Denemeler Rotating Header Image

HONG KONG GÜNLERİ 2 / KENNEDY TOWN & CYBERPORT

Hong Kong denilen memleket adeta bir adalar ülkesi. İrili ufaklı onlarca adadan oluşuyor. En büyükleri Lantau (hava alanı da orada bulunuyor) ve Hong Kong adaları. Çocuklarımızın oturduğu yer de Hong Kong adasının kuzey batısındaki Kennedy Town denilen yerleşim yerine yakın düşüyor. Hava alanından buraya yaklaşık 40 kilometrelik yolu taksi ile 45 dakikada aldık. Kennedy Town 20 bin nüfuslu orta ölçekli bir sahil kasabası. Çocuklarımız buraya 8-10 kilometre uzaklıkta Cyberport bölgesindeki yüksek bloklardan birinde oturuyorlar. Arazinin kayalık ve engebeli oluşu burada dikey mimariyi zorunlu kılmış. (Hava alanı yapacak kadar düzgün arazi olmadığı için Lantau adası yakınlarındaki iki adanın patlatılıp düzleştirilip, arada kalan kısımların da doldurulmasıyla elde edilen büyük arazi üzerine  hava alanı inşa edilmiş.) Burada günlerimiz bu yüksek binaları seyretmekle geçti. Bu kadar betonlaşma olduğuna göre burada muhakkak doğa katliamı yapılmıştır düşüncesi akla geliyor bir an. Ama istenirse doğa ve yapılaşma barışık bir hale de getirilebiliyor. Hong Kong, kilometrekareye 1000’den fazla kişi düşmesine rağmen dünya kentlerinde kişi başına düşen yeşil alan miktarında ön sıralarda yer aldığını hemen belirtelim. Yeşil alanlarda gerçekten kuş ve kurbağa sesleri ile gerçek doğallığını koruyor.

Çocuklarımızın oturduğu site blokları 6-7 fazdan oluşuyor ve her birinde yaklaşık 500 daire bulunuyor. Nerdeyse 10bin kişilik bir kasaba diyebiliriz burası için. Açık kapalı yüzme havuzları, spor salonları, çeşitli etkinlik mekânları, güvenlik önlemleri özenle gerçekleştirilmiş. İkamet edenler kendilerine verilen kartlarla giriş çıkış yapabiliyorlar. Misafirler için de aynı işlem hemen gerçekleştiriliyor. Sitenin yakınlarında bulunan, denize tam cepheli yaklaşık 40-50 dönümlük yeşil ve bakımlı alan ise hem kamuya hem site sakinlerine yürüyüş, spor ve diğer etkinlikler için çok büyük fırsatlar sağlıyor. Günün her saatinde burada yürüyen, çocuklarını ve evcil hayvanlarını gezdiren insanlara rastlayabilirsiniz.

Burada dikkatimi çeken önemli bir tespit, evcil hayvan olarak köpek beslemenin çok yaygın olduğudur. Örneğin ne sokaklarda ne evlerde hiç kediye rastlamadım. Ayrıca bizde bol miktarda olmasına rağmen sahipsiz köpeğe ya da sokak köpeğine de rastlamadım. Sahipleri ya da bakıcılar tarafından gezdirilen her renk, boy, cins köpeğe alıştı gözlerimiz. Son derece bakımlı olan hayvancıklara ait özel kuaför dükkânlarının olduğunu da gözümle gördüm. Bazen bakıcının elinde 4-5 köpek gezdirilirken bir yandan da elinde özel poşetle dışkılarının itina ile temizlendiğine tanık oldum.

Bakıcı deyince buraya da bir parantez açmak isterim. Bu bölgede yaşayanların hemen büyük çoğunluğunda bir yardımcı bulunuyor. Daha çok Filipinli ya da Endonezyalı bayanların oluşturduğu bu kişiler ev işlerine (yemek, temizlik gibi) yardım etmek, çocuğa bakmak, en çok da evin köpeklerini gezdirmek gibi sorumlulukları yükleniyor. Hemen hepsi İngilizce bilen bu kişiler için evlerin bir bölümünde ayrı giriş çıkışı olan kapsül gibi kalma mekânları oluşturulmuş. (Uzun yıllar İngiliz egemenliğinde kalmış olmanın etkisi ile hemen herkes İngilizce biliyor) Bunların çalışma koşulları da belli bir esasa bağlanmış. Belli bir ücretin altında ve sözleşme yapmadan çalıştırmanız mümkün değil. Zaten oturma izni almaları için de bu sözleşme gerekli.

Neticede burada kaldığımız süre içinde belli kuralların herkesçe benimsendiğini bunun da yaşamayı kolaylaştırdığını gördük. Ben buradaki günlerimizde minibüsü kullanarak Kennedy Town’a gittim sıklıkla. Tabi gidilecek başka yerler de var. Farklı bir coğrafyanın hazzını yaşamış biri olarak ayrılmış olacağım buradan.

HONG KONG GÜNLERİ 2 / ACİL SERVİS

Bende öteden beri zaman zaman çoğu da stres kaynaklı tansiyon yükselmesi olmuştur. Bu durumda ya Nuray bir şeyler yapar ya da elimizdeki tansiyon düşürücü ilaçlardan birini alırız ve bilahare doktora giderdik. Doktor da tansiyon ilacı başlamamız için bir hafta düzenli izleyelim diyor. Bu meret de izlemeye başlayınca yükselmiyor, keyfi geldiği zaman yükseldiği için sonunu getiremiyorduk. Buradayken de, bebek bir aylık olunca artık bana göre iş yok diyerek, Nuray’ı burada bırakıp Tuğçe ile (Mügenin kız kardeşi ve Ada’nın teyzesi) ben de İstanbul’a dönmek için biletimi öne aldırdım. İşte tam o gideceğim gün hatta gideceğimiz saatlere doğru benim tansiyon yine (190/90) tavan yapmasın mı? Çaresiz gidişi iptal ettiler. Müge Tuğçe’yi hava alanına götürürken Dinçer de beni eve yakın bir hastanenin acil servisine götürdü. Kaderde bloğa böyle bir yazı da yazmak varmış ne yapalım.

Gittiğimiz hastane Queen Mary Hospital isimli bir devlet hastanesi. Accident & Emergency yazan bölümden içeri girdik. Görüntü bana yabancı gelmedi. Üç aşağı beş yukarı bizim hastanelerin işleyişine benzer bir sistem. 20-25 kadar kişiyi sıralarını bekler bulduk. Uygulamada önce vezneye gidiyorsunuz belli bir ücret yatırıyorsunuz. Burada sosyal güvenliği olsa da bir miktar katkı payı alıyorlar. Bizim öyle bir şeyimiz olmadığı için bizden daha fazla aldılar. (Sanırım 1000 küsür HKD) Daha sonra bizimle bir hemşire görüştü. Tansiyonumu ölçtü. Forma oğlumun tercümanlığı ile bir şeyler yazdı. Ve bize orta acil anlamına gelen ve üzerinde bir kısım yazılarla 4 sayısının yazdığı bir kâğıt verdi ve çağrılmak için beklememizi söyledi. Kâğıtta orta aciliyetin bekleme süresinin 120 dakika olduğu, iş yoğunluğuna göre bu sürenin uzayıp kısalabileceği yazılıyormuş. Neyse bizde herkes gibi beklemeye başladık.

İsmimiz anons edilince sıramızın geldiğini anladık ve doktorun yanına girdik. Çok genç biriydi doktor. Muhtemelen bizim buradakiler gibi pratisyen hekimdi sanırım. Hemşirenin doldurduğu form önünde olduğu halde bazı sorular sordu. Biz durumumuzu anlattık. Sonra normal kalp göğüs muayenesini yaptı. EKG ve göğüs filmi istedi. Onlar çekilince tekrar çağrıldık. Sonuçta vahim bir şey olmadığını, istersek gidebileceğimizi, ama istersek bu gece burada müşahede altında kalabileceğimizi söyledi. Durumumuzla ilgili ayrıntılı bir raporu hazırlayıp vereceğini belirtti. Buraya kadar genel çerçevede farklı bir şey yok gibi gözüküyor değil mi? Ama ayrıntıları gözlemlediğimde bazı farklar olduğunu fark ettim. Ve durumu bizim kurumlarla karşılaştırdım.

Bir kere hastaların yani hizmet alanların durumu dikkatimi çekti. En yaşlısından kundaktaki bebeğine orada bulunan bütün hastalar sıralarının gelmesini sessiz ve sakince bekliyordu. Hiç birinde ne bir öfke, ne bir taşkınlık, ne de bir isyan dalgası vardı. Öne geçmek gibi kurnazlık arayışında bulunan olmadığı gibi personele herhangi bir çirkin, kaba harekette bulunana da rastlamadım. Zaten dolmuş kuyruklarındaki benzer durum da beni şaşırtmıştı. Dolmuşlar durak dışı yolcu alıp indirmiyorlar. Durakta 2-3 kişi bile olsa sıraya giriliyor. Ayakta yolcu almak kesinlikle yasak. Dolmuş durağa geldiğinde önce yolcular iniyor daha sonra boş koltuk sayısı kadar sıradan yolcular biniyor kalanlar diğer dolmuşu bekliyor. “Atla abla ilerde inecek var” ya da “Ben hemen ileride ineceğim ayakta gidebilirim” gibi diyaloglar hiç yaşanmıyor.

Neyse biz gelelim hastanenin diğer yönüne. Hizmet aldığımız hemşire ve doktor son derece güler yüzlü ve sahiciydi. Sizinle olmaktan ya da işini yapıyor olmaktan sonsuz mutluluk duyar bir halleri vardı. En son rapor yazmadan önce durumumuzla ilgili bize yarım saate yakın açıklama yaptı. Bu halleri ile bizim kurumlardan farklı bir yön olduğunu, sistemi iyi ya da kötü yapan biz insanlar olduğunu tekrarladım içimden. Nihayetinde de bu kurumlar için halkımızın söylediği meşhur “Allah eksik etmesin, muhtaç da etmesin” sözünü mırıldandım.

HONG KONG GÜNLERİ 2 / VICTORIA PEAK’İN ÖTEKİ YÜZÜ

Hong Kong’a 2017 yılında geldiğimizde buranın olmazsa olmazlarından olan Victoria Peak tepesine(nam-ı diğer seyir tepesi) çıkmış ve burası ile ilgili görselleri bloğumda paylaşmıştım.(bakınız..) O zaman buraya birlikte geldiğimiz küçük oğlumuz Gençer bizi taksi ile çıkarmıştı. Buraya toplu taşıma araçları ile de gelindiği bilgisini de vermişti. Ben o sıralarda oğluma buraya yürüyerek çıkma imkânının olup olmadığını sormuştum. O da olduğunu ama şimdi mevsimin ve zamanımızın uygun olmadığını söylemişti. Hong Kong’a bu gelişimizde bir ara küçük oğlum da Ada’yı amca olarak eşi Seda kızımızla ziyarete geldiğinde konu yeniden gündeme geldi. Neticede biz (iki oğul bir baba) bu tırmanışı gerçekleştirmeye karar verdik. İkamet yerimiz adanın güney kısmındaki Kennedy Town /Cyberport kısmında olduğu için çıkışımız da buradan olacaktı.

Günü gelince yola çıktık. Zamandan ve enerjiden kazanmak için belli bir noktaya yani yokuşun başına kadar araçla gittik. Sağımızda burada adına Pok Fu Lam Reservoir denilen, bana göre de büyükçe bir baraj göletini bırakarak ağır ağır tırmanmaya başladık. Çeşitli eğimleri, dönemeçleri olan mükemmel bir yürüyüş yolu oluşturmuşlar buraya. Bizimle birlikte yürüyen her yaştan insan vardı. Bazıları dönüşe geçmişti. Dönenlerin tişörtlerinin terden ıslanmasından akıbetimizi görür gibi oluyorduk. Orman içinden, ağaçların arasından yürürken etrafımızdaki yaşayan doğanın hem sesini duymak hem kokusunu hissetmek mükemmel bir şeydi. Etrafta tırtılından kelebeğine kurbağasından domuzuna her canlı kendisine yaşam alanı buluyordu. Kayaların arasından akan bazı yerlerde şelale oluşturan ırmaklara bu tepede rastlamak insanı ziyadesi ile şaşırtıyordu. Neticede 3 kilometreye yakın olan bu yokuşu biz arada 1-2 dakikalık dinlenmelerle 45 dakikalık bir zamanda tamamladık. Zirvede hem zamanımız olmadığı hem de iyice ter içinde kaldığımız için oyalanmadan aynı yoldan geriye yürümeye başladık iniş hiç yorucu olmadı. Sade diz ve kalçalarda biraz frenlemeden ötürü bir zorlanma oldu. Yaklaşık 2 saatlik yürüyüş sonrası eve geldiğimizde durumumuz Türk hamamında göbek taşındaki birinin durumuna benziyordu ve ılık bir duş her şeyi aldı götürdü.

Benim için coğrafi ve sportif amaç dışında bu yürüyüşü muhteşem başka duyguları da yaşadığımı ve hatırladığımı itiraf etmeliyim. Öteden beri geçen zaman içinde – belki birçok ebeveyn aynı şeyi düşünür mü bilmiyorum- geçmişte çocuklarımla daha fazla vakit geçirseydim diye hayıflandığım olmuştur. Bir arada olmakla birlikte vakit geçirmenin farklı şeyler olduğunu hemen belirtmeliyim. Beslemeyi, giydirmeyi, okula-dershaneye götürmeyi, doktora götürmeyi, ders çalıştırmayı kastetmiyorum bunları söylerken. Bunlar zaten zaruret ve yapılması gereken şeyler. Ben mesela onlar 2-3-4 yaşında okuma bilmediği zaman birlikte kitap okumayı, bir yığın tahta oyuncakla dakikalarca kule, ev köprü yapmayı, birlikte Bianchi bisikletini almaya, deniz müzesine, hava müzesine, Sarayburnu’na sabahın erken saatinde balık tutmaya gitmeyi, Edirne’nin camilerini köprülerini birlikte gezmeyi kast ediyorum. Bu tırmanış bana yaşı yetmişe yaklaşmış baba ile 35-40 yaşlarındaki iki oğulun yıllar önceki tutku ile olan birlikteliğini yaşattı bir yandan. Bana bu duyguları yaşatanlara sonsuz teşekkürler…

HONG KONG GÜNLERİ 2 / “ADA”LI GÜNLER

Hong Kong’a ilk gelişimiz 2017 Şubat ayındaydı. Şangay’da oturmakta olan büyük oğlumuz Dinçer ile küçük oğlumuz Gençer’in organizasyonu ile gerçekleşen bu seyahatin ilk ayağı olan Hong Kong ve daha sonraki Şangay ayağı ile ilgili izlenimlerimi bloğumun ilgili bölümlerinde yazmıştım. (bakınız…..) Bu seyahatten birkaç ay sonra Dinçer’in eşi Müge kızımızın işi dolayısı ile Şangay’dan Hong Kong’a yerleşmeleri gerçekleşti. Bu defa bizleri Hong Kong’taki evlerinde ağırlamak için davet etmeye başladılar. Biz de artık uzun yolculukların yorucu olmaya başladığını, Hong Kong’u da gördüğümüzü söylediğimizde “büyük konuşmayın gelirsiniz” gibilerden bir şeyler söylüyorlardı. Daha sonra ağızlarından baklayı çıkardılar ve kendilerinin ana baba, bizlerin de dede ve babaanne olma müjdesini verdiler. Tabi böyle olunca akan sular durdu ve biz de büyük bir memnuniyetle gidebileceğimizi söyledik. 19 Temmuz’a alınmış olan biletlerimizin gününün gelmesini sabırsızlıkla beklemeye başladık. Beklenen gün gelince beraberimizde Müge kızımızın kardeşi ve teyze adayı Tuğçe ile beraber Hong Kong’a ulaştık. Havaalanında bizi karşılayan oğlumuz ile beraber evlerine doğru yola çıktık.

26 Temmuz’da doğumun yapılacağı hastaneye gittik. Bir tepenin üzerinde bulunan hastaneye sabah 7’de ulaştık. Belli hazırlıklardan sonra kızımız saat 8.45 gibi doğumhaneye yürüyerek alındı (burada adet böyleymiş). Biz de sabırsızlıkla beklemeye başladık. Saat 9.30 sularında büyük mucize gerçekleşti. Önce pembe kundak içinde Molaların en genci Ada kızımız (daha önce kararlaştırıldığı gibi adını Ada koyacaktık. Büyük büyük dedesinden öğrendiğim kulaklarına ezan ve kamet okunması biçimindeki usul ile bunu da ben gerçekleştirdim.) getirildi ve bir cam bölmenin arkasında diğer doğmuş bebeklerin arasında 15/A (oda numarası) numara ile yerini aldı. Biraz sonra da anne odasına getirildi. O ne muhteşem bir şeydi. Duyguların tarifsiz, sözcüklerin yetersiz olduğu bir andı. Kaşından, gözünden, burnundan, saçından insanın bütün özelliklerini taşıyan bu yavruyu seyretmeye doyamıyor insan. Bebek ve annesi 4-5 gün kadar hastanede (Burada sezaryenle doğumlarda bu kadar yatırıyorlarmış) kaldıktan sonra evlerine geldiler. Ev gerçekten renklenmiş ve şenlenmişti. Annesi, babası, teyzesi, babaannesi adeta etrafında fır dönüyordu. Doğrusu ben bu koşturmaya onlar kadar etkin bir şekilde katılamıyor, gerektikçe getir götür işlerini yapıyordum.

Güzel Ada’mızın ilerleyen günlerde büyümesini adım adım izliyorduk. 40. gününde dışarı çıkararak dış dünya ile tanıştırdık. Biraz gezintiden sonra Starbucks’ta bizim kahve içmemize nezaret etti. Evde artık herkese kendi lisanını belletmeye başlamıştı. “Eeehhh, eeehhhh”lerle başlayıp “ığııngaaa, ığııngaaa”larla süren giderek yoğunluğunu ve bestesini arttıran sesi ile yerine göre karnımı doyurun, altımı temizleyin, gazımı çıkartın, kucakta olmak istiyorum mesajlarını vermeye başlamıştı. Bu arada çocuk gelişimi ile ilgili bilinen birçok kırmızı çizgiyi de aşacağının işaretini veriyordu.

Bugüne kadar bizim için sıradan üç harfli coğrafi bir terim olarak hiç ilgimizi çekmeyen “ADA” sözcüğü tarifsiz anlamlar ve içerik kazanmaya başlamıştı. Bu sözcüğü okuduğumuzda veya duyduğumuzda onun minik ağzı, burnu, sürekli hareket halindeki yumuk yumuk elleri geliveriyor gözümüzün önüne. Daha önce sıradan bir şarkı olarak dinlediğimiz “Ada bu yıl sensiz içime hiç sinmedi”, “Adalardan bir yar gelir bizlere”, “Ada sahillerinde bekliyorum”, “Şen adalar mavi boğaz” gibi şarkılar daha anlamlı ve daha etkileyici olmaya başlamıştı. Çevrede gördüğümüz her olay, durum ve kişi ile Adayı muhakkak bağlantılandırır olmuştuk. Yani günümüzde birazda politik arenada kullanılan tabirle bize her şey onu hatırlatıyor olmuştu.

Bu arada iki aya yakın olan beraberliğimizin ayrılık günleri de yaklaşmaya başladı. Bütün ayrılıklar bende tuhaf ve tarifsiz bir duygu karmaşası yaratır. Yurt dışındaki çocuklarımı ziyaret sonrası dönüşte de benzer duyguları hep yaşardım. Ama sonra da bizden uzak da olsa onların ne yaptıklarını ne durumda ve nasıl bir yaşam sürdürdüğü konusunda olumlu tespitleri hatırlar ve kendimi rahatlatırdım. Bu durumda aynı yöntemi kullanmakla beraber daha fazla merak, daha fazla özlem ilaveli duygu kokteyli içinde buldum kendimi. Acaba şimdi ne yapıyor, ne kadar büyüdü, insanları tanımaya başladı mı, söylediği ilk sözcük ne oldu, bir daha onu ne zaman görebiliriz, bizi tekrar gördüğünde tepkisi ne olur gibi onlarca soruyu beraberimizde götürecektik. Ama ne olursa olsun Ada bizim dünyamızda anlamlı ve sevgi dolu yerini almaya devam edecek. İyi ki varsın, iyi ki doğdun dünyamıza…

HONG KONG GÜNLERİ 2 / FİYATLAR VE ÜCRETLER

Bilmem sizde de öyle midir, ben başka bir ülkeye ya da coğrafyaya gittiğimde gözüm hep çarşı, pazar ve marketteki malların üzerindeki etiketlere takılır hemen. Buradan ülkemizdeki fiyatlarla karşılaştırmaya giderek, ya da emekli maaşımızla ilişkilendirerek bu yörenin bize göre ucuz ya da pahalı bir yer olup olmadığı konusunda kanaate varırım. Öncelikle Hong Kong’da, Çin’in egemenliği altında olmasına rağmen, kendi özel durumundan dolayı ayrı bir para biriminin olduğunu belirtmeliyim. Kullanılan para birimi Hong Kong Doları(HKD). Amerikan doları ile karşılaştırıldığında yaklaşık 1 USD = 7,5 HKD. Biz bildik bileli böyle. Türk lirasına gelince durum biraz karışıyor. Önceleri 1 TL = 2 HKD iken, bizde ”papaz, Trump vs.” derken neredeyse başa baş hale geldi. Bizim içinde kolaylık oldu bir taraftan. Kaça bölecektik kaçla çarpacaktık zahmetinden kurtulduk. Önce aşağıda market raflarında gördüğüm bazı malların etiket fiyatlarına bir göz atalım dilerseniz.

Ekmek –> 18 HKD
İçme suyu (4,5 litre plastik şişede) –> 23 HKD
Yumurta(12 adet) –> 30 HKD
Dolma biber(1 adet organik) –> 19 HKD
Taze incir(4 adet) –> 39 HKD
Elma(3 adet normal) –> 10 HKD
Elma(4 adet organik) –> 43 HKD
Yoğurt (1/2 kg) –> 45 HKD
Süt paket (1 litre) –> 35 HKD
Yaş üzüm (1 kg) –> 35/40 HKD
Et (1kg) –> 300/400 HKD
Meyve suyu DİMES(gerçekten var) –> 22 HKD

Bu çizelgeden anlaşılacağı üzere, pazarda marketlere göre biraz hesaplı olsa da özellikle sebze ve meyve fiyatları çok pahalı. Ülkenin tarım yapılan toprağının çok az olması ve ihtiyacın büyük bir çoğunluğunun dışardan ithal edilerek karşılanması bunda büyük bir etken.

Önemli bir gider kalemi olan ev kiralarının da büyüklüğüne, muhitine ve konforuna göre değişkenlik gösterdiğini söyleyebiliriz. 10.000-50.000 HKD arasında değişen bir fiyat verilebilir ev kiraları için. Bu arada aylık kirası 350.000 HKD olan villa türü evlerinde bulunduğunu söylersem şaşırmayın sakın.

Ulaşım giderlerine gelince ülkede ulaşım adalar arasındaki yolcu vapurları, alt yapısı çok iyi gerçekleştirilmiş metro sistemi, elektrikli iki katlı tramvaylar, iki katlı otobüsler, minibüsler ve ticari taksiler ile sağlanmaktadır. Ticari taksilerin dışındaki bütün toplu taşıma araçlarında içine önceden belli bir para yüklenen Octopus kart kullanılmakta. Bu kartla birçok işyerinde alış veriş de yapılabiliyor. Gideceğiniz mesafeye, yapılan aktarma sayısına göre karttan 2-85 HKD para çekiliyor. Ticari taksilerin hemen hepsi Toyota marka ve çoğunluğunda direksiyon yanından vitesli. Taksimetreler 24 HKD‘den açılıyor ve ilk 2 km bu ücretin içinde. Daha sonra her kilometre için 8.5 HKD ödüyorsunuz. Ayrıca bagaja konan her parça bavul için ödenecek 6 HKD ile tünel geçiş ücretleri de müşteriye ait. Akaryakıt fiyatları olarak dizel yaklaşık 14 HKD, kurşunsuz benzin için ise 17 HKD olan miktarı açıkladıktan sonra buradaki hayat pahalılığı konusunda sanırım okurlarım bilgi sahibi olmuştur. Yani bizim üç aylık emekli maaşı ile burada bir hafta zor çıkarılır. Hele asgari ücret üç gün yetmez.

Bize göre öyle de, Hong Kongluya göre durum nasıl diyebilirsiniz. Burada asgari ücret 5.000 HKD civarında. Tabi bu ücretin çok üstünde kazanıyor birçok kişi. Özellikle nitelikli mesleklere sahip olanların çok iyi gelirleri var. Örneğin uzman doktorun özel kliniğindeki muayenesi 1500-2000 HKD olarak geçiyor. Öğretmen maaşının 30-35bin HKD olduğunu, evde tavana monte edilecek bir lamba ya da tamir edilecek bir musluk için 300-600 HKD ücret istendiğini söyleyerek bu bölümü bitirmekte yarar var. Netice itibariyle burada yaşayanlar fiyatlar ile ücretler arasında çok üst düzeyde bir denge kurmuşlar yıllardır böyle yaşayıp duruyorlar. Onlar ersin muradına biz çıkalım kerevetine.

ALLAH’IMIZ VAR

“Onların doları varsa bizim halkımız, Allah’ımız var” Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan bu cümleyi dövizin çılgınca yükselmesi üzerine kurdu. Bunun etrafına medyada çok gayri ciddi bulup eleştirenler de oldu, bu cümleye çok derin anlamlar yükleyerek ve analizler yaparak destek çıkanlar da oldu. Bu sözlerin ne niyetle söylendiği ya da toplumda bir karşılığı olacak mı zaman gösterecek. Bu cümle bana çok bilindik masal, fıkra ve hikâye karışımı yazıyı hatırlattı. Farklı kaynaklarda konusunun öznesi yerine göre imam veya papaz olarak yer aldığına da rastladım. İzninizle önce bu hikâyeyi okurlarımla paylaşmak isterim.

Yeryüzünün bir köşesindeki bir köyü/kasabayı sel basmış. Zaman ilerledikçe sel suları evlere de girmeye başlamış. Bunun üzerinde oradaki halk nesi var nesi yok alelacele toparlanıp oradan uzaklaşmaya başlayarak, mallarını ve canlarını kurtarma telaşı içine girmişler. Giderken köyün camisinin (ya da kilisenin) yanından geçerken imama da (ya da papaza) nesi var nesi yok toplayıp kendilerine katılmalarını söylemişler. Fakat imam kendisinin Allah’ın evinde olduğunu, bırakamayacağını, ömrünü buraya harcadığını, Allah’ın da kendisini kurtaracağını, dolayısı ile de gelemeyeceğini söylemiş. Giderek yükselen sel suları bizim din görevlisini caminin çatısına kadar çıkmaya zorlamış. O sırada bir botla yanına yanaşan bir komşusunun yardım talebini de yine aynı gerekçe ile reddetmiş. Sel suları yükseldikçe bu defa imam minarenin en yüksek şerefesine çıkmak zorunda kalmış. Bu sırada uzaktan durumu gören bir helikopter yardım için yanına yaklaşmış. Tanrının kendisini muhakkak kurtaracağına inanan imam bu teklifi de kabul etmemiş, tabi neticede hakkın rahmetine kavuşmuş. Masal bu ya öteki dünyada büyük hesaplaşma başlayınca bizimki tanrıya “Ben senin için ömrümü harcadım. Her günüm ibadetle ve insanları senin yoluna davet etmekle geçti. Büyük sel felaketinde beni kurtaracağına çok inanmıştım ama sen kurtarmadın” diyerek hayal kırıklığını ifade etmiş. Bunun üzerine Tanrı “Hey benim saf kulum sana köylüyü, botu, helikopteri kim gönderdi sanıyorsun?” demiş.

Yani demem o ki bizim dolar hikâyesi bu günün, bu haftanın ya da bu ayın meselesi değil elbet. Sanırım bunu en iyi bilenlerin başında Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan geliyor. Yoksa önünde bir buçuk yıl dikensiz gül bahçesi olsaydı erken seçime gitmek zorunda kalınmazdı. Durumun bu noktaya geleceği birçok kişi tarafından aylar hatta yıllar önce defalarca söylendi, yazıldı, çizildi. Ama insanoğlunun garip bir huyu var, hep duymak istediklerinin söylenmesini ister. Bu ise en kolayı… Yandaş medyaya kapağı attın mı ver mehteri, ver gazı, üst akıl, komplo, herkes bize düşman… Diyerek bir elin yağda bir elin balda yaşayıp gidersin. Bu devirde -hatta her devirde- zor olan muhalif olmak… Sözlerin gerçek bile olsa söyleyen, yazan için risk taşır. Hedef gösterilmek, linç edilmek, aylarca tutuklu kalarak yargılanmayı beklemek var işin içinde. Ama yiğidi öldürüp hakkını da vermek gerekir arada bir de olsa.

Mesela; “Suriye işine fazla bulaşmayalım. Yurtta sulh cihanda sulh, komşularla karşılıklı çıkar ve barış içinde olma” gibi öneriler hiç dikkate alınmayıp, hatta bu önerileri yapanları düşman kampta gösterirken, oyun kurucu olma, dünya lideri olma gazının bizi getirdiği durumun bu günlere gelmekte hiç payı yok mu dersiniz?

Mesela; bu otoyollar, köprüler, hastaneler güzel de araç garantileri, yolcu garantileri, hasta garantileri biraz abartılı olmuyor mu? Bin odalı saraylar, kaçıncısının yapıldığını ve ne işe yaradığını bilmediğimiz muhtarlar buluşması, üç yüz odalı yazlıklar, alışveriş merkezleri çok katlı binalar ve nihayetinde Sayın Cumhurbaşkanının da şikâyetçi olduğu betonlaşma bu günlerin habercisi değil miydi?

Mesela; “Bu Fetö denen adama fazla güvenmeyin. Bunların gizli planları var. Ne yapacakları belli olmaz. Aman bunlara orduyu, yargıyı, emniyeti teslim etmeyin.” telkinlerine kulak asılsaydı, her şeyin başı olan yargı tarafsızlığı, güvenirliliği tartışır hale gelir miydi?

Mesela; 4+4+4 gibi kafalarda dindar ve kindar nesil yetiştirme kavramından başka bir iz bırakmayan, ne getirdiği ve ne götürdüğü hala anlaşılamayan bir eğitim modeli yerine bütün paydaşların ve çağdaş dünya gerçeklerinin dikkate alındığı, bu arada isteyen öğrencinin istediği derinlikte dini bilgisini de alacağı bütünleştirici model üzerinde uzlaşılamaz mıydı?

Mesela; özellikle tarımda kendine yeten bir Türkiye’den, hayvanı, samanı dahi ithal eden bir ülke haline geldikten sonra, dış ticaret ve cari açıklardan nasıl kurtulur? Bu günlerin hazırlayıcıları arasına bunları da ekleyebiliriz.

Bu örnekleri daha da çoğaltabiliriz. Ama araba devrildikten sonra yol göstermiş durumunda olmak da istemem hani. Kısacası mesele rahip meselesi değil. Bu olsa olsa meseleye sadece tüy dikmiştir. Rahip salınsa bir türlü, salınmasa bir türlü. Sakal bıyık meselesi yani. Buradan onurlu bir çıkış olur mu? Bu konu üzerinde biraz kafa yormam gerekecek. Bir yol ve yöntem geliştirebilirsem önümüzdeki günlerin yazı konusu olarak düşünebilirim.

ALTINOLUK GÜNLERİ / ŞEMSİYE TARLASI

On yıldan fazladır çoğunlukla yaz aylarını geçirdiğimiz Altınoluk ile ilgili blogum epey yazı ve görseli barındırmaktadır. Bu yazıların büyük çoğunluğu belkide tamamı bu coğrafyanın insana haz ve mutluluk veren bir içeriğe sahip olmuştur. Belki bir çok kişinin aklına burada her şey yolunda mı, insanı rahatsız edecek bir durum görüntü hiç mi yok, şeklinde düşünceler takılabilir. Doğrusunu söylemek gerekirse aynı sorgulamayı ben de kendi iç dünyamda yaparım zaman zaman. Ama yaşanan güzellikler hatırına  bazı olumsuzlukları -zaman içinde düzeleceği beklentisi içinde- görmezden gelmenin doğru olduğunu düşündüm hep. Fakat bazı durumların adeta kronikleşerek yıllarca sürdüğünü görünce artık dile getirmenin şart olduğuna karar verdim.

Yazı içindeki resimden de anlaşılacağı gibi evimizin güzel sahilinde süregelen ve sezon boyu devam eden şemsiye sabitleme furyası başlı başına bir çirkinlik abidesi bence. Sabahları ya da akşamları biraz deniz havası almak, yürüyüş yapmak için sahile indiğinizde sandalyeleri, şezlongları, masaları, sehpaları hatta kanosu ile iple paketlenmiş şemsiye ormanını görünce bütün keyfim kaçıyor doğrusu. Geçtiğimiz yılda yüz metrelik bir mesafede yüzden fazla sabitlenmiş şemsiye saymıştım. Bunları yapanların sahilin istifade edildiği sürece herkese ait olduğunu, yararlanmadığınız süre için  oraya bir şemsiyeyi sabitleyerek aylarca işgal etmenin doğru olmadığını bilmemeleri mümkün değil. Bu vatandaşlarımızın hepsi büyük şehirlerden gelen, apartmanlarda yaşayan ve ortak alanların kullanımı konusunda bilgisi olan kişiler. Çoğu da bizim dostumuz, komşumuz. Bu durum kendilerine söylendiğinde size de hak veriyorlar ama “Benden önce koymuşlar ben de koydum.” mazeretine sığınarak doğruyu aramak ve gerçekleştirmek yerine kendine fayda sağladığı için yanlışın parçası olmakta bir sakınca görmüyorlar.

Buraya kadar olan kısım insanların kendi bilgi görgü ve anlayışı ile ilgili. Herkes kendi sınırını ve sorumluluğunu bilse zaten böyle bir resim ortaya çıkmazdı. Bir de yönetimlerin bu konuda tedbir alma ve denetleme sorumluluğu var. Bu konuda da karnemiz pek iyi değil ne yazık ki. Bu durumu ben  görüntüleri ile birlikte geçmişte ilgili belediyelere aktardım. Göstermelik olarak senede bir kez şemsiyeleri toplar gibi yapıyorlar daha sonra herkes bildiğini okuyor. Ya da bu sene olduğu gibi “Talebiniz ilgili müdürlüğe iletilmiş olup ekiplerimiz tarafından gerekli inceleme yapılacaktır” türünden bir cevapla iş zamana yayılmaktadır. Ben yine de umutsuz değilim. Sahilimiz güzel görüntüsüne inşallah kavuşur diye düşünüyorum.  

ANTALYA GÜNLERİ / KONYAALTI PLAJI (YENİ HALİ)

Yaklaşık bir yıl önce aynı başlıkla bir yazımın olduğunu hatırlatayım önce. Fakat geçen zaman içinde gözlemlediğimiz gelişmeler aynı konuda ikinci bir yazı yazmayı zaruri kıldı. Geçtiğimiz sonbaharda Konyaltı plajı ile paralel istikametteki Akdeniz Bulvarı büyük tahta/sunta levhalarla çevrilerek trafiğe kapandı ve ardından bu kapalı alanda hummalı bir çalışma başladı. 6-7 kilometrelik sahil boyunca çalışmalar yaz aylarına kadar devam etti. Haziran ayında Antalya’ya geldiğimizde çalışmaların nerede ise yüzde doksanı bitmiş,  aylarca insanları sahilden ayıran tahta levhalar sökülmüş ve Konyaaltı Sahili ve Plajı yeni yüzü ile ziyaretçilerin hizmetine açılmış oldu. Ben bu sahili eskiden beri sever ve beğenirdim. Ama demek güzelin de güzeli mükemmelin de mükemmeli olabiliyormuş dedirtecek bir tablo karşıladı bizleri.

Öncelikle yoğun trafiğin yaşandığı Akdeniz bulvarı çok güzel bir biçimde sahil bütünlüğüne dahil edilmiş, genişleyen alanlarda daha çok yayaların istifadesine uygun düzenlemelerin yapılmış olması son derece sevindirici. Daha önce 97 bin metrekare olan beton zeminin 3o bin metrekaresinin yeşillendirilmesi gerçekleştirilmiş. Ayrıca dikilen beş bin ağaç da ortama başka bir güzellik katmış diyebiliriz. Proje bütünlüğü içinde çocuk parkları, yetişkinler için spor ve egzersiz alanları, restaurant ve kafeler, yürüyüş ve bisiklet parkurları, çok sayıda araç park alanları, evcil hayvanlar/köpekler için oynama alanları, basketbol sahaları, 34 büfe, 26 şemsiye/şezlong alanı, inşaatı devam etmekte olan 40 kadar ticari işletme gelecekte Konyaaltı’nda misafirlerine hizmet vermeyi bekliyor diyebiliriz. Samimi olarak belirtmem gerekirse evveliyatı ile de karşılaştırıldığında ben yeni durumu beğendiğimi söyleyebilirim. İyice tamamlandığında sanırım çok daha güzel olacak. Sahilin ve denize girilen kısımların her daim temiz ve düzenli tutulması için çalışan onlarca emekçi de yürekten teşekkürü hak ediyor.

Tabii hiç mi eleştirilecek yanı yok derseniz elbette ufak tefek eksiklere de arada bir rastlanıyor. Kalitesiz bir işçilik, uygun olmayan malzeme kullanımı gibi durumlardan kaynaklı sebeplerle insanın biraz keyfinin kaçtığı oluyor ama bunlar büyük resmi etkileyecek boyutta değil. Ayrıca daha hizmete girişinin üzerinden bir kaç gün geçmeden koparılmış duş başlıkları, tahrip edilmiş musluklar, pisletilmiş, gelişigüzel atıklar bırakılmış soyunma kabinlerini görünce de iğneyi kendimize batırmamız gerektiğini düşünüyor ve klasik “Eğitim şart”cümlesini fısıldıyorum kendi kendime.

Bir de bu proje ile ilgili sosyal medyada dolaşan şu kadar liraya mal olmuş, yandaş firmalara (Hülya Koçyiğit’in damadı) işletmesi peşkeş çekilmiş gibi haberler dolaşıyor. İşin bu kısmı ile ilgili benim derinlemesine bilgim yok doğrusu. Vebalı boynuna deyip şimdilik bu bölümü kapatalım.

ANTALYA GÜNLERİ / ATATÜRK KÜLTÜR PARKI

Son aylarda hatta son yıllarda blogumu biraz ihmal ettiğimi itiraf etmeliyim. Oysa Antalyada ikamet ettiğimiz günler ilerledikçe yakın çevremizdeki güzellikleri yazılarıma eklemezsem en azından Antalyaya haksızlık etmeyerek bir vefa borcunu da yerine getirmiş olurum diye düşündüm.

Evimize oldukça yakın olan Atatürk Kültür Parkı, Konyaaltı ilçesinin bitiminden itibaren başlayan Muratpaşa İlçesi sınırları içinde kalmakta ve Dumlupınar Bulvarı, Antalyaspor Alt Geçidi ile Sakıp Sabancı Bulvarı ile çevrelenmiştir. 2006 sonlarında hizmete açıldığı belirtilen ve Antalyanın meşhur falezlerinin üstünde oldukça geniş bir alana yayılmış olan bu parkta birçok kafe, restaurant ve tesis yer almaktadır. Hafta sonları ailecek gelinerek bisiklet sürmek, uçurtma uçurtmak, göl kenarında ördeklerin yüzmesini seyretmek için ziyaretçilerine bulunmaz fırsatlar sunduğunu belirtmek isterim.

Bir de Antalya’nın meşhur cam piramidinin de bu park içinde bulunduğunu hatırlatmakta yarar var sanırım. Başta geleneksel Antalya Film Festivali olmak üzere birçok konser, fuar gibi sosyal ve kültürel etkinliğin gerçekleştirildiği bu yapı doğrusunu söylemek gerekirse bana çok cazip gelmedi. Estetik bulmadığımın yanı sıra Antalya gibi yazların çok sıcak geçtiği bir coğrafyada adeta devasa bir serayı andıran yapının klimalarla soğutulması için çok yüksek tutarlarda elektrik faturası ödendiği kulağıma gelen dedikodular arasında. Kısaca yerini ve güzelliğini hatırlattığım bu parka yolunuzu çevirirseniz muhakkak mutlu olacağınıza ve buradan da mutlu ayrılacağınıza iddiaya girebilirim.

ANTALYA GÜNLERİ / KOVADA GÖLÜ

Antalya’da ikamet günlerimiz artmaya başladıkça yavaştan çevreyi tanıma etkinliklerine de iştirak etmeye başladık. Bunlardan biri olarak da Antalya’ya 150 kilometre kadar uzaklıktaki Kovada Gölüne düzenlenen bir geziye katıldık. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin organize ettiği bu yolculuğumuz 5 Kasım Pazar sabahı saat 8.30 da başladı. Otobüsümüzle Burdur istikametine ilerlerken 50. kilometrede ilk molamızı verdik. Aksu çayı üzerinde sulama, taşkın kontrolü ve elektrik enerjisi üretimi amacı ile 1990lı yıllarda tamamlanan ve içerisinde balık çiftliklerinin de bulunduğu Karacaören baraj gölünün kıyısındaki Gölbaşı tesislerinde biraz dinlendik. Bu arada kahvaltımızı da yaptık. Nihai hedefimiz olan Kovada gölüne gitmek üzere buradan ayrıldığımızda önümüzde daha yaklaşık 100 kilometrelik bir yolumuz vardı.

Kovada Gölüne ulaşmamızı geciktiren sebeplerin başında yolunun bir kısmının dar ve virajlı olması geliyordu. Göller bölgesinde Eğirdir gölünün adeta bir uzantısı olan Kovada gölünde sonbaharı yaşamak gerçekten muhteşemdi. Kafile rehberi eşliğinde yürüyüş güzergahında yaptığımız gezintide bu güzellikleri yaşarken bir yandan da bol bol fotoğraf çekmeyi ihmal etmedik. Zeminin daha çok kayalık olması zaman zaman yürüyüşü zorlaştırsa da bu zorluk ve zahmet bu güzelliğe değer diye düşünüyor insan. Göl çevresindeki ikinci yürüyüş güzergahımız da gölün etrafını çevreleyen tepelere tırmanmak biçiminde oldu. Altınoluk’ta benim zorluk derecesine göre 1, 2, 3 diye sıraladığım yürüyüş rotasına benzer bir yürüyüşün sonunda adeta tırmandığımız zirveden gölün muhteşem görüntüsünü başka bir açıdan izledik.

Muhteşem görüntüsü yanında burası ile ilgili birkaç ayrıntıyı eklemekte yarar var diye düşünüyorum.  1790 hektarı göl alanı olmak üzere 6534 hektarlık bu alan 1970 yılında milli park olarak koruma altına alınmış. Denizden yüksekliği 908 metre olan bu göl alanında 75 familyaya ait 259 cins bitki-ki bunların 28 çeşidi sadece bu bölgeye özgü endemik bitki- türünün bulunduğu, 167 adet kuş türünün yanında  yaban domuzu, yaban keçisi, sincap, porsuk gibi memelilerinde burada hayat bulduğu, göl sularında da sazan gümüş balığı çeşitlerinin yaşadığı,  yine göl alanında 4 çeşit kurbağa 9 çeşit sürüngenin de yaşadığı bilgisine ulaştık..Ayrıca tanıtım merkezinde burada yaşayan canlı türleri ile ilgili bir mini müzenin de bulunduğunu hemen ekleyelim.

Sonuç olarak yolunuz bu bölgeye düştüğünde gezilecek yerler listesine Kovada Gölü Milli Parkının da eklemenizde yarar var diyebilirim.