Denemeler Rotating Header Image

Kitap Kritik

BİRAZ DA KİTAP / EĞİTİM: BİR KİTLE İMHA SİLAHI & APTALLAŞTIRAN EĞİTİM

Bu defa sizlerle John Taylor Gatto tarafından yazılmış “Eğitim: Bir Kitle İmha Silahı” ve “Aptallaştıran Eğitim” kitapları ile ilgili paylaşımda bulunmak istiyorum. Gatto ABD’de çeşitli seviyelerdeki okullarda 30 yıl kadar çalıştıktan sonra emekli olmuş ve neredeyse hayatını örgün/zorunlu eğitim karşıtlığına adamış birisi. İflah olmaz bir okul düşmanı neredeyse. Her iki kitabında da eğitimin bir kısmının bile olsa zorunlu olmasının haksızlık olduğunu belirterek adeta okulları yerden yere vuruyor.

Yazarın kastettiği eğitimin kendisi değil, okullar vasıtası ile yürütülen günde altı saat, haftada beş gün, yılda sekiz ay sürdürülen bezdirici ve rutin eziyet karşı çıktığı. Ülkesinde devlet tarafından tasarlanıp uygulanan bu organizasyonunun Prusya Eğitim Sisteminden esinlenerek gerçekleştirildiğini, nihai amacının da köle ruhlu bir işgücü, zararsız bir seçmen kitlesi, başkaldırı ve özgünlüğü öldürülmüş, zihinleri iğdiş edilmiş bir tüketici sürüsü yetiştirmeye yönelik olduğunu ileri sürmektedir. Ayrıca eğer okulda eğitim adına bir şey gerçekleştiriliyor olsa bile bunun okul sayesinde değil okula rağmen meydana geldiğine dikkat çekmektedir. Devasa binalarda ve yerleşkelerde sürdürülen eğitim sisteminin müteahhitler, ders kitabı yayınlayanlar, servisçiler ve diğer tedarikçilerle birlikte ekonomik bir kuşatma olduğunu iddia etmektedir.

Yazının Devamı İçin Tıklayın

BİRAZ DA KİTAP / PATATESLİ YUMURTA (Işık Evinden Araf’a)

Şöyle gerilere bir baktığımda “Bu gözler neler gördü” diyecek yılları devirmişim galiba. Bir kere cumhuriyetten bu yana görev yapan 12 Cumhurbaşkanından -Atatürk ve İsmet Paşa hariç- 10 tanesi yaşamıma girmiş. Başbakanları saymıyorum bile. Demokrasiyi sekteye uğratan iki darbeyi (27 Mayıs 1960 ve 12 Eylül 1980), iki post modern darbeyi (12 Mart 1971 ve 28 Şubat 1997) ve sonuçlandırılamayan iki darbe girişimini (20 Mayıs 1963 ve 15 Temmuz 2016) de gördü bu gözler. “En kötü işleyen demokrasi bile -iyisi de olmaz ama- en iyi darbeden daha iyidir” sözü her zaman geçerliliğini koruyor.

Hala televizyonlarda zaman zaman “Fetö terör örgütü üyesi şu kadar muvazzaf şu kadar emekli kişi gözaltına alındı” şeklindeki haberleri izliyoruz. Üzerinden 5 yıl geçmesine rağmen bu girişimin hala artçılarının devam ettiğinin göstergesi bütün bunlar. Bu arada darbeyi gerçekleştirenlerin cezalandırılması gerektiği kadar testiyi kıranla götürenin aynı tutulmaması, kurunun yanında yaşların yanmaması da önemli. Girişim başarılı olmasa da toplumsal barışın sağlanması ve yaraların sarılması bakımından işin bu yönünün dikkatlerden uzak tutulmaması gerektiğine inanıyorum. Ömrünü Fetö ile mücadeleye adamış, bu yapı ile ilişkisi olmayan muhaliflerin de fırsat bu fırsat diyerek cadı avının bir parçası haline getirilmesi anlaşılır bir şey değil. 20 Mayıs 1963’te Albay Talat Aydemir’in darbe girişiminin bastırılmasının ardından darbenin lideri durumundaki 2 kişinin idamı birkaç müebbet cezası verildi. Harekete katılan 1500 kadar öğrenci harp okulundan atıldı, ama üniversitelere girme fırsatı verilerek toplumun bu travmayı en az hasarla atlatılması sağlanmış oldu

Yazının Devamı İçin Tıklayın

BİRAZ DA KİTAP / TOKCAY’IN SON GÜNÜ

Bu defa takipçilerimin karşısına “Tokcay’ın Son Günü” adlı kitabın tanıtımı ile çıkıyorum. Kitabın yazarı Ali Rıza Arıcan’ın bunun dışında “Pasifik Öyküleri”, “Motosiklet Üzerinde Aşk”, “The Bicycle”, “Puslu Kentin Mavisi” ve “Buz” isimleri ile yayınlanmış eserleri var. Geçtiğimiz yıl içinde birbirinden güzel hikayelerin bulunduğu Puslu Kentin Mavisi ile Buz isimli kitaplarını severek okudum. Tabii o zaman bloğumda okuduğum kitaplarla ilgili bir bölüm olmadığı için memnuniyetimi şifahi olarak sadece dost ve yakınlarımla paylaşmıştım. Biraz pandeminin zorunlu ikamet günlerini çoğaltması, biraz sevgili eşimin fikri ve çocuklarımın teknik desteği ile artık okuduğum ve değerli bulduğum kitapları bloğumda paylaşıyorum.

İlerlemiş yaşımın ve eğitimci geçmişimin getirdiği tecrübe ile ülkemiz insanlarının hayatın akışı içinde iş sahibi olma gayretlerini ben birkaç kategoride değerlendiriyorum. Özellikle eğitim almış gençliğin büyük bir bölümünü işsizler oluşturuyor. Daha sonra KPSS ve mülakat gibi engelleri aşıp kamuda görev alanlar kendini şanslı sayıyor. Bir de varlıklı bir ailede doğup, kurulu ve ilerleyen bir düzenin veliahtı olup doğarken şanslı olanlar var. Bütün bunların dışında hiçbir siyasi ve sosyal gücün katkısı olmadan, sadece ve sadece kendi hüner ve gayretleri ile var olma mücadelesini başarı ile verenler var ki bunların oranı herhalde yüzde onu geçemez. Bunların içinde daha özel bir kesim var ki, emeğini ve yeteneğini çok uzak iklimlerde ve coğrafyalarda sergileyenler, ben onlara kahraman gözü ile bakıyorum.

Yazının Devamı İçin Tıklayın

BİRAZ DA KİTAP / HONG KONG (NASIL BAŞARDILAR?)

Bundan önceki kitap tanıtımları serisinde Asuman Suner’in “Hong Kong =İstanbul, Şehri Şahsileştirmek” adlı kitabı ele almıştım. Yazarı bir akademisyen olan bu kitap birçok konuda derinliği olan oldukça kapsamlı bir özellik taşımakta idi. Bu yazımda ele aldığım ve Zeki Çalışkan tarafından yazılan “Hong Kong” kitabı biçim ve muhteva bakımından daha sınırlı ve adeta özet diyebileceğimiz nitelikte. Asuman Suner’in kitabını fazla uzun ve akademik bulanların faydalanabilecekleri bir kitap bu tanıtacağı kitap. Ayrıca Hong Kong’un idari yapısı, Tiananmen Meydanı olayları, eğitim hizmetlerinin yapısı ve eğitim kurumları ile ilgili de daha derli toplu bilgiler içermesi benim de ilgimi çekti. Aşağıda bu kitap ile ilgili özet bir anlatım bulacaksınız.

15. yüzyıldan itibaren başlayan Avrupa’nın sömürgecilik faaliyetleri içinde İngiltere önemli yer tutmuştur. Afyon Savaşlarını da içine alan bu talan fırtınası yıllarca sürdü ve nihayetinde 1889’da imzalanan Pekin Konvansiyonu ile Hong Kong 99 yıllığına Britanya İmparatorluğuna terk edildi. Bu sürenin sonuna doğru İngiltere’nin kira süresinin uzatılması ile ilgili talepleri Çin tarafından kabul görmedi. Yapılan yeni bir anlaşma ile 50 yıllık bir geçiş dönemi çerçevesinde “Tek Ülke ve İki Sistem” anlayışı içinde savunma ve dışişleri konusunda Çin’e bağlı kalınacak ayrı bir İdari Özerk Bölge oluşturulması kararlaştırıldı. Bu anlaşmaya göre 50 yıllık süre boyunca Çinlilerin dahi pasaportla girebildikleri, kapitalist sistemin kurallarının devam ettiği, ayrı bütçesi ve para biriminin olduğu, İngiliz yargı kurallarının ve resmi dil olarak İngilizcenin geçerli olduğu bir coğrafya olarak kalacaktı.

Yazının Devamı İçin Tıklayın

BİRAZ DA KİTAP / EV

Pandemi nedeni ile evimizde zorunlu ikametimizin olumlu yanlarından biri de bol bol kitap okuma fırsatımız olması idi. Okuduğumuz kitaplarla ilgili tespit ve düşüncelerimi bloğumda paylaştım. Bu defa da okuduğum bir başka kitapla sizleri tanıştırıyorum. Yine çocuklarımızın internet yolu ile gönderdiği kitap bu kez roman türünde bir eser. “EV” adını taşıyan bu kitap Hep Kitap’tan çıkmış ve 453 sayfadan oluşuyor.

Eserin ana konusu ve omurgasını romanın kahramanı durumundaki Seher’in Portekiz’in bir şehrinden başlayıp (Porto ve Santiago arası) İspanya’nın bir şehrinde sona eren bir yolculuk oluşturuyor. 263 kilometrelik bu yol yürüyerek kat ediliyor. Farklı başlangıç noktalarına göre bu yol daha kısa olabileceği gibi 960 kilometreye kadar da çıkabiliyor. Yerel kültürde bu bir yerde de hac yolculuğu olarak kabul ediliyor. Kısa ve uzun maraton gibi de düşünebiliriz bunu. Yolculuk kesinlikle bir yarış değil. İsteyen istediği sürede yürüyebiliyor. Çok farklı ülkelerden genç, yaşlı, kadın, erkek birçok kişinin katıldığı bu yürüyüş günlerce ve haftalarca sonra tamamlanıyor. Romanın baş karakteri Seher bu geziyi önce kendi başına planlamasına rağmen sadece bilgi vermek için bir arkadaşına açıklayınca onun ısrarından kurtulamayarak gönülsüz de olsa yürüyüşe iki kişi olarak katılmak zorunda kalıyor.

Yazının Devamı İçin Tıklayın

BİRAZ DA KİTAP / SAPIENS (İnsan Türünün Kısa Bir Tarihi)

Bazen bir eşya bir obje ya da bir kitap sadece kendisinden ibaret olmuyor. Onun da elimizde bulunuşu ile ilgili arka planda bize hatırlattıklarına bir yolculuk yapma ihtiyacı duyuyor insan.

Evliliğimizin ilk yıllarıydı. Sevgili eşim Nuray ile İstanbul’a geldiğimiz bir gün Taksim, Nişantaşı taraflarında geziyorduk. Eşim bir ara bana: “Buralarda Makbule teyzemin evi olması lazım. Bir uğrayalım mı?” diye teklifte bulundu. Açıkçası ben önceden tanışıklığım olmayan birileri ile, çat kapı da gidilince, birlikte olma konusunda biraz tedirginlik ve isteksizlik duyarım. Neyse eşim beni biraz rahatlattı ve Makbule teyzemizin ve sevgili eşi Turhan Salur eniştemizin evlerine ilk gidişimiz böyle oldu. İlk girdiğimiz dakikadan itibaren gerek Makbule teyzemizin ve gerekse eşi Turhan eniştemizin son derece sahici ve samimi tavırları beni çok rahatlattı ve mutlu etti. Adeta bizi kendi evimizde hissettirdi. Büyük ve harika bir evleri vardı. İç içe geçmiş büyük bir salonda bize hemen bir kahvaltı sofrası hazırladılar. Sofrada birçok şey vardı ama benim en çok hatırladığım ve hafızamda yer etmiş olanı ise -belki de ilk defa yemiş olabilirim- içinde yeşil topakların bulunduğu incir reçeli idi. Orada geçirdiğimiz bir iki saat benim için çok öğretici olmuştu. Aile ve özellikle eşler arası ilişkilerde adeta bir model diyebileceğim bir ikili vardı karşımda. Usul ve üslup açısından tam bir örnek diyebilirim. Turhan eniştemizin bir konu konuşulurken söylediği “Refikam olmadan asla gitmem. Refikamı götüremeyeceğim bir yere ben de gitmem” şeklindeki sözü hala kulaklarımdadır. O sırada kendileri ile tanışmamıştım ama Mehmet Nazım, Gülüstü ve Mükrime isimli üç çocuklarının olduğunu, Gülüstü’nün de tıp fakültesine gittiğini ifade etmişlerdi. Bu Turhan eniştemizi sanırım ilk ve son görüşümdü. Erken denilecek yaşta hayatını kaybetti. Sonrasında çocuklarının İngiltere ve Amerika’ya gittiğini öğrendik. Teyzemiz de tabi onlarla gitmişti. Biz de görev gereği yurdun çeşitli yerlerinde çalıştıktan sonra İstanbul’a geldik. Onların da bir süre sonra İstanbul’a geldiğini öğrendik. İngiltere’den de dönen Mükrime’nin çocuklarının Türkiye’deki okullara uyumu ile ilgili paylaşımlarımız oldu. Teyzemiz sayesinde ara verdiğimiz ilişkiler yeniden başlamış oldu. Şunu itiraf etmeliyim ki bu ilişkilerin hem mimarı hem tutkalı Makbule teyzemizdi. Biz özel günlerde onu hep aramaya çalışırdık. Bazen de o daha önce davranır bizi mahcup ederdi. Gülüstü de Nöroloji uzmanı olarak her türlü sağlık sorunumuzda ilk danışacağımız kişi olarak kalbimizde ve kayıtlarımızda yerini aldı. Ve teyzemiz bir iki ay önce geride birçok tatlı anı bırakarak aramızdan ayrıldı ve onu bekleyen değerli eşine kavuştu. Allah rahmet etsin ışıklar içinde yatsın.

İşte geçtiğimiz yılın Mayısında yine Antalya’da günlerimizi geçirirken hem akrabamız hem de çok değerli aile dostumuz Nöroloji Uzmanı Dr. Gülüstü Salur dünya tatlısı kızı Nazlı ile bir kaç günlüğüne bizi ziyarete gelmişti. Birlikte olmaktan keyif aldığımız bu ziyaret nihayetinde bizlere okumayı seven biri olduğumuzu bildiğinden birkaç kitap hediye etmişti. Bunlardan biri de şimdi size tanıtımını yapacağım Yuval Noah Harari’nin yazdığı SAPIENS (İnsan türünün kısa bir tarihi) adlı kitap. O sıralarda Antalya’dan hemen ayrıldığım için kitaplara sadece bir göz gezdirmiştim. Ama bu yıl özellikle pandemi günlerinde bu kitaplar adeta bana ilaç gibi geldi ve sindire sindire -ki bu tür kitapların bu şekilde okunması gerekiyor- okudum.

Yazının Devamı İçin Tıklayın

BİRAZ DA KİTAP / HONG KONG – İSTANBUL: ŞEHRİ ŞAHSİLEŞTİRMEK

Memuriyet hayatımın son 21 yılını, yani yarıdan çoğunu İstanbul’da geçirdim. Gerek çalışma hayatım ve gerekse bunun dışında kalan yaşantım süresince çok büyük hayaller peşinde koşmadım. İmkanlarım ve hayallerim arasında bir şekilde denge kurmaya çalıştım. Netice itibariyle de kendimi hayallerine kavuşmuş bir kişi olarak kabul edebilirim. Bu durumu da Cevdet Kudret’in “DİLEK” isimli şiiri ile tasvir edebilirim.

Bir küçük, bir küçücük evim olsa;
İçinde bir küçük, bir küçücük halım olsa;
Bir de küçük bir yazlığım olsa,
Bütün bunlar benim öz malım olsa.

Masam, mürekkebim, etajerim,
Penceresinde benim perdelerim,
Etajerinde kitaplarım olsa.

Bir ufak, bir minicik evim olsa;
İçinde bir kadın, beni parasız pulsuz seven bir kadın
Bu kadın karım olsa!
Bir de çocuklarım, torunlarım olsa.

Nerde, hangi şehirde olursa olsun,
Bir küçük, bir küçücük evim bulunsun,
Bir ufacık halım olsun yeter,
Yeter de artar bile!

Nerde, hangi şehirde olursa olsun,
Etajerim, kitaplarım olsun,
Beni parasız pulsuz seven karım olsun yeter,
Yeter de artar bile!

Cevdet Kudret Solok’un çok sevdiğim bu şiirine haddim olmayarak iki satır da -ki koyulaştırılmış harflerden de anlaşılacağı gibi- ben iliştirerek şiiri bir anlamda şahsileştirmiş oldum. Bu hayallerime kavuştuğum için kendimi her zaman mutlu ve şanslı saydım. Şükürler olsun ki sadece hayal ettiklerime değil hayal bile edemediklerime kavuştuğumu söylesem abartı sayılmaz. Söz gelimi memuriyet hayatımın hiçbir döneminde yurt dışına çıkabileceğimi hayal etmemiş, edememiştim. Belli kıdemden sonra verilen yeşil pasaportu acaba kullanabilir miyim kaygısını bile yaşadım. Ama gel zaman git zaman önce Allah’ın, sonra da oralarda çalışan çocuklarımın sayesinde Hollanda, Belçika, Almanya, İsviçre, Fransa, İngiltere ve Çin gibi ülkelere gitmek kısmet oldu. Sadece filmlerde ve kartpostallarda gördüğümüz Amsterdam, Mainz, Cenevre, Lozan, Brüksel, Londra, Şangay, Pekin, Macau, Hong Kong gibi şehirlerde günlerce hatta haftalarca gezme fırsatı yakaladık. Bu gezilerle ilgili olarak da bloğumda onlarca belki de yüzlerce görseller de ekleyerek yazılar yazdım. Hayıflandığım husus şudur ki ben küçük bir ihtimal olsa bile yurt dışına çıkma hayalim olsa idi elimdeki var olan imkanları da değerlendirerek memuriyetimin son yirmi yılında dil öğrenmeye zaman ayırırdım. O zaman da gittiğim ülkelerde daha derinliğine ve daha özgün konularda incelemeler yapar yazılar yazardım. Özellikle de o ülkelerin eğitime yaklaşımları, programları okulları, öğretmen profilleri konusunda somut eserler yazmayı çok arzu ederdim.

Yazının Devamı İçin Tıklayın

BİRAZ DA KİTAP / İYİ AİLE YOKTUR

Takipçilerimin karşısına bu defa Nihan Kaya’nın yazdığı “İyi Aile Yoktur” kitabı ile çıkıyorum. Doğrusunu söylemek gerekirse kitabı elime aldığımda dış kapağında gördüğüm bu ifade karşısında biraz irkildim. “İyi Aile Yoktur” cümlesi hiçbir aileyi istisna bırakmayacak şekilde doğrudan bir hüküm içeriyordu. Bizler bu tür kitaplarda genelde “İyi aile olmanın yolları”, “Çocuğuma nasıl iyi bir ana baba olurum?” gibi oldukça yuvarlak ve nötr isimler görmeye alıştığımız için okuyucu kendini sanık sandalyesine oturmuş halde buluyor.

Biz mesleki yaşantımızda çocuk merkezli eğitim, ya da çocuğa göre eğitim kavramlarına yabancı olmamakla birlikte Nihal Kaya’nın yaklaşımına göre bizim değerlendirmelerimizin oldukça sığ kaldığını söyleyebilirim. Kitapta çocuğun her zaman gözlenebilen fiziksel ve cinsel istismar dışında görülmeyen, fark edilmeyen özellikle de anne baba tarafından yapılan istismarların kapısı aralanıyor ve bunların çocuk dünyasında yaptığı tahribatlar yaşanmış örneklerle ve akıcı bir dille anlatıyor. “Ne yaptıysam çocuğumun iyiliği için yaptım”, “Ana baba olunca anlarsınız”, “Ana babaya böyle davranılmaz” gibi kalıpların arkasına sığınarak çocuğa yapılan yanlışların cesaretle üstüne gidiliyor. Yetmiş yılın benim kişiliğimde oluşturduğu kalıplar, kabuller sebebi ile bazı görüşlerini abartılı, sivri ve köşeli bulsam da bütünü ile değerlendirdiğimde ben Nihal Kaya’nın çok iyi bir iş çıkardığını söyleyebilirim. Kitabı okudukça okuyucuyu bazen çocukluğuna bazen ebeveyn olarak geçirdiği günlere geri götürüyor ve “Bu kısmını hiç düşünmemiştim” ya da “Bu söylemin çocuğu etkileyebileceğine ihtimal vermemiştim” şeklinde geçmişi ile de yüzleşiyor. Bizim bildiğimizi tekrarlayan doğrulayan ya da kutsayan eserler yerine Nihal Kaya gibi kalıpları ve sınırları zorlayan, birçok çevreden olumsuz tepki alacağını bile bile kendi doğrularını cesaretle açıklayan yazarların bana çok şey kattığını düşünüyor ve onların bu çabalarını çok değerli buluyorum. Ama yapacağım sadece bir teşekkürden ibaret. Tabii bir de bunu bir soru ile tamamlamak istiyorum.

Yazının Devamı İçin Tıklayın

BİRAZ DA KİTAP / BENİ ÖDÜLLE CEZALANDIRMA

Bizim kuşak için “Dayak cennetten çıkmadır”, “Öğretmenin vurduğu yerde gül biter”, “Eti senin kemiği benim”, “Kızını dövmeyen dizini döver” şeklindeki ifadeler hiç şaşırtıcı değildi. Ziya Paşa’nın meşhur “Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir; tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir” biçimindeki dizeleri şiddete dair uygulamalar için adeta bir dayanak olarak gösteriliyordu. Kısacası evde, okulda, kışlada ve toplumun birçok kesiminde bu uygulamalar yaygın değilse bile pek ciddi bir tepki de görmüyordu. Daha sonraki yıllarda Pavlov ve Thorndike’nin etkisi ile davranışçı ekolün etkisi yayılmaya başladı. Ödül vererek kedi, köpek, fare gibi hayvanlara bir şeyler öğretiliyorsa insanlara da ödülle birçok şeyi öğretmenin pekâlâ mümkün olabileceği noktasına gelindi.

Şiddet veya başka türlü cezalar ile karşılaştırıldığında çok da masum gibi görünen bu uygulama evde “Yemeğini yersen sinemaya gidebilirsin”, “Ödevini yaparsan bilgisayar kullanmana izin verilecek”, “Sınıfını geçersen bisiklet alınacak” gibi örneklerle uygulanmaya başladı. Daha sonra okullarda kurdela takmak, yıldız almak, elmaları kırmızılaştırmak, takdir ve teşekkür belgeleri düzenlemek gibi uygulamalarla adeta kurumsallaştı. Toplumun diğer alanları da prim, promosyon sistemleri ile bu akımın bir parçası oldu.

Yazının Devamı İçin Tıklayın

BİRAZ DA KİTAP / BUNU HERKES BİLİR

Bu defa siz değerli okur yazarlara aynı zamanda bir akademisyen olan Emrah Safa Gürkan’ın “Bunu Herkes Bilir” kitabından bahsedeceğim. Kitap kapağının üstündeki “Tarihteki yanlış sorulara doğru cevaplar” eklemesi de daha baştan kitap içeriği hakkında merak uyandırıyor. Yazar kitabında tarihe dair günümüz toplumunun birçok kalıplarını ve ezberlerini bozacak açıklamalarda bulunuyor. Tarihsel olaylara başka pencereden bakabilmenin ön koşulunun da itaat toplumu olmaktan çıkıp sorgulayan bireyler yetiştirmekten geçtiğine dikkat çekiyor.

“Osmanlı neden geri kaldı?” sorusuna hemen herkesin kendini cevap verme yetkinliğinde hissettiğini sanıyorum. İlkokuldan bu yana aldığımız tarih bilgisi ve onun üzerine eklediğimiz diğer bilgiler ışığında en çok aklımızda kalan saraydaki kadın saltanatı, zayıf ve yetersiz sultanlar ile azgın yeniçeriler geri kalmışlığın sebebi olarak karşımıza çıkıyor. İşte yazar burada devreye girerek tarihi diğer faktörlerden ayırarak kişiler bağlamında ele almanın yanlışlığına dikkat çekerek bu sebeplerin geçersizliğinin ayrıntılı bir analizini yapıyor. Dahası sorunun başta yanlış bir soru olduğunu, doğru sorunun ise “Osmanlı niye geri kaldı?” biçiminde değil, “Avrupa/Batı nasıl ileri gitti?” biçiminde sorulması gerektiğini ileri sürüyor ve kitabın omurgasını bu ve benzeri sorular oluşturuyor. Avrupa’nın ileri gitmesindeki kültürel, ekonomik, kurumsal etkenleri açıklarken Protestan ahlakın gelişmesi, sanayi devrimine geçiş, kapitalizmin doğuşu ve bu sistemin getirdiği üretim ve tüketim ilişkilerinin detaylı açıklamasına yer veriyor.

Yazının Devamı İçin Tıklayın