Denemeler Rotating Header Image

47 YIL SONRA

Takvimler 2020 yılının 7 Ocak gününü gösterdiğinde İstanbul soğuk yağmurlu ve fırtınalı bir güne uyanmıştı. Böyle durumlarda her zaman olduğu gibi trafik yine felç olmuş, uçakların iniş ve kalkışları aksamış, şemsiyeler iş göremez hale gelmiş ve insanlar  bir an önce gidecekleri yere ulaşma telaşına kapılmışlardı. İşte böylesi bir günde yazının içinde resimlerini göreceğiniz bir grup yaşlı insan Kadıköy’de bir kafede toplanmıştı. Kimdi bu insanlar ve böyle bir havada sıcacık evlerinde oturup keyif çatmak varken buralara onları hangi sebep getirmişti? İşte bu sorunun cevabını bulmak için bakışlarımızı 47 yıl öncesine çevirmemiz gerekecekti.

1973 Sonbaharı… Zihnimde bütün canlılığını koruyor. O zamanlar televizyonlar, resimler siyah beyaz, hatta fikir ve düşünceler de siyah beyazdı. 10. Yıl Marşı kadar popüler olmasa da O siyah beyaz televizyonlarda Bekir Sıtkı Erdoğan’ın sözlerini yazdığı ve Necil Kazım Akses’in bestelediği “Müjdeler var yurdumun toprağına taşına. Erdi Cumhuriyetim elli şeref yaşına“ sözleri ile başlayan 50. yıl marşını kaç kişi hatırlar bilemiyorum. İşte böyle bir sonbahar gününde kader yurdun çeşitli yerlerinde en az 3-5 yıl sınıf öğretmenliği yapmış akabinde de üst öğrenimlerini gerçekleştirmek ideali ile yola çıkan 36 genci İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü Eğitim/Gündüz bölümünde buluşturdu. Üç yıl sonra Cumhuriyetimizin 100. yılını kutlayacağımız düşünüldüğünde neredeyse yarım asırlık bir geçmişi olan buluşmadan söz ediliyor yani. Üç yıl bir arada eğitim gördüğümüz bu grubun içinde bulunma bahtiyarlığını ben de yaşadım. Hazları, hataları, coşkuları, dostlukları, dayanışmayı, yardımlaşmayı, hayalleri, hayal kırıklıklarını velhasıl insana ait her türlü duygunun yaşandığı en keyifli ve en öğretici yıllar oldu benim için bu zaman dilimi.

Bu grubun içinde olduğum için de her zaman kendimi hep şanslı hissettim. Bu arkadaşlarımın birçoğu ile hala iletişimim devam etmektedir. Ancak geçtiğimiz günlerde Emin Toprak arkadaşım olağanüstü bir gayret ve örgütleme becerisi göstererek sınıfın tamamını bir Whatsapp grubunda birleştirdi. Bu da yetmedi. Öğretmenimiz Rafet Çağlar ile işbirliği yaparak okulumuzun yanındaki bir kafede (Sütlü Kahve) tarihsel buluşmayı gerçekleştirdi. İşte resimlerde  gördüğünüz grup, üzerinden 47 yıllık bir zaman silindiri geçmiş insanların görüntüsüdür. Büyük usta elindeki zaman fırçası eşsiz hünerini kullanarak saçlarımızı beyazlatmış, vücutları deforme etmiş ve kimimizi de daha çok unutan, daha az hatırlayan ya da yanlış hatırlayan insanlar haline getirmişti. Zaman asıl acımasızlığını Lütfi Öztabağ, Mebuse Sürmeli, Ömer Er, Kemal Sürekli, İzzettin Alıcıgüzel gibi tanımaktan ve öğrencisi olmaktan kazançlı ve gururlu olduğum öğretmenlerimizi aramızdan almıştı. Yine 36 kişilik sınıfımızdan Sezin Şenmanav, Gürbüz Göknar, Mehmet Kurtkara, Yusuf Yorgancı, Mehmet Sağlıklı, Hayrettin Işık, Fuat Aldı isimli arkadaşlarımız da bizlerde çok güzel hatıralar bırakarak aramızdan ayrıldı. Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun, Nur içinde yatsınlar.

Toplantımızda Rafet Çağlar hocamızı 80 yaşını aştığını söylemesine rağmen çok dinç bulduğumuzu söylemeliyim. Okul hayatı ile ilgili yaşanmışlıkları, hatta bizim okula girişimizdeki mülakatlar ile ilgili konuları en ince ayrıntısına kadar hatırlayıp güzel üslubu ile anlatması  bize çok zevkli dakikalar yaşattı. Nezihe ve Ercan Özgür öğretmenlerimizin katılımı ile de birlikteliğimiz daha anlamlı hale geldi. Bizim öğrencilik yıllarımız ve daha sonraki yıllardaki yaşananlar ile ilgili son derece keyifli paylaşımlarımız oldu. Kaderin ve sistemin kendilerine yaşattığı talihsizliklere karşın bildiğimiz ödün vermez ilkeli duruşları karşısında kendilerine hayranlığımız bir kat daha arttı. Diğer arkadaşlarımız da mezuniyet sonrası serüvenlerini bazen kısa bazen de uzun cümlelerle paylaştılar.

Daha sonra havanın fırtınalı ve yağmurlu olmasına aldırmadan kafenin hemen yanındaki okulumuzu ziyaret fikrini gerçekleştirmeye sıra geldi. Bu kısım ihtiyari idi. Buna grubun yarısı iştirak etti. Bizim bildiğimiz ve girdiğimiz kapı iptal olduğundan okula 47 yıl önce girdiğimiz kapının biraz aşağısından girdik. Bu yapıların Fen Lisesi olarak kullanıldığını daha önceden biliyorduk. İki yıl öncesine kadar bizim eğitim gördüğümüz binalar duruyormuş. Biz gittiğimizde birinci yıl ve daha sonraki yıllarda eğitim gördüğümüz binaların yıkılarak yerlerine daha büyük ve modern yapıların yapıldığını gördük. Şu anki okul müdürü Muzaffer Güneş Bey bize gerekli yardım ve ilgiyi gösterdi. Kendisine tekrar selam ve teşekkürlerimi iletmek isterim. Tabi yapacak bir şey yoktu. Ama yine de biz okulumuzu tam girişi olarak düşündüğümüz noktada resim çekmeyi ihmal etmedik. Binalarımızın yıkılmış olmasına karşın bahçemiz ve ağaçlarımız yerinde duruyordu. Sayısız anıya tanıklık etmiş bu sadık dostları selamlayarak kurumdan ayrıldık.

Kafede bizi bekleyen arkadaşlarımızla biraz daha sohbet ettikten sonra yemeğimizi yedik.  Ayrılık zamanı gelince de vedalaşarak ayrıldık. Başta Emin Toprak arkadaşımız ve Rafet Çağlar öğretmenimiz olmak üzere bu buluşmada emeği geçenlere teşekkür ederim. İyi ki vardınız, iyi ki varsınız sevgili öğretmenlerim ve arkadaşlarım.

ANTALYA GÜNLERİ / VE KAŞ’I GÖRDÜM

Antalya’da geçirdiğimiz günler çoğaldıkça burası ile ilgili değişik yerleri görme fırsatlarını da değerlendirmeye çalışıyoruz. Bu konudaki tespitlerimi de siz takipçilerimle blogumda paylaşmaya çalışıyorum. Uzunca bir zamandır aklımızda olan ancak yolunun biraz uzak olması sebebi ile gerçekleştiremediğimiz “Kaş” ilçesine gitme planını da nihayet geçtiğimiz günlerde gerçekleştirdik. İşe daha önce arkadaşlarımızdan bilgisini aldığımız bir pansiyonda iki gecelik bir yer ayırtmakla başladık. Yetkili kişi 17-18 Ekim tarihlerini belirtince o tarihlerde deniz gören bir oda boşalacağını ve o odayı da bizim için ayıracağını söyleyince daha da sevindik. Yolculuğumuz 17 Ekim sabahı saat 8.25 de Antalya otogarından bir midibüs denen otobüsten küçük, minibüsten büyük bir araçla başladı.

Antalya Kaş arasındaki yaklaşık 200 kilometrelik yolu dört buçuk saatte gidebildik. Yolların yapısı, birde aracın Finike, Kumluca, Demre gibi yerleşim yerlerinde otogarlara girişi yolculuk süresinin uzamasına sebep oluyordu. Neyse öğle saatlerinde ulaştığımız Kaş otogarından bir taksi ile konaklayacağımız Kaptan Pansiyon’a geldik. Bizim için ayrıldığı söylenen deniz gören odada kalanların sürelerini uzatması nedeni ile boşalmadığı, bu yüzden bize başka bir oda verecekleri sürprizi ile karşılaştık. En azından telefonla bize bilgi verilmediği için biraz canımız sıkıldı. Bunu da muhatabımıza hissettirdik. Tabi yapacak bir şey yoktu ve uygun bir odaya yerleştik ve yol yorgunluğunu atmak için biraz istirahat ettik.

Kaş oldukça küçük bir yerleşim yeri. Girişinde nüfus olarak 50 binli rakamlar yazıyor olsa da bunun köyleri de kapsadığı, şehir merkezinin yerleşik nüfusunun 7-8 bin civarında olduğu belirtiliyor. Kaş gerçekten hoş bir yerleşim yeri. Her güzellikten bir parça var ama kendine özgü bir ruhu da var diyebilirim. Biraz Altınoluk, biraz Ayvalık, bir miktar Bodrum, yarım ölçek Didim ekleyin hatta gecenin bir bölümünde Çiçek pasajı ile de süslenmiş bir görüntüsü var. Sevgili eşim Hong Kong’tan bile bir parça buldu. Ulaşımının zor olması belkide burasının daha doğal kalmasını yağmalanarak betonlaşmamasını sağlamış diye düşündüm. Yerleşim yerinin küçük olması şehri gezmek için yarım günü bile yeterli kılıyor diyebilirim. Kaş geçmişi M.Ö 3000 yıllarına dayanan eski Akdeniz uygarlıklarından biri olan “Likya” nın kurulduğu Teke yarım adasında yer almaktadır. Şehir merkezinde bu medeniyetlerden kalma Antik tiyatro ile kral mezarları kolayca ziyaret edilebilecek yerler arasındadır.

Kaş İlçesinin bir özelliği de Yunanistan sınırlarındaki Meis adası ile en yakın olan kara parçamız olmasıdır. Gözünüzün önüne bayrağımızı getirin, hilal olan kısmına Kaş ilçesini yerleştirin, yıldız olan kısmınıda Meis adası olarak düşünebilirsiniz. Kaş kıyısına 2 km. kadar uzaklıkta ve 7 kilometrekare büyüklüğündeki bu adada 600 kişi yaşadığını ve bir çok ihtiyaçlarını da cuma günü kurulan Kaş pazarından karşıladıkları belirtiliyor. Kahvaltı yaptığımız pansiyonun terasından adeta bir taş atımı mesafesinde görülen ve yüzerek de gayet kolay ulaşılabilecek uzaklıktaki bu adaya Kaş’tan günübirlik seferler düzenlendiği bilgisini vermiş olayım.

Kaşta kaldığımız bir günün tamamını da tekne turuna ayırdık. Sabahları saat on da başlayan tur saat onsekizde sona eriyor. Daha önce katıldığım tekne gezilerinde beni en rahatsız eden şey kulakları sağır edercesine açılan ve yanındaki ile bile konuşma imkanı vermeyen müzik icra etmeleri idi. Fakat bu turumuzda şükür böyle bir şey yoktu. Sadece yeri geldikçe kaptan gezilen yerlerle ilgili Türkçe ve İngilizce açıklayıcı bilgiler veriyordu. ”Grand Safari Boat” isimli teknemiz Kaş’ın en büyük teknesi olarak anılıyor. Yaklaşık 100 yolcusu ile limandan batıya yani Antalya istikametine doğru yol almaya başladı. İnönü koyu, Yağlıca koyu, Akvaryum koyu, Tersane koyu, Kaleköy, Üçağız köyü ve Batık Şehir olarak belirtilen yerlerden geçti. Burada ismi geçen dört yerde demir atarak pırıl pırıl sularda teknedekilere denize girme keyfi yaşatıldı. Bu arada tabi oldukça doyurucu olan öğle yemeğimizi vermeyi de unutmadılar.. Bu gezide özellikle Kale köyün ve Batıkkent’in de yer aldığı Kekova bölgesinde 2500 yıl önce yaşanan depremle yer altında kalmış kalıntılarını, ve (tarihi antik Simena kıyı kenti) Kale köyü yakından görmek gerçekten heyecan vericiydi. Pansiyonumuzun sahibinin de arada kaptanlık ettiği bu gezi akşam belirtilen saatte Kaş’a dönerek son buldu.

Bu arada bu geziyi anlamlı ve keyif verici kılan bir buluşmadan da söz etmeden geçemeyeceğim. Daha önceden İstanbul’dan tanıdığımız, ayrıca küçük oğlumuz Gençer’in sınıf öğretmeni olan Melal hanım (kendisi birkaç yıldır Kaş’ta yaşıyor) ve kardeşi Mine hanımla birlikte Kaş akşamlarında bize eşlik ettiler. Buradan kendilerine kucak dolusu sevgi ve selam.

ANTALYA GÜNLERİ / AKTUR PARK (Heart of Antalya)

Antalya’da geçen günlerimde vaktim olduğunca bloğuma bir şeyler eklediğimi takipçilerim umarım fark etmiştir. Bu defa da evimize yakın bir eğlence alanı (Lunapark) ile ilgili bilgileri paylaşacağım. Görkemli bir girişi olan ve üzerinde de “AKTUR PARK” yazan bu merkez Atatürk bulvarı üzerinde ve Antalya’da herkes tarafından bilinen 5M MİGROS alışveriş merkezinin tam karşısında bulunuyor. 1997 yılından beri de buradaki hizmetini sürdürüyor. Atlıkarıncadan çarpışan otolara, dönme dolaptan korku tünellerine, kırk civarında eğlence ünitesi hem yetişkinlere hem çocuklara neşeli dakikalar geçirttiği gibi bazılarında adrenalinin tavan yaptığını yaşayabiliyor ve gözlemleyebiliyorsunuz. Özellikle gece bir renk cümbüşü oluşturan bu ortamda çocukların, gençlerin ve yetişkinlerin ilgi alanlarına yönelik her türlü eğlence ve etkinlik bulunuyor. Burada gezerken bir an için sevgili torunumuz Ada’yı, onun çocukluğunu, gençliğini ve buraya birlikte gelerek her bir aygıtta atacağı çığlığı düşündüm. Sonra da yetmişine gelmiş biri olarak ileriye dönük planlar yaparken, ya da beklenti içine girerken biraz temkinli olma gerçeği ile de kendimi yüzleştirdim.

Aslında bu yazının burada son bulması gerekirdi, ama bu alan ile ilgili bir son dakika, daha doğrusu son yıl gelişmesi yazıma bir paragraf daha açmamı zorunlu kıldı. Basında ve televizyonda belki izlenmiştir. “Avrupa’nın ikinci büyüklükteki dönme dolabı Antalya’da hizmete girdi” şeklinde verilen bu haberin ardından bu ünitenin 90 metre yüksekliğinde olup Çin’de imal edildiği, parçaların iki ayda gemilerle getirildiği, sekiz ayda monte edildiği bilgileri de veriliyordu. “Heart of Antalya” adı verilen, Konyaaltı’ndaki evimizden de görülebilen bu dönme dolapta her biri on kişi alan 42 klimalı kapsülün bulunduğu ve her bir turunu da 15-20 dakikada tamamladığını eklemeliyim. Ben de herkes gibi 30 TL ücret ödeyerek bindim. Antalya’nın birçok yerini kuşbakışı izleme ve görüntü alma imkânı bakımından iyi bir fırsattı gerçekten. Tabi kapsülün koyu renk camlarla kaplı olması (sanırım güneş ısısının etkisini azaltmak için) fotoğrafların istenen netlikte olmasının önünde bir engeldi sanki. Netice olarak Antalya’ya kazandırılan bu eser ile kuş bakışı şehri izleme keyfini herkese tavsiye ederim.

Bu arada Avrupa’nın ikicisi olduğu açıklaması ister istemez birincisi hangisi acaba sorusunu sorduruyor. Birincinin de kimseyi yormadan Londra’da olduğunu söyleyivereyim. Sağ olsun Londra’da küçük oğlumun yanına gittiğimizde bu dönme dolaba binme imkânını da bulmuş ve bloğumda da yazısını yazmıştım. Tabi insan ister istemez ikisini karşılaştırma ihtiyacı duyuyor. Yükseklik olarak Londra’da ki Antalya’dakinin bir buçuk katı kadar, yani Londra’yı 90 değil 140 metre kadar yüksekten izliyorsunuz. Kapsüllerin sayısı daha az ama her biri 15-20 kişi alacak büyüklükte. Bana göre en önemlisi Antalya’daki dolap düz bir zemine iki tarafta dörder çelik direk üzerine yerleşmişken, Londra’daki Thames nehrinin hemen kıyısına kurulduğundan tek taraflı iki direk ve ona destek ve güç veren çelik halatlara tutturulmuş. Yani bu statiği ile de biraz hayranlık uyandırdı bende. Londra’dakine gündüz bindiğimiz için gece durumunu izleyememiştik. Antalya’dakinin gece görüntüsün, ışıklandırmasının da müthiş olduğunu ve adeta görsel bir şölene dönüştürüldüğünü belirterek yazımı sonlandırmak istiyorum.

BODRUM’DA BEŞ GÜZEL GÜN

Sevgili ADA’mızla geçirdiğimiz ilk doğum gününün ardından hem Ada ile, hem de çocuklarımızla kısa tatil günlerinde daha fazla birlikte olabilme adına bir başka organizasyonun içinde bulduk kendimizi. Çocuklarımız Bodrum’da epey kalabalık kişiyi barındıracak bağımsız bir yapıyı iki haftalığına kiralamışlar. Uçak biletleri ve araç kiralama işleri de daha önceden gerçekleştirildiği için bize sadece belirtilen saatte belirtilen yerlerde beklemek kalmıştı. Neticede 28 Temmuz’da biz geniş aile olarak Bodrum Milas havaalanına indik. Oradan da kiralanan araçlarla ikamet edeceğimiz yere doğru yola çıktık.

Bende öteden beri var olan, son yıllarda daha da belirginleşen rutinin dışına çıkıldığında kaygı gerilim arası duygu yaşayışı yerleşti. Bu seyahatte de ben çaktırmasam da hafiften bunu yaşamaya başladım. Daha önce hiç gidilmeyen, bilinmeyen ve belirsizliklerle dolu bu yolculuğun sonu nereye varacaktı, ya hayali bir yerse ve bütün beklentiler boşa çıkarsa gibi düşünceler beynimi meşgul ediyordu.  Bu arada çocukların kullandıkları arabalar Bodrum’un kıyısından geçerek kırsalına doğru ilerledikçe endişem de artmaya başlamıştı. Hele Dereköy denen yerleşim yerine gelip, arabalar toprak bir yola girince daha da kaygılandım. Neyse ki toprak yoldaki ilerlememiz çok kısa sürdü ve yolun sonunda büyük bir demir kapıya dayandık. Kurulan bir telefon iletişimi sonunda kapı içerden açıldı ve bizi evin sahibi Ertuğrul Bey karşıladı. Ayaküstü bize mekân ve muhtemel ihtiyaçlarla ilgili kısa bir açıklama yaptıktan sonra evi bize teslim etti.

Karşılaştığımız tablo tek kelime ile muhteşemdi. Ertuğrul Bey üç dönümlük bu arazide gerçekten zevkine göre bir yaşam alanı yaratmış. Öncelikle hafif eğimli olan arazi tesviye edilerek birer metre kademeli  üç alan oluşturulmuş. İlk alana 200 metrekareden büyük, tek katlı, üç banyosu olan (4+1) verandalı evini ve yüzme havuzunu yerleştirmiş. Evin arkasındaki süs havuzunu da ihmal etmemiş. Taş kaplama olan evin her bir bölümü ve parçasının doğa ile bütünlük içinde olmasına özen gösterilmiş. Eleştirel gözle baktığımız da dahi gözünüzü tırmalayan ya da “ Bu da burada hiç gitmemiş” diyebileceğiniz bir uyumsuzluğa rastlayamadım.

Ev ve havuz alanının bir, bir buçuk metre kadar aşağısındaki kademede de yaklaşık yüz elli yıllık olduğunu öğrendiğimiz bir meşe ağacı ile çimlendirilmiş bir zeminin  etrafında begonvillerin de olduğu bitkiler, çiçekler ekilmiş. Bu çiçek ve bitki toplulukları da gayet estetik bir anlayışla alana yerleştirilmiş. Burada benim en favori alanım yıllanmış meşe gölgesi oldu.  Günün her saatinde biraz yer değiştirse bile harman yeri kadar koyu bir gölgelik alan hiç kaybolmuyordu. Yaz sıcağı her yanı yakarken bu ağacın altındaki serinlik, sükûnet beni buraya fena bağladı. Ne havuz, ne deniz meşe gölgesinin cazibesini değiştirmedi. Başkalarını rahatsız etse bile cır cır böceklerinin bitmek bilmeyen sesleri bu ağacın altında bana adeta musiki gibi geliyordu.

Meşe ağacının bulunduğu zeminden bir kademe aşağıda kalan sahayı da Ertuğrul Bey sebze ve meyve bahçesi olarak değerlendirmiş. Üzüm, elma, nar, incir ve narenciye ağaçları hatırladıklarım arasında. Ayrıca karalahana, börülce, domates, biber ve salatalıkların bulunduğu sebze tarlalarını gördük. Mevsimi uygun olan üzüm incir gibi meyvelerle domates, salatalık, biber gibi sebzelerle -tabi Ertuğrul beyin izniyle- sofralarımızı zenginleştirdik. Gün aşırı buraya gelen bahçıvan Turan Bey de havuzun temizliğinden, bahçenin sulanmasına bütün işleri canla başla yapıyordu.

Önceleri biraz tedirgin olmakla birlikte burada yaşamaya  başlayınca burasının insanı mutlu edecek çok şeyi barındırıyor olduğunu fark ettik. Tabi daha çok da insanın sevdikleri ve sevenleri ile bunları yaşıyor olması en büyük mutluluk bence. Bütün bu güzellikleri bize yaşatan ve bizimle yaşayan çocuklarımızla bir kez daha gurur duydum. Acaba bütün bunları hak ediyor muyuz şeklinde bir sorgulama da aklımdan geçmedi değil. İyi ki varsınız, iyi ki bizim çocuklarımızsınız, ve torunumuzsun sevgili Ada. Hepinize kucak dolusu sevgi……..

“ADA” BİR YAŞINDA

Bundan yaklaşık bir yıl kadar önce, yani takvimlerin 2018 yılının Temmuz ayının 26’sını gösterdiği günde bize tarifsiz mutluluk yaşatan torunumuz, yani sevgili ADA’mız dünyaya gelmişti. Biz de bu mutluluğa Hong Kong’da tanıklık etmiştik. Aradan geçen zaman içinde kendisini kısa bir süreliğine görmek mümkün olsa bile onun büyümesini daha çok görüntülü görüşmelerle izleyebildik. Her geçen gün gülüşünü, öpücükler göndermesini, sevincini belirtmek için el çırpmasını izledikçe hem mest oluyor, bir taraftan da kendisini bizzat sevmek için İstanbul’a gelecekleri günü iple çekiyorduk.

Nihayet 20 Temmuz 2019 sabahı vuslat gerçekleşti. Beraberlerinde ADA’mızın bakıcısı Angie ile beraber, oğlumuz Dinçer’in baldız ve kayınvalidelerinin Okmeydanı’ndaki  evlerinde konuşlandılar. Çocuklarımızı da çok özlemiştik ama doğrusu torun sevgisi ve özlemi bir başka oluyor. Bunu ancak yaşamak lazım derim. Sevgili Ada’mızın sevimliliğini, şirinliğini anlatacak kelime bulmakta zorlanıyorum. Baba, anne gibi ilk kelimeleri söylemesi, elleri ile çeşitli hareketler yapması, istemediği ve istediği şeyleri çığlıkla  ağlama arası çıkardığı sesle ifade etmesi dikkatimizden hiç kaçmadı. Her bir davranışını ve gelişim işaretini merak, sevgi ve hayranlıkla izledik.

İlk doğum gününü de Selim Bey ve Meziyet Hanımın (ADA’nın annesi Sevgili Mügenin anne ve babası) Okmeydanı’ndaki evlerinde kutladık. Bu mahalledeki apartmanlaşmaya direnen belki de tek bahçeli müstakil ev diyebileceğimiz yapı gerçekten doğum günü için çok uygun bir ortam oluşturmuştu. Bu mutlu günün en fazla yorulanı da ADA’mızın teyzesi Tuğçe idi sanırım. Balonundan süslemesine, pastasından meşrubatına yaptıkları bu gayretler için Tuğçe, eşi Berkan bey, nazik ev sahipliği yaptıkları için de Selim Bey ve Meziyet Hanım çok büyük bir teşekkürü hak ediyor diye düşünüyorum.

Bütün bu cümbüş içinde Sevgili ADA biraz şaşkın, biraz meraklı bakışlarla ve ilgi odağı olmuş olmanın da farkında olarak etrafa gülücükler saçıyordu. Gösterdiği bütün hünerleri ile sevimliliğine sevimlilik katarken her birimizin dilinden maşallah sözcüğü eksik olmuyordu. Sevgili ADA adeta her birimizin yaşam enerjisi haline olmayı bu gün de başarmıştı.

İyi ki varsın, iyi ki doğmuşsun güzel ADA. Allah nice yaş günlerini sevdiklerinle ve seni sevenlerle sağlık ve mutluluk içinde kutlamayı nasip etsin. Seni çok seviyoruz ve çok çok öpüyoruz.

TARAFSIZ CUMHURBAŞKANI

Anayasanın 103. maddesindeki Cumhurbaşkanlığı yemin metni: ”….üzerime aldığım görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücümle çalışacağıma Büyük Türk Milleti ve tarih huzurunda namusum ve şerefim üzerine and içerim” şeklinde son bulmaktadır. Ayrıca sayın Cumhurbaşkanı zaman zaman 82 milyonun Cumhurbaşkanı olduğunu ifade ederek bu yemine uygun bir söylem geliştirmeye çalışmaktadır. Ancak ülkemizde yaşananlar ise bu söylemlerin pek kıymet-i harbiyesi olmadığını çok net olarak göstermektedir. Acaba gerçekten 82 milyonu kucaklayan ve tarafsızlığı tartışılmayacak bir Cumhurbaşkanı olmak mümkün mü? Ya da böyle bir algının yerleşmesi için neleri duymamız ve yaşamamız gerekmektedir?

Mesela günün birinde televizyondan;

“Sayın cumhurbaşkanı yeminine müteakip Anayasada bunun için zorlayıcı bir hüküm bulunmamakla birlikte tarafsızlığına gölge düşüreceği endişesi ile yaklaşık 20 yıldır üyesi bulunduğu partisinden istifa ederek bundan böyle bütün partilere eşit mesafede duracağını beyan etmiş, günümüzde bir insanın bile 18 yaşından sonra reşit olduğu kendisi ile ilgili kararları özgürce aldığı ve sonuçlarına da katlandığı düşünüldüğünde bu yaşa gelmiş bir siyasi partinin de kendini ayakta tutacak kişi ve organları kendisinden bağımsız olarak oluşturabileceğine kuşkusunun olmadığını belirtmiştir. Bundan böyle sadece gönül bağı bulunan partisi ile ilgili hiçbir siyasal faaliyetine resmi ve gayriresmi katılımının da söz konusu olmadığını sözlerine eklemiştir.”

“Sayın Cumhurbaşkanımız yaklaşan Mahalli seçimler dolayı ile bütün siyasi partilerin şehir ve büyükşehir belediye başkanı adayları ile yaptığı toplantıda önemli açıklamalarda bulunmuştur. Cumhurbaşkanı bu toplantıda seçime katılmaya hak kazanan ve seçmen pusulasında yer alan tüm parti ve kişilerin aynı derecede meşru,makbul ve muteber olduğunu,seçilmeleri halinde hangi partiden olduğuna bakılmaksızın kendilerine merkezi hükümet tarafından her türlü yardım ve desteğin yapılacağını teyid etmiştir. Cumhurbaşkanı ayrıca Belediye başkanlarının,Belediye meclislerinin ya da merkezi hükümetin ayrı partilerden oluşmasının bir endişe kaynağı olmadığını,tam aksine bir zenginlik olduğuna inandığını ileri sürmüştür.Seçim çalışmalarının tarafsızlık ve hakkaniyet içinde yürütülmesini gerçekleştirilmesi açısından yürütmenin sorumluları olarak kendisinin ve hükümette görevli olan bakanların hiçbir partinin ve adayın kampanyalarında yer almayacaklarını özellikle belirtmiştir. Siyasetin finansmanı ile ilgili olarak da kampanyaların açık ve şeffaf olması gerektiğine dikkat çekmiş, sembolik olarak da büyükşehir belediye başkanlarının her birinin hesabına …..TL lık bağışta bulunmuştur. “

“Cumhurbaşkanı kamuoyuna yansıyan “ …..partisine,….kişisine verilen oylar huzur-u mahşerde berat belgeniz olacaktır.” şeklindeki beyanları da çok sığ ve seviyesiz olarak nitelendirmiş, dini duyguları,dini kurumları siyasette kullanılmamasının üzerinde hassasiyetle durmuştur. Bu noktadan hareketle özellikle cami çıkışlarında veya iftar sofralarında günlük siyasetle ilgili beyan, görüş ve görüntü vermeyi etik bulmadığını ,diğer siyasilerin de bu konuda duyarlı olacağına inandığını belirtmiştir.”

“Bu arada sayın Cumhurbaşkanı danışmanlık kadrosunda bulunan danışmanların büyük bir kısmının görevine son vermiş, bu konuda yeni bir yapılanmayı hayata geçireceğinin bilinmesini istemiştir. Danışmanların kendisi gibi düşünen ve kendisinin söylediğini tekrar eden bir görüntü vermesinin verimli olmadığını, kendisinin ne söylediğini ve ne düşündüğünü zaten bildiğini, farklı düşüncelerin ya da seçeneklerin daha ufuk açıcı olacağını ifade etmiştir. Bu tespitten hareketle de kamu oyunda muhalif görüşleri ile tanınan Prof. …….yı ekonomi, ….hukuk ve dış politika danışmanlıklarında görevlendirmiştir.”

“Cumhurbaşkanı Anayasadaki %10 luk seçim barajının da adil ve hakkaniyetli bir durum olmadığını,daha önceden yönetimde istikrar adına düşünülmüş olan bu durumun Cumhurbaşkanlığı sistemi içinde güvenoyu da tarihe karıştığından açıklanabilir bir yönü kalmadığını belirtmiş ,şayet olacaksa da yüzdelik oranlarda değil 1/600 e tekabül eden bindelik oranlarda tesbit edilmesinin daha adil olacağı görüşünü tekrarlamıştır. Bu noktadan hareketle de ülke genelinde bir milletvekili çıkarabilecek kadar oy alan görüşlerin de parlamentoda temsil edilmesi gerektiği görüşünü belirtmiştir. Siyasi partilere yapılan hazine yardımında da aynı hakkaniyet ölçülerinin dikkate alınmasına yönelik yasal düzenlemelerin gerçekleşmesi için de yüce meclise çağrıda bulunmuştur.”

Nasıl sizce böyle haberleri duymak sadece rüyalarda mı mümkün ? Böyle bir söylem tarafsız cumhurbaşkanı tanımına daha uygun düşmüyor mu? İçinizden bir çoğunun “Çok beklersin” dediğini duyar gibi oluyorum. Ama benim ülkemin böyle bir Cumhurbaşkanını hak ettiğini düşünüyorum. İnatla ve inançla beklemeye devam edeceğim.

ANTALYA GÜNLERİ / MANAVGAT ŞELALESİ

Nedendir bilmem blogum uzunca bir süredir yazılarıma hasret kaldı. Türk gibi başlamak…. sözünün bir doğrulaması mıdır,yoksa yaşlılığın getirdiği bir rehavetten mi kaynaklanmaktadır bu ihmalkarlık bilemeyeceğim. Geçtiğimiz günlerde doğan bir fırsatı da değerlendirerek blogumun bu hasretini gidermeye çalışacağım.

Amasya Öğretmen Okulu mezunu olan eşimin sınıf arkadaşları yıllık geleneksel buluşmalarını Manavgat’ta bir otelde gerçekleştirmişler. Bunun üzerine biz de fırsat bu fırsat diyerek hem arkadaş buluşmasını hem de daha önce görmediğimiz bu coğrafyaya ziyareti gerçekleştirelim dedik. Antalya’ya yaklaşık 80 kilometre uzaklıktaki bu hedefimize Otogar’dan kalkan otobüsle 2 saate yakın bir zamanda vardık. Yolculuğun biraz uzun sürmesinin nedeninin aracımızın fazla dur-kalk yapmasından kaynaklandığını tahmin etmişsinizdir. Neticede grubun ikamet ettiği otelde arkadaş buluşmasını gerçekleştirdik. Bir süre hoşbeş ve eski günlere ait nostaljik sohbetten sonra daha önceden de tanıdığımız Füsun Tütüncü arkadaşımız bizi arabasına alarak kısa bir şehir gezisi yaptırdı.

Gezimizin ilk durağı otele çok yakın olan Titreyen Göl oldu. Gerçekten yerleşim yeri ve rüzgar alma durumuna göre gölün yüzeyinin her daim kıpır kıpır olduğuna bizzat tanık olduk. Sahile 4-5 kilometre uzaklıkta kurulmuş ve de 200.000’den fazla nüfusu olan şehrin caddeleri, binaları bana çok cazip gelmedi. Şehir ile sahil arasındaki yeşil ve ormanlık alana yerleşmiş onlarca bol yıldızlı oteller de fazla ilgimi çekmedi. Benim asıl merakım daha çok coğrafya kitaplarındaki resimlerde gördüğüm şelaleyi görmekti.

Nasıl gidileceği ile ilgili yaptığımız sorgulama sonunda burada yapay şelale, küçük şelale ve büyük şelale olmak üzere üç çeşit şelaleden söz edildiğini öğrendik. Şehir merkezindeki yapay şelalenin pek fazla bir albenisi olmamakla birlikte aynı yerdeki asansör, teleferik ve yürüyen merdiven karışımı bir aygıtla çıkılan adeta seyir tepesi diyebileceğimiz yer bütün şehrin panoramik görüntüsünü vermesi bakımından bana çok daha cazip geldi. Tabi en sonda da sıra şehrin 5-6 kilometre kadar dışındaki büyük şelaleye geldi. Hakikaten “herşey yalan bir bu sahi” ya da “İşte burası her şeye değer” diyebileceğimiz bir tabiat harikasının içinde bulduk kendimizi. Resimlerdekinden çok daha etkileyici, büyüleyici bir su bereketi ve bolluğunu tarif edemem. Az bir yükseklikten düşmesine rağmen çok yüksek bir debi ile akan şelalenin etrafındaki ağaçlar ile adeta kucaklaşması doyulmaz güzellikler yaratıyor. Şelalenin etrafındaki hediyelik eşya dükkanları, cafe ve restaurantlar da ne kadar ilginizi çeker bilemiyorum. Ben bu güzellikleri tam olarak ifade edecek kelime bulmakta zorlanıyorum. İyisi mi siz fırsat bulduğunuzda bu şelaleyi mutlaka görün derim. Tabi bize bu güzellikleri yaşatmakta emeği geçen Füsun Tütüncü arkadaşımız da kocaman bir teşekkürü hak ediyor.

ANTALYA GÜNLERİ / TÜNEKTEPE

Bir ülke ya da bir yöreye seyahat yaptığında orası ile ilgili merak ettiğiniz her durumunu fırsat elverdiği ölçüde görmeye öğrenmeye çalışıyor insan. Benim de aşağı yukarı yaptığım şey aynı. Daha sonra bu seyahatlerle ilgili izlenimlerimi dilim döndüğümce bloguma aktarıyorum. Bütün bu parça parça gözlemlerden sonra bazen o coğrafyanın bütünü ile ilgili bir fotoğrafı merak ediyor insanoğlu. Bu merakı gidermek ve şehrin kuşbakışı panoramik görüntüsünü ziyaretçilere armağan etmek için birçok yerde uygun ortamların gerçekleştirildiğine tanık oldum. Hong Kong’taki seyirtepesi, İngiltere’nin başkenti Londradaki devasa dönme dolap bunlara örnek gösterilebilir. Hatta en son gittiğimiz Antalyanın Elmalı ilçesinde de kendi çapında böyle bir seyir tepesinin düzenlenmiş olduğunu gördüm. Antalya’da da Tünektepe aynı amaçla tasarlanmış olarak ziyaretçilerine bu hizmeti veriyor.

Tünektepe Antalya sehir merkezinin en batı ucunda yer alıyor ve tepeye en kolay ve çabuk ulaşmak için teleferikten yararlanmak en doğrusu. Burayı daha önceden görmek istemiştik. Ama her seferinde fırtına var, teleferik onarımda gibi nedelerle kapısından dönmek zorunda kalmıştık. Biz Teleferik çıkışına kadar toplu taşıma araçları ile gittik. Başta 06 ve 08 numara olmak üzere bir çok belediye aracının son durağı Sarısu mesire alanı teleferik başlangıcı oluyor. Tünektepe’nin yüksekliği 600 m. Teleferik mesafesi ise 1700 m. kadar. Çıkış için kişi başı 15₺ ödedikten sonra herbiri azami 8 kişilik olan teleferik kabinlerine biniliyor. (Gittiğimizde yoğunluk fazla olmadığı için biz giderken 6 gelirken ise 2 kişi olarak bindik)

15-20 dakika kadar süren teleferik yolculuğunda etrafı doya doya seyretme ve görüntüleme şansınız oluyor. Tepeye vardığınızda gerek çıplak gözle gerekse belli yerlere yerleştirilmiş dürbünler ile gözlerinize ilk ziyafet çekilmiş oluyor. Tabi mide ziyafeti içinde çok seçenek sunan tesisler mevcut. Teleferik dahil burası ile ilgili birçok düzenleme 2016 yılında gerçekleştirilmiş. Ancak tepenin en yüksek ve hakim noktasındaki çokgen biçimindeki beyaz yapının döner lokanta olduğu ve halen tamamlanamadığı için hizmete açılamadığı bilgisine ulaştık.

Sonuç olarak Antalya’ya yolu düşenlere ziyaret programına burasını da almayı öneririm. Tabi bu ziyaret açık güneşli bir havada olursa, bir de öğleden sonraki saatlerde olursa objektifinizin daha iyi görüntü vereceğini hatırlatırım. Ha bu arada aynı noktada Sarısu mesire yerinde ve kadınlar plajında da vakit geçirebilirsiniz. Piknik alanında meraklısı için mangal keyfi için gerekli alt yapının hazırlandığını da eklemeliyim.

ANTALYA GÜNLERİ / ELMALI GEZİSİ

Sabah yürüyüşlerini geçen yıl yeni düzenlemesi yapılan Konyaaltı sahilinde gerçekleştirmekteyiz. Evden çıkışta güzergahımızda bulunan Konyaaltı belediyesinin reklam panosunda belediyece pazar günleri yapılacak Elmalı kültür gezisi tanıtımını görünce bu fırsatı değerlendirmeyi uygun gördük. Hemen telefon ettiğimizde bir sonraki haftanın uygun olduğunu söylediler. Biz de 26 Kasım günü için kaydımızı yaptırdık.
Belirtilen tarihte 40 kişilik gezi grubu Konyaaltı belediyesinin yakınında toplandı. Saat 8.30’da seyahatin yapılacağı araçta yerimizi aldık. Belediyede bu işlerden sorumlu Merve hanımın liderliğinde yolculuğumuz başladı. Antalya’ya 120 kilometre kadar uzaklıkta olan Elmalı ilçesine ulaşmamız iki saati buldu. Orada bizi Elmalı Belediyesinin bize tahsis ettiği bir araç ile gezide bize eşlik edecek rehberi ( Mustafa beyi) bizi bekler bulduk. Günübirlik bir gezi olduğu  ve de zamanı iyi kullanmak adına ilk ziyaretimizi hemen Müzeye gerçekleştirdik.
Elmalı müzesi  1941 yılında yapılan ve daha önce hükümet konağı, vergi dairesi, öğretmenevi gibi hizmetler için kullanılmış bir binada çeşitli değişiklikler yapılarak 2011 yılından itibaren müze olarak hizmet vermeye başlamış. Müzenin oldukça geniş olan bahçesinde lahitler yazıtlar, mimari parçalar, sunaklar belli bir düzen içinde sergilenmektedir. Ayrıca geçmişi çok eski yıllara dayanan arı serenlerinden birinin de birebir örneği  bahçede ilginç bir görüntü oluşturmaktadır. Üç katlı müze binası içinde yörede yapılan kazılarda elde edilen M.Ö. birçok medeniyetlere ait Semahöyük küp mezarları, değerine paha biçilemeyen Elmalı sikkeleri, çeşitli çanak çömlekler, Roma ve bizans dönemine ait mezar stelleri sergilenmektedir.
Müze ziyaretinin ardından ikinci ziyaret yerimiz 1600 lü yıllarda yapılan ve bugün hala sağlam ve kullanılır durumda olan Ketenci Ömer Paşa Camisi oldu. Akabinde hemen yakınında olan Halveti tarikatının kurucusu, 16.yy mutasavvıf şairlerinden Vehhab-ı Ümmi’nin türbesi, 17.yy Türk İslam şairi, mutasavvıfı Sinan Ümmi’nin türbesini ziyaret ettik. Bu kişiler ile ilgili rehberimiz Mustafa bey epeyce ayrıntılı bilgi verdi. Muhammed Hamdi Yazır müzesi bu dizideki bir başka ziyaret yerimiz oldu. Elmalılı Hamdi Yazır’ın 1926 yılında Atatürkün “Kuranın çağın icaplarına göre tefsir etme” görevini verdiği kişi olduğu bilinir. Yaptığı tefsir çalışması bugün dahi en güvenilir kaynak olarak değerlendirilmektedir. Müzedede bu zat ile ilgili çeşitli eşyalar yer almakta.
Elmalının görülmeye değer bir başka yeri de şehri adeta kuşbaşı ve bütünü ile seyredebileceğiniz “Seyir tepesi”dir. Burada da şehir sakinlerinin ve ziyaretçilerin beğenisini kazanacak güzel düzenleme çalışması yapıldığını belirtmeliyim. Tepenin en uygun yerinde hazırlanan platformdan şehrin bütününü en güzel şekliyle görüntülemek mümkün. Dilerseniz “Kadim Şeir Elmalı” tabelasının arkasına geçerek bu görüntüye kendinizi de dahil edebilirsiniz.
Elmalıyı ilginç kılan bir durum da başta Helvacılar çarşısı ve geleneksel evlerde gerçekleştirilen restorasyon çalışmasıdır. Geçmişin cazibesini bu güne taşıyan eski tip cumbalı evler gelecekte turizm cazibesinin habercisi sayılabilir. Görenlerde Safranbolu evlerini hatırlatan bu güzelliklerin dizi film yapımcılarının da ilgisini çektiğini duyduk.
Elmalı gezimiz saat 17.00 de nihayete erdi. Aynı saatte de dönüş yolculuğumuz başladı. Saat 19.00 sularında da artık evimizdeydik. Gün boyu bize bu mutlu saatleri yaşatan Mustafa beye, Merve hanıma ve onun şahsında Konyaaltı belediyesine teşekkür ederiz.

ANTALYA GÜNLERİ / RUTİN DIŞI BİR 48 SAAT

Gündelik hayatın bilindik işleyişinin dışına çıkma düşüncesi benim dünyamda hep karmaşık durumlar yaşatmıştır. Yani sabah uyandıktan sonra kahvaltı yapma, giyinip işe gitme, mesai bitimi eve dönüş, şayet zevkinize uyuyorsa kahvehanelerde arkadaşlarla bir kaç el oyun oynama, evin/çoluk çocuğun ihtiyaçlarının giderilmesi, akşam yemeği ve sonrası televizyon izlenmesi döngüsünde devam eden rutin hayat çizgisinin dışına çıkan durumlarda, durumun mahiyetine göre ben heyecan, stres, gerilim, kaygı, endişe duygularının harmanlandığı bir yaşayış vaziyetinin esiri oluyorum adeta. Yaptığım bazı seyahatlerimin öncesine rastlayan zamanlarda tansiyonumun yükselmesi ile bunu ilişkilendirdiğim de oluyor. Ama rutinin dışına çıkmadan da gelişme ve yeni şeyler öğrenmenin mümkün olmayacağı da yadsınamayacak bir gerçek.
Kasım ayının 18.günü sevgili eşim Nuray’ın doğum günüdür. Bunun için daha önce “Antalya’da oturduğumuz halde hala Kaş’a gitmedik” muhabbetinden hareketle oraya gitmek gibi bir organizasyon kafamdan geçiyordu. Tabi endişem de yok değildi. Endişem daha çok 3-4 saat sürecek minibüs yolculuğunda Nuray’ın nasıl etkileneceği idi. Kafam bu düşüncelerle meşgulken arada bir çocuklarım “Önümüzdeki günlerde programınız var mı? Hafta sonu proğramınız var mı?” gibisinden sıklıkla sordukları soruları tekrarlıyorlardı. Biz de kesinleşmiş bir şey olmadığı için hayır cevabını veriyorduk. Nihayetinde ağızlarından baklayı çıkardılar ve annelerinin doğum günü için yakın bir otelde iki gecelik bir rezervasyon yaptıklarını söylediler. Benim kafamdaki belirsizlik de böylece netleşmiş oldu.
Yılların ve yaşanmışlıkların düşünce yapılarımız üzerinde oldukça büyük etkisi olduğunu düşünmekteyim. Dışarda yemek yemek ve konaklamak bir mecburiyet sonucu olmalıydı bana göre. Uzun yıllar mesleğim gereği evimin dışında geçirdiğim zamanın en mutluluk verici yanını eve dönüş günü ve saatlerinde yaşadım hep. Birkaç saat bir yolculukla eve ulaşmak mümkün iken dışarda ya da otelde kalmayı bir türlü anlayamıyordum. Dışarda yemek de zaruret halinde mümkündü. Zaten gittiğinizde bizim gibiler menüyü eline aldıklarında listenin solundaki yemek isimlerinden önce sağındaki rakamlara bakarlar. Uygun rakamın karşısındaki neyse yenmesi gereken de oydu.
Neyse kafamda geçmişe dönük bu düşünceleri bir kenara bırakarak belirtilen tarihte bizim için ayrılan yere toplu taşıma araçlarını kullanarak kolaylıkla ulaştık. Antalya şehir merkezine 25 km uzaklıktaki  Rixos Sungate isimli yer bildiğimiz klasik otellerden farklı olarak  250.000 metrekare alana yayılmış moda deyimiyle külliye gibi bir şeydi. Tatil köyü, balayı oteli, konferans oteli özelliklerini taşıyan yerleşkede aynı anda 5.000 den fazla kişiye hizmet verecek alt yapının olduğunu öğrenince şaşırmadığımı söyleyemem. Özel yat limanı, amfi tiyatro, tenis sahaları, masa tenisi, bilardodan başlayarak adını sayamayacağımız onlarca imkan misafirlerin hizmetine sunulmuş. Yemek hizmetinin sadece mide değil, göz doyurucu özelliğini de eklemeliyim. Sabahın yedisinden başlayarak kahvaltı, geç kahvaltı, öğle yemeği, akşam yemeği, gece yemeği gibi isimler altında adeta 7/24 tıkınma ortamları yaratılmış. Otelde ağırlıklı olarak Ruslar ve Almanlar kalıyordu. Yabancılara yönelik hizmetinden dolayı dünya mutfaklarınını da kapsayan 15 değişik restoranın da olduğunu belirtmeliyim. Herşey dahil konseptine göre hizmet verilen tesiste isteyen alacart usülü de (bu kısım ücretli) hizmet alabiliyor. İçkiler yemekte alınabileceği gibi piano bar, lotus bar, vitamin bar gibi değişik saatlerde hizmet veren mekanlar da mevcut. Bu tür yerlere fazla gitmişliğim yok belki buradan mükemmelleri de vardır. Kaldığımız kısa sürede birçok hizmetini alma ve tanıma fırsatımız olmadı. Bu sistemin parçası olan onlarca-belki yüzlerce- çalışanın uyum ve işbirliği içinde çalışarak bu sonucu üretmesi hayran olunmayacak gibi değil. Dikey ve yatay mimarinin uyumu, aktivitelerdeki zenginlik, yemeklerdeki çeşitlilik, estetik, sunum harika idi diyebilirim. Mevsim itibarı ile sezon dışı olmasına rağmen epey bir dolulukla çalışıyor olması da boşuna değil demek ki. Otel odamıza adımımızı attığımızda yatağımızda çiçekler ve doğum günü pastası bizi karşılamıştı. Bu dakikadan itibaren burada geçirdiğimiz 48 saat bizim için son derece mutluluk verici idi.
Bütün bunları ve değişik yaşam biçimlerini ile tanışmamızı bize sağlayan oğullarımız ve kızlarımız da en büyük teşekkürü hak ediyor. “Ben babamdan ileri ama doğacak çocuklarımdan geriyim” diyen  Nazım durumu çok iyi özetliyor. Rutine alışmış bizim gibilerin kafalarındaki ve kalplerindeki kalıpları kırmayı bile becerdiklerine göre yaptıkları az şey değil. Bazen “acaba bu kadarını hak ediyor muyum” diye hayıflandığım bile oluyor. İyiki varsınız. Allah sizden razı olsun bahtınız açık olsun.