Denemeler Rotating Header Image

VE AYASOFYA SİYASETE AÇILDI

Öncelikle belirtmeliyim ki bu yazımın başlığının patenti bana ait değil. Günler, hatta haftalar önce Sözcü gazetesinde Deniz Zeyrek’in bir yazısında görmüştüm galiba. Bu ifade çok tuttu ve herkes tarafından dillendirilmeye başlandı. Bu yüzden ben de kullanmakta bir beis görmedim.

Hatırlarsınız bundan kısa bir süre önce Korona günleri serisi içinde Ayasofya’yı da değerlendiren bir yazı yazmıştım. Hatta konunun ülkenin bunca derdi arasına sokuşturulmuş yapay bir gündem olmasından bahisle futbol literatürü içinde benzetmelerle top çevirme hareketi olarak anlatmış ve buradan da bir şey çıkmayacağı sonucuna varmıştım. Önüne, arkasına “ama, ancak, fakat, lakin” koymadan itiraf edeyim ki bilemedim ve yanıldım. Nasıl yanılmam ki? Koskoca Cumhurbaşkanı bir yıl önce “Ayasofya’nın hemen yanındaki camiler dolsun önce, bu işin siyasi boyutu var, bunların hepsi tezgâh, bu oyunlara gelmeyelim. Başka ülkelerde de bizim camilerimiz var, işin bu tarafını da düşünmek lazım” şeklinde açıklamalar yapması, hatta konu ile ilgili Danıştay’daki davada Cumhurbaşkanlığı verdiği savunmada yapının müze yapılması ile ilgili kararın arkasında durması bizi tam olarak ters köşeye yatırdı.

Sanırım isabetsiz de olsa maçın sonucunu tahmin ettiğim ya da önemsemediğim için maçı dikkatle izlemiyordum. Fakat o da ne? Tam da uzatmalar oynanırken ve de ben bu maç bu şekilde biter diye düşünüp televizyonun karşısından kalkmaya çalışırken birden “goooool” sesleri gelmez mi? Oyuncular sevinç içinde birbirine sarılıyor, tribündekiler fırlamış, coşku tavan yapmış adeta. Ben daha şaşkınlığımı üzerimden atmadan ekranda ağır çekim golün tekrarı gösterilmeye başladı. Bir de ne göreyim, golü oyuncu değil hakem(Danıştay) atmış. Artık top hakeme mi çarptı, hakeme pas verildi de top ağlara öyle mi gitti, yoksa hakem kendi kafasına göre bir hesap yapıp bu golü attı bilemem.

Artık bu durumda bize “Hayırlı uğurlu olsun” demek düşer. Normal şartlarda önemli bir problem halledilmiş ise bireylerde ve toplumda çok büyük bir rahatlama olmuş olması gerekir. Bireyler huşu içinde özlem duydukları mabede kavuşmuş olarak mutlu hayatlarını sürdürecek, yöneticiler de ülkenin çözüm bekleyen gerçek sorunlarına odaklanacaklardır sanırım. Ama yine de ben bu şarkının burada bitmeyeceğini düşünüyorum. Ayasofya asıl siyasete şimdi açılacak gibime geliyor.

Diğer ülkelerin bu konudaki değerlendirmelerinin olumsuz olduğunu biliyoruz. İşin o kısmı beni ilgilendirmiyor. Ülke toprakları içindeki bir yapının nasıl değerlendirileceği o ülkeyi ilgilendirir. İster müze yapar, ister cami yapar, ya da İhsan Eliaçık’ın dediği gibi cuma günleri cami, pazar günleri kilise diğer günler de müze olarak kullanılabilir. Asıl olan dünya ölçeğinde ülkeye ve ülke insanına ne kazandırdığıdır. Sayın Cumhurbaşkanının tabiri ile getiri götürü durumu yani. Tahminim odur ki bu konu 2023 seçimlerine kadar gündemden düşürülmeyecektir. Bu konuda Cumhurbaşkanının daha önce belirttiği endişeler ve kurduğu cümlelerle bile eleştiri yapıldığında, ”dış güçlerin işbirlikçisi ve içimizdeki Bizanslılar” olarak etiketlenecektir.

Bir başka endişem de nedir biliyor musunuz? Hatırlarsınız bir tarihte Suriye’de bir Rus uçağı düşürülmüştü. Cumhurbaşkanımız o zaman öğretmenlerle bir toplantı halindeydi. Başbakan da Ahmet Davutoğlu idi. Birden herkesin hamaset duyguları kabarmıştı. “Emri ben verdim” yarışması vardı nerdeyse. Gel zaman git zaman pilotun Fetocu olduğunda hareketle özür dileyerek durumu zor toparlamıştık. İster misiniz bir gün işler sarpa sarmaya başlarsa Danıştay kararını veren hâkimlerin Feto üyesi çıkma ihtimaline kadar gidebilir iş.

Neyse bu iş daha yeni başlıyor. Ama bugünlük bu kadar yeter. Kalın sağlıcakla.

ÜÇ BİLİNMEYENLİ DENKLEM – Z

Denklemin üçüncü bilinmeyeni (Z) olarak Sayın Devlet Bahçeli’yi uygun gördüm. MHP lideri ilk bilinmezlik kıvılcımını zihnimde 2002 seçimleri öncesi kendisinin de içinde bulunduğu hükümetteyken erken seçim fitilini ateşlemesi ile çaktırdı. Bu karar bugünlerin hazırlayıcısı olması bakımından önemli bir köşe taşı oldu. Ondan sonraki yıllarda bir de Kılıçdaroğlu’nun balıklama atladığı ve sonucu tam bir fiyasko olan “Ekmek için Ekmelettin” projesinde adından söz ettirdi. O dönemlerdeki hırslı, mücadeleci, kavgacı muhalefetini de teslim etmek gerekir. Şu anda canciğer kuzu sarması olduğu Sayın Cumhurbaşkanımıza neler söylediğini, ip atma animasyonlarını hepimiz hatırlarız. 7 Haziran 2015 Genel seçimlerinde 80 milletvekili çıkararak önemli bir başarıya imza attı. Seçim sonrası yapılan koalisyon çağrılarına “İlla muhalefet olacağım” anlaşılmazlığı ile itibar etmedi. Aynı yıl 1 Kasım’da yenilenen seçimlerde milletvekili sayısı 40 a düştü ve kendisi için de tehlike çanları çalmaya başladı. Partisinde olağanüstü kongre yapması için yeteri kadar delege çağrı yaptı. Olağanüstü kongre toplanması halinde genel başkanlık çoktan uçup gitmişti. Adını daha önce duymadığımız Gemerek ve Tosya Sulh Hukuk Mahkemelerince başlatılan kanuni süreç adeta genel başkanlığı Devlet Bahçeli’ye yeniden bahşetti diyebiliriz. Bütün bu durumlar vicdanlarda tıpkı 367 olayında olduğu gibi zorlamalı bir hukuk işleyişi olarak değerlendirildi.

Ne olduysa işte bundan sonra oldu. Hatırlayacağımız üzere Tayyip Erdoğan farklı bir Cumhurbaşkanlığı portresi çiziyordu. Partisinin ve kendisinin gönlünde başkanlık sistemi olduğu hep biliniyordu. Ancak yasalar buna elvermediği için kendisinin yasalara uyması yerine yasaların kendisine uydurulması yolları arandı. İşte tam bu sırada aranan kan bulundu. Cumhurbaşkanı ve partisi tam sevdadan vaz geçmiş ya da unutulmaya yüz tuttuğu sırada Devlet Bahçeli belirsizliklerin aşılması için her türlü yardımı yapacağını açıklayıverdi. Bu kendi partilerinde bile şaşkınlık yarattı. Öyle ki bazıları “bizim de gönlümüz aslında parlamenter sistemden yana sadece belirsizliklerin ortadan kalkmasını istiyoruz” demek zorunda kaldılar. Sayın Devlet Bahçeli “fikrimiz neyse zikrimizde odur diyerek son sözü söyledi. Bundan sonra da yine Devlet Bahçeli ile kurulan ittifak sayesinde Başbakanlığın ilga edildiği Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçildi. Cumhurbaşkanı olarak Recep Tayyip Erdoğan seçildi. Benim için şaşırtıcı olan koalisyonlardan şikâyetçi olurken ittifaklar diye bir kavramın karşımıza çıkmış olması oldu. Aslında yeni sistem buna hiç ihtiyaç duymuyordu. Birinci turda olmasa bile ikinci turda millet o engin irfanı ve sağduyusu ile en sağlıklı tercihi yapacaktı. İşi o safhaya getirmeden bitirmek telaşı ile yapılan ittifaklara doğrusu anlam veremedim. İktidarı çok sevmek mi yoksa kaybedecek çok şeylerin olması mı insanları bu noktalara getiriyor bir türlü anlamadım. O gün bu gündür de Devlet Bahçeli Sayın Cumhurbaşkanımızın en sadık destekçisi olmaya devam ediyor. Hatta zaman zaman kendi ilkelerini ve partililerini de bu uğurda gözünü kırpmadan feda edebiliyor.

Hatırlarsınız seçim öncesi MHP meydanlarda EYT’lilere mavi boncuk dağıtmıştı. AK Parti’nin destek vermediği bu konu ile ilgili olarak TBMM’de bir önergeye destek veren bir -galiba Erhan Usta olacak- milletvekilini kapının önüne koyuverdiler. Yine bir şehit cenazesinde CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu Osman amca diye ünlendirilen bir şahsın fiili saldırısına uğramıştı. Hatta sığındığı evin yanına toplanan kalabalıktan “yakın yakın” seslerini duyduğumda hemen aklıma Sivas/Madımak olayları geldi ve tüylerim diken diken oldu. Değil bir muhalefet liderinin, sıradan bir vatandaşın yüzüne atılan bir yumruğu ülkeyi yönetenler kendine atılmış gibi hissetmiyor ve ona uygun tepki vermiyorlarsa insanlıktan bir arpa boyu yol gitmiş sayılmayız. O sırada da Devlet Bahçeli “Kılıçdaroğlu kim bilir ne kötülükler yapmıştır ki Osman amcayı bunu yapmaya mecbur kalmıştır” şeklinde garip açıklamaları olmuştu. Şükretmek lazım ki Osman amcanın yumruğunu incitti diye Kılıçdaroğlu’na dava açılmadı. Devlet Bahçeli’nin Gezi olayları, başkanlık sistemi, Tayyip Erdoğan’ın kişiliği ve siyaseti konusunda dün söyledikleri ile bugün söyledikleri arasındaki çelişkiyi ne 180 derecelik açı farkı ne de siyah ile beyazın zıtlığı açıklamaya yetmiyor bence. Genel Başkanlığın uçup gitmemesi için iktidarın desteğiyle yani bir diyet borcu olarak bu durumu açıklayanlar da var ama bu oransız bir özveri bana göre. Günlük hayatımızda da hepimiz yapılan bir iyiliğin altında kalmak istemeyiz. Bunda bile bir mütekabiliyet esası vardır. Düğünde sana çeyrek takana çeyrek takılması gibi bir şey. Yani sana çeyrek takana boğazda sıfır bir daire ya da bir araba vermek kadar şaşırtıcı. Her ne kadar bu işbirliği ittifak olarak adlandırılsa da, bu haliyle iltihak demek daha uygun bence. AK Parti MHP’nin elinde rehin gibi söylemlerin de doğruluk payı olduğuna inanmıyorum. Bu beraberlik tam bir Katolik nikâhı ve Sayın Cumhurbaşkanımız tek yanlı “Boş ol” deyinceye kadar devam eder. Ha daha sonra da Devlet Bahçeli’li bir MHP’nin iktidara rakip ve alternatif olup Türkiye’yi yönetmeye talip olarak siyaset sahnesinde yer alabilir mi? Bundan hiç ama hiç emin değilim.

Bu üç X,Y,Z bilinmezlerini aynı yazıya sığdırmaya çalıştığım için galiba bu serideki en uzun yazım oldu. Aslında son günlerde Metin Feyzioğlu’nu da ekleyeceğimiz öyle çok bilinmeyen var ki insan hangisini yazacağına karar veremiyor. Diğerlerini şimdilik izlemekle yetinelim.

ÜÇ BİLİNMEYENLİ DENKLEM – Y

Bilinmezlik sıralamasının ikincisini (Y) bir kişiye değil bir partiye verdim. Siyasi hayatımızda HDP olarak yer alıyor. Geriye doğru gidecek olursak DDP, DEHAP, HADEP, DEP, HEP gibi partilerle halef selef ilişkisi olan parti yani. Etnik bir tabanı genişleterek Türkiye Partisi olma yoluna bir türlü giremeyen bu parti hareketi ile ilgili ilk şaşkınlığımı 12 Eylül 2010 referandumundaki tutumlarında yaşadım. Hani şu “yetmez ama evet”çiler ile birlikte önceleri Muhterem Hocaefendi sonra Feto olan zatın “Mezardakilerde kalksın oy kullansın” dediği, bu günlerde ve her fırsatta pişmanlıklarını dile getiren yetmez ama evetçilerin desteklediği anayasa oylaması. İçine demokratik birkaç süsleme maddesi ile ambalajlanmış, Anayasa Mahkemesi’nin, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yapısının değişmesi, askeri yargının alanının daraltılması gibi devletin FETO’ya tesliminin alt yapısını oluşturan düzenlemelerin yer aldığı bu oylamayı o günün BDP’si boykot kararı aldı. (Yıllar sonra başka bir adresten bu defa İstanbul Belediye Başkanlığı için tekrarlanan seçimde aynı çağrının tekrarlanması ise tam bir dejavu oldu.) Bugün gelinen durumun yapı taşlarını döşeyen referandumda bu yaklaşım bende şu andaki HDP selefi olan BDP’yi benim zihin dünyamda bilinmezlikler kervanına ekledi.

7 Haziran 2015 yılında yapılan genel seçimlerde HDP 80 milletvekili çıkarınca yine umutlandım. Bizler 15-16 milletvekiliyle Mehmet Ali Aybar’lı, Çetin Altan’lı TİP’in nasıl mücadele ettiğini hatırladığımız için 80 milletvekili ile bunlar artık Türkiye partisi olur ve iktidara bile yürür beklentisine bile girdim. Ne yazık ki söylemlerde en çok kullanılan barış, özgürlük, demokrasi sözcüklerinin arkasından “Gerillaya, hendeklere selam” gibi söylemler zihinleri daha da bulandırdı. Çözüm için de muhatap olarak başka odakları ve figürleri işaret etmeleri de bana kendi mevcudiyetlerini anlamsız ve sorgulanabilir hale getirdi. Belki bu yüzden belki de diğer sebeplerden olacak altı ay sonra yenilenen genel seçimlerde barajı kıl payı aşarak milletvekili sayısını da 40 a düşürdü. Şimdilerde de ne uzar ne kısalır dediğimiz bir alana kendini konumlandırmış gibi görünüyor. Benim anlayamadığım bu konum kendi seçimleri mi yoksa üst akılların kendileri için uygun gördüğü bir fotoğraf mı acaba diye düşünüyorum.

Şu an kriminalize bir algı yaratılıp ne kendisine kimsenin yaklaşmasını, ne de kendisinin başkalarına yaklaşmasını mümkün kılmayacak bir yere oturtulmuş durumdalar. Benim meşhur turnusol kâğıdım olan “Kimin işine yarar? Sonuçlarından kim yararlanır?” ölçütüm işe yarar mı bilemiyorum. Bu sarmaldan kurtulmak için samimi bir kaç cümle kurmak yeterli. “Biz Kürt sorunu dâhil ülkenin tüm sorunlarını barış, demokrasi içinde halledeceğiz. Ne amaçla olursa olsun ve hangi etnik kökenden beslenirse beslensin şiddetin her türlüsüne karşıyız. Şiddeti yapan terörist diye de gerilla diye de adlandırılsa şiddet şiddettir ve tasvip edeceğimiz bir durum değildir.” şeklindeki sözde kalmayan tümceler işbirliği ve ittifak için kendilerini aranılır bir adres haline getirir diye düşünüyorum. Bunu söylemek ve arkasında durmak kolay mı bilemiyorum. Yoksa bizim bilmediğimiz bazı bedelleri mi var, bekleyelim, bilinmezlik havuzunda bir süre daha kalsınlar bakalım.

ÜÇ BİLİNMEYENLİ DENKLEM – X

Okul yıllarımızda cebir dersindeki üslü kemiyetler, köklü kemiyetler, denklemler konularını hepimiz hatırlarız. Üç bilinmeyenli denklemler de bu serinin bir parçası idi. Hayat da aslında bir matematik diyebiliriz, onunda birçok bilinenleri ve bilinmeyenleri var. Yetmiş yaşında biri olarak insanları olayları en az elli yıllık bir tecrübe ışığında değerlendirdiğimde birçoğunu çözebiliyorum ve anlamlandırabiliyorum. Ne var ki bazı durumları ve insanları ise hala çözebilmiş değilim. Onu için bu yazımda çözemediğim durumların üç tanesini sizlerle paylaşmak istiyorum.

İlk bilinmeyen (X) sırasını Doğu Perinçek’e vermek istiyorum. Somut olarak onun ilk adını gençlik yıllarımda sarı kapaklı kalınca bir kitabın üzerinde okudum (TİKKO davası/SAVUNMA) 1942 doğumlu olan Doğu Perinçek’in geçmişine baktığımızda, Hukuk Fakültesi mezuniyeti, 1968’de hukuk doktoru kariyerine kavuşması, (Dev-Genç) genel başkanlığı, 12 Mart muhtırasının ardından yargılandığı TİİKP davasından alınan mahkûmiyet, 1974 affıyla dışarı çıkış, 1978’de Türkiye İşçi Köylü Partisini kurması, Aydınlık ve 2000’e Doğru isimli yayın organlarını çıkarması, 12 Eylül 1980 darbesinin ardından tutuklanması ve 5 yıl kadar hapis yatması, mahkemede ve çeşitli yayın organlarında darbeyi savunan açıklamalarda bulunması, 1990 yılında Diyarbakır cezaevinde 3 ay tutukluluk, 1991 yılında Sosyalist Parti Başkanlığı, 1992’de İşçi Parti başkanlığı, “Ordumuz tankları resmi geçit için almadı” sözleriyle 28 Şubat sürecine verdiği destek, 2008 yılında Ergenekon davasından tutuklanış ve alınan 117 yıllık mahkûmiyet, sonrasında özel mahkemelerin kaldırılması ile 2014 yılında tahliye edilişi, İşçi Partisinin Vatan Partisi olarak isim değişikliği, hayatının belli satır başları olarak hatırlanır.

Bütün bunlara ilave olarak 2000 yılında Bekaa Vadisinde Abdullah Öcalan’la verdiği gülücüklü ve çiçek vermeli görüntüler de çok konuşuldu. 2005 yılında İsviçre’deki soykırımın inkârını suç sayan yasanın anlamsızlığını dünyaya duyurma bahtiyarlığı da ona kısmet oldu. 2018 yılında yasa gereği yüz bin imza ile aday olduğu Cumhurbaşkanlığı seçiminden 98 bin oy aldı. Kendisinin otuzun üstünde yayınlanmış kitabı olduğunu da belirtelim. Burada özetlenenler aslında onun hayatının çok kısa bir özeti. Buradan anlaşılacağı üzere çok mücadeleci ve fırtınalı bir geçmişi var. Aslında o günlerde de çelişkili ve anlaşılmaz çizgisi olmakla birlikte son aylardaki kadar beni şaşırtmadı. Öncelikle muhalefete muhalefet yapma tarzı bizlere çok tuhaf gelse de iktidar tarafından çok sevilen bir kişi haline getirdi kendisini. “Düğün değil, bayram değil, dün ben bunca çileyi çekerken seyirci olan bu sistem neden beni sever oldu” diye düşünmüyor mudur acaba? Yoksa “Çok çektim artık akıllandım biraz rahat etmek benim de hakkım” diye mi düşünüyor?

Bütün bunlar benim bilinmezlik depomda saklı kalacak. Bir çözen olursa ben de yararlanırım. Fakat konulara farklı bir yaklaşımı deneyeceğim bundan böyle. Dedektif filmlerinde herhangi bir olayın failini bulmak için ilk olarak “Kimin yararına ya da sonucundan kim yararlanıyor” sorusunu sorarak işe başlanıyor. Çoğu kez de olayın ve durumun faili üst aklı sonuçtan yararlanan çıkabiliyor.

KORONA’LI GÜNLER – AYASOFYA İBADETE AÇILACAK MI?

Korona virüs ile ilgili dünyada ve Türkiye’deki son durumu özetlemekle yazmaya başlamış olayım. Dünya genelinde vaka sayısı 10 milyonu, hayatını kaybedenlerin sayısı da 500 bini aştı. 130 bine yakın kayıpla ABD ilk sırada hala. Onun arkasından 58 bin kayıpla Brezilya geliyor. İtalya ve İngiltere’de de durum aynı ciddiyette. Ülkemize gelince şu ana kadar vaka sayısı 200 bin civarında ve hayatını kaybeden yurttaş sayısı da 5115. Yani henüz yürekleri ferahlatacak bir fotoğraf görmüş sayılmayız. Dış dünyanın durumunu bilemeyiz ama yurdumuzda durumun ciddiyeti tam anlaşılmış değil, ya da bununla yaşamaya iyiden iyiye alıştık diyebiliriz. Televizyonlarda bile konu ile ilgili haber yorum ve gelişmeler ikinci hatta üçüncü sıralara düştü. Turkuaz zeminde her gün gelişmelere ilişkin verilen sayılar televizyonun alt köşesindeki borsa-döviz rakamları gibi sıradanlaşmaya başladı sanki. “Bugün kayıp sayısı düşmüş, iyileşen fazlalaşmış” gibi sığ değerlendirmelerden öteye gitmedi konulara olan yaklaşımlar. Önceliklerimiz neler oldu derseniz yazı başlığından da anlayacağınız gibi sanki memleketin çözüm bekleyen dağ gibi sorunları halledilmiş de biz hep Ayasofya ile yattık Ayasofya ile kalktık. Televizyon kanallarına saatlerce hatta günlerce aslında her konunun uzmanı olan Ayasofya uzmanlarını izledik.

”Fatih’in İstanbul’un fethi sırasında Bizanslı rahipler şeytanların cinsiyetini tartışıyormuş” şeklindeki bir klişeyi hatırlattı bana bütün bunlar. Benzer durumlar için bir de Ziya Paşa’nın “Yıldız arayıp gökte nice turfa müneccim/Gaflet ile görmez kuyuyu reh-güzarında” biçimindeki mısraları da çok anlamlıdır. Aslında ilk startı 29 Mayıs’ta yani İstanbul’un Fetih yıldönümünde Cumhurbaşkanımız Ayasofya’da Fetih suresini okuyarak verdi. Arkadan Devlet Bahçeli’nin “Çan sesleri susacak ezan sesleri yükselecek” mealinde destek açıklaması gecikmedi. Ömrümün yarıdan fazlası İstanbul’da geçti ve sıklıkla da Ayasofya’nın yanından geçmişliğim vardır. Defalarca ezan sesi duydum ama bir kez dahi çan sesi duymadım. Olsun o kadar kusur kimde yok ki. Cumhurbaşkanının “ Sultanahmeti, Çamlıcayı doldurun önce, oyunlara gelmeyelim, bunların hepsi tezgâh” şeklindeki açıklamalarının daha mürekkebi kurumadan böyle bir kampanyanın başlaması bana tamamen tribünlere oynamak gibi geldi. Aslında mesele çok basit. 1934 yılında bir kararname ile müzeye çevrilen, bir bölümünde de ibadet yapılabilen bu yapıyı iki satırlık bir kararname ile camiye bir günde değil bir saat içinde çevirmek mümkünken bu top çevirmeler, televizyonlarda hâkimiyet işareti, ecdat mirası, Fatih’in bedduası gibi söylemlerle konunun uzatılmasının ne anlamı var ki. Kaldı ki sahada karşı oyuncu da neredeyse yok gibi. Ne baraj kuran var ne de savunma yapan. Kaleci bile hadi at diyerek kaleyi boşaltmış. Ana muhalefet bile “Elini tutan mı var? Yapacaksan yap” diyor. Çok eminim ki bu boş kaleye bu gol atılmayacak ve altı pas çizgisinden başka bir maçta denenmek üzere yandan taca çıkarılacak.

Kişisel olarak konulara bakış açım farklı benim. Herkesi dinlerim ama kendi dünyamın süzgecinden geçirdikten sonra kararımı veririm. Ayasofya M.S 532-537 yılında yapılmış, 916 yıl boyunca kilise, 482 yıl cami olarak kullanılmış, 1934 den bu yana da müze ya da müze/cami olarak hizmet vermekte olan mimari, tarihi, kültürel değeri dünya ölçeğinde onaylanmış bir eserdir. Bunun ne olmasından önce yaklaşan depremde nasıl korunacağı asıl gündem olmalıydı. Tarihsel olayların kendi zamanlarında ve kendi şartlarında değerlendirmenin daha mantıklı olduğunu düşünmekteyim. O günün şartlarında geçerli olan bir uygulama bu gün geçerli olmayabilir. Bir taraftan “Biz herkesin inancına ibadetine saygılıyız “ diyeceksin diğer taraftan senden farklı inananların mabetlerini kendi mabedin haline getireceksin. Bu benim aklıma pek yatmıyor açıkçası. Bazı küçük kasabalarda da benzer şeyler gördüm. Tamamen başka inanç sistemine göre imar ve dekore edilmiş yapının bir köşesine minare dikilerek camiye çevrilmesi, içindeki figürlerin sıva ya da boya ile kapatılması tam melez bir mabet ortaya çıkmış yani. Ben inanmış bir kişi olarak başkalarının kendi inançları doğrultusunda yaptığı bir yapıyı kendi mabedim haline getirilmesine tenezzül ve tevessül etmeyi de doğru bulmam. Hem gerçek inanan için bağ bahçe her yer mabet sayılmaz mı? Bir de olaya şu yönden bakalım. Bazı belgesellerde özellikle balkan ülkelerinde Osmanlıdan kalma bir caminin hala korunuyor kullanılıyor olması her birimizi ne kadar mutlu ediyor değil mi? Bir an için onun da başkalaştırıldığını görmek içimizi ne kadar da acıtır. Geçtiğimiz aylarda Almanya’da bir kilisenin rahibi bayram(ya da cuma) namazında kilise alanını Müslüman cemaatin kullanımına verdiğine çok sevindik. Acaba benzer durumlarda camilerimizi başka inanışların kullanmasına gönlümüz ne kadar razı olur? Neyse ne demek istediğimi umarım anlatabilmişimdir.

Yani sonuç olarak birkaç günlük saltanat ya da birkaç oy uğruna bu kutsallar üzerinde oynanması pek hoşuma gitmiyor. Demem o ki 1934 yılında tek şiarı “Yurtta sulh, cihanda sulh” olan irade orta yol diyebileceğimiz bir çözüm bulmuş. Yapacağınız hamle sadece kendi mahallenizde değil tüm dünyada bir önceki uygulamadan daha iyi sonuç vermeyecekse bırakın olduğu gibi kalsın.

KORONA’LI GÜNLER – ŞARTLI TAHLİYE

Biz 65+ yurttaşlar için yaklaşık üç aydır devam etmekte olan zorunlu ev ikameti tamamen olmasa da 8 Haziran itibari ile sona erdi. Her gün saat 10.00 ile 20.00 arası artık kişiliğimizin bir parçası olan maske, sosyal mesafe ve hijyen koşullarına uymak koşulu ile istediğimiz şekilde dışarıya çıkabileceğiz. Bize tanınan bu hakkı kullanmak üzere dışarı çıktığımızda anladık ki biz bir müddet dış dünyaya da uyum sağlamakta zorlanacağız. Evde geçirilen üç ayın bizde yerleştirdiği öğrenilmiş çaresizlik zemini üzerine inşa edilen ürkeklik, çekingenlik an be an kendini ve çevresini kontrol etme hallerini adaptasyon sürecinin ilk sancıları olarak kabul edebiliriz. Ne gariptir ki sokaklara, sahillere, kafelere baktığımızda sanki güzelim ülkemde hiç bir şey yaşanmamış, ya da korkulu bir rüyaymış da rüyadan uyanılmış gibi bir durumda gördük insanları. Bu insanların hayatlarına kaldıkları yerden hatta daha bir iştahla günlük hayatlarını hiçbir tedbir ve sınırlama gereği duymadan yaşamakta olduklarını görmek beni gerçekten hayal kırıklığına uğrattı.

Bu da bana çok eskilerden duyduğum bir fıkrayı hatırlattı. Fıkrayı bir yerlerden mi okudum, yoksa bir kişiden mi duydum emin değilim. Birinci Dünya Savaşı’nın başladığı yıllarda Yüce Tanrıya her gün melekleri gelir Almanya savaşa girdi, İngiltere savaşa girdi, Rusya savaşa girdi diye bilgi verirlermiş. Tanrı da bu gelişmeleri sakin sakin dinlermiş. Savaş ilerledikçe yine bir gün melekler Osmanlının savaşa girdiği haberini verince Tanrı telaşla yerinden kalkmış ve birtakım hazırlıklara başlamış. Bu farklı tepkiyi gören melekler bunun sebebini sormuşlar. Tanrı da onlara “Ben Osmanlıyı ve Türkleri iyi tanırım, onlar savaşa girdilerse bana güvenip girmişlerdir. Gidip onlar için ne yapabilirim bakayım” demiş. Ben de eğer biz bu korona virüs illetinden kurtulacaksak herhalde Yüce Allah’ın inayeti ile kurtuluruz diye düşünüyorum. Bunu yapılanları küçümsemek ya da çalışmaları yetersiz bulmak anlamında söylemiyorum. Benim söz konusu ettiğim husus daha başka ve daha çok kişilerle ilgili.

Yazımın içindeki resimlerde dört ayda 1000 vaka ve 7 can kaybı yaşayan ve son günlerde de sıfır vakayı yakalamış olan Hong Kong caddelerindeki insanların görüntüsüne bir bakalım bir de başta İstanbul olmak üzere yaşadığımız tüm kentlerimizin caddelerini ve alışveriş alanlarını gözünüzün önüne getirin. Ben cadde, sokak ve alışveriş mekânlarında 65+ yaş dışında maske işini ciddiye alan olmadığını üzülerek izledim. Birçoğu hiç takmadığı gibi bazılarının çenesinde, elinde, bileğinde bir aksesuar olarak kullanılıyor. Demek ki insanlarımıza kendisine ve çevresine karşı olan sorumlulukları ne bilgi seviyesinde ne de içselleştirme anlamında benimsetememişiz. Belki de bizim en temel eksiğimiz bu. Planlarımızı uzun soluklu yapmak yerine günü kurtarmak, ya da bir sonraki seçimi almak ekseninde yapınca bütün bu sonuçlar kaçınılmaz oluyor.

Madem yazılarımızı fıkralarla şenlendirmeye başladık aynı şekilde devam edelim. Bu defa çok yaratıcı ve mizah yeteneği engin olan Karadenizlilere mal edilmiş bir fıkra bu da. Temel’in bir kamyonu var. Dursun da muavini. Yüklemişler kamyonlarını çıkmışlar yola. Kamyon hem ağırlık olarak hem de havale yani yükseklik olarak belirtilen sınırlamaların çok üstünde. Yolculuk devam ederken bir tünelden geçmeleri gerekiyor. Tünelin üst kısmında da araçların azami yükseklik sınırı iri harf ve rakamlarla belirtilmiş. Temel de Dursun da kamyonlarındaki yüksekliğinin bunun çok üstünde olduğunu biliyorlar. Muavin Dursun uyarı yazısını okuduktan sonra camdan başını uzatıp dikkatlice ileriye, geriye, sağa, sola bakıyor ve “Ustam polis, jandarma yok gazla çabuk geçelim hemen” diyor. Yani yasaklar yakalanmadığın sürece kendin dâhil başkalarına da zarar verse ihlal edilebilir. Bizim maske taşımamız da buna benziyor. Eğer bir denetleyecek kişi geldiğinde çenemizden ya da elimizden ağzımıza getireceğiz ve böylelikle durumu kurtarmış olacağız.

Öteden beri bir kaç insanımız parkta bahçede veya kahvede bir araya geldiğinde konunun hemen memleket nasıl kurtulur muhabbetine evrildiğini biliriz hepimiz. Hemen herkes kendinin ne olduğunu ve kişisel sorumluluklarını ne derece yerine getirip getirmediğini sorgulamadan “Ben başta olacağım ki…bana bir yetki verecekler ki…”diye söze girer ve ”Taksim meydanında şu kadar kişiyi sallandıracaksın” diye çözüme ilişkin mucizevi sonuca varılır. Şiddetle, emirlerle, yasaklarla kalıcı bir sonuca varamayacağımızı ne yazık ki hala anlayamadık. Kuan-Tzu’nun “Bir yıl sonrasını düşünüyorsan tohum ek. Ağaç dik on yıl sonrasıysa tasarladığın. Ama düşünüyorsan yüz yıl ötesini halkını eğit o zaman” sözüne hepimiz hak veririz, ama gereğini yapabiliyor muyuz orası şüpheli. Eğitimden anlaşılan da sadece arka bahçelerde kendimize uygun hormonlu bir yapıyı yetiştirmek olduğu sürece uzun yıllar daha hayal kırıklıkları yaşayacağız diye düşünüyorum.

KORONA’LI GÜNLER – YENİ NORMAL

Öncelikle yazı başlığındaki “YENİ NORMAL” sözcüklerini görüp yersiz bir iyimserliğe ve umuda kapılmamanız için uyarımı yapmalıyım. “Garp cephesinde yeni bir şey yok” dersem herhalde durumu özetlemiş olurum. Dünyada ve ülkemizde gelinen son durumu özetlemekle işe başlayalım. Mayıs sonu itibari ile tüm dünyada vaka sayısı 6 milyonu aşmış durumda, hayatını kaybedenlerin sayısı da neredeyse 375 bini buldu. ABD 105 bin kayıpla yine ön sırada yer alıyor. Onun arkasından da İngiltere (38 bin kayıp), İtalya(33 bin kayıp), Brezilya (29 bin kayıp), Fransa (28 bin kayıp) gibi ülkeler geliyor. Zorunlu ikametlerle geçirilen hafta sonları, milli(19 Mayıs Gençlik Spor ve Atatürk’ü anma bayramı), ve dini (Ramazan Bayramı) bayramları yaşamış olduğumuz ülkemizde gelinen durumu da sayısal olarak özetleyecek olursak Mayıs sonunda geldiğimiz nokta vaka olarak 170 bin, can kaybı da 4.540 sayısına ulaştı. Sevindirici husus da günlük iyileşen hasta sayımız vaka sayısının altında seyretmesi. Hayatını kaybeden insanlarımızın da göreceli olarak sayılarının azalmasına rağmen konunun uzmanları işin ciddiyetinin hala devam ettiğini ısrarla belirtiyor.

Bütün bu tespitler böyleyken “YENİ NORMAL” de nereden çıktı diyebilirsiniz. Dünyanın birçok ülkesi bu hastalıkla yaptıkları mücadele sonucu, seyahat kısıtlamalarının kaldırılması, bazı işyerlerinin faaliyetlerinin sürdürmesine izin verilmesi gibi  uygulamalarla normalleşme adımları atmaya başladı. Bazı ülkeler de böyle bir felaketi yok sayarak -kim korkar korona’dan misali- günlük yaşamlarını aynen sürdürmeye devam etme (Örneğin Brezilya) yolunu seçtiler. Ancak ne var ki bundan sonraki hayatın hiçbir zaman eskisi gibi olmayacağı ve “yeni normal” gibi bir kavramın günlük hayatımızın her anında kalıcı olarak varlığını sürdüreceği noktasında hemfikir. Bizdeki yeni normal konusunda atılan adımlar elbette ki herkesin merak konusu oldu. Her konuda olduğu gibi bu konuda da son söz Sayın Cumhurbaşkanımıza ait olduğu için hepimiz onun 28 Mayıs tarihinde yapacağı açıklamaları merak ve sabırsızlıkla bekledik. Hemen bütün TV kanallarından canlı olarak verilen konuşmada önce uzun uzun 18 yıldır yapılan çalışmalarını anlattı. İcraatın içinden ya da Ulusa sesleniş konuşması niteliğindeki açıklamasında sağlıkla ilgili yapılan çalışmalar sonunda gelinen nokta ABD ve Avrupa’nın çok çok ilerisinde olduğunu bu ülkelerin bu pandemi döneminde neredeyse sınıfta kaldıklarını, ülkemizden yardım talebinde bulunduklarını, bunun sonucu da çok sayıda ülkeye de yardımlar ulaştırıldığını uzun uzun anlattı. Herkesin beklediği birkaç cümleyi de son bölüme bırakmıştı tabii Sayın Cumhurbaşkanı. 1 Haziran itibari ile iller arası seyahatlerin başlayacağı, park, bahçe, plaj, lokanta gibi işyerlerinin belli kurallara uymak kaydıyla faaliyetlere başlayacağını müjdeledi. Altmış beş yaş üstü vatandaşların zorunlu ev ikametinin devam edeceği açıklaması ise bizde tam bir hayal kırıklığı yarattı diyebilirim.

Ben hayatı boyunca kurallara uyan, hatta zaman zaman bu kurallara uyulup uyulmadığını denetleyen birisi olarak “Sizin sağlığınız için” gerekçesi ile de olsa 65+ yurttaşlarımıza konan bu sınırlamanın pek akılcı ve verimli bulmadığımı söyleyebilirim. Kendileri evde bile olsa ailenin diğer fertleri dışarıda olan bir vatandaşın evde kalmasının ne anlamı olabilir? Her biri farklı ortam fırsat ve alışkanlıklarda olan bu insanların hepsini bir emirle evlerinde tutmak yerine genel çerçevesi çizilen bir durum içerisinde daha özgür yaşamaları sağlansa daha doğu olmaz mı? Maskelerini takmış olarak, sosyal mesafeye uymuş biçimde, toplu ulaşım araçları ve alışveriş merkezleri dışında çıkıp gezmelerinin ne sakıncası olabilir? Bununla ilgili gerekli tedbirleri almak ve düzenlemeleri almakla da yerel yönetimler sorumluluk alsa daha iyi olmaz mı? Haftada bir gün 6 saatlik yasaklarla ve sınırlamalarla dolu serbestinin çok makbul ve yeterli olmadığını da belirtmeliyim.

İnşallah önümüzdeki günlerde daha mutlu olacağımız haberler ve yazılarla karşınızda olurum. Kalın sağlıcakla…

KORONA’LI GÜNLER – ENDİŞE DEVAM EDİYOR

Korona virüsü ile ilgili ilk yazımı bundan yaklaşık bir ay kadar önce yazmıştım. O günler meğer iyi günlerimiz imiş. Geçen süre içinde tablo daha vahim olmaya başladı. Dünyadaki vaka sayısı 3 milyonu, hayatını kaybedenlerin sayısı da 200 bini aştı. 50 binden fazla can kaybı ile ABD ön sırada yer alıyor. Bu ülkenin ardından Fransa, İtalya ve İspanya da en fazla kayıp veren ülkeler arasında yer alıyor. Ülkemizde de durum an itibari ile 100 bini aşkın vaka ve 3 bine yakın can kaybı ile ilk on içinde yer alıyor. Vaka sayısı ile iyileşen hasta sayısı arasındaki sevindirici gelişme umutlarımızı biraz arttırsa da tünelin ucunda henüz ışığın göründüğünü söylemek için vakit çok erken.

Bizler de 65 yaşın üzerindeki kişiler olarak verilen talimatlar doğrultusunda  zorunlu ikametimizi sürdürüyoruz. Ne zamana kadar süreceğini bilmediğimiz bu günlerde kitap okuma, bulmaca çözme gibi meşgaleler ile kendimizi oyalıyoruz. Bazen 70 yılın biriktirdiği anı yığınında yolculuğa çıktığımız da oluyor. Böyle bir yolculuk sırasında hafızam beni  elli yıl öncesine yani 70li yıllara götürdü. Şimdilerde unutmaya yüz tuttuğumuz parlamenter sistem ile yönetiliyorduk o zamanlar. Hükümetler kuruluyor, düşürülüyor, tekrar kuruluyor, bazen de güvenoyu sayısı sağlanamadığı için hükümetlerin günlerce hatta haftalarca kurulamadığı oluyordu. O sıralarda benim en çok dikkatimi çeken husus hükümetler kurulamıyor olsa da günlük işlerin kendi mecrasında yürüyor oluşuydu. Bizler maaşlarımızı alıyor, marketler, fırınlar ve diğer işyerleri çalışıyor, insanlar seyahat ediyor kısacası hayat kendi akışına göre devam ediyordu. Böyle olunca da benim zihin dünyamda hükümetlerin, meclisin, milletvekillerin o kadar gerekli bir şey olmadığı fikri yerleşiyordu. Tabii yıllar ilerleyip kendi küçük dünyamızın dışına çıkıp büyük fotoğrafı görmeye başlayınca fikrim değişmeye başladı. Kurumlar ve kurallar yerine oturmuş ise, bir de nitelikli bir bürokrasi varsa günlük hayatın olağan akışı bir üst aklı ya da yönetimi gerekli kılmayabilir. Ancak ülkede ve dünyada cereyan eden sıra dışı olaylar ülke yönetimlerini ve yöneticilerini adeta test eder niteliktedir. Yakın geçmişimize baktığımızda bu gibi durumların sayısız  örneklerine rastlayabiliriz. İktidarların varlıklarını sürdürmek için cemaat ve benzeri oluşumlarla kurduğu ilişki  15 Temmuza kadar uzanan yolun alt yapısını oluşturmuş ve ülke insanımıza tarifsiz acılar yaşatmıştır, bunu hepimiz  biliyoruz. Keza aynı şekilde; genelinde dış politika, özelinde  Suriye meselesindeki isabetsiz, öngörüsüz tercihler sonucu insanların ve toplumun yıllar boyu taşıyacağı bir bedel omuzlara yüklenmiştir.

Şu anda yaşadığımız Korona virüs  sorunu da ülkelerin yaşadığı sıra dışı olayların başında gelmektedir. “Güney Kore, Singapur bu işi iyi götürdü. Almanya işi sıkı tuttu ve başardı.” gibi değerlendirmeler ülkelerin yöneticilerinin ve yönetim anlayışlarının da bir değerlendirmesi niteliğindedir. Aynı şey ABD, İtalya, Fransa için pek ifade edilmiyor. Ülkemizdeki durum için nasıl bir ifade kullanılacak zaman içinde göreceğiz. Şu an itibarı ile Sağlık Bakanının çalışmalarını olumlu buluyorum. Açıklamalarını teknik ve tıbbi çerçeveye oturtmasını, sorulan sorulara nezaket içinde cevap vermesini, gereksiz polemiklere girmemesini değerli bulduğumu söyleyebilirim. Dahası ben yurttaşların sağlık kurumlarına ve personeline ulaşma konusunda geçmişe göre daha iyi durumda olduğunu da kabul edenlerdenim. Bunun kalitesi, yöntemi  ve bedeli ayrı bir tartışma konusu.

Sayın Cumhurbaşkanımızın da süreç içinde aktif olarak yer aldığını görmekteyiz. Belli aralıklarla yaptığı konuşmalarda yapılan çalışmaları, süreci ne kadar başarı ile yürüttüklerini, 2023 hedeflerini işaret ederek iyi ve aydınlık günlere yol aldığımızı belirtiyor. Bu arada hiç şaşırmadığım bölüme sıra geliyor. Bu bölümde muhalif yerel yönetimlerin yardım, ekmek dağıtma gibi çalışmalarını çift başlılık olarak değerlendirip FETÖ ve PKK yöntemlerine benzetmesi bana pek de inandırıcı gelmedi doğrusu.

 Aslına bakarsak bu yöntemlerin modası geçti bana göre. En son yapılan mahalli idareler seçiminde “çaldılar, sandık kurulları yanlış oluşturuldu ve hile yapıldı, teröristler sayaç okumaya gelecek” şeklindeki söylemlerin işe yaramadığını, tam aksine bir mağduriyet yaratmanın rakibin işine yaradığını hepimiz hatırlarız. Daha sonra bu konuda itham edilenlerin tamamının mahkemelerce beraat ettiğini de herkes bilmektedir. Şu anki durumun da biraz buna benzeme ihtimali var. İtham edilen bu yöneticilerin zaten başarısız olma durumu olsa bile  kendileri için çok güzel bir  gerekçe ve mağduriyet alanı yaratılmış olmuyor mu? Daha önce “Tarafsız Cumhurbaşkanı” yazımda da belirttiğim gibi, ezber bozan ve şaşırtıcı bir çıkış yapma ihtimali yok mu acaba diye içimden geçiyor. Muhalif muvafık bakılmadan bütün yerel yöneticilere sıkı bir işbirliğine girilse, onlar bir adım yaklaştığında onlara iki adım yaklaşılsa, maddi manevi bütün destekler kendilerine verilse ve günü geldiğinde “ Ey ahali biz hizmet yapacaktık ama merkezi idare elimizi bağladı, bankalardaki paramıza, dağıttığımız ekmeğe, garip gurebaya sunduğumuz bir tas çorbaya bile el koydular”  mağduriyetinin oluşmaması sağlandıktan sonra da “Sevgili milletim. bildiğiniz gibi biz bütün belediyelere maddi manevi tüm desteği verdik. Ancak onlar bu konuda gerekli beceriyi göstermeyerek sizi mağdur ettiler, bir maske dağıtma işini bile beceremediler. bir şehri, bir beldeyi kendilerine verilen bunca desteğe rağmen yönetemeyen bir zihniyete koskoca ülke nasıl teslim edilir?”  şeklindeki çıkışıyla benim bile oyumu alır kim bilir? 

Neyse  nereden nerelere geldik. Umarım bütün dünyayı kasıp kavuran bu korona virüs belasından en kısa zamanda kurtuluruz ve daha güzel günlerde daha güzel şeyler yazma fırsatımız olur. 

KORONA’LI GÜNLER – IBAN

Korona virüslü günler ilerledikçe bu bela sadece tıbbi yönüyle değil, hayatın her kesiminde etkisini göstermeye başladı. Özellikle insanların dışarıya çıkmaması zarureti  kurum ve kişileri ekonomik sıkıntıya soktu. Bununla ilgili olarak birçok ülke kendi yurttaşlarını ve kurumlarını bu sıkıntılı dönemi daha kolay atlatması için ekonomik yardım paketleri açıkladılar. Amerika 2 trilyon dolar, Almanya 750 milyon avro, İspanya 200 milyon avro ile başı çeken ülkeler arasında yer alıyordu. “Siz kendinizi koruyun, işinizi, faturalarınızı, kayıplarınızı düşünmeyin. O iş bizim işimiz” diyen Kanada Başbakanı da 107 milyar dolarlık yardım paketini açıkladı.

Bütün bunlar yaşanırken ülkemiz yöneticileri de boş durmuyordu. 100 milyar liralık (Yaklaşık 15 milyar dolar) yardım paketi Cumhurbaşkanımız tarafından açıklandı. 13 maddelik bu paketin içinde neler var diye merakla bekleyenler ne yazık ki hayal kırıklığına uğradılar. Dışarı çıkma yasaklarının konduğu bir sırada uçak biletlerindeki vergi indirimi, konut kredisi limitlerinin arttırılması, bankadan kredi alımlarının kolaylaştırılması gibi tedbirler konunun ciddiyetinin henüz anlaşılmadığı izlenimi veriyordu. En düşük emekli maaşının 1500 TL’ye çıkarılması belki de paketin en hazin ve somut maddesi idi.

Özellikle büyük şehirlerde yaşayan ve muhtaç durumda olan vatandaşlar için yerel yönetimler yardım kampanyası açma girişiminde bulundular. Bunların başında da İstanbul ve Ankara geliyordu. Yapılacak bağışların  İBAN’larının açıklanmasının üzerinden 24 saat bile geçmeden merkezi hükümet yasal olmadığı gerekçesi ile bu hesaplara el koydu. “Bu memlekette ne yapılacaksa onu da biz yaparız” dercesine bu defa Cumhurbaşkanımız “Biz bize yeteriz Türkiye’m” diye bir kampanyayı başlattı. Ülkemiz insanı böyle bir günde bile kutuplaştırıldı. Yerel yönetimlerin yaptığının meşru ve yasal olduğunu söyleyenler bir tarafta, ülke yönetiminin de iki başlılık olmaz yardımların tek elden ve 82 milyonu temsil eden Cumhurbaşkanınca yapılmasının doğru olduğunu söyleyenler diğer tarafta yerlerini aldılar. Ne yazık ki bu cenah hiç bir zaman “Madem 82 milyonun temsilcisi niye toplantılarını sadece kendi partisinin İl başkanları ve Belediye Başkanları ile yapıyor ?” sorusunu sormayı düşünmediler.

Bazı konulara ben birçoğu gibi muhalif ya  da muvafık penceresinden bakamıyorum. O mu haklı, bu mu haklı gibi dar bir kalıp yerine ikisi de haklı, ya da ikisi de haksız gibi diğer seçeneklerin irdelenmesi gerektiği düşüncesindeyim. Aynı problemi yaşayan başka ülke liderlerinden böyle bir kampanya düzenleyen olduğunu sanmıyorum. Bu işler daha çok STK’ların işi bana göre. Elinde yürütme ve yasama gücü bulunan yönetimler vergiler koyarak ya da diğer yollarla bunu zaten yapabilirler. Ayrıca bağış kampanyasına en büyük katkıyı her biri kamu kuruluşu olan Merkez Bankası ve Ziraat Bankasının vermesine ne demeli. Piyasa dilinde buna “müşteri kızıştırmak” denir sanırım. Yoksa sağ cebinden al sol cebine koy gibi bir şey oluyor. Korona bakalım daha bize neler gösterecek. Bizi izlemeye devam edin.

KORONA’LI GÜNLER – BAŞLANGIÇ

2019 yılı Aralık ayında aslında her şey ne kadar güzel gidiyordu. Hong Kong’da idik o günlerde. Orada yaşayan çocuklarımızın bizim için yılbaşını da içine alan davetlerine icabet etmiştik. İlaveten de 1,5 yaşındaki sevgili torunumuz Ada ile buluşma ve onun büyümesini yakından izleme bu daveti adeta vazgeçilmez kılmıştı. Gerek Hong Kong’da gerekse oradan beş günlük bir kaçamak yaptığımız Şangay’da torunumuz ile çok güzel vakitler geçirdik. Yeni dillenmeye başladığı bu dönemde baba, anne gibi sözcüklerin yanında üzerine basa basa dedddeeee diye seslenmesi yüreğimizin yağlarını eritiyordu. Ayrıca  parmaktan, çeneden, burundan, gıdıdan, kulaktan, saçtan, ayaktan verdiği öpücük hünerleri günümüzün değişmez seremonisi haline gelmişti.

Tabi ki hayatta bazen işler planlandığı gibi gitmiyor. Boşuna denmemiş ”Hayat planlar yaparken başınıza gelenlerdir” diye. Çocuklar yaklaşan yılbaşı için program yapma arayışını sürdürürken sevgili eşim Nuray’ın Tokat’ta yaşayan ve 90lı yaşlarda olan babasının hastanede yoğun bakımda olduğu haberini alınca en kısa zamanda ve yılbaşından önce ülkemize dönmek durumunda kaldık. Kayınpederin yoğun bakımdan çıkarak eve dönmesi, önce eşim Nuray’ın daha sonra da benim Tokat’a gitmemiz, orada her ikimizin hastalanarak İstanbul’a dönüşümüz, içtiğimiz ilaçlar antibiyotikler, hoş olmasa da buna da şükür diyeceğimiz hatıralar arasında yer aldı.

İstanbul’da geçirdiğimiz günlerde sanırım 2020’nin ilk günlerinden itibaren Çin’in Wuhan kentinde Korona virüs (covid-19) kaynaklı salgın hastalığının baş gösterdiği haberlerini sıkça duymaya başladık. Tabi coğrafyamızdan oldukça uzak olduğu için insanların birçoğu bu olayın magazin yönü ile ilgilendi. Sebebini Çinlilerin yediği böcek, çekirge veya  yarasa çorbasına dayandıranlar, “Trump’ın bir hamlesi Çin’e virüs bombası attı” gibi komplo teorileri ile açıklayanlar bile oldu. Ama bir gerçek var ki o da bu kentte birkaç ay içinde 90 bin civarında vaka görüldüğü ve 3 binin üstünde can kaybının yaşandığıdır.

Çin devletinin Wuhan’ı, daha doğrusu Hubei eyaletinin tamamını, çok sıkı bir karantina altına alması, on gün içinde iki büyük hastane inşa etmesi birçokları tarafından abartılı ve şaşırtıcı bulundu. Bütün bunlar konuşulurken adeta kaşla göz arasında virüs Avrupa’yı kuşattı. Birçok ülkede Çin’i çok gerilerde bırakan kayıplar yaşandı. Bunların başında Mart sonu itibari ile İtalya 11.591, İspanya 7.716 kayıpla hastalığın ilk çıktığı ülke olan Çin’i geride bırakan ülkeler arasında yer aldı. An itibarı ile dünyadaki durum ise 786.228 vaka ve 37.820 ölüm olarak istatistiklere geçti. Önümüzdeki günler için ise bir tahminde bulunmak son derece zor tabi.

Ülkemizdeki duruma gelince dünyada bu felaketin ilk kıpırdanmaları yaşanırken son derece iyimser bir hava hâkimdi. Sağlık bakanımız televizyonlarda şu kadar negatif çıktı, bu kadar negatif çıktı dedikçe sağlık sistemimizin ne kadar mükemmel olduğuna iyiden iyiye inanmaya başlamıştık. Zaman ilerledikçe pozitif de çıkabilir şaşırmayalım gibi ifadeler felaketin sanki ilk habercisiydi. 11 Martta ilk korona virüs vakasının görülmesinden bugüne çok kısa bir zaman geçmesine rağmen şu anki durum 10.827 vaka ve 168 ölüm olarak kayıtlara geçti. Yarının ya da yarınların ne göstereceğini de birlikte göreceğiz. Bir de ülkemizde sayıların gerçeği ne derece yansıttığı da hep tartışılmıştır. Sayılar ne derse desin açıklanan enflasyon ile yaşanan enflasyon, açıklanan işsizlik  ile yaşanan işsizlik rakamlarına hep kuşku ile bakıldığı düşünüldüğünde buna da pek şaşırmamak gerekir diye düşündüm. 

Gözle görülmeyen, elle tutulmayan böylesi bir vaka karşısında yapay kalp yapan, organ nakleden, canlı kopyalayan ve daha birçok mucizeye imza atan tıp biliminin bu kadar çaresiz kaldığı bir durum daha önce yaşandı mı bilmem. Televizyonlarda saatlerce, günlerce (belki aylarca da sürecek) konuşan ve her biri konusunda yetkin her birinin akademik unvanı Prof. olan akademisyenlerin vardığı son nokta ve çare  “Evden çıkmayın, elinizi en az 20 saniye sabunla yıkayın, sosyal mesafeyi iyi ayarlayın, kolonya kullanın” reçetesinden ibaret kaldı. 

Ülkemizde ilk tedbir olarak 65 üstü yaşlılara sokağa çıkma yasağı kondu. Bu bizi de kapsadığı ve işin de ciddiyetine inandığımızdan bu kurala titizlikle uyduk. Sağ olsun çocuklarımız da temel ihtiyaçları sanal marketlerden dijital yöntemlerle sağladıkları için bir sıkıntımız da olmadı. Eskiden ben ev hayatını seven biri olmama rağmen zaman zaman sıkıldığım oldu. Evde kalmak insanın kendi tercihi olduğu ve istediği zaman dışarı çıkabilme özgürlüğü olduğunda anlamlı oluyormuş. Zorunluluk halinde olması halinde yaşanan şey aynı olmasına rağmen hissedilen farklı olabiliyor. Umalım ki bu zorunlu ikamet günlerimiz uzun sürmez ve çok daha acı günleri görmeden  sağlıklı ve aydınlık günlerimize kavuşuruz.