Denemeler Rotating Header Image

ANTALYA GÜNLERİ / TÜNEKTEPE

Bir ülke ya da bir yöreye seyahat yaptığında orası ile ilgili merak ettiğiniz her durumunu fırsat elverdiği ölçüde görmeye öğrenmeye çalışıyor insan. Benim de aşağı yukarı yaptığım şey aynı. Daha sonra bu seyahatlerle ilgili izlenimlerimi dilim döndüğümce bloguma aktarıyorum. Bütün bu parça parça gözlemlerden sonra bazen o coğrafyanın bütünü ile ilgili bir fotoğrafı merak ediyor insanoğlu. Bu merakı gidermek ve şehrin kuşbakışı panoramik görüntüsünü ziyaretçilere armağan etmek için birçok yerde uygun ortamların gerçekleştirildiğine tanık oldum. Hong Kong’taki seyirtepesi, İngiltere’nin başkenti Londradaki devasa dönme dolap bunlara örnek gösterilebilir. Hatta en son gittiğimiz Antalyanın Elmalı ilçesinde de kendi çapında böyle bir seyir tepesinin düzenlenmiş olduğunu gördüm. Antalya’da da Tünektepe aynı amaçla tasarlanmış olarak ziyaretçilerine bu hizmeti veriyor.

Tünektepe Antalya sehir merkezinin en batı ucunda yer alıyor ve tepeye en kolay ve çabuk ulaşmak için teleferikten yararlanmak en doğrusu. Burayı daha önceden görmek istemiştik. Ama her seferinde fırtına var, teleferik onarımda gibi nedelerle kapısından dönmek zorunda kalmıştık. Biz Teleferik çıkışına kadar toplu taşıma araçları ile gittik. Başta 06 ve 08 numara olmak üzere bir çok belediye aracının son durağı Sarısu mesire alanı teleferik başlangıcı oluyor. Tünektepe’nin yüksekliği 600 m. Teleferik mesafesi ise 1700 m. kadar. Çıkış için kişi başı 15₺ ödedikten sonra herbiri azami 8 kişilik olan teleferik kabinlerine biniliyor. (Gittiğimizde yoğunluk fazla olmadığı için biz giderken 6 gelirken ise 2 kişi olarak bindik)

15-20 dakika kadar süren teleferik yolculuğunda etrafı doya doya seyretme ve görüntüleme şansınız oluyor. Tepeye vardığınızda gerek çıplak gözle gerekse belli yerlere yerleştirilmiş dürbünler ile gözlerinize ilk ziyafet çekilmiş oluyor. Tabi mide ziyafeti içinde çok seçenek sunan tesisler mevcut. Teleferik dahil burası ile ilgili birçok düzenleme 2016 yılında gerçekleştirilmiş. Ancak tepenin en yüksek ve hakim noktasındaki çokgen biçimindeki beyaz yapının döner lokanta olduğu ve halen tamamlanamadığı için hizmete açılamadığı bilgisine ulaştık.

Sonuç olarak Antalya’ya yolu düşenlere ziyaret programına burasını da almayı öneririm. Tabi bu ziyaret açık güneşli bir havada olursa, bir de öğleden sonraki saatlerde olursa objektifinizin daha iyi görüntü vereceğini hatırlatırım. Ha bu arada aynı noktada Sarısu mesire yerinde ve kadınlar plajında da vakit geçirebilirsiniz. Piknik alanında meraklısı için mangal keyfi için gerekli alt yapının hazırlandığını da eklemeliyim.

ANTALYA GÜNLERİ / ELMALI GEZİSİ

Sabah yürüyüşlerini geçen yıl yeni düzenlemesi yapılan Konyaaltı sahilinde gerçekleştirmekteyiz. Evden çıkışta güzergahımızda bulunan Konyaaltı belediyesinin reklam panosunda belediyece pazar günleri yapılacak Elmalı kültür gezisi tanıtımını görünce bu fırsatı değerlendirmeyi uygun gördük. Hemen telefon ettiğimizde bir sonraki haftanın uygun olduğunu söylediler. Biz de 26 Kasım günü için kaydımızı yaptırdık.
Belirtilen tarihte 40 kişilik gezi grubu Konyaaltı belediyesinin yakınında toplandı. Saat 8.30’da seyahatin yapılacağı araçta yerimizi aldık. Belediyede bu işlerden sorumlu Merve hanımın liderliğinde yolculuğumuz başladı. Antalya’ya 120 kilometre kadar uzaklıkta olan Elmalı ilçesine ulaşmamız iki saati buldu. Orada bizi Elmalı Belediyesinin bize tahsis ettiği bir araç ile gezide bize eşlik edecek rehberi ( Mustafa beyi) bizi bekler bulduk. Günübirlik bir gezi olduğu  ve de zamanı iyi kullanmak adına ilk ziyaretimizi hemen Müzeye gerçekleştirdik.
Elmalı müzesi  1941 yılında yapılan ve daha önce hükümet konağı, vergi dairesi, öğretmenevi gibi hizmetler için kullanılmış bir binada çeşitli değişiklikler yapılarak 2011 yılından itibaren müze olarak hizmet vermeye başlamış. Müzenin oldukça geniş olan bahçesinde lahitler yazıtlar, mimari parçalar, sunaklar belli bir düzen içinde sergilenmektedir. Ayrıca geçmişi çok eski yıllara dayanan arı serenlerinden birinin de birebir örneği  bahçede ilginç bir görüntü oluşturmaktadır. Üç katlı müze binası içinde yörede yapılan kazılarda elde edilen M.Ö. birçok medeniyetlere ait Semahöyük küp mezarları, değerine paha biçilemeyen Elmalı sikkeleri, çeşitli çanak çömlekler, Roma ve bizans dönemine ait mezar stelleri sergilenmektedir.
Müze ziyaretinin ardından ikinci ziyaret yerimiz 1600 lü yıllarda yapılan ve bugün hala sağlam ve kullanılır durumda olan Ketenci Ömer Paşa Camisi oldu. Akabinde hemen yakınında olan Halveti tarikatının kurucusu, 16.yy mutasavvıf şairlerinden Vehhab-ı Ümmi’nin türbesi, 17.yy Türk İslam şairi, mutasavvıfı Sinan Ümmi’nin türbesini ziyaret ettik. Bu kişiler ile ilgili rehberimiz Mustafa bey epeyce ayrıntılı bilgi verdi. Muhammed Hamdi Yazır müzesi bu dizideki bir başka ziyaret yerimiz oldu. Elmalılı Hamdi Yazır’ın 1926 yılında Atatürkün “Kuranın çağın icaplarına göre tefsir etme” görevini verdiği kişi olduğu bilinir. Yaptığı tefsir çalışması bugün dahi en güvenilir kaynak olarak değerlendirilmektedir. Müzedede bu zat ile ilgili çeşitli eşyalar yer almakta.
Elmalının görülmeye değer bir başka yeri de şehri adeta kuşbaşı ve bütünü ile seyredebileceğiniz “Seyir tepesi”dir. Burada da şehir sakinlerinin ve ziyaretçilerin beğenisini kazanacak güzel düzenleme çalışması yapıldığını belirtmeliyim. Tepenin en uygun yerinde hazırlanan platformdan şehrin bütününü en güzel şekliyle görüntülemek mümkün. Dilerseniz “Kadim Şeir Elmalı” tabelasının arkasına geçerek bu görüntüye kendinizi de dahil edebilirsiniz.
Elmalıyı ilginç kılan bir durum da başta Helvacılar çarşısı ve geleneksel evlerde gerçekleştirilen restorasyon çalışmasıdır. Geçmişin cazibesini bu güne taşıyan eski tip cumbalı evler gelecekte turizm cazibesinin habercisi sayılabilir. Görenlerde Safranbolu evlerini hatırlatan bu güzelliklerin dizi film yapımcılarının da ilgisini çektiğini duyduk.
Elmalı gezimiz saat 17.00 de nihayete erdi. Aynı saatte de dönüş yolculuğumuz başladı. Saat 19.00 sularında da artık evimizdeydik. Gün boyu bize bu mutlu saatleri yaşatan Mustafa beye, Merve hanıma ve onun şahsında Konyaaltı belediyesine teşekkür ederiz.

ANTALYA GÜNLERİ / RUTİN DIŞI BİR 48 SAAT

Gündelik hayatın bilindik işleyişinin dışına çıkma düşüncesi benim dünyamda hep karmaşık durumlar yaşatmıştır. Yani sabah uyandıktan sonra kahvaltı yapma, giyinip işe gitme, mesai bitimi eve dönüş, şayet zevkinize uyuyorsa kahvehanelerde arkadaşlarla bir kaç el oyun oynama, evin/çoluk çocuğun ihtiyaçlarının giderilmesi, akşam yemeği ve sonrası televizyon izlenmesi döngüsünde devam eden rutin hayat çizgisinin dışına çıkan durumlarda, durumun mahiyetine göre ben heyecan, stres, gerilim, kaygı, endişe duygularının harmanlandığı bir yaşayış vaziyetinin esiri oluyorum adeta. Yaptığım bazı seyahatlerimin öncesine rastlayan zamanlarda tansiyonumun yükselmesi ile bunu ilişkilendirdiğim de oluyor. Ama rutinin dışına çıkmadan da gelişme ve yeni şeyler öğrenmenin mümkün olmayacağı da yadsınamayacak bir gerçek.
Kasım ayının 18.günü sevgili eşim Nuray’ın doğum günüdür. Bunun için daha önce “Antalya’da oturduğumuz halde hala Kaş’a gitmedik” muhabbetinden hareketle oraya gitmek gibi bir organizasyon kafamdan geçiyordu. Tabi endişem de yok değildi. Endişem daha çok 3-4 saat sürecek minibüs yolculuğunda Nuray’ın nasıl etkileneceği idi. Kafam bu düşüncelerle meşgulken arada bir çocuklarım “Önümüzdeki günlerde programınız var mı? Hafta sonu proğramınız var mı?” gibisinden sıklıkla sordukları soruları tekrarlıyorlardı. Biz de kesinleşmiş bir şey olmadığı için hayır cevabını veriyorduk. Nihayetinde ağızlarından baklayı çıkardılar ve annelerinin doğum günü için yakın bir otelde iki gecelik bir rezervasyon yaptıklarını söylediler. Benim kafamdaki belirsizlik de böylece netleşmiş oldu.
Yılların ve yaşanmışlıkların düşünce yapılarımız üzerinde oldukça büyük etkisi olduğunu düşünmekteyim. Dışarda yemek yemek ve konaklamak bir mecburiyet sonucu olmalıydı bana göre. Uzun yıllar mesleğim gereği evimin dışında geçirdiğim zamanın en mutluluk verici yanını eve dönüş günü ve saatlerinde yaşadım hep. Birkaç saat bir yolculukla eve ulaşmak mümkün iken dışarda ya da otelde kalmayı bir türlü anlayamıyordum. Dışarda yemek de zaruret halinde mümkündü. Zaten gittiğinizde bizim gibiler menüyü eline aldıklarında listenin solundaki yemek isimlerinden önce sağındaki rakamlara bakarlar. Uygun rakamın karşısındaki neyse yenmesi gereken de oydu.
Neyse kafamda geçmişe dönük bu düşünceleri bir kenara bırakarak belirtilen tarihte bizim için ayrılan yere toplu taşıma araçlarını kullanarak kolaylıkla ulaştık. Antalya şehir merkezine 25 km uzaklıktaki  Rixos Sungate isimli yer bildiğimiz klasik otellerden farklı olarak  250.000 metrekare alana yayılmış moda deyimiyle külliye gibi bir şeydi. Tatil köyü, balayı oteli, konferans oteli özelliklerini taşıyan yerleşkede aynı anda 5.000 den fazla kişiye hizmet verecek alt yapının olduğunu öğrenince şaşırmadığımı söyleyemem. Özel yat limanı, amfi tiyatro, tenis sahaları, masa tenisi, bilardodan başlayarak adını sayamayacağımız onlarca imkan misafirlerin hizmetine sunulmuş. Yemek hizmetinin sadece mide değil, göz doyurucu özelliğini de eklemeliyim. Sabahın yedisinden başlayarak kahvaltı, geç kahvaltı, öğle yemeği, akşam yemeği, gece yemeği gibi isimler altında adeta 7/24 tıkınma ortamları yaratılmış. Otelde ağırlıklı olarak Ruslar ve Almanlar kalıyordu. Yabancılara yönelik hizmetinden dolayı dünya mutfaklarınını da kapsayan 15 değişik restoranın da olduğunu belirtmeliyim. Herşey dahil konseptine göre hizmet verilen tesiste isteyen alacart usülü de (bu kısım ücretli) hizmet alabiliyor. İçkiler yemekte alınabileceği gibi piano bar, lotus bar, vitamin bar gibi değişik saatlerde hizmet veren mekanlar da mevcut. Bu tür yerlere fazla gitmişliğim yok belki buradan mükemmelleri de vardır. Kaldığımız kısa sürede birçok hizmetini alma ve tanıma fırsatımız olmadı. Bu sistemin parçası olan onlarca-belki yüzlerce- çalışanın uyum ve işbirliği içinde çalışarak bu sonucu üretmesi hayran olunmayacak gibi değil. Dikey ve yatay mimarinin uyumu, aktivitelerdeki zenginlik, yemeklerdeki çeşitlilik, estetik, sunum harika idi diyebilirim. Mevsim itibarı ile sezon dışı olmasına rağmen epey bir dolulukla çalışıyor olması da boşuna değil demek ki. Otel odamıza adımımızı attığımızda yatağımızda çiçekler ve doğum günü pastası bizi karşılamıştı. Bu dakikadan itibaren burada geçirdiğimiz 48 saat bizim için son derece mutluluk verici idi.
Bütün bunları ve değişik yaşam biçimlerini ile tanışmamızı bize sağlayan oğullarımız ve kızlarımız da en büyük teşekkürü hak ediyor. “Ben babamdan ileri ama doğacak çocuklarımdan geriyim” diyen  Nazım durumu çok iyi özetliyor. Rutine alışmış bizim gibilerin kafalarındaki ve kalplerindeki kalıpları kırmayı bile becerdiklerine göre yaptıkları az şey değil. Bazen “acaba bu kadarını hak ediyor muyum” diye hayıflandığım bile oluyor. İyiki varsınız. Allah sizden razı olsun bahtınız açık olsun.

ANDIMIZ

Gün geçmiyor ki Ülkenin gündemi değişik bir konu ile meşgul olmasın. Son haftalarda da ilköğretim kurumlarında yıllardır her gün ders başı yapmadan söylenmekte olan “Andımız” metni üzerinde yoğunlaştı bu tartışmalar. Bilindiği üzere 5-6 yıl kadar önce bir yönetmelik değişikliği ile bu metnin okutulmasına son verilmişti. Bilahare yapılan itiraz üzerine Danıştay verdiği kararla bu uygulamayı durdurarak eski duruma dönülmesinin yolunu açtı. Tabi ne olduysa ondan sonra oldu. Bir çok konuda olduğu gibi bu konuda da toplumumuz hemen ayrışıverdi. Ayrışmadaki en büyük etken bana göre siyasilerin duruşlarından kaynaklandı. Bir çok yazar,çizer akademisyen konuyu hep bu dar çerçevede tartıştı durdu. Yani herkes kendi patronunun doğrusuna hem inanıyor, hemde inandırmak için gayret sarfeder hale geldi. Bu konuda bir çoğumuzun bilgisi yıllar önceki okul yıllarına dayanan bölük pörçük anılardan ibaretti büyük ihtimalle.
Konunun sadece siyasi ve hukuki bir konu olmadığı kanaatini taşımaktayım ben. Bu bakımdan illaki birinin yanında ya da karşısında olmak gereksinimi duymadan konuyu irdelemek zorunda hissettim kendimi. “Andımız” metninin önce içeriğini bir tarafa koyarak konuya yaklaşmak istiyorum. Ben kendi öğrenim hayatımda herkes gibi yıllarca toplu halde adeta haykırırcasına söyledim bu metni. Ayrıca mesleğim gereği yüzlerce hatta binlerce kurumda da söylenmesine tanıklık ettim. 30-40 öğrencilik bir köy okulunda o coğrafyaya renk ve neşe katan görüntüsünü de, İstanbulda 4-5 bin öğrencisi olan okulun bahçesindeki karmaşa ve kaosu da gördüm. Düşünebiliyor musunuz çift öğretim yapan böyle bir okulda 15-20 dakikalık bir zaman diliminde öğrencilerin yarısı okulu terkedecek, yarısı dersliklere alınacak,onlara eşlik eden öğrenci velilerini, bir de öğrenci servislerinin durumunu da ekleyin bu insan kalabalıklığına. İşte bu durumda sıralanmış öğrencilerin okumakta olduğu “Andımız” metninin ne kadar işlevsel olduğunu varın siz hesaplayın artık.
Günümüzde okulları insanları hayata hazırlayan kurumlar olarak kabul eder modern pedagoji. Okul hayatın da kendisidir bir bakıma. Kooperatifçilik çalışmaları,eğitici çalışmalar,çeşitli klüp çalışmaları hep bunun için planlanlanıyor bir bakıma. Şayet okulun hayat ile olan bağını güçlendirecek isek bu uygulamayı bunun neresine koyabiliriz. Hayatın hangi evresinde insanlar işyerlerinin,çalışma alanlarının önünde sıralanıp belli metinleri uygulamak durumundırlar? Diye sormadan edemiyor insan. Benim Hasbelkader Birçok Avrupa (Hollanda,İsviçre,Almanya,İngiltere)ve Asya ülkesini( Çin, Hong Kong)gezme fırsatım oldu. Bu ülkelerde de böyle bir uygulamaya rastlamadım diyebilirim. Çoğu okulda zil sesi bile duymadım. Saati gelince herkes bulunması gereken yerde bulunuyor ve yapması gerekeni de yapıyordu. Bir yandan tek tip insan yetiştirmenin doğru olmadığını söyleyip diğer yandan bununla zıt sonucu verecek uygulamaları sürdürmek pek yaman bir çelişki sayılmaz mı?
“Andımız” metninin içeriği üzerinde de birkaç söz etmekte yarar var sanırım. Bence en çok “Türk’üm” , “Türk varlığına armağan olsun” sözcüklerinde düğümleniyor tartışma. Büyük Atatürk’ün dediği gibi bu bir ırktan çok -ki bende öyle kabul etmekteyim- Türkiye Cumhuriyetini kuran ahaliye verilen ve herkesi kapsayan bir kimlik olarak belirtilse de henüz öyle anlaşılmış olduğunu kabul etmek pek mümkün değil sanırım. Cumhuriyetin ilk yıllarında ümmet toplumundan millet/ulus toplumuna geçiş aşamasında bu şuurun yerleşmesi için belki çok da iyi niyetlerle başlatılan bu girişimin çok başarılı olduğu da söylenemez. Bu konuda dönemin Bakanı Reşit Galip’in iyi niyetinden de kuşkum yoktur. Ama bazı değerleri benimsetmenin yöntemi sadece bir metni yıllarca tekraralamak olmadığını da öğrenmiş olduk.
Ülkemizin insanının en önemli özelliği kendi işi dışındaki işlerde kendisini uzman ve yetkin görmesi diyebilirim. ” Bu pedagojik biliminin işidir, bu konuda yetkili kişi ve kurumlar çağdaş dünyanın uygulamalarını da dikkate alarak en doğru kararları verir,siyasi otorite de bunu hayata geçirir” şeklindeki anlayışa geçtiğimiz gün her şey daha güzel olur diye düşünmekteyim.

HONG KONG GÜNLERİ 2 / KENNEDY TOWN & CYBERPORT

Hong Kong denilen memleket adeta bir adalar ülkesi. İrili ufaklı onlarca adadan oluşuyor. En büyükleri Lantau (hava alanı da orada bulunuyor) ve Hong Kong adaları. Çocuklarımızın oturduğu yer de Hong Kong adasının kuzey batısındaki Kennedy Town denilen yerleşim yerine yakın düşüyor. Hava alanından buraya yaklaşık 40 kilometrelik yolu taksi ile 45 dakikada aldık. Kennedy Town 20 bin nüfuslu orta ölçekli bir sahil kasabası. Çocuklarımız buraya 8-10 kilometre uzaklıkta Cyberport bölgesindeki yüksek bloklardan birinde oturuyorlar. Arazinin kayalık ve engebeli oluşu burada dikey mimariyi zorunlu kılmış. (Hava alanı yapacak kadar düzgün arazi olmadığı için Lantau adası yakınlarındaki iki adanın patlatılıp düzleştirilip, arada kalan kısımların da doldurulmasıyla elde edilen büyük arazi üzerine  hava alanı inşa edilmiş.) Burada günlerimiz bu yüksek binaları seyretmekle geçti. Bu kadar betonlaşma olduğuna göre burada muhakkak doğa katliamı yapılmıştır düşüncesi akla geliyor bir an. Ama istenirse doğa ve yapılaşma barışık bir hale de getirilebiliyor. Hong Kong, kilometrekareye 1000’den fazla kişi düşmesine rağmen dünya kentlerinde kişi başına düşen yeşil alan miktarında ön sıralarda yer aldığını hemen belirtelim. Yeşil alanlarda gerçekten kuş ve kurbağa sesleri ile gerçek doğallığını koruyor.

Çocuklarımızın oturduğu site blokları 6-7 fazdan oluşuyor ve her birinde yaklaşık 500 daire bulunuyor. Nerdeyse 10bin kişilik bir kasaba diyebiliriz burası için. Açık kapalı yüzme havuzları, spor salonları, çeşitli etkinlik mekânları, güvenlik önlemleri özenle gerçekleştirilmiş. İkamet edenler kendilerine verilen kartlarla giriş çıkış yapabiliyorlar. Misafirler için de aynı işlem hemen gerçekleştiriliyor. Sitenin yakınlarında bulunan, denize tam cepheli yaklaşık 40-50 dönümlük yeşil ve bakımlı alan ise hem kamuya hem site sakinlerine yürüyüş, spor ve diğer etkinlikler için çok büyük fırsatlar sağlıyor. Günün her saatinde burada yürüyen, çocuklarını ve evcil hayvanlarını gezdiren insanlara rastlayabilirsiniz.

Burada dikkatimi çeken önemli bir tespit, evcil hayvan olarak köpek beslemenin çok yaygın olduğudur. Örneğin ne sokaklarda ne evlerde hiç kediye rastlamadım. Ayrıca bizde bol miktarda olmasına rağmen sahipsiz köpeğe ya da sokak köpeğine de rastlamadım. Sahipleri ya da bakıcılar tarafından gezdirilen her renk, boy, cins köpeğe alıştı gözlerimiz. Son derece bakımlı olan hayvancıklara ait özel kuaför dükkânlarının olduğunu da gözümle gördüm. Bazen bakıcının elinde 4-5 köpek gezdirilirken bir yandan da elinde özel poşetle dışkılarının itina ile temizlendiğine tanık oldum.

Bakıcı deyince buraya da bir parantez açmak isterim. Bu bölgede yaşayanların hemen büyük çoğunluğunda bir yardımcı bulunuyor. Daha çok Filipinli ya da Endonezyalı bayanların oluşturduğu bu kişiler ev işlerine (yemek, temizlik gibi) yardım etmek, çocuğa bakmak, en çok da evin köpeklerini gezdirmek gibi sorumlulukları yükleniyor. Hemen hepsi İngilizce bilen bu kişiler için evlerin bir bölümünde ayrı giriş çıkışı olan kapsül gibi kalma mekânları oluşturulmuş. (Uzun yıllar İngiliz egemenliğinde kalmış olmanın etkisi ile hemen herkes İngilizce biliyor) Bunların çalışma koşulları da belli bir esasa bağlanmış. Belli bir ücretin altında ve sözleşme yapmadan çalıştırmanız mümkün değil. Zaten oturma izni almaları için de bu sözleşme gerekli.

Neticede burada kaldığımız süre içinde belli kuralların herkesçe benimsendiğini bunun da yaşamayı kolaylaştırdığını gördük. Ben buradaki günlerimizde minibüsü kullanarak Kennedy Town’a gittim sıklıkla. Tabi gidilecek başka yerler de var. Farklı bir coğrafyanın hazzını yaşamış biri olarak ayrılmış olacağım buradan.

HONG KONG GÜNLERİ 2 / ACİL SERVİS

Bende öteden beri zaman zaman çoğu da stres kaynaklı tansiyon yükselmesi olmuştur. Bu durumda ya Nuray bir şeyler yapar ya da elimizdeki tansiyon düşürücü ilaçlardan birini alırız ve bilahare doktora giderdik. Doktor da tansiyon ilacı başlamamız için bir hafta düzenli izleyelim diyor. Bu meret de izlemeye başlayınca yükselmiyor, keyfi geldiği zaman yükseldiği için sonunu getiremiyorduk. Buradayken de, bebek bir aylık olunca artık bana göre iş yok diyerek, Nuray’ı burada bırakıp Tuğçe ile (Mügenin kız kardeşi ve Ada’nın teyzesi) ben de İstanbul’a dönmek için biletimi öne aldırdım. İşte tam o gideceğim gün hatta gideceğimiz saatlere doğru benim tansiyon yine (190/90) tavan yapmasın mı? Çaresiz gidişi iptal ettiler. Müge Tuğçe’yi hava alanına götürürken Dinçer de beni eve yakın bir hastanenin acil servisine götürdü. Kaderde bloğa böyle bir yazı da yazmak varmış ne yapalım.

Gittiğimiz hastane Queen Mary Hospital isimli bir devlet hastanesi. Accident & Emergency yazan bölümden içeri girdik. Görüntü bana yabancı gelmedi. Üç aşağı beş yukarı bizim hastanelerin işleyişine benzer bir sistem. 20-25 kadar kişiyi sıralarını bekler bulduk. Uygulamada önce vezneye gidiyorsunuz belli bir ücret yatırıyorsunuz. Burada sosyal güvenliği olsa da bir miktar katkı payı alıyorlar. Bizim öyle bir şeyimiz olmadığı için bizden daha fazla aldılar. (Sanırım 1000 küsür HKD) Daha sonra bizimle bir hemşire görüştü. Tansiyonumu ölçtü. Forma oğlumun tercümanlığı ile bir şeyler yazdı. Ve bize orta acil anlamına gelen ve üzerinde bir kısım yazılarla 4 sayısının yazdığı bir kâğıt verdi ve çağrılmak için beklememizi söyledi. Kâğıtta orta aciliyetin bekleme süresinin 120 dakika olduğu, iş yoğunluğuna göre bu sürenin uzayıp kısalabileceği yazılıyormuş. Neyse bizde herkes gibi beklemeye başladık.

İsmimiz anons edilince sıramızın geldiğini anladık ve doktorun yanına girdik. Çok genç biriydi doktor. Muhtemelen bizim buradakiler gibi pratisyen hekimdi sanırım. Hemşirenin doldurduğu form önünde olduğu halde bazı sorular sordu. Biz durumumuzu anlattık. Sonra normal kalp göğüs muayenesini yaptı. EKG ve göğüs filmi istedi. Onlar çekilince tekrar çağrıldık. Sonuçta vahim bir şey olmadığını, istersek gidebileceğimizi, ama istersek bu gece burada müşahede altında kalabileceğimizi söyledi. Durumumuzla ilgili ayrıntılı bir raporu hazırlayıp vereceğini belirtti. Buraya kadar genel çerçevede farklı bir şey yok gibi gözüküyor değil mi? Ama ayrıntıları gözlemlediğimde bazı farklar olduğunu fark ettim. Ve durumu bizim kurumlarla karşılaştırdım.

Bir kere hastaların yani hizmet alanların durumu dikkatimi çekti. En yaşlısından kundaktaki bebeğine orada bulunan bütün hastalar sıralarının gelmesini sessiz ve sakince bekliyordu. Hiç birinde ne bir öfke, ne bir taşkınlık, ne de bir isyan dalgası vardı. Öne geçmek gibi kurnazlık arayışında bulunan olmadığı gibi personele herhangi bir çirkin, kaba harekette bulunana da rastlamadım. Zaten dolmuş kuyruklarındaki benzer durum da beni şaşırtmıştı. Dolmuşlar durak dışı yolcu alıp indirmiyorlar. Durakta 2-3 kişi bile olsa sıraya giriliyor. Ayakta yolcu almak kesinlikle yasak. Dolmuş durağa geldiğinde önce yolcular iniyor daha sonra boş koltuk sayısı kadar sıradan yolcular biniyor kalanlar diğer dolmuşu bekliyor. “Atla abla ilerde inecek var” ya da “Ben hemen ileride ineceğim ayakta gidebilirim” gibi diyaloglar hiç yaşanmıyor.

Neyse biz gelelim hastanenin diğer yönüne. Hizmet aldığımız hemşire ve doktor son derece güler yüzlü ve sahiciydi. Sizinle olmaktan ya da işini yapıyor olmaktan sonsuz mutluluk duyar bir halleri vardı. En son rapor yazmadan önce durumumuzla ilgili bize yarım saate yakın açıklama yaptı. Bu halleri ile bizim kurumlardan farklı bir yön olduğunu, sistemi iyi ya da kötü yapan biz insanlar olduğunu tekrarladım içimden. Nihayetinde de bu kurumlar için halkımızın söylediği meşhur “Allah eksik etmesin, muhtaç da etmesin” sözünü mırıldandım.

HONG KONG GÜNLERİ 2 / VICTORIA PEAK’İN ÖTEKİ YÜZÜ

Hong Kong’a 2017 yılında geldiğimizde buranın olmazsa olmazlarından olan Victoria Peak tepesine(nam-ı diğer seyir tepesi) çıkmış ve burası ile ilgili görselleri bloğumda paylaşmıştım.(bakınız..) O zaman buraya birlikte geldiğimiz küçük oğlumuz Gençer bizi taksi ile çıkarmıştı. Buraya toplu taşıma araçları ile de gelindiği bilgisini de vermişti. Ben o sıralarda oğluma buraya yürüyerek çıkma imkânının olup olmadığını sormuştum. O da olduğunu ama şimdi mevsimin ve zamanımızın uygun olmadığını söylemişti. Hong Kong’a bu gelişimizde bir ara küçük oğlum da Ada’yı amca olarak eşi Seda kızımızla ziyarete geldiğinde konu yeniden gündeme geldi. Neticede biz (iki oğul bir baba) bu tırmanışı gerçekleştirmeye karar verdik. İkamet yerimiz adanın güney kısmındaki Kennedy Town /Cyberport kısmında olduğu için çıkışımız da buradan olacaktı.

Günü gelince yola çıktık. Zamandan ve enerjiden kazanmak için belli bir noktaya yani yokuşun başına kadar araçla gittik. Sağımızda burada adına Pok Fu Lam Reservoir denilen, bana göre de büyükçe bir baraj göletini bırakarak ağır ağır tırmanmaya başladık. Çeşitli eğimleri, dönemeçleri olan mükemmel bir yürüyüş yolu oluşturmuşlar buraya. Bizimle birlikte yürüyen her yaştan insan vardı. Bazıları dönüşe geçmişti. Dönenlerin tişörtlerinin terden ıslanmasından akıbetimizi görür gibi oluyorduk. Orman içinden, ağaçların arasından yürürken etrafımızdaki yaşayan doğanın hem sesini duymak hem kokusunu hissetmek mükemmel bir şeydi. Etrafta tırtılından kelebeğine kurbağasından domuzuna her canlı kendisine yaşam alanı buluyordu. Kayaların arasından akan bazı yerlerde şelale oluşturan ırmaklara bu tepede rastlamak insanı ziyadesi ile şaşırtıyordu. Neticede 3 kilometreye yakın olan bu yokuşu biz arada 1-2 dakikalık dinlenmelerle 45 dakikalık bir zamanda tamamladık. Zirvede hem zamanımız olmadığı hem de iyice ter içinde kaldığımız için oyalanmadan aynı yoldan geriye yürümeye başladık iniş hiç yorucu olmadı. Sade diz ve kalçalarda biraz frenlemeden ötürü bir zorlanma oldu. Yaklaşık 2 saatlik yürüyüş sonrası eve geldiğimizde durumumuz Türk hamamında göbek taşındaki birinin durumuna benziyordu ve ılık bir duş her şeyi aldı götürdü.

Benim için coğrafi ve sportif amaç dışında bu yürüyüşü muhteşem başka duyguları da yaşadığımı ve hatırladığımı itiraf etmeliyim. Öteden beri geçen zaman içinde – belki birçok ebeveyn aynı şeyi düşünür mü bilmiyorum- geçmişte çocuklarımla daha fazla vakit geçirseydim diye hayıflandığım olmuştur. Bir arada olmakla birlikte vakit geçirmenin farklı şeyler olduğunu hemen belirtmeliyim. Beslemeyi, giydirmeyi, okula-dershaneye götürmeyi, doktora götürmeyi, ders çalıştırmayı kastetmiyorum bunları söylerken. Bunlar zaten zaruret ve yapılması gereken şeyler. Ben mesela onlar 2-3-4 yaşında okuma bilmediği zaman birlikte kitap okumayı, bir yığın tahta oyuncakla dakikalarca kule, ev köprü yapmayı, birlikte Bianchi bisikletini almaya, deniz müzesine, hava müzesine, Sarayburnu’na sabahın erken saatinde balık tutmaya gitmeyi, Edirne’nin camilerini köprülerini birlikte gezmeyi kast ediyorum. Bu tırmanış bana yaşı yetmişe yaklaşmış baba ile 35-40 yaşlarındaki iki oğulun yıllar önceki tutku ile olan birlikteliğini yaşattı bir yandan. Bana bu duyguları yaşatanlara sonsuz teşekkürler…

HONG KONG GÜNLERİ 2 / “ADA”LI GÜNLER

Hong Kong’a ilk gelişimiz 2017 Şubat ayındaydı. Şangay’da oturmakta olan büyük oğlumuz Dinçer ile küçük oğlumuz Gençer’in organizasyonu ile gerçekleşen bu seyahatin ilk ayağı olan Hong Kong ve daha sonraki Şangay ayağı ile ilgili izlenimlerimi bloğumun ilgili bölümlerinde yazmıştım. (bakınız…..) Bu seyahatten birkaç ay sonra Dinçer’in eşi Müge kızımızın işi dolayısı ile Şangay’dan Hong Kong’a yerleşmeleri gerçekleşti. Bu defa bizleri Hong Kong’taki evlerinde ağırlamak için davet etmeye başladılar. Biz de artık uzun yolculukların yorucu olmaya başladığını, Hong Kong’u da gördüğümüzü söylediğimizde “büyük konuşmayın gelirsiniz” gibilerden bir şeyler söylüyorlardı. Daha sonra ağızlarından baklayı çıkardılar ve kendilerinin ana baba, bizlerin de dede ve babaanne olma müjdesini verdiler. Tabi böyle olunca akan sular durdu ve biz de büyük bir memnuniyetle gidebileceğimizi söyledik. 19 Temmuz’a alınmış olan biletlerimizin gününün gelmesini sabırsızlıkla beklemeye başladık. Beklenen gün gelince beraberimizde Müge kızımızın kardeşi ve teyze adayı Tuğçe ile beraber Hong Kong’a ulaştık. Havaalanında bizi karşılayan oğlumuz ile beraber evlerine doğru yola çıktık.

26 Temmuz’da doğumun yapılacağı hastaneye gittik. Bir tepenin üzerinde bulunan hastaneye sabah 7’de ulaştık. Belli hazırlıklardan sonra kızımız saat 8.45 gibi doğumhaneye yürüyerek alındı (burada adet böyleymiş). Biz de sabırsızlıkla beklemeye başladık. Saat 9.30 sularında büyük mucize gerçekleşti. Önce pembe kundak içinde Molaların en genci Ada kızımız (daha önce kararlaştırıldığı gibi adını Ada koyacaktık. Büyük büyük dedesinden öğrendiğim kulaklarına ezan ve kamet okunması biçimindeki usul ile bunu da ben gerçekleştirdim.) getirildi ve bir cam bölmenin arkasında diğer doğmuş bebeklerin arasında 15/A (oda numarası) numara ile yerini aldı. Biraz sonra da anne odasına getirildi. O ne muhteşem bir şeydi. Duyguların tarifsiz, sözcüklerin yetersiz olduğu bir andı. Kaşından, gözünden, burnundan, saçından insanın bütün özelliklerini taşıyan bu yavruyu seyretmeye doyamıyor insan. Bebek ve annesi 4-5 gün kadar hastanede (Burada sezaryenle doğumlarda bu kadar yatırıyorlarmış) kaldıktan sonra evlerine geldiler. Ev gerçekten renklenmiş ve şenlenmişti. Annesi, babası, teyzesi, babaannesi adeta etrafında fır dönüyordu. Doğrusu ben bu koşturmaya onlar kadar etkin bir şekilde katılamıyor, gerektikçe getir götür işlerini yapıyordum.

Güzel Ada’mızın ilerleyen günlerde büyümesini adım adım izliyorduk. 40. gününde dışarı çıkararak dış dünya ile tanıştırdık. Biraz gezintiden sonra Starbucks’ta bizim kahve içmemize nezaret etti. Evde artık herkese kendi lisanını belletmeye başlamıştı. “Eeehhh, eeehhhh”lerle başlayıp “ığııngaaa, ığııngaaa”larla süren giderek yoğunluğunu ve bestesini arttıran sesi ile yerine göre karnımı doyurun, altımı temizleyin, gazımı çıkartın, kucakta olmak istiyorum mesajlarını vermeye başlamıştı. Bu arada çocuk gelişimi ile ilgili bilinen birçok kırmızı çizgiyi de aşacağının işaretini veriyordu.

Bugüne kadar bizim için sıradan üç harfli coğrafi bir terim olarak hiç ilgimizi çekmeyen “ADA” sözcüğü tarifsiz anlamlar ve içerik kazanmaya başlamıştı. Bu sözcüğü okuduğumuzda veya duyduğumuzda onun minik ağzı, burnu, sürekli hareket halindeki yumuk yumuk elleri geliveriyor gözümüzün önüne. Daha önce sıradan bir şarkı olarak dinlediğimiz “Ada bu yıl sensiz içime hiç sinmedi”, “Adalardan bir yar gelir bizlere”, “Ada sahillerinde bekliyorum”, “Şen adalar mavi boğaz” gibi şarkılar daha anlamlı ve daha etkileyici olmaya başlamıştı. Çevrede gördüğümüz her olay, durum ve kişi ile Adayı muhakkak bağlantılandırır olmuştuk. Yani günümüzde birazda politik arenada kullanılan tabirle bize her şey onu hatırlatıyor olmuştu.

Bu arada iki aya yakın olan beraberliğimizin ayrılık günleri de yaklaşmaya başladı. Bütün ayrılıklar bende tuhaf ve tarifsiz bir duygu karmaşası yaratır. Yurt dışındaki çocuklarımı ziyaret sonrası dönüşte de benzer duyguları hep yaşardım. Ama sonra da bizden uzak da olsa onların ne yaptıklarını ne durumda ve nasıl bir yaşam sürdürdüğü konusunda olumlu tespitleri hatırlar ve kendimi rahatlatırdım. Bu durumda aynı yöntemi kullanmakla beraber daha fazla merak, daha fazla özlem ilaveli duygu kokteyli içinde buldum kendimi. Acaba şimdi ne yapıyor, ne kadar büyüdü, insanları tanımaya başladı mı, söylediği ilk sözcük ne oldu, bir daha onu ne zaman görebiliriz, bizi tekrar gördüğünde tepkisi ne olur gibi onlarca soruyu beraberimizde götürecektik. Ama ne olursa olsun Ada bizim dünyamızda anlamlı ve sevgi dolu yerini almaya devam edecek. İyi ki varsın, iyi ki doğdun dünyamıza…

HONG KONG GÜNLERİ 2 / FİYATLAR VE ÜCRETLER

Bilmem sizde de öyle midir, ben başka bir ülkeye ya da coğrafyaya gittiğimde gözüm hep çarşı, pazar ve marketteki malların üzerindeki etiketlere takılır hemen. Buradan ülkemizdeki fiyatlarla karşılaştırmaya giderek, ya da emekli maaşımızla ilişkilendirerek bu yörenin bize göre ucuz ya da pahalı bir yer olup olmadığı konusunda kanaate varırım. Öncelikle Hong Kong’da, Çin’in egemenliği altında olmasına rağmen, kendi özel durumundan dolayı ayrı bir para biriminin olduğunu belirtmeliyim. Kullanılan para birimi Hong Kong Doları(HKD). Amerikan doları ile karşılaştırıldığında yaklaşık 1 USD = 7,5 HKD. Biz bildik bileli böyle. Türk lirasına gelince durum biraz karışıyor. Önceleri 1 TL = 2 HKD iken, bizde ”papaz, Trump vs.” derken neredeyse başa baş hale geldi. Bizim içinde kolaylık oldu bir taraftan. Kaça bölecektik kaçla çarpacaktık zahmetinden kurtulduk. Önce aşağıda market raflarında gördüğüm bazı malların etiket fiyatlarına bir göz atalım dilerseniz.

Ekmek –> 18 HKD
İçme suyu (4,5 litre plastik şişede) –> 23 HKD
Yumurta(12 adet) –> 30 HKD
Dolma biber(1 adet organik) –> 19 HKD
Taze incir(4 adet) –> 39 HKD
Elma(3 adet normal) –> 10 HKD
Elma(4 adet organik) –> 43 HKD
Yoğurt (1/2 kg) –> 45 HKD
Süt paket (1 litre) –> 35 HKD
Yaş üzüm (1 kg) –> 35/40 HKD
Et (1kg) –> 300/400 HKD
Meyve suyu DİMES(gerçekten var) –> 22 HKD

Bu çizelgeden anlaşılacağı üzere, pazarda marketlere göre biraz hesaplı olsa da özellikle sebze ve meyve fiyatları çok pahalı. Ülkenin tarım yapılan toprağının çok az olması ve ihtiyacın büyük bir çoğunluğunun dışardan ithal edilerek karşılanması bunda büyük bir etken.

Önemli bir gider kalemi olan ev kiralarının da büyüklüğüne, muhitine ve konforuna göre değişkenlik gösterdiğini söyleyebiliriz. 10.000-50.000 HKD arasında değişen bir fiyat verilebilir ev kiraları için. Bu arada aylık kirası 350.000 HKD olan villa türü evlerinde bulunduğunu söylersem şaşırmayın sakın.

Ulaşım giderlerine gelince ülkede ulaşım adalar arasındaki yolcu vapurları, alt yapısı çok iyi gerçekleştirilmiş metro sistemi, elektrikli iki katlı tramvaylar, iki katlı otobüsler, minibüsler ve ticari taksiler ile sağlanmaktadır. Ticari taksilerin dışındaki bütün toplu taşıma araçlarında içine önceden belli bir para yüklenen Octopus kart kullanılmakta. Bu kartla birçok işyerinde alış veriş de yapılabiliyor. Gideceğiniz mesafeye, yapılan aktarma sayısına göre karttan 2-85 HKD para çekiliyor. Ticari taksilerin hemen hepsi Toyota marka ve çoğunluğunda direksiyon yanından vitesli. Taksimetreler 24 HKD‘den açılıyor ve ilk 2 km bu ücretin içinde. Daha sonra her kilometre için 8.5 HKD ödüyorsunuz. Ayrıca bagaja konan her parça bavul için ödenecek 6 HKD ile tünel geçiş ücretleri de müşteriye ait. Akaryakıt fiyatları olarak dizel yaklaşık 14 HKD, kurşunsuz benzin için ise 17 HKD olan miktarı açıkladıktan sonra buradaki hayat pahalılığı konusunda sanırım okurlarım bilgi sahibi olmuştur. Yani bizim üç aylık emekli maaşı ile burada bir hafta zor çıkarılır. Hele asgari ücret üç gün yetmez.

Bize göre öyle de, Hong Kongluya göre durum nasıl diyebilirsiniz. Burada asgari ücret 5.000 HKD civarında. Tabi bu ücretin çok üstünde kazanıyor birçok kişi. Özellikle nitelikli mesleklere sahip olanların çok iyi gelirleri var. Örneğin uzman doktorun özel kliniğindeki muayenesi 1500-2000 HKD olarak geçiyor. Öğretmen maaşının 30-35bin HKD olduğunu, evde tavana monte edilecek bir lamba ya da tamir edilecek bir musluk için 300-600 HKD ücret istendiğini söyleyerek bu bölümü bitirmekte yarar var. Netice itibariyle burada yaşayanlar fiyatlar ile ücretler arasında çok üst düzeyde bir denge kurmuşlar yıllardır böyle yaşayıp duruyorlar. Onlar ersin muradına biz çıkalım kerevetine.

ALLAH’IMIZ VAR

“Onların doları varsa bizim halkımız, Allah’ımız var” Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan bu cümleyi dövizin çılgınca yükselmesi üzerine kurdu. Bunun etrafına medyada çok gayri ciddi bulup eleştirenler de oldu, bu cümleye çok derin anlamlar yükleyerek ve analizler yaparak destek çıkanlar da oldu. Bu sözlerin ne niyetle söylendiği ya da toplumda bir karşılığı olacak mı zaman gösterecek. Bu cümle bana çok bilindik masal, fıkra ve hikâye karışımı yazıyı hatırlattı. Farklı kaynaklarda konusunun öznesi yerine göre imam veya papaz olarak yer aldığına da rastladım. İzninizle önce bu hikâyeyi okurlarımla paylaşmak isterim.

Yeryüzünün bir köşesindeki bir köyü/kasabayı sel basmış. Zaman ilerledikçe sel suları evlere de girmeye başlamış. Bunun üzerinde oradaki halk nesi var nesi yok alelacele toparlanıp oradan uzaklaşmaya başlayarak, mallarını ve canlarını kurtarma telaşı içine girmişler. Giderken köyün camisinin (ya da kilisenin) yanından geçerken imama da (ya da papaza) nesi var nesi yok toplayıp kendilerine katılmalarını söylemişler. Fakat imam kendisinin Allah’ın evinde olduğunu, bırakamayacağını, ömrünü buraya harcadığını, Allah’ın da kendisini kurtaracağını, dolayısı ile de gelemeyeceğini söylemiş. Giderek yükselen sel suları bizim din görevlisini caminin çatısına kadar çıkmaya zorlamış. O sırada bir botla yanına yanaşan bir komşusunun yardım talebini de yine aynı gerekçe ile reddetmiş. Sel suları yükseldikçe bu defa imam minarenin en yüksek şerefesine çıkmak zorunda kalmış. Bu sırada uzaktan durumu gören bir helikopter yardım için yanına yaklaşmış. Tanrının kendisini muhakkak kurtaracağına inanan imam bu teklifi de kabul etmemiş, tabi neticede hakkın rahmetine kavuşmuş. Masal bu ya öteki dünyada büyük hesaplaşma başlayınca bizimki tanrıya “Ben senin için ömrümü harcadım. Her günüm ibadetle ve insanları senin yoluna davet etmekle geçti. Büyük sel felaketinde beni kurtaracağına çok inanmıştım ama sen kurtarmadın” diyerek hayal kırıklığını ifade etmiş. Bunun üzerine Tanrı “Hey benim saf kulum sana köylüyü, botu, helikopteri kim gönderdi sanıyorsun?” demiş.

Yani demem o ki bizim dolar hikâyesi bu günün, bu haftanın ya da bu ayın meselesi değil elbet. Sanırım bunu en iyi bilenlerin başında Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan geliyor. Yoksa önünde bir buçuk yıl dikensiz gül bahçesi olsaydı erken seçime gitmek zorunda kalınmazdı. Durumun bu noktaya geleceği birçok kişi tarafından aylar hatta yıllar önce defalarca söylendi, yazıldı, çizildi. Ama insanoğlunun garip bir huyu var, hep duymak istediklerinin söylenmesini ister. Bu ise en kolayı… Yandaş medyaya kapağı attın mı ver mehteri, ver gazı, üst akıl, komplo, herkes bize düşman… Diyerek bir elin yağda bir elin balda yaşayıp gidersin. Bu devirde -hatta her devirde- zor olan muhalif olmak… Sözlerin gerçek bile olsa söyleyen, yazan için risk taşır. Hedef gösterilmek, linç edilmek, aylarca tutuklu kalarak yargılanmayı beklemek var işin içinde. Ama yiğidi öldürüp hakkını da vermek gerekir arada bir de olsa.

Mesela; “Suriye işine fazla bulaşmayalım. Yurtta sulh cihanda sulh, komşularla karşılıklı çıkar ve barış içinde olma” gibi öneriler hiç dikkate alınmayıp, hatta bu önerileri yapanları düşman kampta gösterirken, oyun kurucu olma, dünya lideri olma gazının bizi getirdiği durumun bu günlere gelmekte hiç payı yok mu dersiniz?

Mesela; bu otoyollar, köprüler, hastaneler güzel de araç garantileri, yolcu garantileri, hasta garantileri biraz abartılı olmuyor mu? Bin odalı saraylar, kaçıncısının yapıldığını ve ne işe yaradığını bilmediğimiz muhtarlar buluşması, üç yüz odalı yazlıklar, alışveriş merkezleri çok katlı binalar ve nihayetinde Sayın Cumhurbaşkanının da şikâyetçi olduğu betonlaşma bu günlerin habercisi değil miydi?

Mesela; “Bu Fetö denen adama fazla güvenmeyin. Bunların gizli planları var. Ne yapacakları belli olmaz. Aman bunlara orduyu, yargıyı, emniyeti teslim etmeyin.” telkinlerine kulak asılsaydı, her şeyin başı olan yargı tarafsızlığı, güvenirliliği tartışır hale gelir miydi?

Mesela; 4+4+4 gibi kafalarda dindar ve kindar nesil yetiştirme kavramından başka bir iz bırakmayan, ne getirdiği ve ne götürdüğü hala anlaşılamayan bir eğitim modeli yerine bütün paydaşların ve çağdaş dünya gerçeklerinin dikkate alındığı, bu arada isteyen öğrencinin istediği derinlikte dini bilgisini de alacağı bütünleştirici model üzerinde uzlaşılamaz mıydı?

Mesela; özellikle tarımda kendine yeten bir Türkiye’den, hayvanı, samanı dahi ithal eden bir ülke haline geldikten sonra, dış ticaret ve cari açıklardan nasıl kurtulur? Bu günlerin hazırlayıcıları arasına bunları da ekleyebiliriz.

Bu örnekleri daha da çoğaltabiliriz. Ama araba devrildikten sonra yol göstermiş durumunda olmak da istemem hani. Kısacası mesele rahip meselesi değil. Bu olsa olsa meseleye sadece tüy dikmiştir. Rahip salınsa bir türlü, salınmasa bir türlü. Sakal bıyık meselesi yani. Buradan onurlu bir çıkış olur mu? Bu konu üzerinde biraz kafa yormam gerekecek. Bir yol ve yöntem geliştirebilirsem önümüzdeki günlerin yazı konusu olarak düşünebilirim.