BİRAZ DA KİTAP / KAYBOLAN BAĞLAR

Johann Hari’nin “Kaybolan Bağlar – Depresyonun Gerçek Nedenleri ve Beklenmedik Çözümler” kitabı üzerine cümlelerimiz olacak bu kez. İnsanda yabancılaşma, karamsarlık ve öfke duygularının da eşlik ettiği, hayatla ve gerçeklikler ile bağlarının zayıflaması ve nihayetinde kopması şeklinde özetlenecek depresyon olgusu üzerinde yazar kendisi ile okuyucuyu da yolculuğa çıkarıyor bu kitabında. Hayatla olan bağların kopmasının nedenleri, buna ilişkin çareler seyahatin odak noktasını oluşturuyor.

Depresyonun nedeni olarak beyindeki serotonin seviyesinin düşüklüğü gösteriliyor yıllarca. Verilen ilaçlarla bu seviye yükseldiğinde depresyonun tedavi edilmiş olacağı düşünülüyordu. Bu aşamaları bizzat yaşamış olan Johann Hari fark ediyor ki verilen bu ilaçlar insan bedeni üzerinde kimyasal bir etkide bulunuyordu. Fakat asıl önemli olan hastaya ilaçla birlikte bir hikâye sunuluyordu. İyileşmenin verilen ilaçtan mı yoksa plasebo etkisi olan hikâyeden mi olduğu ise meçhuldü. Bilim insanlarının olayı yanlış okuduğunu, ilaç şirketlerinin de bu algıyı paraya çevirerek bütün dünyaya pazarladığı yapılan birçok araştırma sonucu anlaşıldığına dikkat çekiliyor kitapta. Depresyon ve kaygının kimyasal bir dengesizlikten kaynaklanmadığını öğrenmek kendisinde dengesizlik yarattığını itiraf ediyor Johann Hari.

Continue reading “BİRAZ DA KİTAP / KAYBOLAN BAĞLAR”

HİKAYE-İ MUHALEFET (2)

Günlerdir gündemde olan ve ilgili, ilgisiz herkesi meşgul eden “Ne olacak bu CHP’nin hali” macerası geçtiğimiz hafta yapılan olağan kongresi ile nihayet sona erdi. 13 yıllık Kemal Kılıçdaroğlu döneminin sonu ve Özgür Özel döneminin de başlangıcı oldu bu. Çok bilmişlik edası ile “Bu resmi nasıl okumalıyız” diye başlayan cümleler ile uzun uzun politik analizler yapacak durumum yok, ama sade bir vatandaş ve seçmen olarak süreçle ilgili düşüncelerimi ve duygularımı paylaşabilirim ancak.

Türk siyasetinde pek alışık olmasak da aslında çok önceleri olması gereken bir durumdur yaşananlar. Sayın Kılıçdaroğlu’nun çok kötü biri olması ile de ilgili görmüyorum bunu. Aksine dürüst, ahlaklı, çalmaz çırpmaz özellikleri ile çok da iyi bir kişi diyebiliriz. Belki de tam bu yüzden ayrılması gerekiyordu. Gerçi olayların doğal akışındaki işaretler bunu birkaç kez hatırlatmıştı kendisine ama o anlamak istemedi ne yazık ki.

Continue reading “HİKAYE-İ MUHALEFET (2)”

BAYRAK YARIŞI

“Baki kalan gök kubbede hoş bir sadâ imiş” ya da “Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer” gibi deyimler yaş ilerleyip yetmişi de aştıktan sonra dilimizden daha fazla dökülmeye başlıyor. Eskiden her sayfasını çevirdiğimizde bizi geçmişe götüren albümler vardı. Onların yerini şimdi parmakla kaydırılan ekranlar aldı. Bu albümlere artık pek itibar edilmez oldu. Ama benim için bu fotoğraflar çok değerli olduğu için bir türlü kıyıp atamıyorum. Saklamak daha kolay olsun diyerek bir sandıkta -daha doğrusu büyük bir plastik kapta- depoladım onları. Zaman zaman o kutuyu açar, resimleri etrafa yayar ve geçmiş zaman yolculuğuna çıkarım. Özellikle siyah beyaz fotoğraflar beni kendilerine çok daha fazla bağlar. Çünkü onlar çok daha uzun bir geçmişe tanıklık etmişlerdir. Hatta bazılarını bizzat kendimin çektiği, evimde ve çalıştığım okullarda kurduğum karanlık odadaki düzeneklerle tabettiğim fotoğraflar olması hasebi ile onlarla daha farklı bir münasebetim vardır.

İşte yine bir gün böyle duygular içinde fotoğraflar arasında yolculuğum sürerken kendimi birden 1966 sonbaharında buldum. Aradan tam 57 yıl geçmesine rağmen anılar tüm tazeliği ile zihnimde canlandı. Edirne’de öğretmen okulu son sınıfındayız. Sınıfça yapmış olduğumuz bir İstanbul gezisi ile ilgili idi bu fotoğraflar. Resim öğretmenimiz Tayyip beyin objektifi ile daha kalıcı hale gelen bu gezi beni adeta büyülemişti. Eskilerin deyimi ile İstanbul’un İstanbul olduğu zamanlardı o yıllar. Yani iki milyon civarında insanın yaşadığı bir şehir. Talanın, rantın, yağmanın tam olarak esiri olmamıştı henüz bu kent.

Continue reading “BAYRAK YARIŞI”

AHLAKLI OLMAK YA DA OL(A)MAMAK

Kişisel ve toplumsal yaşamımızda insanların yapay ya da doğal olarak kümeleştiklerine, gruplaştıklarına tanık olmaktayız. İnsanlar da duruma göre bazen istekli bazen de zoraki bu grupların içinde, dışında ya da karşısında yer alabilmektedir. Bu gruplar zamanın ve ortamın şartlarına göre siyasi, etnik, dini vb. özellikler göstermektedirler. İnsanoğlu da içinde veya karşısında olduğu grupla ilgili çoğu şartlanmışlık ve önyargılardan oluşan tutumlar sergilemektedir. Bunca yıllık gözlemlerime, tecrübelerime dayanarak söyleyebilirim ki bu tür kümeleşmeler-hele hele son yıllarda- bana hiç çekici ve inandırıcı gelmiyor. Şöyle göğsümü gere gere dört başı mamur destekleyeceğim bağlanacağım bir yapılanmayı ne yazık ki pek göremez oldum. Hep ehveni şer ile yetinmek durumunda hissediyorum kendimi. Söylemlerine bakınca adeta tapılacak kadar kendine hayran bırakan yapılanmaların biraz üzerini kazıyınca, biraz samimiyet testine tutunca hayal kırıklığı kaçınılmaz oluyor.

Bütün bunların sonunda ben de kendi grubumu kendim yapmaya karar verdim. İnsanları ve kümelenmeleri de bu doğrultuda test etmeye başladım. Ben artık insanları da grupları da iki kategoride düşünüyor ve değerlendiriyorum. Ahlaklı olanlar ve -hadi ahlaksız olanlar demeyelim- yeterince ahlaklı olamayanlar şeklinde sınıflandırma yapıyorum. Hemen eklemeliyim ki ahlak kavramını birçok kişinin düşündüğü gibi uçkur ve bel altı konuları ile sınırlı saymıyorum. Ben ahlaklı olmak deyince adaletli olmak, saygılı olmak, sevgi dolu olmak, merhametli olmak, vicdanlı olmak, şefkatli olmak, özü sözü bir olmak, barışçıl olmak, empatik olmak gibi insani olan bütün vasıflara sahip olmayı anlıyorum. Bütün bunları taşıyor ve yaşamında içselleştirmiş insan hangi grupta ya da yelpazede yer alırsa alsın bana göre en makbul ve muteber insandır. Bütün bunların yoksunluğu içinde olanları da diğer gruba dahil ediyorum.

Continue reading “AHLAKLI OLMAK YA DA OL(A)MAMAK”

CAMBAZA BAK

Eskiden televizyon sinema gibi eğlence araçlarının olmadığı zamanlarda iki direk arasında gerilmiş bir telde yürüyen cambazlar vardı. Çocukluğumuzda bizim kasabamıza gelmiş ve benim de izlemişliğim vardır. İşte bu gibi durumlarda yankesiciler izleyicilerin arasına girerek dikkatlerinin başka noktada olduğu sırada bundan istifade ederek izleyenlerin ceplerini boşaltırlar. Bu yöntem günlük dilimize ardından da siyaset diline bir deyim olarak girmiştir. Gündemi saptırma, yapay gündem oluşturma, bundan hareketle de araya başka şeyler sokuşturma ya da bazı şeyleri unutturma ve gözden kaçırma durumları için kullanılır. Allah var hakkını vermek lazım, bu iktidar da bunu yıllardır çok iyi kullanıyor.

Son günlerde gündeme gelen ve gündemde tutulmaya çalışılan yeni sivil anayasa konusu da bunun en tipik örneği kanımca. İlk bakışta askeri yönetimler tarafından yapılmış baskıcı ve vesayetin gölgesini taşıyan anayasa yerine sivil karakterli özgürlükçü bir anayasa arayışı kulağa da hoş geliyor. Ama bu parlak sözlerin üstündeki cilayı kazıyınca yukarıda da belirttiğim gibi bunun bir cambaza bak oyunu olduğu hemen fark ediliyor. Ayrıca anayasanın üniformalılar veya üniformasızlar tarafından yapılmış olmasından çok içeriği ve uygulanabilir olması önemli. Yakın geçmişimizde en özgürlükçü anayasanın (1962) da en baskıcı anayasanın da (1982) askeri yönetimler tarafından gerçekleştirildiğini görmekteyiz.

Continue reading “CAMBAZA BAK”

MİSAFİR ŞAİRLER (1)

Biliyorum, blogumun şiir bölümü uzun zamandır ihmal ettim. Diğer yazıların yoğunluğu içinde bu bölüm adeta öksüz kaldı. Bu kez bu köşemde çok kıymetli birini konuk edeceğim.

Şükran Çakmak, nam-ı diğer -Şükran Ablamız- benim teyzemin kızıdır. Yine geçmiş yıllarda blogumda “SIRADIŞI YA DA FARKLI OLANLAR” başlığı altında bahsettiğim sevgili eniştemiz merhum Abdullah Çakmak’ın eşi olduğunu da hemen eklemeliyim. Okumayı çok seven, adeta bunu bir yaşam biçimi haline getiren bir kişiliği vardır. Kendisini ziyarete gittiğimizde bizlerin de yararlandığı zengin bir kitaplığı ilk uğrak noktamız olmuştur. Edebiyat, güncel yayınlar üzerine keyif aldığımız paylaşımlarımız hep hafızamdadır.

Geçen bayramda bize geldiklerinde sohbet sırasında “Son şiirimi sizinle paylaşmaya ne dersiniz?” diye sorunca memnuniyetle kabul ettik. Oldukça uzun olan şiiri ezberden ve duygulu biçimde okuması bizi çok etkiledi. “Bu şiirin adı ne, bu ve diğer şiirlerini bir yerlerde topluyor musun?” diye sorunca “adı yok isterseniz adını siz koyun, ayrıca zihnimden başka bir yerlere yazmadım” deyince böylesi satırların uçup gitmesine razı olmadığım için blogumda kayıt altına almak istedim. Kendisi de sağ olsunlar buna izin verdi.

Continue reading “MİSAFİR ŞAİRLER (1)”

BİRAZ DA KİTAP / ÇİN MUCİZESİNİN SONU MU?

Eskiden dış dünya ile ilgili kitaplar fazla ilgimi çekmezdi. Daha çok kendi ülkemin durumunu, sorunlarını anlatan kitaplar ilgi alanımı oluşturuyordu. Zaman içinde yurt dışındaki çocuklarımızı ziyaret sebebi ile dış dünyaya açılmak bize de nasip oldu. Farklı coğrafyaları, farklı toplumları tanıdıkça gördüğüm fotoğrafların arka planını da merak eder oldum. Özellikle Uzakdoğu (ÇinHong Kong) konusundaki kitaplar daha bir ilgimi çekti. Bunları okudukça gördüklerim daha bir bütünlük kazandı. Okuduklarımdan bazılarını da blogumun kitap kritik bölümünde tanıtımını yapmıştım. (ÇİN-Küreselleşme Yolunda, HONG KONG-Nasıl Başardılar, HONG KONG-İSTANBUL) Yazının başlığında ismini belirttiği kitap da gene bu konuda Cevdet Kadri Kırımlı’nın kaleme aldığı bir eser. Aşağıda bu kitapla ilgili özetlenmiş cümleleri bulacaksınız.

Bizlerin kendi ömür penceresinden baktığımızda Çin zihnimizde Mao ve sonrası olarak yer almasına karşın gerilere doğru hanedanlıklar dönemi olarak bilinen yüzlerce ve binlerce yıllık bir geçmişe sahip. Binlerce yıl bir arada yaşayıp göç almayan ve göç de vermeyen bir toplum söz konusu. Çin’in zihniyetini şekillendiren üç kavram Tianxia, Konfüçyüs ve Taocu düşüncedir. Bunlar otoriter bir yönetim için de uygun kavramlar.

Continue reading “BİRAZ DA KİTAP / ÇİN MUCİZESİNİN SONU MU?”

BİRAZ DA KİTAP / ALTERNATİF EĞİTİM

Bloğumu takip edenler “KİTAP KRİTİK” bölümünde John Taylor Gatto’nun “Aptallaştıran Eğitim” ve “Eğitim- Bir Kitle İmha Silahı” adlı kitapların tanıtımı ile ilgili cümleleri hatırlayacaktır. Şimdi tanıtımını yapacağım “ALTERNATİF EĞİTİM – Hayatımızın Okulsuzlaştırılması” adlı kitap da aynı çizgide bir muhtevaya sahip. Ancak bu kitap tek bir yazara ait bir yayın olmayıp Matt Hern’in editörlüğünde, içlerinde John Taylor Gatto’nun da olduğu çok sayıda yazar, çizer, düşünür ve eğitimcinin makalelerinden oluşan bir derleme özelliği taşıyor.

Kitapta yazıları yer alan yirmiden fazla insanın birleştiği nokta yeryüzünde yaklaşık 200 yıllık geçmişi olan ve okullarda yürütülen resmî ve örgün eğitime karşı amansız bir muhalif olmaları. Bunda haksız da sayılmazlar hani. Çıkış noktası olarak Prusya olarak gördükleri zorunlu eğitim zaman içinde ve ülkelere göre değişiklik gösterse de okullarda yürütülen bu eğitim her ortama uygun itaat ve biat eden tek tip insanlar yetiştirme amaçlı olduğu için eleştiri oklarının hedefinde yer alıyor. Öğrencileri okulların ve sınıfların içine hapsederek asıl hedefi özgürleştirme olması gereken eğitimin sistemin talimatları ve sınırları içinde kalan bireyler yetiştirmesine dikkat çekiliyor.

Continue reading “BİRAZ DA KİTAP / ALTERNATİF EĞİTİM”

MADALYONUN ÖTEKİ YÜZÜ

Hayatımızın her aşamasında kendilerinden ilham aldığımız müstesna insanlar vardır. Bu bazen aile içinde, bazen de okullarda olur. Benim mezunu olmakla onur duyduğum Edirne Öğretmen Okulu’nda da böylesi öğretmenlerimiz vardı. Okul Müdürü Necati Erinç, meslek dersleri öğretmenimiz Faruk Canatan -namı diğer canbaba- resim öğretmenimiz Tayyip Yılmaz ilk aklıma gelenlerdir. Bunlar sayesinde birçok kazanım elde ettiğimizi itiraf ederken çözemediğimiz, yakıştıramadığımız, zoraki saygı duyduğumuz, bir garip, bir muamma diyeceğimiz figürleri de görmezden gelemeyiz. Bunları ben olumlu ya da olumsuz diyebileceğimiz belli bir kalıba, tarife sokamadım. Disiplinli, notu çok kıt, ilkeli, notu çok bol, hoşgörülü, katı gibi tasniflerin içine bile tam olarak giremiyorlardı.

Daha önceki yazılarımda da yazmıştım. Karneme 10 beklerken bütünlemeye kaldığım beden eğitimi dersini ve o dersin öğretmeni Mustafa Özbek’i anlayamadım ve çözemedim. Şimdilerdeki gibi değiliz o zaman. Öğretmenin verdiği not sorgulanmaz ve itiraz da edilmezdi. Belki de ben yeterince cesur değildim bu konuda. Belki de itiraz ederek bütünleme sınavlarındaki durumu riske atmak istemedim. Aslına bakarsanız resim öğretmeni Tayyip bey ile aramız iyi idi. Kendisinin benim kasabam olan Muratlı’nın Balaban’lı köyünden oluşu, amcamın Kepirtepe Köy Enstitüsünden sınıf arkadaşı oluşu, selam getirmek ve götürmekle başlayan münasebet aramızda özel bir hukuk oluşturmuştu. Karşılaştığımızda hâl hatır sorar, çeşitli ihtiyaçlarımda yardımcı olurdu. Ama öğretmeni öğretmene şikâyet ya da tavassut, torpil gibi anlaşılacağından bu konuyu ona bile açmadım. Ama bu günkü aklım olsaydı en azından işin aslını öğrenmek için bir yardım isterdim.

Continue reading “MADALYONUN ÖTEKİ YÜZÜ”

HİKAYE-İ MUHALEFET (1)

Yazılarımı takip eden siz değerli okuyucular benim daha çok iktidarı eleştirdiğimi düşünebilir. İlk bakışta belki bu muhafet yandaşlığı veya amansız bir iktidar karşıtlığı gibi de algılanabilir. Ama biraz düşününce işin doğasının bunu gerektirdiği fark edilececektir. Çünkü muhalefet sadece söylemleri ile, demeçleri ile eleştirilebilir. Bunun da zaten hiçbir kıymeti harbiyesi olmaz. Ama iktidar öyle mi? İktidar yönetim erki ile birlikte bütün icra yetkisine sahip olunca yaptıklarının sonucu daha bir gözle görünür hale geliyor. Bir karar ile, bir imza ile, bir kartvizit ile makamlar bahşediliyor, hayatlar değişiyor, servetler el değiştiriyor. Hal böyle olunca elbette iktidar kanadı daha fazla eleştirilmeyi hak ediyor. Bu tespiti yaptıktan sonra son seçim de muhalefet için bir icraat sayılacağı gerçeğinden hareketle herkesin televizyonlarda ahkam kestiği muhalefeti eleştirme kervanına ben de bir yazı ile katılmış olayım dedim.

“Zaferin bin tane babası vardır; ancak mağlubiyet yetimdir” diyor J.F.Kennedy. Gerçekten bu son seçimlerde bunu aynen yaşadık. Eğer seçim kazanılsaydı bu galibiyetin ne kadar çok sahibi çıkacaktı. Ama seçim kaybedilince tüm ortaklar ganimetlerini alıp nerede ise ortadan kayboldular. Neticede kabak CHP’ye ve onun lideri K.Kılıçdaoğlu’nun başına patladı. Günlerdir, haftalardır televizyonlarda o konuşuluyor, o tartışılıyor. Herhalde ülkenin ve vatandaşın gerçek gündemini unutturacak bundan daha güzel bir meşgale bulunmazdı. Bütün bu durum ve gelişmeler karşısında ben ne hissediyorum, ne düşünüyorum açık ve samimi olarak ifade etmek isterim.

Continue reading “HİKAYE-İ MUHALEFET (1)”