YAZMAK ÜZERİNE

Bizim İlkokulu ve ortaokulu okuduğumuz yıllarda  şu sıralarda Sosyal Bilgiler başlığı altında okutulan dersler tarih,coğrafya, ve yurttaşlık bilgisi dersleri adları altında  ayrı dersler olarak okutulurdu. Ve bize tarih dersinde ilk olarak öğretilen de “Tarih” sözcüğünün tanımı idi. Ta o yıllardanGeçmişte yaşayan insan topluluklarının faaliyetlerini YER VE ZAMAN bildirerek….”  şeklindeki tanımı belleğimin bir kenarında saklı durmaktadır. Tarihin başlangıcını da M.Ö. 3000 yıllarına yani yaklaşık 5000 yıl öncesine yazının icadına dayandığı da hep tekrarlanmıştır. Bu yüzden de yazının icadından önceki zamana tarih öncesi, ondan sonraki çağlara da tarih sonrası çağlar olarak sınıflamayı da ta o zamanlar öğrenmiştik.

Tabi 5000 yıldan beri insanların ve toplumların hayatlarına ne kadar girdi ve onları ne kadar etkiledi bu yazı dili acaba. Bizim insanımız için iletişim ve anlatma dilinin şifahi olduğu söylenir. Bunun olumlu yönleri de olumsuz yönleri de var tabii ki. Kolayımıza gelmesi, bağlayıcılığı olmayıp insanı sorumluluk altına sokmaması avantaj olarak değerlendirilebilir. Ama bir iz bırakmadan uçup gitmesi, bir nesil dahi taşınamaması karşısında hüzünlenmemek mümkün değildir.

Eş dost birlikteliklerinde veya arkadaş sofralarındaki lezzet sözcüklerinin uçup gitmemesi için zaman zaman “Bunlar bir yazılsa ya da kitap haline getirilse” gibi öneriler “Vaktimiz yok, şimdi kim uğraşacak onunla gibi” cümlelerle geçiştirilmekte ya da “Bir emekli olalım düşünürüz” diyerek belirsiz tarihlere ertelenmektedir. Hatta bazen “Birkaç sene önceki toplantıda şu görüşün ve teorin çok ilginçti veya şu şiirin çok güzeldi” dediklerinde  o günün büyülü  havasında söylenmiş olan şeylerden çok azını hatırladığımda bazı şeyleri yazmamanın veya not etmemenin ne kadar büyük bir eksiklik olduğunu kendime itiraf ediyorum.”Baki kalan bu kubbede hoş bir seda imiş” derler ama sedalar da kayıt altına alınmazsa onların hoş olduklarını nasıl hatırlayacağız.

Bundan birkaç yıl önce birazda büyük oğlumun teşviki, zorlaması  ve teknik yardımı ile  internette adıma bir blog oluşturuldu. Önceleri “Ne gerek var, böyle şeylerle beni uğraştırma “ diye ayak dirediysem de sonunda galip gelen oğlum oldu. İlk günlerde sırası ile oğlumun tarif ettiği gibi Log ın, Usrerma, Password, Post-Ad new, leri tıklayıp ilgili yerlere başlık ile birlikte yazıyı koymak, kategoriyi işaretlemek, yerine göre Publish veya Uploadı tıklamak hayli zor olmuştu. Aralara resim girmek de hayli zamanımı almıştı. Fakat birkaç deneme yapınca öğrenme gerçekleşti. Öğrenmeler geliştikçe yüzmek veya bisiklete binmek gibi kendiliğinden yapılıveren birer işlem haline gelmeye başladı bu zincir.

Yazıları, okunur mu okunmaz mı beğenilir mi beğenilmez mi gibi hiçbir endişe veya önyargı süzgecine uğratmadan giriyorum. Benim bir başka hafızam olarak düşünmeye başladım blogu. Bu ayrıca benin insanlara,olaylara ve dünyaya bakış açımı da değiştirdi. Gezdiğim veya tekrar gördüğüm yerlere daha bir başka gözle bakmaya başladım. “Bunlara blogumda nasıl yer verebilirim veya hangi enstantane ilginç olur” gibi arayışların içinde buluyorum kendimi.

Haydi hep beraber yazalım ne dersiniz?

ASLINDE HERKES BİRBİRİNE BENZER

Zaman zaman kendimizi eleştirirken kantarın topuzunu biraz fazla mı kaçırıyoruz. diye de düşünmüyor değilim. Bir yandan kendi insanımızın yetersizliğini abartırken  diğer yandan başkalarını yüceltmek uğruna “ Bizim insanımız böyle işte…oysa Avrupa’da böyle mi şekerim” diye başlayıp daha sonra da: “Ben Paris’teyken ben Londra’dayken” diye  devam eden geyik muhabbetlerinde bunun izlerini görmekteyiz.Oysa insan her yerde insan. Zaafları, tutkuları özlemleri ile aynı özellikleri taşıyan mahluklar yani.

Memleketin birinde  halkının topraklarında üzüm yetiştirip şarap haline getiren ve bu şarabı da satarak geçimlerini sağlayan bir köy varmış. Bu köylülerin şaraplarını da köyün rahibi topluyormuş. Rahip getirilen şarapları önce kontrol ediyor,daha sonra da tartıp parasını ödedikten sonra büyük bir depoya boşaltmalarını söylüyormuş. Bir yandan da Pazar ayinlerinde iyilik ve doğruluk üzerine nasihatler vermeyi de eksik etmiyormuş. Belli bir süre sonunda insanların bu konuda iyice geliştiklerinden emin olunca köylülere ”Sevgili kardeşlerim yıllardır şaraplarınızı tartarak ve kontrol ederek topluyorum. Artık hepimizin birbirimize güvenmemizin zamanı geldi. Bundan böyle ürettiğiniz şarapları bana getirip kontrol ettirmenize gerek yok. Bana getirmeden doğrudan depoya götürüp dökün bana sadece miktarını bildirin yeter” demiş. Gerçekten bu uygulamadan herkes hoşnut kalmış. Köylüler getirdikleri kaplardaki şarapları doğrudan depoya döküyorlar miktarını rahip efendiye söyleyip paralarını alıyorlarmış.

Bu uygulama başladıktan birkaç gün sonra  Rahibin canı şarap çekmiş. Eline aldığı bardağı deponun alt kısmındaki musluğa dayayıp musluktan bardağı doldurmuş ve ağzına götürmüş. Bir de ne görsün bardağın içindeki sıvı, görüntüsü  ve tadı ile yani her şeyi ile her gün köy çeşmesinden içtiği suyun tıpa tıp aynısı değil mi?

İnsanlar görülmeyeceğinden emin olduklarında nasıl da birdenbire değişiyor değil mi?

Yukarıda anlattığım kıssa ne kadar gerçektir bilemiyorum. Ancak benzer konularda çok uzun yıllar önce yapılmış bir araştırmayı bir yerlerden okuduğumu hatırlıyorum. Dünya insanlarının dürüstlük,doğruluk v.b erdemlere ne kadar bağlı olduğunu anlamak için yapılan bir araştırmada araştırmacılar her ülkenin uygun gördükleri kentlerinin yine uygun gördükleri yerlerine –özellikle yaya trafiğinin işlek olduğu alanlara – her birinin içinde belli miktar para  ile sahibine ulaşmayı sağlayacak bilgileri içeren kartın bulunduğu cüzdanları önceden bırakıyor. Daha sonra bu cüzdanların belirtilen adreslere ne kadarının döndüğü sayılarak belli yüzdeler üzerinden kent insanlarının ahlak,dürüstlük ve doğruluk değerleri  üzerine yargılara varılıyor. Araştırmanın rakamsal sonuçlarını tam olarak hatırlamıyorum ama cüzdanlarının tamamının geri geldiği bir ülke ve kent olmadığını, insanların refah ve zenginliğinin fazla olması daha fazla cüzdanın geri gelmesini sağlamadığı şeklindeki sonuçlar doğrusu beni çok şaşırtmıştı.

İnsanların yalnızlıklar ve karanlıklar altında neler üretebileceği, eğer otokontrol mekanizmaları gelişmemişse, denetimden uzak, görülmediği ve gözlemlenmediği  zaman bazı değerleri ne dereceye kadar koruyabileceği ile ilişkin belirsizliklerin aşılamadığını, insanla ilgili daha çok şeyin eksik ve bilinmez olduğunu söyleyebiliriz.

BİZ BİZE BENZERİZ

Siirt’te son 3 günde biri 7, diğeri 17 yaşındaki iki kız çocuğuna ayrı ayrı cinsel istismarda bulundukları iddiasıyla gözaltına alınan Siirt Yoksullukla Mücadele Derneği (SİYDER) eski Başkanı M.T. ile Z.B. adliyeye sevkedildi. Cinsel istismar zanlısı M.T.’nin kentte cinsel istismarları protesto etmek için düzenlenen gösterilere katıldığı ortaya çıktı.” Aynen böyleydi Hürriyetin 19.02.2011 tarihli internet gazetesinden okuduğum haberin özeti. Bu “pes artık” dedirten bir başlıkla verilmişti. Gerçekten insanımızın ne kadar tezatlar içinde olduğunu ve toplumsal ikiyüzlülüğümüzün de bir işareti idi bu bir yerde. Sadece o kişiye mi aitti bu çelişki yoksa birçoğumuz  bu kadar abartılı olmasa da bu tezatların ve iki yüzlülüğün izlerini taşıyor muyuz?

Yeşilay haftasında “İçki,sigara öldürür,kumar söndürür” yazan levhaların altında  yapılan konuşmaların daha üzerinden saatler bile geçmeden sigaraların tüttürülmesi, yada kadehlerin tokuşturulması “Ben zaten az içiyorum içime çekmiyorum” gibi açıklamalar yeterli gelmezse o zaman çoğumuz: ” Hocanın dediğini yap ama yaptığını yapma” mazeretine sığınmıyor muyuz?

Nerdeyse ayda bir değişen cep telefonlarımızı birbirimize övünerek gösterirken,ya da sen kapat benim bedavam var ben arayayım” dedikten sonra saatlerce konuşup ertesi gün de karşı sokaktaki baz istasyonunun kaldırılması için kampanya başlatmıyor muyuz.

Rüşvet almakta vermekte suçtur. Alanda veren de suçludur sözcüklerini hep kullanmamıza ve bunları yasalara da yazmamıza rağmen bunu alan veya verenler için “Helal olsun işini yürüyor.” methiyesini de düzen biz değimliyiz? Hatta en yetkili ağızlardan “Benim memurum işini bilir” tekerlemesi ile bu teşvik dahi edilmedi mi?

Kurallara herkesin kesinlikle uyması gerektiğini hep tekrarladığımız halde postanede,hastanede veya herhangi bir yerde sıramızı beklerken “Bir imzalık işim var hemen çıkacağım” kurnazlığını kullananımız da epeyce olduğu gibi içerden bir tanıdık yüzün veya selamlaşmanın sağlayacağı öncelikten ve ayrıcalıktan da  vazgeçemeyiz çoğu kez.

GDO lu ürünlerin hangisi olduğunu öğrenmek ve bunları  kullanmamak için kılı kırk yaran da biziz ancak bunların ithalatı ihracatı dağıtımı içinde en olmadık dümenleri de çeviren yine bizim insanlarımız değil mi?

Çalışmanım en yüce değer olduğunu tekrarlar dururuz ama çalışmadan yaşamanın tutkusu ile yanar tutuşuruz. Çok çalışan insanlar için kullandığımız sözcüklerin pek itibarlı sözcükler olduğunu söylemek oldukça güçtür.

Kopya çekmenin büyük bir suç ve ayıp olduğunu söyleyip öğrencisinden akademisyenine bunu tüm yaşamında pervasızca kullanıldığına ilişkin örneklere her zaman rastlayabiliriz.

İnsana yöneltilen şiddete her daim karşı olduğumuzu tekrarlamamıza rağmen aileden başlayıp okulda, askerde sürdürülen ve karakolda da katmerli olarak tekrarlanan bu eylemin hem sorumlusu hem mağduru olan insanlar bizim insanlarımız değil mi?

Çevremizi kirletmeyelim, çevremizi temiz tutalım sloganları dilimizde pelesenk olmasına rağmen bir piknik ertesi arkamıza bakıvermek ya da kurduğumuz fabrikaların atıkları ile coğrafyamızın ne hallere geldiğini görememe çelişkisi başka nasıl açıklanabilir?

Şehirlerimizin dört bir yanında her çeşit ucubelerin oluşmasına en yetkili olunduğu zamanlarda seyirci kalınırken Anadolu’nun bir köşesinde varlığından bile birçok insanın haberi olmayan gariban bir sanatçının iki taştan ibaret yontusunu “Kaldırın bu ucubeleri”  emrini  vermek nasıl izah edilebilir acaba?

Bütün bu tezatlar ve çelişkiler zincirini daha da uzatmak mümkün. Ancak insanımızın söylemleri ile eylemleri arasındaki makasın kapanması için daha çok zamana ihtiyaç var sanırım.

Bu insanoğlunun var olan kuralların sadece kendi dışındakileri bağlaması gerektiği biçimindeki yargı ve yanılgıdan kurtulana kadar sürecek herhalde.

BEN MÜFETTİŞKEN / OKUMAYI SÖKMEK

Müfettişlik yıllarında sınırlı zaman içinde işi sonuçlandırmak adına herkesin kendine özgü yöntemler geliştirdiğini daha önce açıklamıştım sanıyorum. Bu konularda herkesin birbirinden öğreneceği şeyler de oluyordu. Bu konularda tanımaktan ve birlikte çalışmaktan son derce keyif aldığım ve yararlandığım arkadaşlarım olmuştu mesleki yaşamımda. Aşağıda anlatacağım durum çok sevdiğim Denizli ilinden İsmail Aydoğdu adlı bir ağabeyimizden aktarılmıştır.  Sağ ise kulakları çınların öldüyse Allah rahmet etsin.

Bu ağabeyimizin klasik taktiği bütün öğrencileri özellikle de birinci sınıfları okuma yazma konusunda birer birer  değerlendirme esasına dayanmaktadır. Öğrenciler teker teker okutulur okuyanlar bir yana okuyamayanlar bir yana oturtulur. Sonunda bu sayılar yazılacak olan  raporda “Öğrencilerin şu kadarı okumayı sökmüş şu kadarı sökmemiş” biçiminde yer alırdı.

Anlattığına göre herhalde yine ders yılının sonuna doğru bütün öğrencileri sıraya dizerek ve kendisi de öğretmenin masasına oturup eline aldığı bir metni öğrencilere okutmaya başlar. Tabi hemen başucunda öğretmen de bu durumu ilgi ve heyecanla izlemektedir. Okuyan öğrenci sınıfın bir yanına okuyamayan da diğer yana gönderilmektedir. Ancak öğrenci okuyamadığında veya bir heceyi okuyup sonunu getiremediğinde Müfettiş arkadaşımızın hemen omuzu üzerinde duran öğretmen gayriihtiyari öğrencinin yerine  kelimeyi ve cümleyi tamamlayıvermektedir. Bu durumda müfettiş arkadaşımız öğretmene yukarı doğru bir bakışla gerekli uyarıyı yapınca öğretmen “af edersiniz” diye geri çekiliyor, ancak biraz sonra  aynı durum tekrarlanıyormuş

Aynı durum böyle birkaç kez tekrarlanınca müfettiş arkadaşımız dayanamayarak en sonunda: “Tamam hocam siz de sökmüşsünüz lütfen  şu tarafa geçer misiniz” diyerek okumayı söken öğrencilerin bulunduğu yeri işaret eder.

BEN MÜFETTİŞKEN / KAÇAR KAÇAR SAYAYIM ?

Uzun yıllar Anadolu’nun en ücra köylerinde görevimizi yürütmekteyken birçok ilginç anılarımız olmuştur. Bunları arkadaş veya dost meclislerinde dillendirirken “Hocam bunları yazsanız” biçimindeki önerileri de doğrusunu söylemek gerekirse pek ciddiye almamıştım. Ama emekli olunca, bir de büyük oğlumun zorlaması ile blogumuz da oluşunca artık şifahi anlayıştan uzaklaşmamız gerektiğine karar verdim.

Anadolu’da teftişe gittiğimiz köylerin çoğu tek öğretmenli idi. Yani oraya gönderilen genç öğretmenimiz o okulun hem müdürü hem de aynı derslikte öğretim gören beş sınıfa ait öğrencilerinin de öğretmeni idi. Bu durum hem onun işini hem de bizim işimizi de zorlaştırıyordu. İdari işleri müdür odasında bir şekilde hallediyorduk. Ama belirli bir zaman içinde öğrencilerin durumunu değerlendirmek için herkes kendine özgü pratik yöntemler geliştiriyordu.

elbistan1

Benim yöntemim derslikteki tüm öğrencileri bütün kabul edip soruları hepsine yöneltmek, ancak cevabı sorulan sorunun durumuna göre ilgili sınıf öğrencilerinden almak şeklindeydi. Yine bu yöntem doğrultusunda gittiğimiz köy okulunda çalışmamı yürütmeye başladım. Öğretmenden öğrencilerin sınıflara göre konuşlanma durumu hakkında bilgi aldıktan sonra önce birinci devre öğrencilerine yönelik çalışmaları sürdürdüm. Çeşitli ders ve konular üzerinde yaptığım değerlendirmeden sonra en son olarak matematik dersi ile ilgili çalışmalara sıra gelmişti. Matematik dersinin kendi içindeki alanları değerlendirildikten sonra biraz da ritmik saymalar üzerinde durma gereğini duydum. Sınıf seviyelerine göre “kimler ikişer sayabilir?kimler üçer sayabilir” sorularını yönelterek parmak kaldıran öğrencilere saydırma işlemini sürdürdüm.Tabi diğer yandaki  ikinci devre öğrencileri(4-5.sınıf) ister istemez bu durumu izlemek zorunda kalıyordu.

Birinci devre öğrencileri ile yeterince çalışma yaptıktan sonra ikinci devre öğrencilere yöneldim. Havanın güneşli olması ile de bağlantı kurarak.”Hava niçin bu kadar aydınlık ve sıcak ? Gece neden karanlık ve kışın niçin soğuk?” gibi sorularla giriş yaparak konuyu Fen Bilgisi dersine ve Güneş sistemine yönlendirdim. Daha sonra Güneş sistemi içinde yer alan Dünyadan başka gezegenler olabilir mi ye taşıdım. Öğrenciler gerçekten pür dikkat dinliyor ve sorulara uygun cevapları veriyordu. “Peki bu gezegenleri hatırlayan var mı veya bunları kim sayabilir” şekline çevirdim. Bütün öğrenciler hem parmağını kaldırıyor biryandan da “Ben ben” diye sesleniyordu. Parmak kaldıranlar içinde uygun gördüğüm bir kız öğrenciye: “Sen say bakalım kızım” dedim. Öğrenci biraz önce matematik dersi ile ilgili diğer devre öğrencilerini izlemekten kalan izlenimle: “Kaçar kaçar sayayım öğretmenim” deyince bende hem şaşırdım hem de işi biraz espriye vererek:”Önce birer say bakalım da sonra ikişer sayarsın” deyince hem öğrenci hem öğretmen hem diğer öğrenciler için son derece eğlenceli bir ortam oluşmuştu.

BEN MÜFETTİŞKEN / GÖRÜNTÜ VE İÇERİK

Eskilerin şekil ve muhteva bu günün diliyle öz ve biçim arasındaki ilişki hep tartışılmıştır. Ben de daha çok “şekil özü yansıtır” diyenler arasında saymışımdır kendimi hep. Günlük yaşamda da bir çok insan birçok konudaki kanaatini görünüşe göre verir ve daha sonra da bunu doğrulayıcı argümanları bulmaya çalışır. Uzun yıllar yaptığım müfettişlik yıllarında da bunu gözlemleme imkanım oldu. Denetim için gittiğimiz herhangi bir okula gittiğimizde okul bahçesinden içeri girer girmez önce fiziki mekanı, daha sonra muhatabınızı tabir yerindeyse bir alıcı gözü ile süzdükten ve gözlemledikten sonra verdiğiniz puanla daha derinliğine yaptığınız değerlendirmenin sonuçları arasında bir paralellik olduğunu görebiliyorduk. Bu iki unsursun arasındaki durumun uygunluğuna  uygunsuzluğuna dair meslek yaşamımda birçok deneyimim olmuştur.

İlköğretim Müfettişi olarak beş yıl görev yaptığım Kahramanmaraş İlinde bunun üç yılı Elbistan bölgesin de geçti. Gidenler veya yaşayanlar bilir Elbistan İlçesi il merkezine yaklaşık 170 kilometre uzaklıkla en uzak ilçelerinden biridir. Hafta başında bölgeye gitmek için yola çıktığınızda Tekir yaylasında verilen yarım saatlik yemek molası ile beraber nerdeyse 4 saatlik bir süreyi bulan bir yolculuk sonunda ilçeye ulaşabiliyorduk. İlçe merkezindeki işler, köy arabalarının-o da şayet varsa- kalkış saatleri derken eğer 30-40 km.lik bir köy yolculuğu da yaptığımızda gideceğiniz yerde okulun çoktan kapanmış ve havanın da kararmak üzere olduğunu fark ediyorduk. Bu durumda zoraki olarak duruma göre ya muhtarın ya da öğretmenin davetsiz  konuğu olarak yolculuk son bulmuş oluyordu.

Yine böyle bir akşamüstü Müfettiş arkadaşımız-ve aynı zamanda da komşumuz-,Halil Karakoç ile Elbistan’ın uzak bir köyünün mezrasına ulaştık. Köylüler öğretmene haber verdi.Öğretmen bizi okulun hemen yanındaki evine davet etti.Gaz lambasının aydınlığında mı yoksa karanlığında mı desem bilmiyorum misafirliğimiz başlamış oldu. Biraz sonra köyün muhtarı da geldi. Teftişi mecburen yarına bırakarak sohbet ve muhabbet faslı gecenin geç saatlerine kadar devam etti. Özellikle öğretmenin mesleki yaklaşımı ve görev anlayışı ile ilgili beyanları neredeyse bizi büyülüyordu.”Hocam devlet bizi buralara kadar niye gönderdi? Biz bu ülkenin bu ücra köşesindeki çocuklara en iyi eğitimi vermezsek bizim öğretmenliğimizin veya varlığımızın ne anlamı olur?” şeklindeki öğretmenin ifadelerinin ardından muhtar söze giriyor,”Hocamın yüzüne diye söylemiyorum.Bu seneye kadar mezramız ……..hoca gibi hoca görmedi” diye başlayıp methiyeleri sürdürüyordu. Daha sonra tekrar öğretmen söz alarak ideallerini ve çalışma aşkını anlatmaya devam ediyor, sonra muhtar yine kaldığı yerden devam ediyor ve arada bir de diğer mezradaki öğretmeni kastederek ”…mezrasında hiç memnun değilim. Orada bir öğretmen var Allah sizi inandırsın hocam var mı yok mu.işine geliyor mu.gelmiyor mu hiç belli değil” diyerek oradaki öğretmen hakkındaki değerlendirmelerini negatif cümlelerle de olsa bize duyuruyordu. Başka alanlarda da uyku saatine kadar sohbetimiz devam etti ve daha sonra bize yapılan yer yatağında geceyi geçirdik.

Sabah kahvaltı sonrası artık okulda öğretmenin değerlendirmesine başlayacaktık. Müfettiş arkadaşıma hem benden daha kıdemli olduğu için hem de akşamdan öğretmen kendini çok iyi  pazarladığı için ben denetleyeyim dedim. O da olur dedi. Eskiden şimdiki olduğu gibi değerlendirmede puanlama usulü yoktu.Rapor bir sayfalık bir form içine ara teftiş raporu olarak adeta bir kompozisyon ödevi gibi düz yazı halinde yazılırdı.Böyle olduğu içinde iyi ve olumlu şeyleri yazmak insana hem zevk veriyor hem de güzel ve olumlu cümle üretmek kolay oluyordu. Olumsuz durumlarda negatif cümle kurmanın zorluğu yanında öyle bir denge tutturulmalıydı ki hem mevcut durum tam ifade edilsin hem de öğretmenin motivasyonunu da kırılmadan bu ifade edilsin Bu dengeyi sağlamak da her zaman kolay olmuyordu tabi.

elbistan2

Neyse ben istekle ve iştahla sabahın ilk saatinde öğretmenle birlikte sınıfa girdim. Zaten okul tek öğretmenli idi. Öğrenciler yerlerine oturdu . Ben öğretmen masasındaki ders ve plan defterine baktım birçok bölümün eksik olduğunu ilk bakışta fark ettim ama bozuntuya da vermedim. Bu kadar kusur olabilirdi. Yavaş yavaş öğrencilerin durumunu değerlendirmeye başlayınca keyfim iyice kaçmaya başladı. Tabir yerindeyse nereden tutsam elimde kalıyordu. Birkaç yıldır orada olmasına rağmen en temel beceri olan okuma yazma öğretiminde dahi istenen düzey sağlanamamıştı. Ne yapıldığını veya ne yapmak istendiğini anlamak mümkün değildi Akşam ki beklenti  den sonra tam bir hayal kırıklığı idi yaşadığım. Ben dışarı çıkıp Müfettiş arkadaşımız Halil Karakoç’a “Bir de sen görebilir misin ?”dedim. O da hemen kabul etti ve sınıfa girdi. O zamanki mevzuatta iki müfettişin girmesinin iki anlamı vardı. Ya öğretmen çok başarılı olduğu için taltif edilecek ya da çok başarısız olduğu durumlarda iki müfettiş tarafından denetlenmesi gerekiyordu. Halil beyin de akşamki sunuştan kalan kanaatle de çok başarılı bulunup ödüllendirileceği için bu daveti istek ve heyecanla kabul etmişti. Fakat o da bir süre içerde kaldıktan sonra yüzünden düşen bin parça misali dışarı çıktı. “Akşam anlatılana bak bu duruma bak anlaşılır gibi değil” dedi. Daha sonra yazacağımız rapora esas olmak üzere beklentilerimize uymayan sonuçları not ederek ve gerekli tavsiyeleri de yaparak canımız da sıkkın bir şekilde diğer mezradaki okula gitmek üzere oradan ayrıldık.

Sıkıntımız hem uğradığımız hayal kırıklığından hem de hem de yarım saat sonra ulaşacağımız mezradaki karşılaşacağımızı düşündüğümüz ortamdan kaynaklanıyordu. Akşamdan bu derece olumlu çizilen resim sonucu buysa, olumsuzluklarla anlatılan durumun sonunda da kim bilir nasıl bir manzara ile karşılaşacaktık. Biraz  yürüdükten sonra  mezranın evleri ve okulu görünmüştü. Okul dediğiniz  diğer toprak damların aynısı idi hatta bir tarafı yıkılmaya yüz tuttuğu için kalın odunlarla desteklenmişti. Etrafında oynamakta olan çocuklar ile bayrak direği olmasa okul olduğunu fark etmek de mümkün olmayacaktı.

Okul olarak kullanılan toprak yığınına yaklaştığımızda dışarıda oynamakta olan çocuklar bize hoş geldin dedi. İçimizden  Saat 10.00 u geçmiş çocuklar hala dışarıda. Öğretmen de  kim bilir nerede” diye geçti. Şayet akşamdan muhtarın dediği gibi ise ya öğretmeni bulamayacaktık ya da yatakta yakalayacaktık. Bahçedeki öğrencilere öğretmenlerinin nerede olduğunu sorduk. İçerde olduğunu söylediler. Toprak yapının kapısından içeri girdiğimizde önümüze iki kapı çıktı. Açık olan kapıdan tarafa baktığımızda sıralar ve duvarlarda eğitim gereçleri olduğunu görünce buranın derslik olarak kullanıldığını anlamak zor olmadı. Öğretmenin ev olarak kullandığı oda herhalde diğer açık olmayan kapının arkasındaydı. Kapıyı vurup içeri girdiğimizde öğretmenin kahvaltısını tamamlamakta olduğunu gördük. “Günaydın öğretmenim afiyet olsun” dedik. Oda gayet sakin teşekkür etti ve bize “hoş geldiniz” dedi. Bizim ne düşündüğümüzü belki hissetmiş olacak ki  “Çocuklar beslenme teneffüsünde ben de bu arada bir çay içeyim dedim.” diye bir açıklama yapma gereğini duydu. Saatin yaklaşık kaç olduğunu zaten biliyorduk. Kafamızdan zaman çizelgesi ile karşılaştırma yaptığımızda durum aşağı yukarı örtüşüyordu. Öğretmen çabucak kahvaltısını toparladı. Bir ara da öğrencinin birine de seslenerek zili çalmasını söyledi. Derse girmeden öğretmene genel durum ile eğitim -öğretimle ilgili bazı sorular sorduk. Sorularımıza neredeyse cümle ile değil, sadece sözcüklerle cevap veriyor, gereksiz ve sorulmayana dair bir tek kelime fazladan kullanmamak için çaba sarf ediyordu sanki. Halil Bey de durumu pek iç açıcı bulmamış olacak ki “Necmiciğim sen gençsin ben şurada idari evraklara bakarken sen arkadaşın öğrencilerini de bir görüver” dedi.

Öğretmenle birlikte sınıfa girdik. Öğrencilerin hepsinin orada olmaktan zevk duyduklarını ifade eden pırıltı vardı gözlerinde. Her biri sınıf denilen toplumun kurallarını çok iyi öğrenmiş görünüyordu. Aralarında gezinirken defterlerine ve diğer araçlarına göz gezdirdim. Son derece tertipli ve düzenliydiler. Öğretmenin plan defterine de baktığım da o da son derece  ne yaptığını ve yapacağını bilen bir yaklaşımla hazırlanmıştı. Öğrencilerin bu becerilerini bu dağ başında nasıl kazandırılabildiğine çok şaşırmıştım. Öğrencilerle karşılıklı diyaloga geçtiğimde kendilerinden aldığım cevaplar beklediğimin çok üstündeydi. Sadece okuma yazma öğrenme veya bilgi sahibi olma bakımından değil aynı zaman da kendilerine güven duyma ve akıl yürütme gibi durumları da şaşırtıcıydı. Ben yeterince ikna olduktan sonra Halil beyi tekrar davet ettim. O da tekrar  olarak biraz da isteksizce girdi. Durumun bir önceki köydekinin aynısı olduğundan nerede ise iyice emindi. Ben de okul denen toprak yığının etrafında dolaştım biraz. Halik Beyin bu defa sınıftan çıkarken yüzü gerçekten gülüyordu ”Bravo çocuğa ağzından sözü vesika ile alıyoruz ama mükemmel çalışmış” dedi. Şu garipliğe bakın ki mükemmel olarak gösterilen veya gösterilmeye çalışılanın durumu ile olumsuz olarak tarif edileninin durumları tam tersiydi. Bu durumla ilgili tespitleri de yapıp öğretmenin ödüllendirilmesini de sağlayacak şekilde mezradan ayrıldık

HU AİLESİ İSTANBULDA

Mr.Hu ve ailesini Şangay’da yaşayan büyük oğlum Dinçerin söylediklerinden, yazdıklarından ve gönderdiği resimlerden tanıyorduk sadece. Daha sonra 29 Ocak-5 Şubat tarihlerinde İstanbul’a geleceklerini yine oğlumdan öğrendik. O hafta Hollanda’da çalışan oğlumuzun da gelmesini fırsat bilerek ayrıca yine Dinçer’in iletişim katkılarından yararlanarak Mr Hu ailesi ile bir akşam yemeğinde buluşmayı kararlaştırdık. Gençer, Hu ailesinin Türkiye’ye geldiği gün onlara İstanbul’un çeşitli yerleri ile mezun olduğu Boğaziçi Üniversitesi’ni gezdirdi. Akşam yemeğini değerli dostlarımız Salih Bey ve Filiz Hanım’ın katılımı ve yardımları ile İstanbul Üniversitesi’nin İstinye’deki tesislerinde yedik.

Yemek mekanına ayrı yerlerden geleceğimiz için saat konusunda uzlaşsak da pratikte bu mümkün olmadı. Biz 19.30 da tesislere geldiğimizde onlar yaklaşık yarım saatten beri bizi bekliyor durumdaydı. Her ne kadar Dinçer daha önce  kendilerinden bahsederek giyabi olarak tanışmamızı sağlamış olsa da benim içimde her belirsizlik durumunda yaşadığım merak ve kaygı arası bir duygu vardı. Acaba nasıl birileri idi, anlaşabilecek miydik, ortam onları ne kadar mutlu edecekti? gibi sorular zihnimde sıralanıyordu.

Karşıdan Gençer’i ve yanında oturan misafirlerimizi görünce bize ayrılan masayı yöneldik. Dil bilen arkadaşlarımız kendilerini tanıttı. Biz de Gençer yardımı ile tanıştırıldık. Hani bazı şeyleri anlatırken somut olarak açıklanmasa da bugünün tabiri ile “Çok iyi elektrik aldım” ama biz eskilerin lügatında “Kanım ısınıverdi.” ile özetlenen iç yaşayışların gerçekleşiverdiğini hissettik. Bir an sanki yeni tanışan değil de yıllardır birlikte yaşadığımız yanımızda ve yakınımızda olan insanlardı sanki hepsi.

10 yaşlarında biri kız diğeri erkek Yoland ve Kaiser adlarında ikiz çocukları vardı Hu ailesinin. Son derece doğal ve bir o kadar da iyi eğitim almış olduklarını bir bakışta anlamak mümkündü çocuklarının. Yemekte yaklaşık üç saat süren  beraberliğimiz sırasında masadaki 5-6 yetişkinin belki de kendilerini ilgilendirmeyen sohbetine bazen iştirak ettiler bazen de tahammül gösterdiler. Bayan Hu da son derece samimi ve mütevazi tavırları ile beraberliğimize ayrı bir renk katıyordu.

Yaşından çok genç ama daha olgun bir görüntüye sahip olan M. Hu ise başlı başına bir okuldu. Yaşam biçimi ve ilkeleri ile kendi tarzını oluşturuyordu. Hayata, dünyaya, insanlara bakış açısındaki gerçekçilik ve derinlikten çok etkilendiğimizi söyleyebilirim. Birçok konuda, birçok insanlarda rastlayabildiğimiz önyargıları aşarak tarihsel, sosyal ve ekonomik olaylara son derece rasyonel pencereden bakabiliyor, kendini belli kalıplarla sınırlamadan, ayrıca kendi özgün değerlendirmesini  samimi olarak dile getirebiliyordu. Gençer vasıtası ile aklımıza gelen her şeyi sorduk. (Tabi bir yabancı dil bilmemenin eksikliğini ve ezikliğini yaşadığımı iç sesimle itiraf ettiğimi de hemen belirtmeliyim.) Kısacası Mr.Hu’yu beraberliklere anlam ve kalite katan insanlar grubuna dahil ettiğimizi söyleyebiliriz.

Akşam eve döndükten sonra “Onlara hiç soru sorma fırsatı vermedik, bütün soruları biz sorduk acaba bunaltmış olmayalım misafirleri” diyerek hem kaygılandık hem de özeleştiri yaptık. Bir dahaki sefer Şanghay’da buluşmak üzere vedalaştık. İnsanların başka iklimler ve başka coğrafyalarda yaşıyor olması veya başka dilleri konuşuyor olması dostlukların kurulmasına engel olmayacağını da öğretmiş oldu o gece bizlere.

HU FAMILY IN ISTANBUL [coming soon]

BİZİM TATİLLERİMİZ / Son Durak Altınoluk

Kısa süreliğine tatil geçirmek üzere gittiğimiz hemen tüm yöreleri sevmiş ve yaşanabilir bulmuşumdur. Altınoluk’a bir yıl on günlüğüne pansiyonda tatil geçirmemiz ardından aynı düşüncelere burada da  kapıldım. Burada minicik bir evim yine minicik balkonu olsa hem tatillerimi hem emekliliğimi geçirim diye hep aklımdan geçmiştir.Emekliliğime bir yıl kala da bununla ilgili arayışlara girdik.Bir şubat ayında 3-5 gün izin alarak Altınoluk öğretmenevinde bu işe odaklanmak üzere konuşlandık.Önce emlakçılara uğradık.Girmek kolay da kopmak ve kurtulmak çok zor ellerinden.Neredeyse sizi gün boyu esir ediyorlar.

Gösterilen evlerden eski olanları bizim hoşumuza gitmiyor,yeni olanlara da güç yetmiyor. Döneceğimizden bir gün önce yine tanıdık ama esir etme gibi bir niyet ve yeteneği olmayan emlakçı vasıtası ile Kamil Okumuş adlı müteahhit’e ait bir ev gördük 70-80 bin gibi bir fiyat söyledi.Biz düşünelim yarın size bilgi veririz diyerek ayrıldık. Bizim fiat aralığımız 50-55 binlira cıvarıdaydı.O gece düşündük mümkün olmayacağına karar verdik.Ertesi sabah İstanbula dönecektik. Emlakçıya bilgi vermek gerekir mi diye kararsız kaldık.zaten gelmeyince vazgeçtiğimiz anlaşılacaktı.Ama yine de sözümüzde durmak adına kapıdan bir görelim dedik.Gittiğimizde emlakçıda müteahhit de bizi bekliyordu.Biz bütçemizi aştığı için işin olmayacağını söyleyerek tam ayrılıyorduk ki müteahhit ben bir inşaata daha başlıyorum isterseniz oradan vereyim size dedi.Biz de bir bakalım dedik. Bizi Altınoluktan küçükkuyuya doğru 3-4 kilometre ilerde henüz temel için çukurunu açtığı arsaya götürdü.Ortada sadece bir çukur vardı. Projeden daireleri gösterdi.Yan tarafta başkası tarafından yapılmış benzer daireleri gezdik.Nedense aklımız yattı. 55 bin liraya pazarlığı bitirdik.Emlakçının orada bir senet yaptık, bankadan çektiğim yaklaşık onbinlirayı ona verdik kalanın büyük bir kısmını Mayısta tapuyu alınca az bir kısmını da inşaat bitince ödenecek şekilde yazıya döktük ve Altınoluktan ayrıldık.

altınoluk1

İstanbula dönünce bizi bir düşüncedir aldı.Elimizde bir kağıt parçasından başka bir şey yoktu.Ya adam vazgeçerse,kaybolursa mahkemelerle uğraş dur işin yoksa.Ta mayıs ayında çocuklarım Dinçer ve Gençerin de katkıları ile diğer büyük  ödemeyi yapıp tapuyu alıncaya kadar bu tedirginliğimiz devam etti. Mayısta tapuyu alınca biraz rahatladık.İnşaatın kabası bitmişti ve elimizde daha geçerli bir belge vardı.Geri kalan kısmını taahhüdünden 2-3 ay önce bitirdi ve Mart 2007 den itibaren 47 metrekarelik dairemize kavuşmuş olduk

Anahtarı aldıktan sonra elimize bir şerit metre alıp hangi büyüklükte hangi eşya gerekli ise onları temin etmeye başladık. Her bir eşyayı veya aygıtı yerine koydukça evimiz güzelleşiyor biz de sonsuz keyif duyuyorduk.Büyüklüğü 47 metrekare olmasına rağmae 140 metrekarenin rahatlığı ve ferahlığını yaşadığımızı söyleyebiliriz evimiz için…

BİZİM TATİLLERİMİZ / Her Şey Dahil – Didim Okaliptüs Otel

Öteden beri çok duyduğumuz ama hiç yaşama fırsatı bulamadığımız “Her şey dahil” uygulamasını da merakımızı gidermek için denemek istedik.Daha önce orada kalıp memnuniyetini ifade eden Gülay öğretmenin de tavsiyesi fiyatının da çok uygun olduğu düşüncesi ile Didim’de Okaliptüs otelde rezervasyonumuzu yaptırdık. Didim tur’un otobüsleri ile belirtilen yere geldik.Uygulama gereği kolumuza oranın müşterisi olduğumuzu gösteren yeşil plastik tasmalar bilekliklerimize takıldı. Üniversiteden hatta beklide liseden itibaren çocuklarımız bizden ayrı program yaptıklar için biz buırada Nurayla ikimiz kaldık. İlk kez geldiğimiz Didimi tanıdığımız gibi her şey dahil kavramının insanları ne hale getirdiğini görme fırsatı bulduk.Habire yeme habire içme gayretindeki isanları  ve doldurulmuş ama birtirilememiş yemek tabakları görünce eğitim şart demeden edemiyor insan.

Her şey dahili de denediğimize göre artık daha yerleşik düzen arayışına girmemiz gerektiğini düşünmeye başladık.

BİZİM TATİLLERİMİZ / Dinlenme Tesisleri ve Pansiyonlar

Bir yazımızıda Gökçeada’da bulunan Milli Eğitim Kampında geçirdik. Tesislerin ilk açıldığı yıl olduğu için birtakım eksikleri de olsa  geçmişte yaşadığımız sıkıntıları hatırlayınca burasını çok iyi bulduğumuzu söyleyebiliriz.Limanın 25-30 kilometre kadar tam tersi istikametinde olan tesislerdeki ilk gecemizde kendimizi biraz mahsur kalmış hissederek biraz ürperdik ama sonra alıştık.

Keşandaki, Danişment İl Özel idaresine ait tesislerde de birkaç dönem tatil yapma imkanımız oldu. Saroz körfezinin temiz ve serin sularını belkide ilk kez orada tanıma fırsatı bulmuştuk.

Milli Eğitim Bakanlığının Datça Kampında Akdeniz ve Ege denizin kesiştiği noktanın doğal güzelliği ile tarihsel buluşması bizi gerçekten büyüledi. Kamp gerçekten  güzeldi. Tamamen bu amaçla dizayn edildiği için  orada  günlerimiz gayet güzel geçti. Denize uzaklığı bir kilometre kadar olduğunu görunce önceleri biraz haya lkırıklığı yaşadık ama daha sonra  yörenin çeşitli koylarına, büklerine yaptığımız motor gezilerinden sonra burasının görmeden gitmenin kayıp olacağı duygusunu  yaşadık.

Bodrumu da çok duymuş ama hiç gitmemiştik. Eşimim çalıştığı Ar_El Lisesinde görevli Ali bey’in organizatörlüğünde Bodrumun Gündoğan köyünde on günlük bir tatil yapma şansını da yakaladık. Gündoğan’da cennet motelde yapılan rezervasyon yeterli olmayınca bizim için hemen yakındaki Villa Lale pansiyon uygun görüldü. Orası çok daha sevimli ve egzotik bir yerdi. Kaldığımız süre için çok rahat ettik.



Yine eşimin Özel Arel Lisesinde çalıştığı yıllarda  Emlakbank’ın Çeşmedeki dinlenme tesislerinde kaldığımız  günlerde son derece unutulmazdı.Ortamı unutulmaz yapan şey sadece mekan değil birlikte olmaktan keyif aldığımız değerli dostlarımızdı kuşkusuz.

Her yıl başka coğrafyaları ve mekanları tanıma amacına dayalı tatil anlayışımızın daha sonra nasıl bir şekil alacağını doğrusu biz de çok  çok merak ediyorduk.