Denemeler Rotating Header Image

Kariyerim

VE TEKRAR İLKÖĞRETİM MÜFETTİŞİYİM/İSTANBUL

1986 yılından  emekliye ayrıldığım  2007 eylülüne kadar yani 21 yıl İstanbul’da çalıştım. Yani toplam görev süremin yarıdan fazlası İstanbul’da geçmiş oldu.Teftiş gruplarında,inceleme soruşturma gruplarında çeşitli komisyonlarda çalıştım.

istanbultayin

Hem Avrupa yakasını hem Anadolu yakasının birçok ilçesi çalışma bölgem oldu. İstanbul’daki görev süremin son beş yılı Özel Eğitim grubunda geçti. Özel eğitimin ne olduğunu sanıyorum bilmeyenimiz yoktur. İstanbul’un bir yakasına yerleşmiş  görme,işitme,zihinsel ve otistik çocuklara hizmet veren kurumların rehberlik ve denetiminde sorumlu olarak görev yapmaktan bu grupta çalışıyor olmaktan tarifsiz mutluluk duydum.

istanbulson

İstanbul’da çalıştığım süre içinde tanımaktan ve birlikte çalışmaktan mutluluk duyduğum sayısız arkadaşlarım oldu. Onları her zaman sevgi ve  muhabbetle hatırlıyorum. 2007 Eylülünde de emekliye ayrıldığımda “Mutluyum çünkü arkamda cevabını veremeyeceğim,açıklamasını yapamayacağım veya hatırlatıldığında utanç duyacağım bir olay yaşamadım.”cümlelerini kurarak dostlarıma beni tanıyanlara veda ettim.

VE TEKRAR İLKÖĞRETİM MÜFETTİŞİYİM/KAHRAMANMARAŞ

Kahramanmaraş’taki görevime 1981 Ekiminde başladım. Buraya üç yıl görev yapmak üzere gönderilmiştik. Rotasyon uygulamasına göre burası  5. bölge olarak geçiyor ve hizmet süresi de üç yıldı. Ben göreve başladıktayıp ev tutma ve diğer işleri hallettikten sonra da Gazi Orta okulunda rehber öğretmen olarak görevlendirilen eşim Nuray ile o zaman bir yaşını biraz geçmiş olan  oğlum  Dinçer  Kahramanmaraş’a geldiler.

tayinmaraş

Kahramanmaraş’a üç yıl için gelmiştik ama beş yıla kadar uzadı. Bu sürenin 2 yılını Göksun, 3 yılını da Elbistan İlçelerini içine alan bölgelerde çalıştım. Göksun İlçesinin İl Merkezine 90 km. Elbistan İlçesinin de 165 km. civarında olduğu düşünüldüğünde çalışma takviminin Pazartesi evden çıkış ve Cuma eve dönüş biçiminde şekillenmesi hiç şaşırtıcı olmaz sanırım. İki gün arasında geçen gecelerin büyük bir bölümü gidilen köylerdeki öğretmen veya muhtar evlerinde geçiyor, ilçe merkezlerinde bu günkü gibi öğretmen  evi falan da olmadığından bazı kurumların misafirhaneleri veya okulların köşelerinde oluşturulan geçici odacıklarda kalıyorduk.

Hani çok söylenir. Eskiden İstanbul Milletvekillerine Ankara’nın en çok neresini seviyorsun?” diye sordukların da onların da ”İstanbul’a dönüşünü” biçiminde verdikleri cevaplar hep latife olarak dillerdedir. Belki bana o zamanlar Göksun ve Elbistan’ın en çok neresini seviyorsun diye sorsalar ben de “Cumaları İl Merkezine dönüşünü” diye cevap verebilirdim. Özellikle yabancı yataklarda uyuyamayan birisi olarak evim gözümde tütüyor ve ben gittikten sonra her gün “Bugün cuma mı?” diye soran çocuğuma ve aileme kavuşmak için can atıyordu

sütçü

Kahramanmaraş’ta görevimiz sürmekteyken 31 Aralık 1984 tarihinde  Dinçer’i ağabey konumuna yükselten ikinci oğlumuz Gençer dünyaya geldi.Belki ilerde “Bizim evlerimiz” başlığı altında durumundan daha ayrıntılı olarak bahsedeceğim evimiz bize yetersiz gelmeye başlamıştı.Aslında daha önceden de yetersizdi ama nasılsa üç sene sonra gideceğiz düşüncesi ile değiştirme gayretine girmedik. Ama gördük ki üçüncü ve dördüncü yıl tayinimiz çıkmayınca galiba burada daha uzun kalacağız diyerek Bahçelievler semtinde daha uygun bir eve taşındık.

Çalışma koşullarının son derece yorucu olması bir yana bu ilde çalıştığım süre için içimde hiçbir olumsuz ve pişmanlık taşıyan duygu yaşamadım. Ülkemin farklı ve değişik yerlerinde çalışmanın bir zenginlik olduğunu düşündüm her zaman. Ayrıca hala her zaman haberleştiğimiz kadim dostluklarımızın oluşması da bu sayede gerçekleşti.

maraşmüfettişer

Yeni evimize taşımamızın üstünden bir yıl geçmiş, Kahramanmaraşta da  beşinci yılımızdı, hiç umutlu olmamakla beraber  yine tayin istedik.Umutsuzduk çünkü geçmiş yıllardaki beklentilere girmek istemiyorduk. Bu defa yani en umutsuz olduğumuz sırada İstanbul’a tayinimiz çıkıverdi.Yani 1986 yılı ağustosu itibari ile İstanbulda görevliydim.

VE TEKRAR İLKÖĞRETİM MÜFETTİŞİYİM/TEKİRDAĞ

Tekirdağ zaten ikamet etmekte olduğum yerdi. Bu ildeki Müfettişliğimin birinci ve ikinci yılında Malkara bölgesinde görev yaptım. Malkara Çanakkale istikametinde Tekirdağ’a 50-55 km uzaklıkta bir ilçe idi. Bu ilçede tanımaktan ve birlikte çalışmaktan mutluluk duyduğum insanlarla  son derece keyifli zaman geçirdim. Bu arada 17 Ağustos 1980 tarihinde büyük oğlum Dinçer dünyaya geldi. Onun bakımı için annem ve babaannem zaman zaman Tekirdağ’a geliyordu. Fakat bizim için de onlar içinde daha uygun olan bir planı devreye sokmaya karar verdik.

tekirdağ

İki yıl Malkara bölgesinde çalıştıktan sonra ben Çerkezköy/Saray bölgesini istedim. Nuray da Muratlı lisesinde görevlendirilecekti. O sıralarda Muratlıda kirada olan evimizde boşaldığından orada oturup kiradan ve Dinçer’in bakım işinden rahatlayacaktık. Hatta o sıralarda arkadaşımız Ahsen beyin kurma hazırlıklarını yaptığı bir yapı kooperatifine kurşun kalemle de olsa kaydımızı yaptırmıştık. Bu proje büyük oranda devreye girdi. Evin tadilat işleri  tamamlanmıştı. Nuray’ın tayini için söz de almıştık. Benim Muratlıdan kolaylıkla gidip geleceğim Çerkez köy bölgesine görevlendirilmem gerçekleşmişti.

Çok yıllar sonra öğreneceğim ”Hayat başka planlar yaparken başınıza gelenlerdir.” sözü bir çok şeyi daha iyi anlamamı sağladı.1981 yılı Eylülünde sene başında öğretmenlerle yapacağım mesleki toplantıları düzenlemek için Çerkezköy/Saray İlçelerine gitmiştim. Dönüşte gerekli bilgileri vermek ve varsa görev yazılarını almak için daireye uğradığımda benimle birlikte 10-15 arkadaşa verilen sarı zarflardan birini de bana verdiler. Sarı zarf bizim literatürde pek hayra alamet sayılmaz. Tabi benimki de öyleydi. Zarfı açtığımda Kahramanmaraş iline görevlendirildiğime ilişkin emri okuyunca önce bir soğuk duş geçirdim. Sonra diğer arkadaşlarında benzer yerler gideceği ile ilgili değerlendirmeden sonra ne yapalım elle gelen düğün bayram diyerek bu tarihten sonra projelerimizi ve planlarımızı Kahramanmaraş doğrultusunda revize etmeye başladık.

VE YİNE ÖĞRETMENDİK/TEKİRDAĞ EĞİTİM ENSTİTÜSÜ

1978 yılı Ağustos başlarında  başlamak istediğim noktaya gelmiştim. Aynı yılın 9 Eylülünde de artık Nuray’la resmen evliydik. Ben Öğretmen  okulu öğretmeni olmak için İlkokul öğretmenliğinden ayrılarak yüksek okula gitmiştim. Şimdi o düşüm gerçek olmuştu. Hem de yüksek okul öğretmeni olarak. Buradaki görevimiz bir yıldan fazla sürdü. Tekirdağ Eğitim Enstitüsü de iki yıllık bir yüksek okul olup sınıf öğretmeni yetiştiren bir okuldu. Benzer kurumlarla karşılaştırıldığında son derece rahat ve huzurlu bir eğitim ortamı vardı. Yaptığımız işten son derece keyif alıyorduk. Yoğunlaştırılmış, hızlandırılmış gibi bu gün için pek şaşırtıcı bile gelse eğitim uygulamalarına sahne oluyordu okulumuz.

tayin

“Hiçbir iyilik cezasız kalmaz” veya “Hiçbir güzellik sonsuz değildir” sözlerini doğrularcasına 1979 yılında  Bakanlık bir kısım eğitim enstitülerini kapatma ve binalarını da başka okullara dönüştürme kararı aldı.Tahmin edilebileceği gibi bizim görev yaptığımız okul da bu kapsamdaydı. O tarihten sonra Otelcilik Meslek lisesine dönüşüm gerçekleştirildiğinden biz bir şekilde açığa çıkmıştık. O zamanki ülke şartlarına göre son derece rahat ve huzurlu bir öğretim ortamına sahip olan okulumuzun kapatılıp  her gün çeşitli olayların olduğu hatta eğitim yapmanın bile imkansız olduğu okulların açık bırakılmasındaki mantığı o gün de bu gün de anlamış değilim. Sonuçta bu karar sonrasında bir şekilde biz açıkta kalmıştık. Belki o zamanlar açık olan okullara gitme şansımız olabilirdi ama biz yeni bir maceraya atılmak yerine aynı yerde kalmayı tercih ettik. Bunun üzerine ben Tekirdağ da İlköğretim Müfettişi olarak eşimde Kız meslek lisesinde Rehber öğretmen olarak görevlendirildi.

ARTIK İLKÖĞRETİM MÜFETTİŞİYİM/URFA

Her ne kadar bize önerilen 21 il için kura çekeceğimizi bilmeme rağmen şansıma Erzurum çıkınca her şeyden önce  bana iklimsel olarak soğuk gelmişti. Çorludan Erzurum’a gitmeye talip olmak bir çok kişi için  anlaşılır bir şey değildi. Bundan sonraki yaşamım nasıl bir rota çizecekti. Müstakbel eşim Nuray ise Urfa  İlinde Eğitim Uzman Yardımcısı idi. İlişkimiz de henüz resmi bir nitelik taşımıyordu. Kafam epey karışıktı açıkçası. Hemen aynı gün Urfa’ya hareket ettim. O zaman cep telefonu,mesaj, mail gibi iletişim araçları olmadığı için kurada çektiğim Erzurum bilgisini bizzat paylaştık. İlişkimiz resmiyet kazanınca konuşlanmanın hangi eksende olacağı üzerinde fikir jimnastiği yaptık bir süre. Belki aynı gün belki de bir gün sonra birlikte Ankara’ya gittik. O tarihlerde Ankara Üniversitesi Eğitim Fakültesi, Eğitimde Psikolojik hizmetler bölümü için lisans tamamlama programına başvurmuştuk. Üç fark dersini verdiğimizde bu bölümü bitirmiş olacaktık. Aynı günlerde bu sınavlara girdiğimizi hatırlıyorum. Ama kaç dersten ve hangi derslerden sınava girdiğim ise hiç belleğimde kalmadı.

köy

Bu sınavlar sırasında tatil günü olduğundan emin olduğum bir gün Ankara’nın geniş caddelerinde Nuray ile yürürken bir yandan da geleceğimizi planlamaya çalışıyorduk. Birden  nasılsa  kendimizi bizim bakanlığın yanında buluverdik. Hafta sonu olduğu için diğer günler arı kovanı gibi kalabalık olan binada nerdeyse in cin top atıyordu. Acaba bizim problemimizle ilgili bir şeyler yapabilir miyiz düşüncesi ile binadan içeri girdik. Hafta sonu tatili olduğu için kimseyi bulacağımızdan dahi pek de ümitli değildik. Kapıdan içeri girdik. Asansörler, merdivenler bomboştu. İlköğretim Genel Müdürlüğünün katına çıktığımızda orası da gayet sakindi. Birkaç memurun ellerindeki dosyalarla odalara girdiğini görünce biraz ümitlendik. Kimse de bize niye geldin, kime geldin diye bir şey sormadı. Genel Müdürle görüşmek istediğimizi söyleyince bize yine sorgusuz sualsiz odasını gösterdiler. Kapıyı vurup içeri girdiğimizde Genel Müdür Hüsnü Cila sanki bizi bekliyormuş gibi karşıladı. Bizde kısaca durumumuzu açıklayarak ilerde hem bürokratik işlemlere ihtiyaç duyulmaması hem de bizim işimizin kolaylaşması için Erzurum’un Urfa olarak değiştirilmesi isteğimizi kendisine ilettik. Zaten Urfa  ili de daha öce önerilen 21 il içindeydi. Sonuçta istediğimiz imtiyaz da sayılmazdı. Karşılıklı birkaç cümle daha konuştuktan sonra araya “düğününüze beni de çağırırsanız olur”  gibisinden esprileri de ekleyerek genel müdür elinin altındaki küçük kağıtlardan birine “Üç ay sonra evlilik cüzdanlarının örneğini getirmek koşulu ile kararnameyi Urfa olarak düzenleyelim” biçiminde bir not yazıp bizi ilgili kişiye yönlendirdi.  İlgili kişi bize bir hafta kadar sonra tayin emrimin elime geçeceği bildirdi. O küçücük kağıt parçası bizi mutlu etmeye yetmişti. Belki o sebeple, beklide hayatımızın ondan sonraki karmaşasından o hafta girdiğimiz sınavın sonuçlarını hiçbir zaman öğrenme imkanımız olmadı.

üç arkadaş

1978 Mart’ının sonlarında Çorlu Lisesinden ayrılarak aynı zaman da Nuray ile de nişanlanmış olarak Urfa ilinde İlköğretim Müfettişi olarak göreve başlamıştım. Benim gibi yeni atanmış bekar 5-6 arkadaşla birlikte Halk Eğitim Müdürlüğünde bize ayrılan bir yerde geçici olarak kalıyorduk. Benim görev bölgem Akçakale İlçesi idi. Urfa’ya 55 km. kadar uzaklıktaki bu ilçeye o zamanlar taksi dolmuşlar çalışıyordu. Farklı bir iklimde ve farklı bir coğrafyada yeni görevimizi yürütmeye çalışıyorduk. Nuray’ın bir yıldan fazla bir süredir orada çalışıyor olması işimi kolaylaştırıyordu. Bu arada  ilk öğretmen  okulları  2 yıllık yüksek öğretim veren eğitim enstitülerine dönüşmüş ve Nuray da Urfa Eğitim enstitüsünde meslek dersleri öğretmenliğine geçmişti.

yemek

Birlikteliğimizin de tam rotasını çizmiş değildik. Ülkenin genel durumuna paralel olarak özellikle Nuray’ın çalışma ortamı  çok elverişsizdi. Gün geçmiyordu ki okulunda patlama olmasın, camlar kapılar kırılmasın. O ortamı ancak o yılları yaşayanlar anlayabilir. Urfa’daki Müfettişliğimin üzerinden sanıyorum 5 ay kadar bir süre geçmişti ki önümüze bir fırsat çıktı. Tekirdağ Eğitim Enstitüsünde meslek dersleri öğretmenliği için önce biraz problem çıksa da  ikimizin de tayini de oraya yapıldı.

Daha sonraki yıllarda Urfa’ya kadim dostlarımızı ziyarete gittiğimizde Balıklı gölünü ziyaret fikrinden kendimizi alıkoyamamıştık.

 

HAYRET!…. EĞİTİM UZMAN YARDIMCISIYIM

İlkokul öğretmeni olarak birkaç yıl çalıştıktan sonra her insan gibi içimde biraz daha iyi, biraz daha yüksek, biraz daha tatmin edici olma ile ilgili duyguları hissetmeye başladım. Tabi o yıllarda öğretmen okulunu bitirenlerin üniversite sınavlarına girme hakkı yoktu. Sadece kendi alanındaki yine öğretmen yetiştiren yüksek okullar istikametinde gerçekleştirebiliyorlardı rüyalarını. Doktor, mühendis, avukat olma hayali daha baştan kapanmıştı yani. Ben de bizim için uygun görülen eğitim enstitüsü sınavlarına girmiştim. Girdiğim bölümü bitirdiğimde ya mezun olduğum öğretmen okullarına meslek dersleri öğretmeni, ya da İlköğretim Müfettişi olacaktım.

Okula girdiğimde yatılık kaldırılarak bursluluğa çevrilmişti. Okulu üç yıl burslu olarak okudum. Yaşanan boykotlar nedeni ile 3-5 ay gecikmeli de olsa Kasım 1976 da artık okul bitmişti. “Benim okullarım/Yüksek okul” bölümünde bu durumu daha geniş anlatmıştım sanırım. Ancak okula girerken olmayı istediğimizden daha başka bir sonuç bizi bekliyordu. Benim öncelikle istediğim öğretmen okullarında öğretmenlik işi olmadı çünkü o yıllarda öğretmen okulları kapatılarak yüksek okul haline dönüştürülmeye başlanmıştı. Diğer seçenek olan İlköğretim Müfettişliği de o günkü siyasal konjoktür gereği olmadı. Mümkün olsa belki de bizi hiç atamayacaklardı.   O zamanlar burslar zorunlu hizmet karşılığı veriliyordu. Yani üç yıl burs almışsanız devletin gösterdiği yerde üç yıl çalışma mecburiyetiniz vardı. Burslu olmamız bir yerde bizim atanmamızı da zorunlu kılıyordu. Bunun üzerine bizleri Eğitim Uzman yardımcısı olarak görevlendireceklerini belirttiler. Her ne kadar düşünmediğimiz, istemediğimiz ve kendimizi hazırlamadığımız bir görev de olsa bunu mecburen kabul edecektik. Yine de sağ olsunlar bizi istemediğimiz göreve atama yapanlar en azından istediğimiz yerleri seçme konusunda  anlayış gösterdiler. Ben tercihler arasından Çorlu Lisesini başta ikametime yakın olması sebebiyle kabul ettim. Bir hafta kadar sonra Çorlu Lisesi Eğitim Uzman Yardımcısı olarak tayinim yapılmıştı. 1977 yılının ilk günlerinde Liseye giderek görevime başladım.

uzman

Doğrusunu  söylemek gerekirse mevcut durumum ve yapacağım işle ilgili ben dahil hiç kimse doğru dürüst bir fikir sahibi değildi. Neyin yardımcısı idim? Yardımcısı olacağım uzman  kimdi veya neredeydi? Niye uzman değildim veya ne zaman uzman olacaktım? Bütün bu soruların hiç birine cevap bulamıyordum ve bulamayacaktım. Kendi durumumu ve pozisyonumu kendim bilemedikten sonra başkalarına nasıl anlatacaktım. Görevim şimdiye kadar okullarda görmeye alışık olduğum müdür, müdür yardımcısı, branş öğretmeni,sınıf öğretmeni gibi bildik görevlere benzemiyordu.

yenilise

Önce kendi görevim, sınırlarım ve sorumluluklarımla ilgili dersime iyi çalışmam gerektiğini düşündüm. Bu konuda hayli başarılı olduğumu da söyleyebilirim. Okunması gereken ne varsa okumaya, görüşülmesi gereken ne kadar kişi varsa hepsi ile görüşmeler yaparak oluşturdum kendi dünyamı. Bu konuda Kabataş Lisesindeki Fahri Ünal adındaki aynı görevi yapan arkadaştan çok yararlandığımı açıkça ifade etmek isterim. O sıralarda insanlara da bilgiye de ulaşmak bu günkü kadar kolay değildi. İnternet mucizesinin daha adı bile yoktu. Yorumlama, kıyaslama, tahmin gibi usulleri de kullanarak görevimin muhtevasını ve sınırlarını belirlemiştim. Görevim aşağı yukarı bu günün okullarındaki rehber öğretmen veya psikolojik danışmanların yaptığı veya yapması gereken görev olacaktı. Durumumuzla ilgili henüz bir mevzuat yoktu ama olsun bizde islim hep arkadan gelirdi.

O yıllarda her sınıfın ders programlarında haftada üç saatlik zaman, rehberlik ve eğitsel saatlere ayrılmıştı. İşin mahiyetini yönetici ve öğretmenler de bilmediği için bu saatler her öğretmenin kendi dersindeki eksikleri tamamlamak üzere kullanılıyordu. Önce bu saatlerin amaca uygun kullanılmasına  yönelik planlama yaparak işe başladım. Her öğretmene o ay içinde sorumlu olduğu sınıfta yapacağı çalışmalara ilişkin içinde örnek form,metin, çizelge ve dokümanların bulunduğu bir dosya hazırlıyordum. Biraz yorucu olmakla birlikte öğretmenler de bundan hoşnut kalmıştı. Bu arada haftada sekiz saat de modern mantık ve psikoloji derslerine giriyordum. Bu beni hem öğrencileri tanıma  açısından hem de içimdeki öğretmenlik özlemini tatmin açısından son derece mutlu ediyordu.

öğrenciller1

Ertesi öğretim yılında bizden bir devre sonra mezun birkaç arkadaşın da yanıma ataması yapıldı. Onlarla aynı anlayış içinde çalışmalarımızı sürdürdük. Velilerle de zaman zaman toplantılar yaptık. Okul Aile birliği başkanı bundan çok memnun kaldığını söyleyip “Bunu repete yapalım hocam” deyince yabancı dil öğretmenlerine sorup repetenin ne anlama geldiğini de o sıralar öğrendim. Yöneticiler ve öğretmenlerle de diyalogumuz fena değildi. Doğan sıkıntıların da birçoğu durumumuzla ilgili belirsizlikten kaynaklanıyordu. Müdürümüz Abdullah Uçarer’le yaşadığımız bir durum hala hatırımdadır. Uygulanacak aylık programları ben mumlu kağıda yazıyor ve teksir makinesinden sekreterle birlikte çıkarıyorduk. Sömestr tatilinden birkaç gün önce ben yine daktilo ile mumlu kağıda yazdığım tatil sonrası programlarını teksir makinasından çıkarmak üzere sekretere bırakacağımı bildirdikten sonra “Tatil sonrası görüşmek üzere” hocam deyince müdür biraz şaşkın “Ne tatili Necmi bey siz yıllık izin kullanmanız gerekir o da tatil aylarında 20 gündür” deyince şaşırma sırası bana gelmişti. Gerçi durumumuzla ilgili bir mevzuat yoktu. Ama bildiğim kadarı ile -ki bu bilgiyi de Fahri Ünal’dan almıştım- öğretmenler gibi tatil yapmamız gerekiyordu. Tabi duyuma dayalı bir beyan da müdürü ikna edemezdi .Ben de Tekirdağ Milli Eğitim Müdürünün emektar şeflerinden Recep beyin  de yardımı ile arşivde yarım dosya kağıdına yazılmış olup içinde öğretmenler gibi tatil yaparlar,idari işlerde çalıştırılmazlar,nöbet tutmazlar gibi cümleler olan  kağıtçığı müdüre göstererek tatile çıkma hakkını elde etmiş oldum.

Çorlu’ya her sabah Muratlıdan 7.30 da kalkan İstanbul otobüsü ile geliyordum. Dönüşü de minibüslerle veya aynı otobüsün dönüşü ile yapıyordum. Görünüşte rahatım fena değildi. Bazılarınca belki gıpta ile bakılıyordu. Derse girmek yok, yazılı okumak, ödev vermek yok maaşını al o kadar. Ama yine de yetiştirme yurdunda olduğu gibi içimde çok ağır bir sıkıntı ve boşluk hissediyordum. Tam olarak tarif edebileceğim, belli bir süre sonra sonuçlarını görebileceğim bir iş değildi yaptığım. Öğretmen değildim. İdareci değildim. Memurda değildim. Hem bunlardan biri değildim hem de bunların hepsinden bir parça idim.

İçimdeki çelişki ve çatışmalar l978 Ocağına kadar hep sürdü. Bu arada değişen hükümetler birbirini izliyordu. O zamanı yaşayanlar Demirel’in  birinci MC ve ikinci MC,lerini, Ecevit hükümetlerini, koalisyonları, düşen ve kurulan hükümetleri çok iyi hatırlayacaklardır. Değişen hükümetlerle birlikte değişen karar ve uygulamalar da kaçınılmazdı. Bu değişim sürecinde Milli Eğitim Bakanlığına tekrar İlköğretim Müfettişi alınacağını öğrenince  hiç düşünmeden başvurdum Tabi  başvurular belirtilen  21 ile gitmek koşulu değerlendirilecekti. Bu iller de hemen hepsi Sivas ilinin ötesindeki doğu ve güneydoğu illeri idi. Bu durumu bile bile başvuru yapmamı kimseye açıklayamıyordum. Birçok kişiye göre durduk yerde rahatımı ve kurulmuş düzenimi bozuyordum.Tabi içi beni dışı başkasını yakar deyimi her halde bu gibi durumlar için söylenmişti

VE ARTIK ÖĞRETMENİM

Takvimler 1968 yılının 29 Haziranını gösterdiğinde artık resmen öğretmendim. Ancak bizzat görev yapacağım okula ve öğrencilere kavuşmak için ise eylül  ayını beklemem gerekecekti. Kartvizit falan bastırmadım ama kendimi Tekirdağ’ın Hayrabolu İlçesinin Karabürçek köyü İlkokulu öğretmeni olarak tanıtabiliyordum artık.

görev

Köyüm Hayrabolu-Uzunköprü yolunun üzerindeydi. Hayrabolu’dan bindiğiniz minibüsle on kilometre kadar gittikten sonra köyün yol ayrımında indiğinizde köye 2 kilometre olduğunu gösteren yol levhası karşılıyordu sizi. Oradan içeriye 20-25 dakikalık bir yürüyüş yaparak ve iki yokuşu inip çıktığınızda yaklaşık 100 hanelik Karabürçek köyünün evlerini ve  beyaz badanası ile dikkat çeken İlkokulunu hemen fark ediyordunuz.

köyünresmi

İlkokulda iki öğretmen görev yapıyorduk. İkimiz de o yıl yeni gelmiştik. Aynı zamanda müdürlük görevini de yürüten Orhan Durak adlı arkadaşım öğretmen okulundan bizden iki devre önce mezun olan ağabeylerimizdendi. O Anadolu’da iki yıl çalıştıktan sonra köye gelmiş, ben ise ilk defa başlıyordum. Köy okullarımızın çoğunda birleştirilmiş sınıf eğitimi yapıldığını hemen herkes bilir. Bunun farklı sınıflardaki öğrencilerin aynı derslikte ve tek öğretmen tarafından okutulması olduğunu açıklamama gerek yok sanırım. Okulun o yıllarda yaklaşık 90 civarında öğrencisi bulunuyordu. Ben iki yıl görev yaptığım bu köyde önce 1-4-5.sınıfların, ertesi yıl da 4-5.sınıfların öğretmeni idim. Burada öğretmen olarak mesleğimin en mutlu ve keyifli günlerini yaşadığımı açıkça ve bütün samimiyetimle itiraf etmek isterim. Daha sonraki yıllarda görev yaptığım  yerlerdeki insanlara ,öğrencilere ait bir çok yaşantının hafızamdan silinmesine rağmen buradaki köylülerin, komşuların birlikte çalıştığım Orhan hocanın ve öğrencilerimin bir çoğunun isimleri ve görüntüleri belleğimde hala canlılığını korumaktadır.

köy

Öğretmenlerin görev yerlerinde ve özellikle köylerde en sık rastladıkları problemlerin başında barınma sorunu gelmektedir. Çünkü köyde herkesin evi kendine yetecek kadardır. Lojman da yoksa veya yeterli değilse  daha ilk günden sıkıntı başlamış demektir. Karabürçek köyü İlkokulunun bitişiğinde bir lojman vardı ve bu da evli ve bir çocuklu olan müdür görevli arkadaşımın doğal ve yasal hakkıydı. Benim nerede kalacağım ise meçhuldü. Bilmiyorum nasıl gelişti veya kim önerdi hatırlamıyorum köylünün köy imamının kalması için yaptığı iki  odadan ibaret toprak bir evde kalıp kalamayacağımın sorulduğunu hatırlıyorum. Çünkü köy imamı da bekar olup benim yaşlarımdaydı. Ben de bir sakıncası olmayacağını belirterek kabul ettim. Galiba başka bir seçeneğim de yoktu. Balıkesir- Gönen’li olan imamın adı İsmail Topaloğlu idi. İmam bir odada ben bir odada kalıyordum. Aynı evde yaşayan köpeğimiz (İmam onun adını Coşkun koymuştu) kedimiz, horoz ve tavuklarımız da hayatımızın bir parçası olmuştu artık. Hemen ekleyeyim aynı yapıyı paylaştığımız iki hayvan daha vardı. İmamla birlikte kaldığımız eve taş ve briketle eklenti yapılarak bir bölüm oluşturulmuş ve buraya da köyün boğaları bağlanmıştı. Biri manda diğeri sığır boğası olarak beslenen bu hayvanların niçin orada bulunduğunu bilmem açıklamama gerek var mı?

kedi

İmam ile  birlikte kaldığımız süre hiçbir problem yaşamadık. Belki aynı meslekten olsak bu kadar uyumlu ve samimi bir ortamı yaratamazdık. Neticede her ikimizin bazı rolleri ve sorumlulukları vardı herkes sınırını ve sorumluluğunu bildiği sürece hiçbir sıkıntının yaşanmaması da gayet doğaldı. Tabi bunların dışında her ikimiz de 18 yaşında birer gençtik. O yaşların ve çağların penceresinden baktığımızda aynı özlemleri duyuyor, aynı heyecanları yaşıyorduk. Aynı şarkıları bize keyif veriyor, aynı fıkralarla neşeleniyorduk. Bu noktadan bakınca arkadaştan da öte adeta sırdaş olmuştuk. Ben kendimi hep inançlı birisi olarak görmüşümdür. Tabi bunun gereklerini tam olarak yerine getirebiliyor muyum bunun için bir şey diyemem. Köyde görev yaptığım süre içinde fırsat bulduğumda Cuma ve teravih namazlarına gitmişliğim de olmuştur. Bu namazların bazılarında bir bağışlama duası yapılır. Yani okunan veya bitirilmiş bir hatim bağışlanması duası veya ritüeli gibi bir şey. Burada imam “Okunan hatmi şerifin sevabını………” şeklinde giriş yapıp Hazreti Adem’den başlayarak birçok peygamberi saydıktan sonra sıra diğer önemli bildik veya bilmedik kişilere gelir en sonda da “Bu hatmi şerifi okutan….nın da yakınlarına bağışladık sen bunun sevabından onları da haberdar et” diyerek bağışlama duası sona ererdi.Ben bir gün imam arkadaşıma “Adaş yahu senin cumadaki hutbelerini dinliyorum.Hatim bağışlarında çok hoş ama birçok kişiyi sayarken bak bu cumhuriyetin kurucusu Atatürk’ün de bu dualarından hissesi yok mu ? Onu da dahil etsen ne sakıncası olur” gibisinden bir öneride bulundum. O da bunca zamandır samimiyetimize de dayanarak “Olur adaş yahu niye olmasın” dedi. Tabi ben bunu unutmuştum. Bir gün cumaya gittiğimde yine bir hatim bağışlaması başlayınca imamla göz göze geldik o da belki o zaman hatırladı. Duanın uygun bir yerinde “Ülkemizin kurtarıcısı, cumhuriyetimizin kurucusu Hazreti Atatürk’ün ruhunu da sevabından haberdar eyle” deyince pek renk vermedi ama hazreti kısmının biraz spontane olarak fazladan kaçtığını da fark etti.Daha sonra eve gelince “Ya adaş ben yüce Atatürk falan diyecektim Hazreti Atatürk dedim acaba kötü mü oldu diye endişesini bana iletti.”Yok dert etme zaten ona çoğu kez   Gazi hazretleri diye de hitap ederlerdi “dedim bende.

İmamla birlikte kalmamızın aslında daha farklı avantajlarını  da yaşadığımı belirtmek durumundayım. O zaman İmam henüz kadrolu değildi.(Sanıyorum daha sonra kadrolu yani maaşlı oldu.) Köylü hane başı her yıl imama hak olarak üç teneke buğday verirdi. Bu onun yıllık ücretiydi. Bunun dışında  sırası ile her evden köy kahyasının getirdiği nöbet denen akşam yemeği de imama verilen bir diğer destekti. Çoğu zaman o yemeği ortak yiyorduk. Zaten gelen yemek en az 5 kişiyi doyuracak miktarda idi. Bunun karşılığında ben de imamı sabah kahvaltılarına davet ediyordum. Öğle yemeklerini de çoğunlukla okulda Orhan hocanın eşi Nuran ablanın güzel yemekleri ile geçiştiriyordum. Yani iki yıl boyunca sabah kahvaltısı dışında evde yemek yapmadım desem yeridir.

cami

Eczanede çalışırken öğrenmiş olduğum iğne yapma becerim ilişkilerimin gelişmesine çok katkısı oldu. 3-5 aylık bebeklerden başlayıp 70-80 yaşındaki dedelere kadar yüzlerce enjeksiyon yaptım. Bunun için bir ücret aldığımı hatırlamıyorum. Fakat her gittiğim yerde bu vesile ile çorbalarına, lokmalarına ortak oluyordum. Böylesi benimde onların da işine geliyordu belki. Ama bu konuda özel bir yeri olan Koca Ali’den muhakkak söz etmem gerekir. Koca Ali aslında uzaktan da biraz akrabamız olurmuş. Dedemlerden birkaç kez de selam getirip götürmüşlüğüm olmuştur kendisine. Kendisine iki sene içinde 100 kadar  enjeksiyon yapmışımdır herhalde. Çoğu vitamin veya kan iğnesi denen ilaçlardan. Onlara psikolojik olarak güvenmiş ve inanmış bir kere. Aslında bakarsanız evinde yediğimiz yemeklerle, koyunlarından sağdığı süt veya peynirlerle bunu fazla fazla ödemişti Koca Ali. Ama O hep kendini borçlu hissediyor ve bana: “Hoca bak bir kuzun var bende ona göre” diyordu her seferinde. Bende: “Canın sağ olsun büyüsün, koyun olsun, sürü olsun” gibisinden işi şakaya vuruyordum. Fakat ikinci yıl sonunda köyden ayrılırken biraz da dede dostu olmanın verdiği yakınlıkla Allaha ısmarladık demek için gittiğimde  kuzunun hazır olduğunu nereye bırakması gerektiğini sordu. Ben her ne kadar gerek yok falan dediysem de ikna edemedim. Baktım olmuyor ”ben yarın askere gidiyorum 3-4 ay eğitimden sonra gelip seni ziyaret ettiğimde alırım” diye bir çıkış yolu denedim. O da inanmış göründü. Ertesi gün sanıyorum salı idi.  Salı günleri de Hayrabolu’nun pazarı oluyordu Köye sadece Salı günü köylüleri pazara götüren bir otobüs geliyordu. Ben otobüsle değil biraz daha geç giden ve köyün tek taksisi olan Rasim Çayır’ın taksisi ile ilçeye gittim. Besimin kahvesi denen yer herkesin buluşma ve birleşme yeridir bizim köylüler için. Bende oraya gittiğimde baktım ki Koca Ali kahvenin önündeki küçük bahçemsi yerde sandalyede oturuyor. Yanında da bana vermeyi kafasına koyduğu kuzu iple bağlanmış olarak beklemekte. Tekrar selamlaştık artık kurtuluş yoktu çaresiz aldım kuzuyu. Bir başka yerde tanıdık bir gölgeye bağladım. İlköğretim Müdürlüğüne bazı askerlikle ilgili işleri halletmek üzere giderken kafamda da ben bu kuzuyu ne yapacağım şimdi diye düşünüyordum. Hayrabolu’dan Tekirdağ’a otobüs, Tekirdağ’dan Muratlıya minibüs mümkün değil olmazdı. İlköğretim Müdürlüğünde Muratlıdan tanıdığım İbrahim Akoba adında bir öğretmen arkadaşa rastladım. O da Buzağıcı köyünde öğretmendi. Hoşbeşten sonra kuzu işini anlattım. Otobüsle gitmeyeceğini o da söyledi. “Ama ben 10-15 kuzu aldım bu yaz besleyeceğim istersen bana ver, ancak parasını ay başında verebilirim dedi. Ben de nasılsa aynı kasabanın çocuklarıyız, asker dönüşü bir ara alırım diye düşünerek kendisine Koca Ali’nin bana verdiği kuzuyu verdim. Kuzunun parasını bu yazıyı yazdığım gün itibariyle yani kırk yıl geçmesine rağmen henüz almış değilim. Daha sonra İbrahim Akoba istifa edip Almanya’ya falan gitti. Bir keresinde Muratlıya öğretmenler derneğine geldi alman mersedesi ile ama ne onun aklına geldi ne de ben hatırlatma gereği duydum kuzu parasını.

BÜYÜME AYLARIM/ ECZACI KALFASI

Rıfkı beyden aldığım parayı öyle terziye falan kaptıracak değildim artık . Doğru dürüst bir iş yapılacağı da yoktu bu küçük kasabada. Elimdeki harçlıkla durumu idare eder, öğretmenliğe başlayınca alacağım ilk maaş ve donatım bedeli ile(O zamanlar ilk göreve başlayan öğretmene maaşı kadar bir de donatım bedeli denen para ödenirdi) özlemlerimi gerçekleştirirdim. Ama Allah gani gani rahmet etsin dedem yine başka bir teklifle geldi.”Ben dokturu ile görüştüm. Eczanesine bir çırak lazımmış yarın seni hastanede bekliyor” dedi. Dokturu dediği kasabımızın hem hükümet, hem sağlık merkezi,hem de özel doktoru olan Erduran Beydi.Biraz canım sıkıldı ama dedemi kırmak da olmaz diyerek herkesin hastane dediği ama sonraları kapısında sağlık merkezi yazan binaya gittim.Tren istasyonunun biraz ilerisindeki bu binada Erduran bey önce resmi görevini yürütüyor,daha sonra da çarşıdaki muayenehanesine gelerek özel hastalarına bakıyordu. Aslına bakılırsa benim kafamdaki senaryoya göre bu iş olmayacaktı .Doktorla görüşürken muhakkak bana ”Daha önce yaptın mı?tecrüben var mı?”falan diye soracak Benden de hayır yanıtı alınca bu  iş olmayacak,ben de dedeme durumu böyle anlatarak işin içinden sıyrılacaktım .

hastane

Hastaneye gittiğimde vakit öğleye yaklaşıyordu. kapıda 7-8 hasta sırasını bekliyordu Ben hasta olmadığım ve ayrıca da işim çok kısa süreceği için kapıyı vurarak girdim.Doktor bir an için hastayla konuşmasını kesti.Beni dinledi ben çok kısa olarak durumu anlattım.O da hemen ceketinin cebinden birkaç anahtarın üzerinde olduğu bir anahtarlığı elime tutuşturarak “Sen git eczaneyi aç ben de yarım saat kadar sonra hastalar bitince geliyorum” dedi ve benim herhangi bir şey demememe zaman bırakmadan hastası ile hastalığına ilişkin konuşmasına kaldığı yerden devam etmeye başladı. Çuvallama sırası bana gelmişti.Böyle bir senaryo için planım yoktu.Çaresiz selam vererek odadan çıktım.

Demiryolu boyunca eczaneye gitmek için istasyona doğru yürüyordum. Ama bir düşüncedir almıştı beni. Bu arada doktorun eczanesi kavramına da bir açıklık getirmeliyim belki merak edenler için.O yıllarda ilçemizin 7-8 bin kadar nüfusu vardı. Şu anda 8-10 kadar eczane olmasına rağmen o zamanlar pek verimli olamayacağı veya eczacı yetersizliği nedeni ile bildiğimiz türde bir eczanesi yoktu. Böyle durumlarda mevzuatta orada çalışan doktorlar isterlerse “Ecza dolabı” adı altında ilaç satışı da yapabiliyordu. Ama bir eczane açılması halinde bunun kapatılması gerekiyordu.Yani benim ve herkesin Eczane dediği şey yasalarda ecza dolabı denen şeydi. Hemen şunu da belirtmeliyim ki Ecza dolabımızın kapasitesi ve yoğunluğu bir eczaneden farksızdı.

Çarşı merkezinde doktorun muayenehanesi ile eczane karşı karşıya idi. Bana verilen anahtarlıkta da zaten hem eczanenin hem de muayenehanenin anahtarı vardı. Eczanenin kapısını açarak içeri girdim. O bildik ilaç kokusu karşıladı önce beni. Sonra büyük dolapların raflarında  yazılarını dahi zorlukla okuduğum irili ufaklı rengarenk ilaç kutucuklarına hayretle bakmaya başladım. Bu işin içinden nasıl çıkacaktım bir türlü bilemiyordum. Biraz sonra hastaneden reçetesi yazılan hastalar gelmeye başladı. Yüreğim de küt küt atıyordu. Gerçi doktor onları kendisini beklemeleri için tembihlemişti ama bundan haberi olmayanlar reçeteyi önüme koyuyor ve ”Hadi versene kardeşim ne bekliyorsun” diye çıkışıyor doğal olarak. Ben bir reçeteye bir adama bakıyorum yazıyı okumak ayrı bir dert okusan o kadar ilaç içinden bulmak ayrı bir dert yani kısacası olacak gibi değil. Durumu müşteriye, hastaya kendimce izah etmeye çalışıyorum. Anlayan da oluyor “Madem bilmiyorsun bırak da bir bilen yapsın” diyende.Biraz sonra doktor geldi.Bütün reçeteleri tezgahın üzerine sıra ile dizdi.Her birinin üzerine 3-5 kutu ilaç koydu. Bana da:”Sen bunların üzerlerindeki fiyatlara göre hesapla ve parasını al, ben karşıya geçiyorum 7-8 hasta görüp tekrar geleceğim ”dedi. Muayenehane de hemen karşıda olduğu için birkaç gün böyle gel-git idare ettik.Ama ben de yine tık yok. Belki doktor sen bu işi beceremeyeceksin deyip kovar diye de bekliyorum. O da olmuyor.

reçete

Bir akşam üstü eczanede ortalık biraz sakinken kendisine “Bu böyle nasıl olacak? Galiba ben bunu öğrenemeyeceğim. Bana ne kadar dayanacaksınız bakalım” diye bir giriş yaptım. O gayet rahat””Öğrenirsin öğrenirsin” demekle yetindi. O zaman öğrenmeyi çabuklaştırmak için kafamda oluşturduğum düşünceyi hayata geçirmek gerektiğini düşündüm ve  doktora da öğrenmenin çabuk olması için kendisinden reçeteleri mümkün olduğunca okunaklı yazmasını rica ettim. O da biraz da gülerek “Tabi niye olmasın” dedi. Demek bu diyardan gidemediğime göre bu deveyi güdeceğiz   düşüncesi ile  kafamda oluşturdum sistemi gerçekleştirmeye karar verdim. Eczane kapanınca ve hafta sonu önce eczanede var olan tüm ilaçların sabırla bir listesini çıkardım. Onları baş harflerine göre alfabetik biçimde grupladım.  Sonra da eczanede bulunan dolapları A,B,C,D,E…. şeklinde isimlendirdim.Ardından her dolaptaki rafları 1,2,3,4,5,6,…diye numaralandırdım. Alfabetik olarak grupladığım her ilacın karşısına  Terramycine : B/3 veya Vi-misin:B /4 gibi adeta ilaçların adresini yazdım.Açıkçası dersime iyice çalıştım. Pazartesi sabah reçete sahipleri reçetelerini uzatınca adresten dolap ve  rafa uzanıyor ve arama alanını bir metrelik bir mesafeye ve rafta bulunan 8-10 çeşit ilaca indiriyordum. Biraz sonra doktor geldiğinde kendisinden reçetelerin üzerlerine koyduğum ilaçları kontrol etmesini istedim. O bile şaşkınlığını gizleyemedi. Bir de büyük emeklerle hazırladığım ve ön tezgahta camın altındaki alfabetik ve adresli listemi görünce bayağı etkilendi. Kısacası ben 8-10 gün sonra tabir caiz ise kırk yıllık eczacı olmuştum. Zaten bir süre sonra mevsimsel olarak yoğunlaşan ilaçlar,birbirinin yerine verilen ilaç akrabalıklarını da çözmeye başladım.

dolap

O yıllarda cep telefonu hiç olmadığı gibi sabit telefon da nerdeyse lüks sayılırdı. Kasabamızdaki telefonu olanlar önce postaneyi arıyor ve istedikleri numarayı bağlatıyor veya kayıt yaptırıyordu. Ne eczanede ne de doktorun muayenehanesinde telefon yoktu. İstanbul’daki ecza deposu yandaki ilçenin tek bankası olan Ziraat bankasından ödemeli aranıyor, veya ecza deposu belli aralıklarla yine bankanın telefonundan sipariş almak için bizi arıyordu. (Şeref ecza deposu 22 61 49) Ecza deposu ve o zamanlar altı rakamlı olan telefon numarası hala aklımdadır. Siparişleri vermek için bazen ziraat bankasına ben gidiyordum. Müdür odasının koltuğuna oturarak siparişleri ilk geçtiğimde epey heyecanlanmıştım .Galiba telefonda ilk konuşmamdı.

Açıkçası yaptığım işten keyif almaya da başlamıştım. Bir kere Doktor ile olan ilişkilerimiz çalışan ve çalıştıran ilişkisinin çok ötesinde idi. Kendime olan güvenim de iyice artmıştı. Adını tarif edebileceğim gerçek bir işti yaptığım. Bazen acil hastalar gece doktorun evine gidiyor oda ilaç almaları için bizim evi tarif ediyordu. Gecenin bir yarısında bize seslenildiğinde veya camım tıkladığında kendimi çok daha önemli hissediyordum. Gecenin karanlığında ilaçlarını verdiğim insanların gözlerindeki şükran duygusunu anlatmaya sözcüklerin gücü yetmezdi.

Bir gün doktor  ”Hadi Necmi Tekirdağ’a gidip kendimize bayramlık bir şeyler alalım” dedi.  Birkaç  hafta sonra bayram olacağını hatırladım ben de. Doktor bu gibi işlerde ilçemizin tek ticari taksisi olan şoför Alinin 56 model sarı-siyah damalı chevroletini kullanıyordu. Doktorun bile henüz özel bir arabası yoktu. Bir keresinde hayali olan vosvosu(Volsvagen) alacağından bahsetmişti. Tekirdağ’da önce hazır giyim mağazasından hatırladığım kadarı ile bir siyah pardesü ile bir kanedyen türü ceket aldı bana. Daha sonra Sümerbank’a giderek ikimize de birer takım elbiselik kumaş aldık.Ben hasret kaldığım siyaha yöneldim yine Elastikotin denen yünlü kumaşı Muratlıya dönünce İlçenin duayen terzilerinden hemen eczanenin yanındaki Terzi Ali’ye verdik. Sonuçta hem alınanlar hem de dikilen elbisem  üzerime tabir yerindeyse tam cuk oturdu. Bunların hepsini büyük bir zevk ve keyifle kullandım .Hele kanedyen ceketi sanıyorum Muratlı’da hala ara sıra giymekteyim(Yani 42 yıllık ceket Galiba bu konuda Hayrettin Karacanın kırmızı kazağı ile yarışabilirim.)

kanedyen

Tabi bu arada zaman akıp gidiyordu. Mayıs ayına girdiğimizde “Doktoru yavaş yavaş bir endişe kaplamaya başlamıştı.”Senin tayin ne zaman belli olacak?”gibi soruları sıkça sormaya başlamıştı. Benim her ne kadar gerçek doğumum 14 Mayıs ise de Kayıtlara bu 15 Haziran olarak geçmiş.Dolayısı ile ben de 18 yaşını 15 Haziranda doldurmuştum.Benim Tekirdağ İli emrine verildiğime ilişkin yazı da 26 veya 27 Haziranda elime geçti.29 Haziranda Tekirdağ’da göreve başlamıştım.Hayrabolu İlçesinin Karabürçek köyüne de tayinim yapılmıştı.Tabi 1 Temmuzda da  tatil başlıyordu.Doktora durumu anlattım. Artık resmen öğretmen olmuştum. Beni kutladı.”Mecbur değilsin ama eğer bu günleri boş geçireceksen okullar açılana kadar yardımcı olabilir misin?” dedi.”Tabi niye olmasın Eylül başına kadar resmen tatil zaten” dedim. Bu kadarı bile onu rahatlatmaya yetmişti.

Sayılı günlerin çabuk geçtiği söylenir. Yine de öyle oldu. Ayrılma gününe birkaç gün varken “Hazırlan yarın İzmir’e gezmeye gidiyoruz” dedi. Bu bana önce şaka gibi geldi.”Yarın şoför Ali bizi alacak sabah şu saatte hazır olalım” deyince işin şaka olmadığını anladım. Ertesi sabah yine Şoför Ali’nin 56 model chevroleti ile yola koyulduk. Ben,doktor,eşi gönül abla, çocukları Dilek ve Hüseyin ile başlayan yolculuğumuzun ilk gecesinde Çanakkale’de  konakladık. Ertesi gün İzmir’deydik. İzmir’i ilk kez görüyordum. İlk kez gördüğüm daha birçok şey vardı. Gerçek bir sirk’i beklide ömrümde ilk ve son defa orada görecektim. İzmir dönüşü de vedalaşıp ayrıldım. Ayrılırken de bana birkaç hafta sonra şoför Ali ile köyüme mutlaka beni ziyarete geleceğini de ısrarla ve tekrarlayarak belirtmişti.

Herhalde bu bölümün burada bitmesi gerekir. Belki de beni en çok etkilediğinden, belki de diğer işlerden çok daha fazla burada çalıştığımdan olsa gerek en uzun bölüm de bu oldu galiba.Ama herkesin sabrına sığınarak yazıyı  bir iki paragraf daha uzatacağım.Görevli bulunduğum Hayrabolu ilçesinin Karabürçek köyünde 4-5 hafta geçirmiştim.Üçüncü haftadan sonra her hafta sonu doktorun gelmesini bekledim hep. Çünkü söylediğinde son derece samimi idi. Galiba gelişimin 4 veya 5.haftası dayanamayıp ben Muratlıya gitmeye karar verdim. Takvim 5 Ekimi gösteriyordu ve içimde de tarifsiz bir sıkıntı vardı.O Zamanlar Cumartesi öğleye kadar mesai vardı.Cumartesi ders çıkışı Muratlıya geldim.Evde biraz oylandıktan sonra hemen doktorun muayenehanesine koştum.Akşamın artık son ışıkları muayenehanenin camlarına vuruyordu Doktor da galiba son hastasını görüyordu.Beni görünce yani birbirimizi görünce müthiş mutlu olduk. Yaklaşık bir saate yakın sohbet ettik .Vedalaşırken ”Yarın eve bekliyorum,orada devam ederiz Gönül ablan da çok sevinecek” dedi. Ben de nasılsa yarın bol bol görüşürüz diyerek evime gittim.

Her yerde de olduğu gibi bizim kasabamızda da Cuma dışında camilerden sela okunduğunda bu  birinin hayatının sona erdiğinin işareti sayılırdı .Eve geldiğimin ertesi günü yani Pazar sabahı yine sela gelince kim acaba diye ben de herkes gibi merak ettim.Tabi acı haber hemen yine tez yayılmıştı. “Doktor Erduran ölmüş” dediklerinde buna bir türlü inanasım gelmedi. Daha dün 15-20 saat önce görüştüğümüz ve görüşmek üzere ayrıldığımız kişinin böyle bir sonu yaşayacağını pek aklım almıyordu. Tabi evine gidince acı gerçeği kabullenmek zorunda kaldım. Eşi Gönül Abla’nın durumu yürekler acısı idi. Doktor Kendisinde bronşektazi – ne demektir pek bilmem ama- olduğunu bir ara söylemişti. Öldüğünde 34 yaşındaydı Bevliye ihtisası yapma ve vosvos(Volsvagen) alma hayallerini de birlikte götürmüştü. O sırada Ecza deposu ile ilgili işleri de ancak benim yardımım ile sonuçlandırabilmiştik.

Eşi Gönül abla yarım bıraktığı tıp eğitimini tamamladı. Biyokimya ihtisasını yaptı. İstanbul’un çeşitli yerlerinde hekimlik yaptı.Şu anda bir tahlil laboratuarı vardır.Kendisi ile bu süreç içinde zamanımız elverdiği ölçüde ilişkilerimiz sürmüştür.

BÜYÜME AYLARIM/ KANTAR MEMURU

Amelelik işinden sonra belki özlediğim elbiseye kavuşamamanın da  sıkıntısı ile birkaç gün etrafta aylak aylak gezdim. Daha sonra rahmetli dedem “Ben Rıfkı beyle görüştüm onun değirmeninde kantar memuru lazımmış bir bak istersen” dedi.Zaten elde elbise olmadığı gibi kazandığımın paradan da hiç kalmamıştı.  Çaresiz büyüme aylarında bir de bunu deneyelim dedim.

Rıfkı beyin un ve yağ fabrikası Sıra dükkanlar denen caddenin sonunda kasabanın da hemen çıkışında bulunuyordu. O sıralar İlçenin iki fabrikatöründen biri olan Rıfkı bey Halk partinin de ileri gelenlerindendi. Dedemde Atatürk ve İnönü çizgisini takiben halkçı bir geleneği sürdürüyordu. Sanırım tanışıklıkları da buradan geliyordu. Bu samimiyetten doğan yakınlıkla da belki beni önermiş olacağını tahmin ediyordum.

Neyse ben gittim Rıfkı beyle tanıştım.Beni un değirmeninin bulunduğu kantara yönlendirdi.Oradaki işin bir zorluğu da yoktu.Çoğunlukla traktör veya at arabaları ile getirilen buğday çuvalları kantara konuyor.Brüt kilo yazıldıktan sonra çuval darası, çerçöp firesi.öğütme bedeli yüzdesi,kepek yüzdesi gibi miktarlar düşüldükten sonra buğdayı getirene net alacağı un kilogramını yazan pusula veriliyordu.  Fakat birkaç gün sonra anladım ki fabrikada Rıfkı beyin yerinden başka bütün yerler kaygan. “Bugün un kantarına geç, yarın un çuvalları yüklenecek, Ayçiçeği deposunda iş var” talimatları birbirini izlemeye başlayınca anladım ki burada herkes her işi yapıyor. İşler zor gelmiyordu ama biraz sanki kendimi aldatılmış hissediyordum.Yoksa  inşaatta yaptığım iş kadar yorucu bir iş değildi netice olarak.Ayrıca bir ayı doldurmadan  ayrılırsam belki sıfır ücretle çalışmış olabilirdim.Bir ayın dolmasına da 3-5 gün kalmıştı zaten.

değirmen

Fabrikanın her yerinde her işi yaparken bir gün Rıfkı beyin evine kömür inecek diye bir buyruk geldi. Rıfkı beyin birisi fabrikaya yakın bahçe içinde birisi de çarşı içinde iki evi vardı. Kamyon çarşı içindeki evinin önünde durdu.Bidonları kömürle doldurmaya başladım. Ama bir yandan da kafam karmakarışıktı. Bir taraftan herkesin “Bak öğretmen okulunu bitirememiş kömür taşıyor” diyeceği düşüncesi geçiyor, bir yandan ilkokuldan aynı sınıfta okuduğum Rıfkı beyin oğlu Nazmi ile karşılaşma ihtimali canımı sıkıyor. Bir yandan da kendimi kandırılmış ve kullanılmış hissediyorum. Yani kafam tam manası ile karmakarışıktı. .Bilmiyorum kürekle kaçıncı bidonu dolduruyordum benimle aynı işi yapan kişiye”Rıfkı beye selam söyle ben gidiyorum arkadaş” diyerek oradan ayrıldım.

Evde bu konuda bana hiç kimse hiçbir şey söylemedi. Durumu biraz sakin değerlendirdiğimde bir ayı doldurmama da 2-3 gün kalışı aklıma geldiğinde “Niye şu kömür işi en azından aylığı aldıktan sonra çıkmadı ki” diye geçirdim .Aylık olarak sanıyorum 200 liraya anlaşmıştık.O kadar çalışmışlığım ne olacaktı? Birkaç gün sonra çalıştığım günlerin ücretini talep etmemin en doğal hakkım olduğunu düşünerek Rıfkı beyin yanına çıktım. Şansa bak ki karşılaşmak istemediğim oğlu Nazmi de köşede koltukta oturmuş gazetesini okuyordu. İlkokuldan sonra hemen herkesin gittiği yerleri aşağı yukarı biliyorduk ama Nazmi için duyduğumuz sadece İstanbul’a okumaya gitmiş haberi idi. Sanıyorum İstanbul’da  Kabataş veya Galatasaray Lisesine giderek oradan da üniversite ve babasının tahtına oturmak gibi bir yol izleyecekti. İlkokulda ileri derecede bir samimiyetimiz olmasa da Nazmi beni tanımamış olamazdı. Gazetesini biraz daha yukarıya kaldırarak hangi düşünceden kaynaklandığını bilmiyorum ama o da benimle  göz göze gelmemeye özen gösteriyordu. Ben odadan ayrılana kadar da gazete aşağıya inmedi.Ben Rıfkı beye hiç uzatmadan ayrılmak istediğimi ve çalıştığım günlerle ilgili ücretimi almaya geldiğimi söyledim. Rıfkı bey beni son derece sevecen karşıladı. Belki benim hissettiklerimin ve yaşadıklarımın da farkındaydı. “Ben seni çok iyi anladım. Ben sana o işleri bilerek verdim. Pişesin,olgunlaşasın ve hayatı öğrenesin istedim.”kabilinden cümleler kurduktan sonra “Hemen  muhasebeye git ödemeyi yapsınlar” dedi. Bunu duyunca biraz rahatladım. Yandaki bölüme geçerek 180-190 lira kadar tutan paramı aldım.

Rıfkı beyin dediği gibi pişttim mi olgunlaştım mı bilemiyorum ama bazı şeyleri öğrenmeye başlamıştım. Para bir güçtü ve kimdeyse güçlü olan da oydu. Öğrenmeye başladığım gerçekler su yüzüne çıkmaya başlıyordu.

BÜYÜME AYLARIM/ İNŞAATTA AMELELİK

Daha önceki bölümlerde öğretmen okulunu bitirdiğimde 18 yaşını doldurmadığım için göreve başlayamadığım bu nedenle de yaklaşık bir yıl büyümem gerektiğini belirtmiştim.Gerçi o sıralarda mahkeme kararı ile yaş büyütmeler söz konusu idi ama ben ailenin ilk çocuğu olduğumdan böyle durumda doğum tarihi nikah tarihinin önüne geçiyor falan gibi sebeplerle bu yolu denememiştik.Gerçi daha sonra yapılan yasal düzenlemelerde mahkemelerden kaza-i rüşt kararı alınarak bu tür sorunlar halledilir olmuştu.Kaza-i rüşt kararı bireyin kronolojik olarak 18 yaşını doldurmasa bile bu yaş olgunluğuna ve sorumluluğuna sahip olduğunu belirten bir belge idi.

amele

Sınıf arkadaşlarım görev yerlerine gittikten sonra ben de evimizde çiftçilikle ilgili her yaz yapmakta olduğumuz işlerle uğraştım bir müddet. Çapa,orak,harman, saz biçme,saman taşıma, yakacak olarak ayçiçeği saplarını toplama gibi rutin işler eylül ayına kadar bitmişti. Aylaklığı biraz özlemiştim fakat biraz da sıkılmaya başladım. Ayrıca biraz da para kazanmam gerekiyordu.O sırada arka komşumuz olan Arif cambazlara eski köylülerimizden veli usta ev yapıyordu.Bana “İnşaatta benim yanımda çalışır mısın?” dedi.Ben de kabul ettim. Yaptığım iş onun buyurduğu şekilde tuğla taşımak,taş vermek,harç karıştırmak gibi işlerdi.Birlikte 20-25 gün kadar çalıştık.Orada işim bittiğinde elime yaklaşık 300 lira civarında para geçti. Bu belki o yaşa kadar elime geçen en büyük para idi. Öğretmenliğe başladığımda bile belki bunun biraz fazlasını maaş olarak alacaktım.

çiftçi

Öğretmenliğe fiilen başlamama bir yıldan az bir zaman kaldığını da düşünerek kazandığım para ile bir takım elbise yaptırmaya karar verdim. Yakın komşulardan birisi kendi evinin sokağa bakan bir odasında  terzilik yapıyordu. Raflarda bulunan birkaç çeşit elbiselik kumaş içinden siyah üzerinde  hafif çizgileri olan bir tanesinde karar kıldım. Ölçüler alındı. Artık benim de sınıfa girdiğimde yatılı okulda verilenlerin dışında esaslı bir takım elbisem olacaktı. Bir kaç gün sonra üzerinde beyaz dikişleri olduğu halde provaya hazır olarak askıda yerini almıştı elbisem.Prova yapılışı sırasında keyfim kaçmaya başlamıştı. Elbisede sezdiğim tuhaflıklarla ilgili olarak terziye          “Şu omuzlar çok dar olmamış mı?” veya “Pantolonun bel kısmı biraz garip değil mi?” diye sorduğumda Terzi “O önemli değil” “Merak etme ondan bir zarar gelmez” gibi beni hiç de tatmin etmeyen cevaplar veriyordu.

Elbise tamamlanıp eve getirdiğimde sadece bir kez giyebildim. Omuzları ve paçaları olabildiğince dar orta kısmı da olabildiğince geniş dikey bir baklava dilimine benzer bir görüntü ortaya çıkmıştı. O kadar gün çalıştığımın karşılığıma mı yanayım, aylar sonra okulumda öğrencilerimin karşısına çıkacak takım elbisenin gittiğine mi yanayım şaşırdım. Ama olan olmuştu ve bu da hayatın başka bir tecrübesi idi.