Denemeler Rotating Header Image

BİRAZ DA KİTAP / EVLİLİĞİN DÖRT MEVSİMİ

Pandemi dolayısıyla uzunca bir süre ara verdiğimiz kütüphane ziyaretlerine yeniden başladık. Antalya’da günlerimizi geçirirken evimize yakın olan Konyaaltı Belediye Kütüphanesi uğrak yerlerimizin başında gelir. Ödünç kitap alarak okumanın yanında raflara dizilmiş kitaplara göz gezdirmek, elime alıp sayfalarını karıştırmak ayrı bir zevk veriyor bana. Bu meşgale içinde elime Gary Chapman’ın yazdığı “EVLİLİĞİN DÖRT MEVSİMİ” isimli kitap geçti. Kitabın kapağında yazarın hemen altına “Beş Sevgi Dili’nin yazarından” şeklinde bir ifade -ki birçok kitapta buna rastlıyoruz- eklenmiş olmasını hep yadırgarım. Sanırım bir pazarlama stratejisi olan bu durumlar bana kendimi aldatılmış hissettiriyor. Bununla ilgili olarak aklıma gelen bir fıkrayı okurlarım ile paylaşmak isterim.

Yazarlığa çok meraklı bir genç yazdığı deneme yazılarını ünlü bir yazara okutur. Yazar bunları okuduktan sonra gence “Yetenekli birine benziyorsun ama daha çok çalışman gerekir. Bu yazdıkların da ne yazık ki pek işe yarar şeyler değil” der. Genç büyük bir hayal kırıklığı içinde yazarın odasından ayrılırken elindeki kağıtları yazara göstererek “Bunları ne yapayım atayım mı?” diye sorunca yazar “Yok atma sakla onları ilerde ünlü bir yazar olunca yayınlarsın” cevabını verir. Ben “Evliliğin Dört Mevsimi” adlı kitabı bu karışık duygular içinde aldım ve okumaya başladım. Yıllar önce aynı yazarın “Beş Sevgi Dili” kitabını okumuş ve oldukça da beğenmiştim.

Yazının Devamı İçin Tıklayın

GİTMEK Mİ ZOR KALMAK MI?

Geçtiğimiz günlerde benim çok önemsediğim ama belki de birçok kişinin farkına varmadığı bir haber vardı medyada. Haberde özetle 42 yaşındaki Yeni Zelanda Başbakanı Jacinda Ardem’in 6 yıldır sürdürdüğü başbakanlık görevinden ve İşçi Partisi liderliğinden istifa edeceğini açıkladığı belirtiliyor. Haberde ayrıca genç başbakan artık bu işin hakkını veremediğini, devam etmesi halinde Yeni Zelanda’ya zarar vermiş olacağını ifade ettiği belirtiliyor. Oysa ülkede ne çok büyük bir kriz ne de kaybedilmiş bir seçim vardı. Belki birçok kişi böylesi bir durum karşısında “Bu nasıl şey böyle? Madem beceremeyeceksin niye girdin ve milleti yarı yolda bırakıyorsun?” diye de düşünebilir. Ama ben bu yaklaşımı insanın kendini, sınırlarını ve kapasitesini bilmesinin çok büyük bir erdem olduğu düşüncesinden hareketle çok değerli buldum ve takdir ettim ve darısı bizim siyasetçilere dedim. Seçimleri kaybetseler bile makam ve mevkilere yapışıp kalma- iktidar ve muhalefet hiç fark etmiyor- alışkanlığı adeta kronikleşmiş bir saplantı halinde.

Rahmetli Ecevit’in görevdeki son günlerini birçoğumuz hatırlar. Ayakta güçlükle durduğunu, fiziken ve zihnen giderek tükendiğini bizler bile fark ederken kendisinin fark etmemesi mümkün mü? Hadi diyelim kendisi fark etmedi, ömürlük hayat arkadaşı Rahşan Hanım bu durumda kendisine de ülkesine de yeterince faydalı olamayacağını görüp “Ülken için bu kadar çalıştığın yeter Bülent. Gel biraz da kendimize vakit ayıralım. Sen yine çok bildiğin şairliğine devam et. Ben çayını yaparken sen balkondaki çiçekleri sularsın. Senin şiirlerin eşliğinde eski günlerden konuşuruz…” diyerek daha hayırlı bir iş yapamaz mıydı? Belki o zaman daha farklı oluşumlara fırsat sağlanmış ve domino etkisi ile bugün başka bir atmosferde olabilirdik.

Yazının Devamı İçin Tıklayın

BİRAZ DA KİTAP / MELEK TERÖRİST FAHİŞE

“Melek Terörist Fahişe” Osman Balcıgil’den okuduğum üçüncü kitap. Daha önce de belirttiğim gibi Balcıgil romanlarını gerçek kişiler ve olaylar üzerine kurguluyor. Bu kitabında da bu kural geçerli. Kitap vakti zamanında genelev patroniçesi olarak tanınan Matilt Manukyan’ın dünyası etrafında şekillenmiş. Manukyan’ın kamuoyunda çok geniş yer almasının sebeplerinden biri de onca seçkin sanayici, tüccar ve iş adamlarını sollayarak altı yıl süre ile Türkiye vergi rekortmeni olması idi. Birçok vergi dairesinin girişinde yazılmış “Vergilendirilmiş kazanç kutsaldır” levhaları boşuna yazılmamış demek ki.

Bu konuları zaman zaman arkadaş grupları arasında konuştuğumuz tartıştığımız olmuştur. Bu gruplarımızda zaman zaman dini bütün, hatta din görevlisi arkadaşlarımız ve dostlarımız olurdu. Söz döner dolaşır içkiden alınan yüksek vergiler, Manukyan’ın ödediği devasa vergi, bunların aktarıldığı bütçe ve buradan yapılan harcamalar, alınan maaşlar, yapılan hayır işleri derken helal mi, haram mı ikilemi cevap arayan bir soru olarak karşımıza çıkıverirdi. “Canım bütçenin hepsi bunlardan oluşmuyor ki biz ücretlerimizi helal kısmından alıyoruz” gibi durumu kurtarma gayretleri karşısında bir arkadaş da “Hocam bir damacana temiz içme suyunun içine bir bardak pislik döksek ve akabinde içmeye kalksak bunun temiz tarafından içilmesi mümkün mü?” diyerek işi daha da karıştırırdı.

Yazının Devamı İçin Tıklayın

AH ŞU BATILILAR YOK MU?

Diyanet İşleri Başkanımız Ali Erbaş katıldığı bir konferansta “Bugün batılının ürettiği ilim faydadan çok zarar veriyor” demiş. Eskiden bu konu ile ilgili “Batının ilmini alalım ama ahlakını almayalım” gibi daha nazik ve seçici bir dil kullanılırdı. Anlaşılıyor ki sayın başkanımız el arttırmış ve batının ilmini de zararlı bulmuş. Bu cümle bana yıllar önce okul arkadaşım Ahmet Karaçalı’nın anlattığı bir fıkrayı hatırlattı.

“Nasrettin Hoca ya da Temel bir gün” diye başlar çoğu fıkralar ama biz daha evrensel olması için adamın biri diye başlayalım. Evet adamın biri asli ibadetlerden biri olan hac yükümlülüğünü yerine getirmek için kutsal topraklara gider. Buradaki prosedüre uygun olarak sıra şeytan taşlamaya gelir. Orada bulunan herkes bu iş için nohut kadar, fındık kadar taşları kullanarak sembolik bir biçimde şeytanı taşlarlar. Fakat bizimki en küçüğü yumruk kadar olan taşları kucağına toplayıp büyük bir öfkeyle şeytana fırlatarak bir yandan da “Sen değil misin kör olası bana komşunun gelinine uçkur çözdüren, sen değil misin baldıza yan gözle bakmama sebep olan, sen değil misin…” diyerek cümle ahlaksızlıklarının faturasını şeytana çıkartır. Herhalde insanoğlunun kendi olumsuzluklarını kendi dışındakilere yüklemesinin bundan daha açık bir anlatımı olmaz diye düşünüyorum.

Yazının Devamı İçin Tıklayın

BİRAZ DA KİTAP / EN HÜZÜNLÜ EYLÜL

“EN HÜZÜNLÜ EYLÜL” Osman Balcıgil tarafından yazılmış. Bu yazarın daha önce “Ela Gözlü Pars: Celile” adlı kitabını okumuştum. Diğerlerini bilmem ama bu iki kitaptan edindiğim izlenim, Balcıgil eserlerini gerçek yaşanmış kişiler ya da tarihsel dönemler üzerine kurguluyor. “Ela Gözlü Pars: Celile” kitabında ünlü şairimiz Nazım Hikmet’in annesi Celile’yi anlatıyor Balcıgil. Osmanlı sarayında, Avrupa’da çok iyi eğitim gördüğü ve çok mükemmel bir ressam olduğu kadar mücadeleci duruşu da anlatılıyor bu kitapta. En çok da gönlünü kaptırdığı bir başka şair Yahya Kemal ile olan gönül ilişkisi etraflıca ele alınmış. Hafızalarımızda birçoğunun da bestesi yapılan, Endülüs’te Raks, Sessiz Gemi, Dönülmez Akşamın Ufkundayız gibi şiirlerin sahibi şair bu aşkı taşıyamayarak Celile’yi yarı yolda bırakıyor. Dahası ömrünün büyük bir bölümü zindanlarda geçen Nazım Hikmet için yazar, çizer ve aydın kesim tarafından gösterilen dayanışmaya, büyük şairliğine hiç yakışmayan bir şekilde uzağında kalarak kaypak ve omurgasız bir tutum sergiliyor. Neyse biz başlığımızın konusu kitaba dönelim.

“En Hüzünlü Eylül” tek parti yönetiminden çok partili hayata geçiş tarihi olan 1950 yılı ile bu devrin son bulduğu 1960 yılları arasına kurgulanmış. Büyükada’da yaşayan ama İstanbul ile de bağlantıları olan, birisi Rum diğeri Türk olan iki komşuyu tanıyarak dalıyoruz kitabın sayfalarına. Aynı zamanda çok yakın dostlukları olan bu ailelerin çocukları Yorga ve Suzan çocukluk, gençlik, üniversite arkadaşlığı derken -bizlerin kafasında bin bir düşünce ve önyargı varken- birbirlerine âşık oluyor. En masum, en naturel en sahicisinden hem de. Bu büyük aşk -belki yine şaşıracaksınız ama-ailelerinden de çok büyük destek görüyor ve alkış alıyor. Fakat ne yazık dünya ve hayat sadece bu aşktan ibaret değil. Ülke içinde ve dışında gelişen olaylar iki aşığı bir bilinmezliğe doğru sürüklüyor.

Yazının Devamı İçin Tıklayın

GİZLİ ÖZNELER YA DA DİĞER FAİLLER

Günlerdir gündem bir tarikat şeyhinin 6 yaşındaki kızını 29 yaşındaki müridine nikahlaması konusu ile çalkalanıyor. Olayın başlangıcı 15 yıl kadar öncesine dayanıyor. Mağdure kızımızın 6 yaşından itibaren cinsel istismara maruz kalıp 14 yaşında hamile kalması ve hastaneye başvurması nedeniyle durum gün yüzüne çıkmaya başlıyor. Ne yazık ki bundan sonraki süreç de tam bir yürekler acısı. Sahte kemik yaşı tespitleri, ayan beyan ifadeler, olayın failleri isim isim ortada iken bir tweet atanı apar topar içeri atan adaletimiz bu durum karşısında haftalarca, aylarca top çevirme ya da topu taca atma talimleri yapıyor. Kaçma, delil karartma gibi ihtimalleri dahi dikkate almadan altı ay sonrasına gün veriyor. Neyse ki toplumsal baskı ve medyanın gücü ile duruşma bir ay sonrasına çekildi ve ayrıca faillerin tutuklanması ile ilgili prosedür başladı. Bir gaz alma hamlesi değilse geç de gelse bu hassasiyet önemli yine de.

Olayın yukarıda özetlediğim kısmı artık herkes tarafından biliniyor. Ben bu ve buna benzer olayların bilinmeyen ya da bilinmezden gelinen bir başka yönüne değinmek istiyorum. Olayın başlangıcının nikahla ilişkilendirildiği düşünüldüğünde bu kim ve kimlerin tanıklığı ile gerçekleştirmiştir. Ben bunlara “GİZLİ ÖZNE” diyorum. Bu kadar toz duman içinde bu figüranlardan hiç söz edilmemesi çok şaşırtıcı geldi bana. Mesela elindeki kılıcı ile hutbeye çıkan Diyanet İşleri Başkanımızın “Bu konuda başkanlığımızda görevli hiçbir imamın dahili yoktur” ya da “Bu konuda ihmali görülenler ile ilgili adli ve idari işlemler başlatılmıştır” gibi bir beyanlarını duymadık.

Yazının Devamı İçin Tıklayın

BAD-EL HARAB-ÜL BASRA

Arapça bir deyim olan yazının başlığının tam tercümesi “Basra harap olduktan sonra” şeklindedir. Bu deyimin Moğolların Basra’yı yakıp yıktıktan sonra kendisine akıl danışılması üzerine bir alim tarafından söylendiği rivayet edilmektedir. Bu deyimin ortaya çıkışı ile ilgili başka hikayeler de mevcuttur. Yazımı uzun tutmamak için bunlardan bahsetmeyeceğim. Meraklı olanlar Google amcayı ziyaret ederek öğrenebilirler. Halk arasında daha çok “İş işten geçtikten sonra” anlamında kullanıldığını biliyoruz. Ülkemizde de hem dış politikada hem iç politikada bize bu deyimi hatırlatacak ilginç olaylara tanık olmaktayız.

En son Sayın Cumhurbaşkanımızın yıllardır her ortamda ve zeminde kendisi ile ilgili -tabii olumsuz anlamda- söylenmedik söz bırakmadığı, bu şahısla asla aynı masaya oturmayacağını cümle aleme ilan ettiği Mısır Devlet Başkanı Sisi ile el sıkışarak samimi bir poz vermesi, ayrıca nerdeyse kanlı bıçaklı olduğumuz Suriye başkanı Esad ile görüşmeye yeşil ışık yakması, bana yukarıdaki paragrafta açıklamasını yaptığım deyimi hatırlattı. Cumhuriyetin yurtta barış, dünyada barış, komşuların iç işlerine karışmama, milli çıkarları önceleme gibi geleneksel anlayışlarından monşer politikası diyerek uzaklaşmanın bir faturası belki yaşananlar.

Yazının Devamı İçin Tıklayın

DEZENFORMASYON / 2

Geçtiğimiz ay cumhuriyetin ilanının 99. yılını kutladık. Seneye inşallah bir asırlık bir geçmişi olacak genç cumhuriyetin. Bu yıl kutlamalardan çok zihinleri AK Parti Grup Başkanvekili Mahir Ünal’ın “Cumhuriyet; bizim lügatimizi, alfabemizi, dilimizi hasılı bütün düşünme setlerimizi yok etmiştir…” şeklindeki sözleri meşgul etti. Tabii bunlar öylesine kahvehane muhabbeti içinde söylenmiş şeyler değil. Cumhuriyet öncesi okur yazarlık oranı, okullaşma oranı, basılı yayın sayısı ile ilgili istatistiklere bile bakılsa Mahir Ünal’ın bu değerlendirmesi biraz insafsız gibi geldi bana. Gerçi bu konuda Sayın Cumhurbaşkanının da “Son derece zengin, bilim yapmaya, üretmeye son derece müsait bir dilimiz varken, bir gece yattık sabah kalktık, baktık ki o dil yok” sözlerini hatırlayacak olursak bu konuda Mahir Ünal’ın yalnız olmadığını anlayabiliriz. Devlet Bahçeli’nin çıkışı ile şimdilik bu konu yeri ve zamanı geldiğinde yeniden servis edilmek üzere buzdolabına kondu. Olan Mahir Ünal’ın Grup Başkanvekilliğine oldu.

Benim asıl merak ettiğim, acaba bu söylemlerin sahibi olanlar bu konuda gelmiş ile, geçmiş ile derinliğine bir inceleme araştırma yapmış ve inanarak mı bunları söylüyorlar, yoksa konjonktürel olarak alıcısı olacağını düşünerek bir söylem mi geliştiriyorlar. Herkes bilir ki bu devirde -hatta her devirde- aydın olmak, demokrat olmak çağdaş olmak ve toplumu da bu hedeflere doğru sürüklemek kolay iş değil. Emek ister, yürek ister, sabır ister. Velhasıl çok şey ister. Ama onun yerine bütün olumsuzlukların sebebini duruma göre bazen cumhuriyete ve onun kazanımlarına, o tutmazsa dış güçlere, o da tutmazsa kadere ve naslara bağlamanın kolaycılığı varken meşakkatli yollara girmenin bir gereği yok diye düşünülüyor olmalı.

Yazının Devamı İçin Tıklayın

DEZENFORMASYON / 1

Sevgili okurlarım yazının başlığına bakıp geçtiğimiz günlerde kabul edilen ve muhalefetin adına “Sansür yasası” dediği düzenlemeden bahsedeceğimi sanmasın. O yasanın hangi amaç ile çıkarıldığı, nasıl ve kimlere uygulanacağı konusu herkesçe malum. Ben yine de bu konuya yakın, karşılaştığımda beni çileden çıkaran, adeta saçımı başımı yolacak duruma getiren konulardan bahsedeceğim.

Şu meşhur Lozan’ın gizli maddeleri masalını hepiniz duymuş olmalısınız. Geçenlerde sosyal medyada gezinirken bir sokak röportajında yine bu konuya rastladım. Malum soruya muhatap olan kişi kılık ve kıyafeti oldukça düzgün orta yaşlı hatta mürekkep yalamış birine benziyordu. Elindeki akıllı telefonu ile de tam bir özgüven patlaması yaşıyordu. 2023 yılında Lozan anlaşmasının gizli maddelerinin süresi dolacağını, bizi elimizi kolumuzu bağlayan bu gizli maddeler yüzünden kendi pamuğumuzu üretip işleyemediğimizi, madenlerimizi ve petrolümüzü çıkaramadığımızı ballandıra ballandıra anlatıyordu. Röportaj yapan kadın bir ara söze girerek kendisine “Siz Lozan anlaşmasını okudunuz mu?” sorusuna “Ben bizzat okumadım ama bu problem değil, girersin internete okursun” cevabını verdikten sonra kendi hayal dünyasındaki yolculuğunu sürdürmeye devam etti.

Yazının Devamı İçin Tıklayın

GİDİŞAT / 3

Ülkesi için, toplumu için endişe duyan seçmenlerin umut bağladığı muhalefet, namı diğer altılı masa giderek “Yok arkadaş, bunlardan ne köy olur ne kasaba” kulvarına girecek diye endişe etmeye başladım. Muhalefetin itici gücü, lokomotifi durumunda olan CHP ve onun lideri Kılıçdaroğlu’nun da bekleneni tam olarak vermediğini düşünenler çoğalmaya başladı. Tamam, Kılıçdaroğlu ahlaklıdır, dürüsttür, iyi niyetlidir, sözünün eridir gibi sayacağımız bir dizi meziyetlere sahip olduğundan da kuşkum yok. Ama bütün bunların işe yarayıp yaramayacağı konusunda kuşkuluyum. Öncelikle Kılıçdaroğlu’nun ben dili ile konuşmasını iletişim açısından hatalı buluyorum. Belli ki Sayın Cumhurbaşkanın “Benim bakanım, benim valim” söylemlerinden etkilenmiş olacak ki ben ile başlayan cümleler sadece altılı masa ile ilgili değil kendi partisi açısından da arızalı sanki. Parti başkanının sadece kendisinden ibaret olmadığını, yetkili organları, örgütü ve hatta ittifak içinde olduğu ortakları olduğunu hatırlayarak “Biz” ile başlayan cümlelere daha çok yer vermesi gerektiğine inanıyorum.

Bir de söylediği her sözün, sergilediği her davranışın birkaç hamle sonrasındaki muhtemel sonuçlarını tahmin etmesi gerekir. Örneğin toplumsal düzeyde zaten hallolmuş olan başörtüsü ile ilgili yasal düzenleme teklifinden amaçlarının ne olduğunu hala anlayabilmiş değilim. Özellikle ekonomik sorunlar ile iyice bunalmış olan iktidar için adeta can simidi gibi geldi Kılıçdaroğlu’nun bu teklifi. Bir yandan başörtüsü sorununu biz çözdük öyle bir sorun yok derken diğer yandan anayasa değişikliği ve referanduma kadar uzayan ve seçime kadar tepe tepe kullanacakları bir malzemeye kavuşmanın sevincini yaşıyorlardır. Her halükârda ve her aşamada karşı olanlar, bizden olanlar kamplaşmasını diri tutmaya hizmet edeceği muhakkak bu gidişatın.

Yazının Devamı İçin Tıklayın