Denemeler Rotating Header Image

ARTÇI BİR GÖÇ DAHA / VE MURATLI’DAYIZ

1956 yılına gelindiğinde Muzruplu köyündeki durumumuz fena değildi. Çiftçiliğin yanında dedem köy imamlığı yapıyordu. Ayrıca küçük bir bakkal dükkanımızla birlikte değirmenimiz de vardı. İlk kez köye bir çift at ve inekle çekilen biçer serer makinasını almıştık. Bu makinenin “Fahr” marka olduğunu çok iyi hatırlıyorum. Bütün bu sahip olduklarımıza rağmen gelişmeler bizi –daha doğrusu dedemi- yeni bir göç arayışına itti. O sırada 10 yaşında olan ve 3. Sınıfa geçmiş olan(Öğretmen olan Fikret amcamın yanında 1 ve 2. Sınıfı okumuştu)Nusret amcam ve okula başlama yaşı gelen benim ve daha sonrakilerin durumları bu kararı almalarında etkili olduğunu zannediyorum. Yine bilindik yöntemlerle 1956 yılında Muratlı’da bir tarla ortasına yapılan bir kerpiç evde ilk gecemizi hiç unutamıyorum. Ertesi gün okula başlayacağımız için bizi at arabası ile dedem ve ninemler getirmişti. Evin kerpiçleri henüz sıvanmamıştı. Camları takılmadığı için hasırla örtülmüştü. Biz yere bir hasır serip onun üzerindeki yatakta geceyi geçirdik. Ertesi sabah dedem Tekirdağ’dan aldığını söylediği iki tahta çanta ve içinde bir kalem ve defterle bizi okula götürdü. Daha sonraki aylarda da annem ve babam köydeki işleri bitirince aramıza katıldılar. Daha sonraki yıllarda da köyde ne varsa hepsi satıldı ve Muratlı’da yeni bir düzen kurulmaya çalışıldı.

Muratlı’daki bu toprak evler bizi yarım asırdan fazla barındırdı. Bu evleri yaz tatillerinde birlikte gittiğimiz çocuklarım da hatırlamaktadır. 4-5 sene önce de bu evler yıkılarak yerine içinde babamın adına da bir dairenin bulunduğu  “Mola Apartmanı” yapıldı.

Amcam Nusret Mola Muratlı’da ilkokulu bitirdikten sonra Kepirtepe İlköğretmen Okulu’na, ben de ortaokulu bitirdikten sonra Edirne İlköğretmen Okulu’na parasız yatılı olarak gittik. Okullar bitince de herkes kendi yolunda hayatını yaşamaya başladı. Benim Edirne İlköğretmen Okulu’nda okuduğum 1964-1967 yıllarında babamın da 2 yıllık bir Almanya’da çalışma dönemi oldu. Almanya dönüşü birikimleri ile Muratlı’dan birkaç tarla daha alarak çifçiliği sürdürdü. Bloğumun çeşitli bölümlerinde bundan sonraki hayatım ya da hayatımız herkesin bilgisindedir.

Bu yazı dizisi burada ve bu şekilde sonlanırken bir hususu önemle vurgulamak isterim. Ben, amcalarım, biz ya da bizim gibiler devletimizin sağladığı yatılılık imkanları olmasa eminim ki eğitimimizi tamamlayamazdık. Devleti kuranlar o yokluklar içinde fakir ve yetenekli çocuklara bu imkanı sağlamakla ne büyük bir fedakarlık ve öngörüde bulunmuşlar diye düşünüyorum. Bu günlerde yaşadığımız dramatik durumları onlar yıllar önce sezmiş ki bu memleketin çocuklarını cemaatlerin, vakıfların, ağabeylerin, ablaların insafına terketmemişler.

İnşallah birileri de bundan ders çıkararak cumhuriyetin kurucu  ve temel değerlerine dönük bir eğitim arayışına girerler.

BABAMIN HİKAYESİ/ VE SON DURAK MUZRUPLU KÖYÜ

Hayrabolu’nun Muzruplu köyü benim de 6 yaşına kadar büyüdüğüm ve yaşadığım bir yerdir. Büyüklerimin anlattıkları ile daha sonra öğrendiğim bilgileri birleştirince ben oraya ilk yerleşim olayını Peygamberimizin Medine’ye Hicret edilmesi olayına benzetirim. Orada Medine’nin yerlilerine ensar, Peygamber ile birlikte gelenlere de muhacirin/muhacir kavramı kullanılır. Muzruplu’ya göçmen olarak gelenlere de yine muhacir, köyün yerlilerine de gacal dendiğini hatırlıyorum. Tıpkı hicret olayında olduğu gibi gelen muhacirlerin barınacak evleri olmadığı ayrıca mevsim olarak kış da bastırmak üzere olduğundan gelen her aile geçici olarak yerleşik olanlara misafir olarak dağıtılır. Kendilerine dahi yeterli olmayan bu insanların topraktan yapılmış sap-saman ile örtülmüş bu evlerinin bazen bir odasında, bazen samanlığında, depolarında, ahırlarının bir köşesinde bahara kadar beklemek daha doğrusu hayatta kalma mücadelesi verirler yeni vatanlarında.

Muzruplu günlerine yine amcamın notlarından hareketle biraz daha ilerleyelim dilerseniz: “1934 güz aylarının sonuna doğru bizim 7 kişilik ailemiz -Anam, babam, ben, kardeşim İsmet, Ali amcam, Pembiş halam ve babaannemden oluşan- Mehmetali Ağanın toprak evinin bir odasına yerleştik. Köyün yerlileri kuzey doğu yamacında 20 hane olarak yerleşmişlerdi. Biz oraya Gacal mahallesi diyecektik. Göçmenlere de köyün kuzey batı kısmında mezarlığın yanında 10 dönümlük bir yerleşim yeri belirlediler. Buranın adı da muhacir mahallesi idi. Baharla birlikte ev yerleri de belirlenince herkeste bir  heyecan ve hareketlilik başladı. Hükümet Romanya’dan getirttiği keresteleri ev yapanlara verdi. Herkes mezarlığın karşısında ki meydanda kendi kerpiçlerini kesmeye koyuldu. Verilen plana göre ev temelleri açıldı. Temele normalde taş koymak gerekir ama taş 30-40 kilometre ilerden getirilmesi gerektiğinden, bunu getirecek güç ve imkan da olmadığından doğrudan kerpiçle evler yapıldı. Pencereler takıldı, sıvaları yapıldı. Bütün bunlar insanların kendi emekleri ile gerçekleştiriliyordu. Kış gelmeden herkes kendi evinin içine girmiş oldu. Bir çoğunun hayvanı olmadığı için ahırların yapımı sonraki yıllara bırakıldı. Hayvanı olanlar da o kış odalarının birini hayvanlara ayırarak durumu idare ettiler. Sonraki yıl hükümet hayvanı olmayanlara birer öküz ve pulluk verdi. Tabi parası olan yanına bir inek ya da eşek alıp çiftini sürmeye çalışıyor, olmayanlar da diğerleri ile dayanışma içine girerek işlerini görüyordu. Göçmen ailelerine kişi başına buzağılık dediğimiz yerlerden yıllardır hiç işlenmemiş arazilerden ailedeki fert başına 10’ar dönüm de toprak verilmişti. Bu toprakları güçlükle de olsa ekmeye çalışıyorduk. Birkaç yıl içinde göçmen evleri kireç duvarları çivit mavisi pencereleri (O zaman yağlı boya yerine pencereler çivitle boyanıyordu) bahçelerinde her renkten çiçekleri ile çok güzel bir görünüme kavuşacaktı.

Babam bir müddet Muzruplu köyünde imamlık yaptıktan sonra 8-10 kilometre uzaklıktaki Karayahşi köyünde imamlık yapmaya başladı. Tabi o zamanlar imamların maaşı falan yok, harman sonu köylülerden toplanan belli miktardaki buğday ile ödeniyor ücreti. Bunun yanında yine köyümüzün de bağlı olduğu Dambaslar nahiyesinin köy katipliği işini yapıyordu. Muzruplu köyünde okul olmadığı için babam ve annem beni de Karayahşi’ye yanlarında götürdüler ve o köye yakın olan Dambaslar nahiyesindeki tek öğretmenli okula başlattılar.

Ben 3. Sınıfa geçtiğimde kendi köyümüz olan Muzruplu’ya eğitmen geldi. Kardeşim İsmet, eğitmenli okula başladı. Eğitmenler askerliğini çavuş olarak yapan –muhtemelen ilkokul mezunu ya da sadece okur yazar- lardan Kepirtepe köy enstitüsünde 3 aylık kurs görenlerden yapılıyordu. Eğitim Süresi de üç yıldı ve devam etmek isteyenler İlkokula gidiyordu.”

babamin-hikayesi-3

Amcam notlarında eğitim hayatının 4. Sınıfını Muratlı Mithatpaşa İlkokulunda okuduğunu, oradaki okul hayatı devam ederken zatürre gibi bir hastalığa yakalandığını, uzun süre Tekirdağ’da tedavi gördüğünü, Muratlı’da yarım kalan eğitimine bu defa Hayrabolu Çerkez Müsellim köyündeki yatılı ilkokulda devam ettiğini, burada ilkokulu bitirdikten sonra 1944 yılında Kepirtepe köy enstitüsüne gittiğini, 1949 yılında mezun olduğunu, Edirne Uzunköprü Karabürçek köyünde öğretmenliğe başladığını, askerliğine müteakip İstanbul, Ataköy Muhittin Üstündağ İlkokulundan emekli olduğunu ayrıntılı olarak anlatıyordu. Tabi bundan sonraki hayat giderek kendinin kişisel hayatı olduğundan ben babamın Muzruplu’da devam ettirmekte olduğu hayat ile ilgili notlardan ilginç bulduğum bir anektodu aktarmak isterim.

“Yaz aylarında aylak durmak yok. Herkese yaşına göre bir iş bulunuyordu. Yine harman mevsimi idi. Ben düvenin üstünde harman sürücüsüyüm. Kardeşim İsmet’e de kurbanlık, kavurmalık için koyun gütme işi verildi. 6-7 civarında koyun ve kuzularını güderken Çengelli köyü ayazmasında koyunları suladıktan sonra kendisi de susuzluğunu gidermek için eğilerek ayazmanın serin sularından içmiş. Bu esnada bir yavru sülük de –zaten kıl gibidirler- gırtlağına yapışmış. Eve geldiğinde boğazım ağırıyor deyince durum anlaşılmış ve Ebazel amcam arabasını koşarak 40-50 kilometre uzaklıktaki Tekirdağ’a kardeşim İsmeti doktora göstermiş. Doktor Sülüğü 10 liraya çıkarırım demiş –0 zaman işçi yevmiyesi bir lira bile değil- Amcam 5 liram var başka param yok deyince doktor olmaz demiş. Amcam da buna çok öfkelenmiş. Arabasını, atlarını bıraktığı kömür pazarındaki Hancı Süleyman Efendiye han borcunu ödeyip çıkmak üzereyken Hancı, amcamın durumunu  görünce “Hayrola niye öfkelisin?” demiş o da durumu aynen anlatmış. “Aman da üzüldüğün şeye bak her şeyin bir kolayı vardır merak etme sen. Herşeyin olduğunda da olmadığında da bir hayır vardır” demiş ve amcama “sen git şu bakkaldan 10 kuruşluk limon tozu al da gel bakalım” demiş. Daha sonra Süleyman efendi Kardeşim İsmet’in ağzına leblebi kadar bir limon tozu vermiş ve şeker gibi yalamasını istemiş. Amcama da “bak sana 10 lira kazandırdım” demiş, han parasını da geri vererek onları uğurlamış. Köyümüze gelip eve döndüklerinde kardeşim gece yarısı burnum kaşınıyor diyerek uyanmış. Amcam burnuna baktığında sülüğün ucunu görmüş ve bir çengelli iğne ile kan emerek iyice büyümüş olan sülüğü çıkarıverince ev halkı büyük bir sevinç çığlığı atmışlar.”

Babam eğitiminin köydeki üç yılık eğitmenli bir okulla sınırlı kalmasını, ağabeyinin anası ve babası ile bir başka köyde okula gidiyorken kendisinin amcalarının yanında bir çoban olarak bırakılmasını bir türlü hazmedememişti. İçindeki haksızlığa ve ayrımcılığa uğramışlık  duygularının ilk filizlendiği yıllardı belki de o yıllar. Belki o yıllarda bunun o kadar farkında değildi, belki de kendisinin daha başına buyruk bir hayatı olması o sıralar hoşuna da gitmiş olabilirdi. Bir aile nasıl bir çocuğu için gösterdiği gayreti diğerinden esirger? Bu sorulara cevap verebilecek ama şu an hayatta olmayan insanların da bu durumla ilgili makul gerekçeleri vardır muhakkak. İsmet’te okuyacak zihinsel kapasite yoktu mu derler, bir tanesi yanımızda kalsın o da çift çubuk işleri ile ilgilensin mi diye düşünmüşlerdir, bunu hiçbir zaman bilemeyecektik. Babam ve ailemizin Muzruplu köyündeki toplam ikameti yaklaşık 22 yıl sürdü. Bu dönem içinde 1946 yılında küçük amcam Nusret Mola doğmuş.

babamin-hikayesi-1

Bu arada 1936 yıllarında yine bir başka aile aynı göç çilesini çekerek Türkiye’ye ulaşıyor… Annemin (Fevziye Geçgel/Mola) ailesini de Çanakkalenin Eceabat İlçesinin Seddülbahir köyüne iskan ediyorlar. Fakat onlar oradan Hayrabolu’nun Kandamış köyüne geliyorlar. Dedem bir müddet bu köyde imamlık ve santral memurluğu yaptıktan sonra orada ve memleketten getirdiği birikimlerle Silivrinin Beyciler  köyünde bir çiftlik satın alıyorlar. Annem bu köyde İlkokulu bitiriyor.

babamin-hikayesi-2

Beş yıl bu çiftlikte çalışıp tam rahata erecekleri bir sırada birisi “Burasının sahibi benim işte tapusu” diye çıkıp geliyor. Oradan da bu defa sıfırı tüketmiş olarak Hayrabolunun Karayahşi köyüne yerleşiyorlar. Burada yerleşik durumda iken de evlenme yaşına gelen anam Fevziye Geçgel ile babam İsmet Mola tahminen 1949 yılında evleniyorlar, 1950 yılının 14 Mayısında da ben dünyaya geliyorum.

Babam 20 yaşında ve ben altı aylık iken İstanbul/Hadımköy’e askere gidiyor (33. Tümen 86. Piyade alayı) Köyümüze yakın Seyitler istasyonundan Hadımköy’e kadar olan tren yolculuğu kendine ve kendileri ile beraber askere giden arkadaşlarına o kadar uzak geliyor ki kendi aralarında “Bu kadar uzak yolculuktan sonra biz dünyada geri dönemeyiz” diyorlar.  Askerliğinin 4. ayında babam hastalanıyor. 2 ay hastanede yatıyor (sarılık olduğu söylenmiş) 2 aylık hava değişimi (Tebdil hava) nin akabinde  Kırklareli İğneada, Limanköyde askerliğini sürdürüyor ve buradan da tezkere alıp köyüne dönüyor. Hayatına kaldığı yerden dedemin denetimi ve gözetimi altında bilindik işine devam etmeye başlıyorlar.

Muzruplu’dan ayrıldığımız 1956 senesine kadar sevinçli günlerimiz de oldu acı dolu günlerimiz de. Öncelikle benden 2-3 yaş küçük bir kardeşim Naci’nin ve benden beş yaş küçük kardeşim Naciye’nin doğumu bizi sevindiren olaylardı. Kardeşim Naci’nin 3,5 yaşında iken köyün içinden geçen dereye düşüp boğulması ise bizi çok üzen bir olay olarak zihinlerimizde yer aldı.

BABAMIN HİKAYESİ/ VE TEKİRDAĞ-HAYRABOLU’DAYIZ

Rahmetli amcam Fikret Mola’nın notlarından yolculuğumuz devam ediyor.

“Tekirdağ limanındaki iskele çok eskimiş ve ahşaptı bazı tahtaları da çürümüş, kırılmış ve kopmuştu. Gemi yanaştıkça gacur gucur sallanıyordu. İskele üzerinde güçlükle yürünüyordu. İskelenin etrafı kumsal ve plajdı. Arabalar iskele üzerine, hayvanlar denize bırakılıyordu. Kumsalda bekleşen insanlarda denizden kıyıya gelen hayvanlarını yakalayıp besleyip suyunu veriyorlardı. Daha sonra bizi eşyalarımızka birlikte Rüstempaşa camiine yerleştirdiler. Orada bir hafta kadar kaldık. Romanyadan getirdiğimiz gazocağı ile analarımız ninelerimiz un ve kuru yufkaları kullanarak bize azık hazırlıyorlardı. Bu dram içinde ise biz çok mutluyduk. Kardeşim İsmet ve diğer çocuklarla elimizde bayraklar  “Yaşa Mustafa Kemal Paşa” diyerek koşturup duruyorduk.Rüstem paşa camiinin sağ yanından iskeleye yokuş aşağı inen bir yol vardı. O yolun etrafında göçmenler için Romanyadan getirilmiş keresteler yığılmıştı.. O sokaktan sahile kumsala iniliyordu. Cami önünde zaman zaman seyyar satıcılara rastlanıyordu. Gazoz satan bir satıcıdan anama yalvararak kaptığım yüz para( 2,5 kuruş) ile bir gazoz aldık ve kardeşim İsmetle paylaşarak içtiğim gazoz hayatımın ilk ve en lezzetli içeçeği idi.

Rüstem paşa camiinde geçici ikametimizin devam ettiği günlerde Ebazel  amcam, Ali Amcam ile Kamber ve Beytullah dayımla birlikte Tekirdağ’ın caddelerinde geziyorduk. Bu gezintilerde babam beni de yanına alırdı. Daha önce çarşı esnafının çoğunluğu  Rum ve Yahudi azınlıklarından oluştuğundan ve onların bir çoğu da göç ettiğinden bir çok dükkan boş ve perişandı. Bağcılık ve şarapçılık yapan ve sonra evini terkeden bir Rumun evine yerleşen bir Türkün eşeğinin başını ahşap evin ikinci katının camından uzatıp anırdığını görünce  hepimiz çok güldük. Tekirdağ içindeki gezintilerimiz sırasında  daha çok babam konuşuyordu. Kendisi medrese mezunu olduğu için bir çok konuda bilgisi vardı. Rüstem paşa camiinden yokuş yukarı çıkarken”Bakın şu tabelada Namık Kemalin evi diyor  Bu zat padişaha meydan okumuş bir vatan ve hürriyet şairidir” dedi. Az ileride de Tekirdağ valiliği vilayet binası vardı. Önünde bir Atatürk heykeli vardı etrafını da otlar sarmıştı.  Yanı başına da bir eşek bağlanmıştı..Babam yeni yerler görme  ve insanlarla iletişime geçme konusunda cesaret sahibi idi.  O önde biz arkada beyaz alımlı vilayet binasına doğru yöneldik. Kapıdaki kişiye göçmen kafilesinden olup Vali beyi görmek istediğimiz söyledik. Adam biz arkasına takarak valinin kapısına kadar götürdü ve orada başka birine durumu anlattı. O kişi de vali beyin odasına girip bir şeyler söyledikten sonra vali bizi buyur etti ve içerideki sandalyelere oturttu. Hoş beşten sonra  -grubun en mürekkep yalamışı babam olduğu için daha çok o konuşuyordu- ” Biz  Romanya’nın Deliorman bölgesi, Silistre vilayeti, Tutrakan kazası, Akkadınlar(Dulova) nahiyesi, Kerimler köyündenTürkiyeye, ana yurdumuza yerleşmek üzere gelmiş bulunuyoruz.” Dedi vali sen ne iş yaparsın diye sorunca babam “ Ben Silistrede medresede okudum. Köyümüzde imamlık ve din öğretmenliği yaptım. Eski ve yeni yazıyı bilirim oradaki okullarda  tarih, coğrafya, hesap ,hendese ,musiki, gibi dersler de okuduk” diye bu günün tabiri ile bir çeşit sözlü CV sini sundu. Vali “O zaman sana burada ev verip hemen öğretmenliğe başlatayım” dedi. Kanber dayım “Ben dülgerim , ustayım bina yaparım” dedi.Vali ona da “Tamam ustaya da çok ihtiyacımız var sana da ev vereyim” dedi. Beytullah dayım “Ben demirci ustasıyım”, Ebazel amca “Ben de araba imalatı ustasıyım”, Ali amcam da “ben gocukçuyum” dedi. Bunun üzerine vali “Hepiniz bizim arayıp da bulamadığımız insanlarsınız. Molla Mehmet’i öğretmen olarak başlatırım, hepinize de ev ve dükkan veririm, isterseniz arazi de veririm Tekirdağ’a yerleşirsiniz” dedi Vali beyin teklifine karşılık  babam amcalarım ve dayımlar biz aile büyüklerimizle de görüşelim size yarın haber veririz dediler.

Rüstempaşa camiinde çok uzun ve tartışmalı bir gece yaşandı. Böyle bir başlangıcın herkesi birbirinden koparacağı endişesi vardı. Tekirdağ merkezinde bunca olanağa rağmen kalma konusunda fikir birliğine varılmadı. Ertesi gün valiye burada yerleşmeyeceğimize dair kararlarını bildirmişler. Vali de onları Hayrabolu ilçesine sevk etmiş”

“Rüstempaşa camiindeki zorunlu ikametimiz sanırım 8-10 gün sürdü. Valinin sevk işlemini yaptığının ertesi günü  amcalarımız ve dayılarımız kendi imkan ve arabaları ile  eşyalarını da yükleyerek Hayrabolu’ya yola çıktılar. Bizim eşyalarımız vardı ama arabamız ve onu çekecek hayvanımız yoktu. Babam annem ve kardeşim İsmetle biz ailecek eşyalarımızı kiraladığımız bir eşek arabasına yükleyerek yola çıktık. Yola çıktık derken o zamanlar bu günkü anlamda yola raslamak ne mümkün. Köyden, köye araba izlerinden tarlalıklardan ulaşım sağlanıyordu.  Tekirdağ’dan hareket ettikten birkaç saat sonra Tavanlı bayırı denen yerde sağanak yağmura yakalandık.Her taraf çamur deryasına döndü. Kardeşim İsmet ve benim dışımızdakiler arabayı ittikleri halde zor yol alıyorduk. Eşyaların ve insanların ıslanmadık bir noktası kalmamıştı. Akşam karanlığında osmanlı köyüne ulaştık. 50-55 kilometrelik Hayrabolu yolculuğu pek de iyi başlamamıştı. Bir de hayraboludan ötesi 25-30 kilometrelik iskan edildiğimiz köye olan yolculuğumuz vardı. Neyse Osmanlı köyünde ortalık iyice kararmıştı.Köydeki bir ağanın misafir odasına sığındık üstümüzü başımızı kuruttuk.Bizi taşıyan eşek arabasının sahibi Hasan amca da  ağanın ahırında ve ahır odasında eşekleri ile birlikte kaldı. O gece ağanın misafiri olduk. Ağa bize “Bu eşek arabası ile siz iki günde Hayrabolu’ya varamazsınız başka bir çare düşünün” deyince Hasan amcayı oradan geri gönderdik. O zaman o köyde telefon olmadığı için Anam ve kardeşim İsmet, Ağanın evinde beklerken  biz babamla 10-15 kilometre iledeki Banarlı nahiyesine telefon etmek için gitmeye karar verdik.2-3 saatlik bir yolculuktan sonra Bananarlı nahiyesinin jandarma karakoluna ulaştık.(O zaman telefon sadece jandarma karakolunda bulunuyordu.) Karakol onbaşısı bizi daha önce yola çıkmış olan ve Hayraboluya ulaşmış olan Ebazel amcamla konuşturdu.Biz  amcamla arabası ile gelip alması konusunda anlaştık. Biz orada 4-5 saat bekledik ve amcam önce Banarlıya geldi  bizi aldı. Babam Jandarma onbaşısına “Size de çok ağırlık olduk çok teşekkür ederiz,sağ olunuz” dedi Onbaşı da ona “ Sizler Kemal paşanın ve bizlerin onurlu misafirlerisiniz,size hizmet etmek görevimizdir” diyerek bizi uğurladı.Amcamla birlikte oradan anamın ve kardeşim ile birlikte eşyalaraımızın bulunduğu Osmanlı köyüne geldik.Oradan eşyalarımızı amcamın at arabasına yükleyip Hayrabolu yolunu tuttuk fazla bir sıkıntı yaşamadan bu kasabaya ulaştık.

Hayraboluya geldiğimizin ertesi günü iskan memurluğundaki işler halledildi. İkinci gün yerleşeceğimiz Muzuruplu köyünden öküz arabası ile gelen köylülerin arabasına eşyalarımız yüklendi.her tarafı ağaçtan olan ve oldukça kaba bu taşıma araçlarını ilk o zaman gördüm.hayvancıklar bu arabaları güçlükle çekiyor ve tekerleklerden kendine özgü gıcırtılar çıkarıyorlardı. Arabayı zorlukla çeken öküzleri hızlandırmek için ucuna bir çivi takılmış sopa ile dürtüyorlardı. Çivinin acısı ile biraz hızlanan hayvan bir müddet sonra tekrar yavaşlıyordu. Öğleden sonraya rastlayan saatlerde  Dambaslar köyünden (Nahiye merkezi) geçerek akşam saatlerinde yüksekçe bir noktaya geldik.Köyümüz şu karşıda gördüğünüz  topraklarda dediler. Karşımızda içinden küçük bir dere geçen düzlük vardı. 15 dakika kadar daha yürüdükten sonra  15-20 toprak yapının bulunduğu yerleşim yerine yani bundan sonra vatan diyerek yerleşeceğimiz topraklara ulaşmıştk.

BABAMIN HİKAYESİ/ İSTİKAMET ANA VATAN/ İSTANBUL

Nasıl bir duygudur herhalde sadece yaşayanlar bilir. Yüzyıllarca vatan bellediğiniz havasını soluduğunuz, ekmeğini yediğiniz topraklarda birden yabancı gibi olmak, öz sahibiyken birden eğreti ve misafir hem de istenmeyen misafir durumuna düşmek. Güvendiğiniz bütün kapıların yüzüne kapanması, kırk yıllık kadim dost ve komşularınızın birden bakışlarının değişmesi hasım,düşman haline dönüşmesi ,birinci sınıf insanken yönetiyorken, bütün yetkiler elinizde iken, birden üçüncü sınıf insan ve yönetilmek durumunda kalan insanlar haline gelmek, sokakta, mahkemelerde, karakollarda, itilmek, kakılmak, hep kaybeden tarafta olmak. “Siz artık buralarda en haklı durumlarda bile haksız çıkarsınız en iyisi siz ait olduğunuz yere gidin.  Türkiye diye bir devlet kuruldu. Orada Gazi  diye biri var sizi çağırıyormuş. Rahat etmek istiyorsanız oraya gidin” şeklindeki acı gerçeğin her gün açıkça yüzünüze haykırılması ve nihayetinde de Türk halkının en çok bildiği ve yaptığı göçme işi bizim ailemiz için de kaçınılmaz oluyor.

 

Göç ya da muhacirlik olayı ile ilgili babamlardan dedemlerden birçok hikaye dinledik. Bu konuda yine amcamın notlarından hareket ederek anlatımımı sürdüreceğim.

“1934 yılı sonbaharı tahminen Ekim ayı idi. Babam ve amcam evimizi tarlalarımızı satılacak ne varsa satıp ne kadar ederse altın alarak bunu da Kadriye ninemin belindeki kuşağa sarmışlardı. Biz komşularımızla ve mahalle arkadaşlarımızla sarılarak vedalaştık. Gitmenin mi kalmanın mı zor olduğunun hiç bilinmediği bir durumdu. Kardeşim İsmet ve amca kızı Seyyare Türkiyeye gitme sevinci içinde uçuyorduk.(Silistre vilayeti,Tutrakan kazası Akkadınlar(Dulova) nahiyesi, Kerimler köyü)  Köyden dedeler bölüğü adıyle anılan altı hane olarak sabahın çok erken saatlerinde yola çıktık. At ve öküz arabalarına yüklediğimiz eşyalarımızla birlikte bazen yaya, bazen arabalara binerek, bazen de arabaları iterek Gemiye binceğimiz Köstence Limanına doğru yola çıktık. Köstenceye akşamın geç saatlerinde ulaştık Birkaç köyden gelen diğer göçmen kafileleri ile birlikte 2-3 gün içinde gemiye yerleştik. Hayvanlar,insanlar eşyalar ve arabalarla dolan gemi denize açıldı. Gece yarısı bir fırtına başladı geminin her yanı çatırdamaya başlayınca hiç deniz görmemiş ve gemide fırtına yaşamamış insanların paniği tarifsizdi. Kimisi kuran açmış okuyor, kimi fısıltılarla bildiği duaları okuyor, kimi boş gözlerle öylesine bakıyordu. Kusanlar,hastalananlar bir yanda çığlıklar ve bağırtılar diğer yanda birbirine karışıyordu.Bir yıl gibi uzun süren iki gecelik bir yolculuktan sonra  gemi nihayet İstanbula ulaştı. Sirkeci rıhtımına yanaştığında herkes rahat bir nefes aldı, O gece gemide kaldık. Ertesi günü  insanlar ve hayvanlar gemiden boşaltıldı. Hemen yan taraftaki Eminönü kumsal / plajında herkes eşyasını toplamaya,hayvanını beslemeye başladı. Hayvanlar gemide açlıktan geminin tahta aksamlarını kemirmişti.

Birkaç gün yataklarımız ve eşyalarımızla Sirkeci garında kaldık.Kızılayın verdiği az miktardaki kumanyaya ilaveten beraberimizde getirdiğimiz kuru yufkalardan yapılan gözleme ler hatırladığım beslenme anılarıdır. Birkaç gün Sirkeci Garında kaldıktan sonra tekrar eşyalarımız,hayvanlarımız arabalarımız Tekirdağ ve Çanakkale istikametine gitmek üzere Adnan isimli bir vapura yüklendi. Akşam saatlerinde hareket eden bu vapur da Tekirdağ’a ancak ertesi gün varabildi.”

BABAMIN HİKAYESİ/GİRİŞ YA DA BAŞLANGIÇ

Bundan önceki “ O çocuklarımın dedesiydi” yazısını 25 Ekim 20015 de ebediyete göçmüş olan babamın ardından yazmıştım. Bu tarih 85 yıllık bir hayatın noktalandığı anı işaret eden bir yazı idi. Sonra düşündüm de bu sonun öncesi, başlangıcı yok muydu? Bu düşünceler de beni amansız bir sorgulama kıskacına soktu. Her biri içinde  dakikaların, saatlerin, günlerin ,haftaların, ayların olduğu bu ömür ve ondan önceki ömürler hakkında ne biliyorduk ? İşin daha garibi bu niçin şimdi aklıma geliyor ve niçin bu farkındalığı şimdilerde yaşıyordum. Türkler için şifahi bir millet denmesinin nedeni de bu olsa gerek. Dedelerimizden, atalarımızdan bu ve bir çok konuda dinlediklerimin niçin atmosferde bir lakırdı olarak kalmasına izin verdim. Daha fazlasını sorulması gereken zamanda sormam ve öğrenilmesi gereken zaman da öğrenmem gerekmez miydi?

Bilmem herkeste oluyor mu ama bende çok oluyor. Ömrümüzün ilerleyen yıllarında geriye doğru baktığımda insanlarla ilişkilerimde “Keşke şunu da sorsaymışım,şunu da öğrenseymişim yada onlardan dinlediklerimi niye yazıya geçmemişim” gibi  muhasebelerim oluyor. Herhalde vasat olan ile vasat olmayanın farkı da bu olsa gerek. Zamana ve zamanın ruhuna hakim olan hayata hakim olur dersek fazla abartmış olmayız sanırım.

Ama yine de bir yerlerden başlamak yani geç yapmak hiç yapmamaktan iyidir diyerek birkaç yazı dizisi ile gidebildiğim kadar gerilere giderek babamın hikayesini yazmaya çalışacağım.Tabi aslında bu bir kişinin hikayesi olmaktan çok çevresi ile ve de aynı zamanda bir devirin hikayesi olmuş olacak.

Bunu yazarken geçmişe dönük olarak kendi hatırladıklarım,babamdan,dedelerimden duyduklarım ve çokçası da bu konuda 88 yaşında iken 2 Ağustos 2016 da vefat eden amcamın tuttuğu notlardan yararlanmış olacağım. Birisinin yarım yamalak, bölük pörçük de bir başlangıç yapması hiç yapmamaktan iyidir. En azından bizden sonra bizim çocuklarımız da-şayet devam etmek isterlerse- hikayelerinin nereden başladığını ve kendilerinin de nereden başlaması ve devam etmesi gerektiğini bilmiş olurlar…

Hikayeye yukarıda da bahsettiğim gibi amcamın (Fikret Mola) tuttuğu notlardan hareket ederek başlayacağım. Zira ondan 2 yaş küçük olan babam İsmet Mola ile birlikte büyüdüklerinden hikaye bir yerde de onun hikayesi sayılabilir. Amcam notlarında şöyle diyor ” Köyümüzde iki bakkal vardı.(Şu an Bulgaristan topraklarında olan köyünü kastediyor) Birisi Ermeni vatandaş, diğeri de babamın da dayısı olan Ahmet ağa idi. Köyün tamamı türk ve Müslüman olduğundan olsa gerek Ermeni olan bakkal bir süre sonra kapandı. Tek kalan Ahmet ağa bakkal işini daha da genişletti. 1934 sonbaharında babamla birlikte bazı alışverişlerimizi yapmak üzere dayımızın dükkanına gittik. Biraz hoşbeşten sonra babam Ahmet ağaya “Dayı biz malı mülkü satıp bir ay sonra  Türkiye’ye göç edeceğiz. Diğer gidenlerle birlikte anavatanımıza kavuşmak istiyoruz” dedi. Uzunca bir süre buğulu gözlerle suskun kaldılar. Tam dükkandan çıkarken Ahmet ağa babama “Molla Mehmet oğlum O hüccet kağıdını bari bana yolla, siz ana vatana gidiyorsunuz ben bu durumda gidemem. Biz kafir arasında kalacağız,soyumuz sopumuz kaybolmasın” dedi. Eve gelince babam evimizde bulunan büyük bir kuran-ı kerim içinden yeşile çalan renkteki büyücek bir kağıdı rulo yaparak benimle Ahmet ağa/ dayıya gönderdi.

Babamın dediğine göre 1500 lü yıllarda(muhtemelen Kanuni zamanında) Konya ve Karaman civarından çeşitli sebeplerle bazı ailelerin ve aşiretlerin göç ettirilmesi ile ilgili padişah fermanında Kır ağalı İbrahim,Kır ağalı Mestan ve Kırağalı İsmail olarak adları geçiyormuş göçe tabi tutulanlar. Yine babamın anlattığına göre bizim sülale de Kırağalı İbrahim soyundan  geliyormuş.

Daha sonra 1960 lı yıllarda Bedriye Halamın eşi Abdullah Çorbacıoğlunun oğlu Polis memuru Zeki Çorbacıoğlunun Levent taraflardaki evinde bir düğün vesilesi ile toplanmış ve yine memleket hatıralarını anlatırken oradakilerden birisi ”Fikret dayı ben Kerimler köyünden Ahmet Aganın torunuyum Mühendisim ve Zeytinburnunda inşaatçılık yapıyorum O hüccet kağıdı da bende”  dedi ve bana kartvizitini verdi. Ben de kartı ceketimin cebine koydum. Sonra  ne oldu?.  nasıl oldu?  Onu bir türlü bulamadım. Ben o sıralarda Muratlı’da öğretmenlik yapıyordum. 1972-1973 lü yıllarda Zeytinburnu’nda öğtretmenlik yaptığım yıllarda çeşitli defalar aradığım halde o kişiyi bulamadım”

Amcamın bahsettiği Hüccet kağıdının aslı neydi? Yoksa aslı Hicret kağıdı ya da başka bir şey miydi? Şu anda nerelerde ve kimlerin elinde? Belki bu yazıyı tesadüfen okuyan ve bu serüvenin bir parçası olan birileri bu konuda bizi bilgilendirir. Nihayetinde vardığımız gerçek şu ki nüfus yapısını değiştirmek, hakimiyeti pekiştirmek, islam dinini kabul edenlerin sayısını çoğaltmak  ya da belki padişahın başına bela olacak kişileri sürgün etmek gibi nedenlerle ana yurtlarından uzak diyarlara gitmek zorunda kalan insanların yüzyıllar  sonra ait oldukları topraklara geri dönmesinin hikayesi de diyebiliriz bu maceraya.

O ÇOCUKLARIMIN DEDESİYDİ

1950 yılının 14  Mayısında benim dünyaya gelişimle babalık sıfatını almış ve duygusunu yaşamış oldu 1930 Silistre doğumlu İsmet Mola. O yıllarda doğumlar işleyen takvimden çok  harman zamanı, tohumlar ekilirken, buğdaylar biçilirken gibi doğa olayları ile ilişkilendirildiğinden hiç kimsenin gerçek doğum tarihi bilinmezmiş. Doğan çocuklar ölmez de yaşarsa okula başlarken, askere giderken aile büyükleri, muhtar ya da nüfus memurunun takdiri doğrultusunda yaklaşık bir tarih yazılırmış kayıtlara. Benim doğumum da  Adnan Menderes’in seçildiği ya da iktidara geldiği  gün ile tıpa tıp çakıştığından günü gününe  hafızalarda yer etmesine rağmen yine de nüfüs kayıtlarına 15 Haziran 1950 olarak geçmiş.

İnsanların bir çoğunda kendileri ya da yakınları ile ilgili konularda abartılı bir narsizm yaşandığını düşünmekteyim “Benim annem…benim babam”  ile başlayan cümlelerin “Dünyanın en değerli,en mükemmel,en kusursuz en olağanüsttü en anlayışlı insanıdır. Onunla adeta arkadaş gibiyizdir,her konuyu onlarla açık ve samimi biçimde konuşur ve paylaşırız” şeklinde devam etmesini hep garipsemişimdir. Doğrusunu söylemek gerekirse babam için “en” lerin insanı olarak bahsetmek yerine, sıradan insan demek daha doğru olur bence. Sıradan insanın basitliği, korkuları, kaygıları,garipliği,anlaşılmazlığı,kuşkuları tuhaflığı her durum ve davranışında vardı diyebilirim. Tuhaflık diyorum ağzından hiçbir kere (dedeme hitaben) baba, bana hitaben oğlum ya da Necmi diye seslendiğini hiç hatırlamıyorum. Aynı şekilde anneme de canım cicim, hayatım karıcığım zaten demez de “Fevziye” diye ismiyle seslendiğini kulaklarım hiç duymadı. Zaruru iletişimlerleri de “Hey bak buraya kovayı getir, küreği götür”  şeklinde kısa buyruklarla sağlıyordu. Tabi bu genetik mirasın sanırım birazı da bana geçti galiba. Ondan duymadığım fakat çocuklarımın bana yaşattığı dünyanın en değerli sesi olan “baba… babacığım…” sözünü ben de babama yüksek sesle seslendiremedim. Yıllarca onu bu sesten mahrum bırakma garipliğim kendisi Almanyaya gidince, önce mektuplarda başlayan “baba, babacığım” hitabını kullanmak sureti ile 17-18 yaşlarında ancak mümkün olabldi. Tabi kız kardeşim için aynı şeyi söyleyemem O bu sözcükleri daha erken yaşlarda ve daha coşkulu ve rahat bir şekilde söyleme becerisini geliştirdi. Ben bu durumu derinliğine tahlil ettiğimde bunun hem benim yaradılışınmla ilgili bir konu hemde geçmişteki yaşanmışlıklarda saklı olduğunu düşündüm. Babam ben daha 6 aylıkkken askere gitmiş ve nerdeyse 3. yaşıma yaklaştığımda dönmüş. Konuşma ve dil gelişiminin temeli olarak kabul edilen bu evrede bazı sözcüklerin muhataplarının olmaması da bu durumu etkilemiş olabilir diye de bir kanaat var içimde.

Hiçbir zaman kendisini anlatamamış, kendisi olamamış, hayatı hep başkaları tarafından planlanmış, buna hep isyan etmiş, ama yine de mahkum olmuş gibi bir durumu vardı babamın. En basitinden yemek sırasında  “şunu yer misin? bundan da koyalım mı?”gibi soru karşısında önce bir kısa bir kararsızlık anı yaşar, sonra “napsak bilmem ki, yisem mi acaba?” sözleri ile de kararsızlığını sürdürürken annem “yer yer”  ya da “yemesin dokunur” diyerek onun adına duruma netlik kazandırırdı çoğu kez.

Hayatın, kaderin insanların kendisine haksızlık ettiğine dair saplantı düzeyinde bir inancı vardı. Kardeşlerinin tarif edilebilir bir mesleği, akabinde emekliliklerinin oluşu bu duygu karmaşasını yaşamasını daha da güçlendiriyordu. Bu durumdan da zamanında ailenin tek söz sahibi olan dedemi bazen direk bazen dolaylı olarak sorumlu tutuyordu.

Belirttiğim gibi ben kendimi bildim bileli uzun yıllar bizim ailenin tek yetkilisi ve sorumlusu dedemdi. Babam da bizler gibi onun hakimiyetinde ve ondan buyruk alan biriydi. Gelinen bu noktanın ne kadarı kendisinin bilgi, becerisi ve iradesi ile ilgili, ne kadarı çevresinin ve büyüklerinin kendine biçtiği bir rol ile ilgili bunu hiçbir zaman bilemeyecektik. Ama(1960 lı yıllarda 2 yıl Almanyada maden işçisi olarak çalışmıştı.) Almanya dönüşü tekrar aynı kısır döngü içine girmesi sanırım biraz da kendi geleceği ile ilgili radikal karar alma konusunda yeterince  de cesur olmadığını gösteriyordu.

Babam az konuşan çok fazla da gülmeyen biri idi.  Anam kendisine torunları ile bazı yaşanmışlıkları anlattığında zaman zaman gülümsediğine tanık oluyordum. Başkaları ile çokça  konuşmamasına rağmen özellikle son yıllarda kendi kendine konuşmasına daha çok tanık oluyorduk. Önceleri odada biri ile mi konuşuyor  tahmininde bulunuyorduk.Sonra gördük ki içeride kimse olmadığı halde el hareketleri ile de destekleyerek birşeyler konuşuyordu. Bunlar bazen geçmişle ilgili takıntılar,kaygılar ya da günlük hayatındaki bilinç altına yerleşmiş duyguların dışa vurumu diyeceğimiz şeyler oluyordu.

Babamın bedensel ve ruhsal sağlık durumu ile geçmişi bir çok çeşitliliği barındırmaktaydı. Safra kesesinden prostata, apandisten diz kapağı ameliyatına birçok operasyon geçirmiş, sarılıktan zatürereye, lösemiden alzheimere, tansiyondan kalp yetmezliğine, bir çok rahatsızlığı siciline katmıştı. Beş yıllık bir geçmişi olan (KLL) lösemi hastalığın  alzheimerinde eklenmesi ile son günlerinde daha agrasif ve adeta küfürbaz olmuştu. kapanmayan bir fermuar, çıkarılamayan bir gömlek, iliklenemeyen bir düğme, bastona takılan halının bir köşesi “Geçmişini….” diye başlayan bir küfür zincirinin başlangıcını sağlayabiliyordu. Sağlıkla ilgili yakınması olmayan bir zaman dilimi yok gibi idi. Günün herhangi bir saatinde evdeki ilaç deposu haline gelmiş büyücek bir kutunun yanında ilaçları karıştırırıken görebilirdiniz onu.  Sorduğumuzda “akşam hiç uyuyamadım, başım ağrıyor, midem ağırıyor” diye bitmez tükenmez sıkıntılarından bahseder ve elindeki ilaç kutusunu göstererek “Komşuya iyi gelmiş bu ilaç ben de içicem” derdi. Tabi uyku için içilen ilaç midesine dokunur,mide için içilen ilaç uykusuzluk yapar ve bu kısır döngü böyle devam edip giderdi. Ömrünün son ayları, özellikle son altı ayı kendisi için tamamen hüsran ve kabustu diyebilirim.  Löseminin son evresinin tükenmişliğine ilave olarak belinin kırılması da eklendiğinde yasam kendisi için tam bir işkence haline gelmişti. Günlük ihtiyaçlarnı zor zahmet gidermek için her hareketinde ve kımıldayışında “Of belim belim…koptu belim of anacığım”  gibi feryatlar iyice dilinden düşmez olmuştu. Bir de bütün bunlara ilaveten (ölümünden 15-20 gün önce) kalçasını kırması bütün bunların üstüne tuz biber ekmişti sanki. Evde düştüğü için mi kalçası kırıldı yoksa  kırıldığı için mi düştü bilemeyiz ama giderayak bir kez daha hastaneye  ve ameliyat masasına yatmak zorunda kaldı. Bütün bu yaşadıkları alzheimer ile birleştiğinde ona hayat sanki yaşanmamış gibi geliyordu. Hastanede kendisine refakat ederken durumunun farkında olmadan hep “Kalkacağım, kaldırın beni, bastonum nerede” diyordu. Biz de ona “Kalkamazsın bababacığım” deyince o “Neye be canım”  diyor biz de “Kalçan kırıldı biz şu kadar günden beri hastanedeyiz ameliyat olacaksın” dediğimizde “Ne zaman kırıldı? benim niye haberim yok, buda mı gelecekti başımıza” diyerek ağlama nöbetine giriyor, ama aynı diyalog sanki hiç yaşanmamış gibi yarım saat geçmeden tekrarlanıyordu. Neticede kalça ameliyatı başarılı oldu va akabinde hastaneden eve geldik.

Eskilerin sayfalar dolusu yazı ile ya da saatler dolusu konuşma ile analatılamayacak durumları engin yaşantı ve deneyimleri ile bir bir cümlede anlatıverme becerilerini ben babamla geçirdiğim son günlerde çok daha iyi anladım. “Feşmekan şu kadar ay ya da yıl yatalak hastalığı çekmiş” gibi duyumlar bizi üzse de pek tanıdık gelmiyordu. Ama tüm yaşadıklarımın ardından “Allah iki iyilikten birini versin” “İnsan eti çok ağırdır” “Beterin de beteri var bugüne şukür “ gibi sözler ve “üç gün yatak dördüncü gün toprak” gibi temenniler boşuna söylenmemiş diye düşündüm.

Tabi sıkıntısı sadece  kalçası ile ilgili olmadığı için vücudu ameliyat sonrası bu toplam acılara evinde ancak 10 gün daha dayanabildi ve 2015 yılının 25 Ekiminde acısı ve tatlısı ile 85 yıllık bir hayatı  ve  de  içimizde tarifsiz bir boşluğu geride bırakarak aramızdan ayrıldı.

babamin-hikayesi-0

Ölüm beklemediğimiz bir şey değildi aslında babam için. Yaklaşık beş yıldır çekmekte olduğu KLL(kronik losemi) hastalığının dördüncü ve son aşamasını yaşadığı günlerde doktorların her yaşadığı günü kar sayın demeye gelen  sözlerinden bu akıbetin çok da uzak olmadığını  zaten kabullenmiştik. Üzerine üstlük birde  yukarıda belirttiğim rahasızlıkların eklenmesi ile adeta bir acı ve ıstıraplar yumağı haline gelen yaşamı için bir kurtuluş olmuştu ölümü belkide. Tabi mantığım bunları işaret ederken duygu dünyası daha farklı işliyor insanoğlunun. Bizim hayatımızı somut olarak hiç etkilemiyor gibi görünse de Onun ya da onların yaşıyor olması sanki bizlerin bir sigortası gibiydi.  Her ne kadar kime ne zaman ne olacağı bilinmese de  onun ölümü sonsuzluk kulvarında bir rüya bir şaka gibiydi .

Evet, O benim babam ve çocuklarımın İsmet dedesi idi, ruhu şad olsun.

MUHTAR BİLE OLAMAZ……

Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın başlattığı yeni bir gelenek sanırım hiç kimsenin dikkatinden kaçmamıştır. On iki yıllık Başbakanlık döneminde yaptırdığı muhteşem sarayında polislerden iş adamlarına, esnaflardan muhtarlara  çeşitli meslek grupları ile yaptığı bütün toplantılar televizyonlardan da canlı olarak verilmektedir. Yakında sıra apartman yöneticilerine gelirse şaşmam. Sayın Cumhurbaşkanı bu toplantılarda havadan sudan biraz konuştuktan sonra sözü paralel yapıya ve arkasından başkanlık sistemine getirmekte bunun için de yaklaşan seçimlerde isim zikretmeden şark kurnazlığı diyebileceğimiz bir zihniyetle malum partiye  400  milletvekili istemektedir.

Bu toplantılardan muhtarlar ile ilgili olanı birkaç kez tekrar edildiği için medyada daha geniş yer aldı. Bu toplantılarda da Cumhurbaşkanı zamanın muktedirleri tarafından kendisi için söylenen  “muhtar bile olamaz” sözcüğünü hatırlatıp sözü “Ama bakın ben cumhurbaşkanı bile oldum” demeye getirmektedir. Bu durum bana halk arasında çok söylenen bir fıkrayı hatırlattı. Hani adam çocuğunda gördüğü bazı özelliklerden dolayı ona sık sık “Sen adam olmazsın” der dururmuş. Nihayetinde çocuk büyümüş tahsilini tamamlamış vali olmuş ve babasını makamına çağırarak “Baba sen bana adam olmazsın diyordun ama bak ben vali oldum.” demiş . Babası da  kastettiği şeyin farklı olduğunu hissettirircesine “Ben sana vali olamazsın demedim adam olamazsın dedim.” cevabını vermiş. Konuya bu açıdan baktığımızda “Muhtar bile olamaz” cümlesinin yanlış değil, olsa olsa eksik bir cümle olduğu söylenebilir. Söyleyen kişiye de sorulsa ”Ben cumhurbaşkanı olamaz demedim muhtar olamaz dedim” biçimindeki açıklaması ile cümleyi daha anlaşılır hale getirecektir.

Seçimlerde oy kullananlar hatırlayacaktır. Belediye başkanından milletvekiline, il encümeninden belediye encümenine tüm seçilenler genelde bir siyasi parti şemsiyesi altında oy pusulasında yer almakta iken muhtarlar hiçbir siyasi parti kimliğini kullanmadan beyaz bir kağıt parçasındaki isimleri ile bu yarışa girmektedir. Seçildikten sonra da cumhurbaşkanı gibi tarafsız kalacaklarına dair anayasal ve yasal bir yemin etmemelerine rağmen hizmetlerini ayrıştırmadan, ötekileştirmeden,  nefret dilinden çok sevgi ve samimiyet dilini kullanarak yürüttüklerine tanık oldum çoğu kez. Ha tabi onların bir siyasi görüşü yok mu elbette var. Ama en azından bunu işine karıştırmamayı en iyi yapanların muhtarlar olduğunu düşünmekteyim ben.

Bir de merak ettiğim bir şey insanların muhteşem saraya davet konusunda ne hisssettikleridir. “Keşke ben de çağrılsam” diye mi, yoksa “İnşallah beni çağırmazlar” diye mi düşünürler. Kolay değil yani orada susmak, dinlemek ve alkışlamak dışında bir seçeneğiniz yok. Söz gelimi muhtarlar ile yapılan toplantıda muhtarın biri söz alıp “Sayın Cumhurbaşkanım davetiniz bizi çok mutlu ve bahtiyar etti. Ömrümüzde görmediğimiz güzellikleri gördük. Adını bile duymadığımız yemekleri yedik. Sağ olun eksik olmayın Allah sizi başımızdan eksik etmesin. Ama merak ettiğim bazı şeyler de var. Bu değirmenin suyu nereden geliyor? Ben boğazımdan şimdiye kadar haram lokma geçirmemeye özen gösterdim. Bize kimin kesesinden ziyafet çekiliyor? Burada konu mankeni ya da dolgu maddesi olarak kullanılmak ağırıma gidiyor. Türkiyede elli binden fazla muhtar var. Bu davet ve ikram hepsine yapılacak mı? Bir de bize formaliteden muhtar bilgi formu, talep formu gibi şeyler doldurtuyorsunuz. Bunca işinizin arasında bunlarla uğraşacağınızı tahmin etmiyorum. En iyi ihtimalle hiyerarşik olarak İçişleri bakanlığı, valilikler ve kaymakamlıklara gönderilecek . Bu tür toplantıları zaten biz sizin bir uzantınız olan mülki amirlerimizle düzenli olarak yapıyoruz. Burada sizin örtülü bile diyemeyeceğimiz seçim kampanyanızın ve başkanlık ihtirasınızın bir parçası olmaktan öteye bir fonksiyonumuz yok gibi geliyor bana…” şeklinde konuşmaya başlayıverse  ne olur acaba?

Neyse muhtarlardan girdik ama sözü de fazla uzattık galiba. İyisi mi Atatürk’ün sanatçılar için söylediği sözü muhtarlara uyarlayarak yazımızı sonlandıralım. “Efendiler… Hepiniz Milletvekili olabilirsiniz, bakan olabilirsiniz; hatta Cumhurbaşkanı olabilirsiniz; Fakat Muhtar olamazsınız…..!”

YARIM ASIR SONRA YENİDEN EDİRNE (2)

Gecemizi Öğretmen evinde geçirdikten sonra ikinci gündeki ilk ziyaret yerimiz Müze oldu. Edirne Müzesinin 1925 yılında Atatürkün emriyle kurulmuş olması buraya olan ilgimizi  daha da arttıdı. Etnografya ve arkeoloji bölümü müzenin ana binasında, Türk İslam eserleri ise Selimiye Camiinin eskiden medrese olan bölümünde bulunmaktadır. Bu iki bölüm arasında da Osmanlı mezar taşlarından oluşan bir alan da ziyarete açılmıştır.

Müzenin arkeoloji bölümünde Roma, Helenistik ve Osmanlı dönemlerine ait lahitler, heykeller, mezar taşları, sütun başlıkları gibi eserler sergilenmektedir. Bunların dışında Anadolu uygarlıklarına ait toprak ve cam eşyalar,takılar ve sikkeler de görülebilecek eşyalar arasındadır. Müzenin etnografya kısmında da Osmanlı dönemine ait halı,kilim, ev ve ahşap süslemeleri gibi görselliklere rastlamak mümkündür. Selimiye camii bitişiğindeki Türk İslam eserleri Müzesinde hat odası, kesici silahlar odası, kıyafet odası, sünnet odası, dokumacı odası, çini odası gibi bölümlerde Türk İslam tarihine ve yaşamına ışık tutan eserler yer almaktadır.

Müze ziyaretini tamamladıktan sonra kısa bir yürüyüşle yapılış tarihi 1880 li yıllara dayanan Sveti Georgi Bulgar Ortodoks Kilisesine ulaştık. Edirne’de Bulgar ya da Ortodoks cemaat pek olmadığı, ayrıca katolik ve protestanlara ait kilise olmadığı için az sayıdaki bu insanların da ibadet için burasını kullandıkları bilgisine ulaştık. Kilise ziyaretini kısaca tamamladıktan sonra istikametimizi “Sultan II. Bayezıd Külliyesi Sağlık Müzesi”ne çevirdik.

1488 yılında Sultan II. Beyazıd tarafından hizmete açılan çok kubbeli binalar topluluğu  biçimindeki yapı bütünlüğü içinde hastane, tıp medresesi, cami, misafirhane, imaret, hamam ve köprü gibi çok sayıda birim bulunmaktadır. Geçmişte hastaların, müzik, su sesi ve güzel kokularla tedavi edildikleri bu mekanlar 1997 yılından bu yana Trakya Üniversitesi tarafından sağlık müzesi olarak düzenlenmiş ve hizmete açılmıştır. Müzede hekimliğin geçmişi ve gelişimi ile ilgili bölümler ilgi ile izlenebilir. 2004 ve 2007 yıllarında Uluslar arası ödül sahibi de olan müze Selimiye Camiinden sonra en çok ziyeret edilen mekan olarak da dikkati çekmektedir.

Sağlık Müzesi ziyaretinin ardından bir sinagog ziyareti yaparak Edirne’de geçmişte yaşayan tüm dinlerin ibadet yerlerini görmüş olacaktık. Edirne büyük Sinagogu Avrupanın üçüncü büyük sinagogu olarak bilinmektedir. 1907’de II. Abdülhamit tarafından yaptırılan ibadethane zaman içinde harap olmuş ve kullanılamaz hale gelimiş ancak dört yıl süren bir restorasyon sonunda 2015’te tekrar ibadete açılmıştır. Edindiğimiz bilgiye göre Edirne’de halen bir musevi ailesi bulunduğu, ibadet için ya da özel günlerde dışarıdan cemaat geldiği bilgisi bize verildi.

Sinagog ziyaretinden sonra yaklaşmakta olan dönüş saatine kadar olan süre içinde benim 51 yıl önce kayıt olduğum ve yatılı olarak üç yıl acı-tatlı günlerimin geçtiği okulumu gezdik. (O zaman Edirne Erkek İlköğretmen Okulu olan bina şimdi I.Murat Lisesi olarak hizmet veriyor.) Bizler gibi yaşlanmış olan binanın etrafını, bahçesini, koridorlarını gezerken yıllar öncesinin hatıraları canlandı içimde. O zamanlar öğretmen odasının yanına düşen dersliğime girip aynı sıralara oturdum. (tabi o zamanın üçlü sıraları yerine şimdi tekli sıralar vardı.)Hüzünle karışık bir tuhaflık kapladı içimi. Okul kantininde tıpkı o yıllardaki gibi simit ve çayımızı içtikten sonra okuldan ayrıldık. Saat 17.00 itibarı ile de  Edirne otogarından şehre veda ettik.

YARIM ASIR SONRA YENİDEN EDİRNE (1)

Edirne ile ilk tanışmam 1964 yılında 14 yaşında  oldu. Çocuk mu, ergen mi, genç mi olduğumu tam anayamadığım bu yaşta ortaokulu bitirmiş ve İlköğretmen okulunda okumak üzere bu serhat şehrine gelmiştim. Üç yılımı geçirdiğim bu şehre günü birlik kısa bir iki ziyareti saymazsak yarım asırdan fazla bir hasretlik çekiyordum. Sevgili eşim Nuray da öteden beri beni okuduğun şehre götürmüyorsun diye sitem ediyordu. Şu anda Almanyada yaşamakta olan okul arkadaşımız Mehmet Tunçel’in eşi Mariana’nın da misafirimiz olarak aynı arzuyu duyması  bu işin artık sırasının geldiği kanaatını bizde uyandırdı.

30 Mart günü üç saat süren bir yolculuktan sonra saat 14.00 de Edirrne’ye ulaştık. Öğretmen evine eşyamızı bıraktıktan sonra hiç vakit kaybetmeden yakından uzağa prensibine uyarak hemen bitişikteki 1576 yılında Sinan tarafından yaptırılmış olan Defterdar Mustafa Paşa Camiini gezerek ilk açılışı yaptık. Devamında tıpkı elli yıl önceki yürüdüğüm caddeyi takiben  Eski Camiye ulaştık. Fetret devrinde Çelebi Sultan Mehmet zamanında 1414 yılında tamamlanan bu cami duvarlarındaki küfi yazıları ile dikkatleri çekmektedir. Ayrıca bu camideki Kabe taşı (Rüknü Yemani) ziyaretiçilerin diğer bir tercihidir.

Eski camiden sonraki ziyaret noktamız  Üç Şerefeli Camii oldu. Sultan II.Murat tarafından1437 yılında inşasına başlanan ve on yılda tamamlanan bu caminin bundan sonra yapılacak camilere öncülük edecek mimari özelliklere sahip olduğu ifade edilmektedir. En önemli özelliklerinden biri de her biri farklı boyut ve mimarilere sahip  dört minaresi olmasıdır. Camiye adını veren üç şerefeli minare 81 metre ile o güne değin yapılan minarelerin en yükseği olarak kabul edilmektedir. Bu minarenin her bir şerefesine ayrı yollardan çıkılması uygulamasının ilk kez burada gerçekleştirildiğine tanık olunmuştur. Dikine yivlerle süslü bir diğer minaresinden dolayı buraya bazılarınca Burmalı Cami de denmektedir.

Cami ziyaretlerine biraz ara vererek kendimizi Saraçlar Caddesinden aşağı bıraktık. Eski Edirne evleri arasında yürürken hemen yanımızdaki faytonu görünce birden nostaljik bir söğütlük turu yapmak geldi içimizden. Tunca ve Meriç köprülerinden ve zaman zaman taşan su akıntılarından da geçerek öğrenciliğimizin en tatlı anılarının geçtiği Söğütlük mevkiine ulaştık. Aslında niyetimiz yine eskisi gibi buradaki ormanda biraz yürüyüp daha sonra çay bahçelerinin, kafeteryaların ya da lokantaların birinde oturup nehir kıyısında hem dinlenmek hem de bu güzel coğrafyanın keyfini çıkarmaktı. Fakat zamansız gelmiş olacağız ki televizyonlardan  izlediğimiz su taşkınlığının etkisinin hala sürdüğünü, bir çok tesisin sel suları içinde olduğunu görünce içimizi garip bir hüzün kapladı ve fazla kalmadan ve bu arzumuzu başka bir zaman dilimine erteleyerek birkaç resim çekmekle yetinip oradan ayrıldık.

Söğütlük dönüşü günün bitmesine hayli vakit kaldığını görünce finali Selimiye Camiini ziyaret ederek gerçekleştirelim dedik. Osmanlı padişahı II.Selim tarafından yaptırılan ve inşasına 1568 yılında başlanan cami 1574 yılında ibadete açılmış. Mimar Sinanın “Ustalık eserim” dediği bu cami Osmanlı mimarisinin önemli yapıtları arasında sayılmaktadır. Caminin şehrin en hakim yerine konuşlanması her yönden görkemli bir görüntü vermesini sağlamaktadır. Kubbe yapısında Sinan daha önce hiç denenmemiş teknikler kullanmıştır. Kubbeye yakın olan ve her birinde de üç şerefe bulunan minareler camiye gökyüzüne doğru uzanan ayrı bir görkem kazandırmaktadır. 380 santimetre çapında ve 71 metre uzunluğunda olan bu minarelerin bazı kaynaklarca alemler dahil 85 metre uzunluğunda olduğu belirtilmektedir. Üç şerefeli de olduğu gibi bu caminin cümle kapısının iki yanındaki minarelerin şerefelerinin  her birine ayrı yoldan gidilmesi mimari özelliği  mevcut bulunmaktadır.

Selimiye gibi muhteşem bir mimari eserin ziyaretini tamamladıktan sonra günün sonuna geldiğimizi fark ettik. Günün yorgunluğunu ve midemizin açlığını gidermek üzere-hemen yolda bir vatandaşa sorarak- Edirne’nin meşhur çiğer tavasını denemek için uygun bir mekan bulduk. Aydın Ciğer Tava adlı mekanın gerçekten çok rağbet gördüğünü yer bulmakta zorlandığımızdan anladık. Fiyatının da oldukça makul olduğunu söyleyebilirim. Edirneye yolu düşenlere tavsiye ederiz.

BALIKESİR’DE 24 SAAT

Emeklilik sonrası yaz aylarının büyük bir bölümünü Altınoluktaki nohut oda bakla salon tabirine uygun minik evimizde geçiriyoruz. Bu zaman süresi içinde körfez boyunca Güre, Akçay, Edremit, Burhaniye, Ayvalık gibi sahil beldelerinin güzelliklerinden nasiplenme fırsatı bulduk. Bütün bu güzel coğrafya parçalarının bağlı olduğu Balıkesir’ i gidip görmemiş olmak hem büyük bir eksiklik ve hem de büyük bir haksızlık diye düşünüyordum hep.

IMG_7992

Geçtiğimiz günlerde komşumuz Hafize hanımın annesinin rahatsızlığını öğrenince hem ona geçmiş olsun ziyareti fırsatını da kullanarak Balıkesir iline karşı vefa borcumuzu ödeme zamanının da geldiğine karar verdik. 14 Ekim sabahı saat 10.00 civarında Altınoluk’tan bindiğimiz otobüs bizi yaklaşık iki saatlik bir yolculuktan sonra Balıkesir’e ulaştırdı. Bu arada otobüs dediğime bakmayın aracımızın 25-30 kişilik bir midibüs olduğunu ve bu tür araçlarda benim gibi uzun bacaklıların pek de rahat yolculuk yapamadığını da hemen hatırlatmak isterim.

BALIKESİR’DE 24 SAAT

Toplu taşımanın bilindik usulleri ve ülkemin insanının ilginç yol tarifleri ile akşam konaklayacağımız  öğretmen evine ulaşmamız zor olmadı. Balıkesir Öğretmen evi eski bir yurt binasından devşirme pek de al benisi olmayan bir yapı. Fakat çalışanları son derece samimi, sevecen, ve gayretli kişiler. Şehriye çorbası, kağıt kebabı ve şekerpare tatlısından oluşan öğle yemeği son derece doyurucu ve ekonomik geldi bize. Yemek sırasında adeta yer bulmakta zorlanıldığını görünce buraya sebepsiz rağbet edilmediği kanaatine vardık. Yemek esnasında tanıştığımız ve Balıkesirli olduğunu öğrendiğimiz bir kamu görevlisine  “Burada 24 saat kalan biri için görülmesi gereken yer, yenilmesi ve alınması gereken şey olarak ne önerirsiniz” diye sorduğumda bize görülmesi gereken yer olarak öğretmen evinin hemen yakınındaki tarihi Saat kulesi, Kuvvayı Milliye Müzesi, Zağnos paşa camisi ve Atatürk parkını gezebileceğimizi söyledi.

BALIKESİR’DE 24 SAAT

Balıkesirlilerin “Koca saat” olarak isimlendirdiği saat kulesinin 1828 yılında Giritli Mehmet paşa tarafından yaptırıldığı, 70 yıl kente hizmet verdikten sonra 1898 yılındaki depremde yıkılınca onarılarak  mevcut görüntüsüne kavuştuğu bilgisine ulaştım. Saat kulesi ile aynı bahçe içindeki Müze binası 1840 lı yıllarda  Karesi sancağı Defterdarı Mehmet Paşanın konağı olarak yaptırılmış. (Bu arada Balıkesir ilinin 1926 yılına kadar olan adının Karesi olduğunu da hatırlatmış olalım.) 1988 yılına kadar Belediye hizmet binası olarak kullanılan yapı 1996 yılından itibaren de Kuvvayi  Milliye Müzesi olarak hizmete açılmış. İki kattan oluşan Müzenin giriş katında Balıkesirin ve Balıkesirlilerin Kurtuluş savaşı ile ilgili katkıları, gayretleri belgelendiriliyor. İkinci katta da yapılan arkeolojik araştırmalar sonucu tarih  ve tarih öncesi çağlara ait buluntular sergilenmektedir. Müze bahçesindeki Ekim güneşini fırsat bilen 4-5 kaplumbağanın bize eşlik etmesi gezimize ayrı bir renk kattı.

BALIKESİR’DE 24 SAAT

Kısa süren müze gezimizden sonra bize verilen tarif doğrultusunda Atatürk parkına doğru yöneldik. Aynı güzergahtaki Balıkesir’li meşhur Kurtdereli Mehmet pehlivanın heykelinin yanında biraz soluklandıktan sonra Atatürk parkının kapısından içeri girdik.1973 yılında hizmete açılan, keşke şehirlerimizde bunlardan onlarcası olsa dediğimiz bu park çam ve çitlenbik ağaçları ile geniş bir alana yayılmış. Günün yorgunluğunu burada içtiğimiz çay ile giderdikten sonra gezimizin bundan sonraki bölümünü hasta ve dost ziyaretlerine ayırdık. İlerleyen saatler de de öğretmen evine geceyi geçirmek üzere gittik.

BALIKESİR’DE 24 SAAT

Önceki gün zaman darlığı nedeni ile gerçekleştiremediğimiz Zağnos Paşa camii ziyaretini dönüş gününde gerçekleştirdik. 1461 yılında  Fatih Sultan Mehmet’in ünlü veziri Zağnos Paşa tarafından yaptırılan cami şehir merkezinde bütün görkemi ile Balıkesirlilerin ve kente gelen ziyaretçilerin ibadetine ve ziyaretine açık bulunmaktadır. Gezilmesi gereken yerler dışında Balıkesirin meşhur  Höşmerim tatlısından yememiz, kolonyası ve zeytinyağından satın almamız da önerildiyse de bütün bunları oturduğumuz Altınoluk’ta da yapabileceğimiz düşüncesi ile Balıkesir’deki 24 saatlik ziyaretimizi sonlandırıp geldiğimiz gibi dönüş yolculuğunu gerçekleştirdik.