının dertlerine derman olmaya çalışan bu tıp insanlarının aslında kendi dünyalarındaki kaygıları, kararsızlıkları, ihtirasları, arzuları sahici bir dil ile anlatılırken “Doktorlarda nihayetinde insanmış ve onların da zaafları, zayıflıkları, hırsları, kandırılmaya ve tuzağa düşürülmeye müsait yönleri varmış” dedirtiyor.

Kitap bütünlüğü içinde doktor ve hasta arasındaki mahremiyetin sınırları, seksin terapideki yeri ve terapistin buna yaklaşımı ayrıntılı olarak dile getirilmiş. Hastalar tarafından psikoterapiste kurulan cinsellik veya dolandırıcılık konulu tuzaklar, bu tuzaklar karşısında yaşadıkları ikilemler, nihayetinde tökezlemeler, geri çekilmeler, ya da egoların rüzgarına kapılarak hata üstüne hata yapma gibi yaşanmışlıklar kitabı daha bir sürükleyici kılıyor.

Psikiyatristleri insanları çok iyi tanıyan, dolayısıyla kandırılması tuzağa düşürülmesi zor insanlar olarak düşünürüz. Oysa kitapta psikiyatristlerin en kolay kandırılabilecek insanlar olduğunu belirten görüşlere de rastlıyoruz. İnsanlar en mahrem konularda da kendilerine hep doğruyu söylediklerine alıştıkları için onların kolay dolandırıldığını kendileri kandırıldıktan sonra anlayabiliyorlar.

Sonuç olarak kırk kat bohça içindeki insanın psikolojik dünyasına bir yolculuk yapmak, en azından örtünün bir tanesini aralamak için hala okumadıysanız Yalom’dan başlayabilirsiniz. Önce Nietzsche Ağladığında, arkasından Divan ve diğerleri olarak bir sıra izleyebilirsiniz.

Leave a Reply

Your email address will not be published.