Denemeler Rotating Header Image

KORONA’LI GÜNLER – YENİ NORMAL

Öncelikle yazı başlığındaki “YENİ NORMAL” sözcüklerini görüp yersiz bir iyimserliğe ve umuda kapılmamanız için uyarımı yapmalıyım. “Garp cephesinde yeni bir şey yok” dersem herhalde durumu özetlemiş olurum. Dünyada ve ülkemizde gelinen son durumu özetlemekle işe başlayalım. Mayıs sonu itibari ile tüm dünyada vaka sayısı 6 milyonu aşmış durumda, hayatını kaybedenlerin sayısı da neredeyse 375 bini buldu. ABD 105 bin kayıpla yine ön sırada yer alıyor. Onun arkasından da İngiltere (38 bin kayıp), İtalya(33 bin kayıp), Brezilya (29 bin kayıp), Fransa (28 bin kayıp) gibi ülkeler geliyor. Zorunlu ikametlerle geçirilen hafta sonları, milli(19 Mayıs Gençlik Spor ve Atatürk’ü anma bayramı), ve dini (Ramazan Bayramı) bayramları yaşamış olduğumuz ülkemizde gelinen durumu da sayısal olarak özetleyecek olursak Mayıs sonunda geldiğimiz nokta vaka olarak 170 bin, can kaybı da 4.540 sayısına ulaştı. Sevindirici husus da günlük iyileşen hasta sayımız vaka sayısının altında seyretmesi. Hayatını kaybeden insanlarımızın da göreceli olarak sayılarının azalmasına rağmen konunun uzmanları işin ciddiyetinin hala devam ettiğini ısrarla belirtiyor.

Bütün bu tespitler böyleyken “YENİ NORMAL” de nereden çıktı diyebilirsiniz. Dünyanın birçok ülkesi bu hastalıkla yaptıkları mücadele sonucu, seyahat kısıtlamalarının kaldırılması, bazı işyerlerinin faaliyetlerinin sürdürmesine izin verilmesi gibi  uygulamalarla normalleşme adımları atmaya başladı. Bazı ülkeler de böyle bir felaketi yok sayarak -kim korkar korona’dan misali- günlük yaşamlarını aynen sürdürmeye devam etme (Örneğin Brezilya) yolunu seçtiler. Ancak ne var ki bundan sonraki hayatın hiçbir zaman eskisi gibi olmayacağı ve “yeni normal” gibi bir kavramın günlük hayatımızın her anında kalıcı olarak varlığını sürdüreceği noktasında hemfikir. Bizdeki yeni normal konusunda atılan adımlar elbette ki herkesin merak konusu oldu. Her konuda olduğu gibi bu konuda da son söz Sayın Cumhurbaşkanımıza ait olduğu için hepimiz onun 28 Mayıs tarihinde yapacağı açıklamaları merak ve sabırsızlıkla bekledik. Hemen bütün TV kanallarından canlı olarak verilen konuşmada önce uzun uzun 18 yıldır yapılan çalışmalarını anlattı. İcraatın içinden ya da Ulusa sesleniş konuşması niteliğindeki açıklamasında sağlıkla ilgili yapılan çalışmalar sonunda gelinen nokta ABD ve Avrupa’nın çok çok ilerisinde olduğunu bu ülkelerin bu pandemi döneminde neredeyse sınıfta kaldıklarını, ülkemizden yardım talebinde bulunduklarını, bunun sonucu da çok sayıda ülkeye de yardımlar ulaştırıldığını uzun uzun anlattı. Herkesin beklediği birkaç cümleyi de son bölüme bırakmıştı tabii Sayın Cumhurbaşkanı. 1 Haziran itibari ile iller arası seyahatlerin başlayacağı, park, bahçe, plaj, lokanta gibi işyerlerinin belli kurallara uymak kaydıyla faaliyetlere başlayacağını müjdeledi. Altmış beş yaş üstü vatandaşların zorunlu ev ikametinin devam edeceği açıklaması ise bizde tam bir hayal kırıklığı yarattı diyebilirim.

Ben hayatı boyunca kurallara uyan, hatta zaman zaman bu kurallara uyulup uyulmadığını denetleyen birisi olarak “Sizin sağlığınız için” gerekçesi ile de olsa 65+ yurttaşlarımıza konan bu sınırlamanın pek akılcı ve verimli bulmadığımı söyleyebilirim. Kendileri evde bile olsa ailenin diğer fertleri dışarıda olan bir vatandaşın evde kalmasının ne anlamı olabilir? Her biri farklı ortam fırsat ve alışkanlıklarda olan bu insanların hepsini bir emirle evlerinde tutmak yerine genel çerçevesi çizilen bir durum içerisinde daha özgür yaşamaları sağlansa daha doğu olmaz mı? Maskelerini takmış olarak, sosyal mesafeye uymuş biçimde, toplu ulaşım araçları ve alışveriş merkezleri dışında çıkıp gezmelerinin ne sakıncası olabilir? Bununla ilgili gerekli tedbirleri almak ve düzenlemeleri almakla da yerel yönetimler sorumluluk alsa daha iyi olmaz mı? Haftada bir gün 6 saatlik yasaklarla ve sınırlamalarla dolu serbestinin çok makbul ve yeterli olmadığını da belirtmeliyim.

İnşallah önümüzdeki günlerde daha mutlu olacağımız haberler ve yazılarla karşınızda olurum. Kalın sağlıcakla…

KORONA’LI GÜNLER – ENDİŞE DEVAM EDİYOR

Korona virüsü ile ilgili ilk yazımı bundan yaklaşık bir ay kadar önce yazmıştım. O günler meğer iyi günlerimiz imiş. Geçen süre içinde tablo daha vahim olmaya başladı. Dünyadaki vaka sayısı 3 milyonu, hayatını kaybedenlerin sayısı da 200 bini aştı. 50 binden fazla can kaybı ile ABD ön sırada yer alıyor. Bu ülkenin ardından Fransa, İtalya ve İspanya da en fazla kayıp veren ülkeler arasında yer alıyor. Ülkemizde de durum an itibari ile 100 bini aşkın vaka ve 3 bine yakın can kaybı ile ilk on içinde yer alıyor. Vaka sayısı ile iyileşen hasta sayısı arasındaki sevindirici gelişme umutlarımızı biraz arttırsa da tünelin ucunda henüz ışığın göründüğünü söylemek için vakit çok erken.

Bizler de 65 yaşın üzerindeki kişiler olarak verilen talimatlar doğrultusunda  zorunlu ikametimizi sürdürüyoruz. Ne zamana kadar süreceğini bilmediğimiz bu günlerde kitap okuma, bulmaca çözme gibi meşgaleler ile kendimizi oyalıyoruz. Bazen 70 yılın biriktirdiği anı yığınında yolculuğa çıktığımız da oluyor. Böyle bir yolculuk sırasında hafızam beni  elli yıl öncesine yani 70li yıllara götürdü. Şimdilerde unutmaya yüz tuttuğumuz parlamenter sistem ile yönetiliyorduk o zamanlar. Hükümetler kuruluyor, düşürülüyor, tekrar kuruluyor, bazen de güvenoyu sayısı sağlanamadığı için hükümetlerin günlerce hatta haftalarca kurulamadığı oluyordu. O sıralarda benim en çok dikkatimi çeken husus hükümetler kurulamıyor olsa da günlük işlerin kendi mecrasında yürüyor oluşuydu. Bizler maaşlarımızı alıyor, marketler, fırınlar ve diğer işyerleri çalışıyor, insanlar seyahat ediyor kısacası hayat kendi akışına göre devam ediyordu. Böyle olunca da benim zihin dünyamda hükümetlerin, meclisin, milletvekillerin o kadar gerekli bir şey olmadığı fikri yerleşiyordu. Tabii yıllar ilerleyip kendi küçük dünyamızın dışına çıkıp büyük fotoğrafı görmeye başlayınca fikrim değişmeye başladı. Kurumlar ve kurallar yerine oturmuş ise, bir de nitelikli bir bürokrasi varsa günlük hayatın olağan akışı bir üst aklı ya da yönetimi gerekli kılmayabilir. Ancak ülkede ve dünyada cereyan eden sıra dışı olaylar ülke yönetimlerini ve yöneticilerini adeta test eder niteliktedir. Yakın geçmişimize baktığımızda bu gibi durumların sayısız  örneklerine rastlayabiliriz. İktidarların varlıklarını sürdürmek için cemaat ve benzeri oluşumlarla kurduğu ilişki  15 Temmuza kadar uzanan yolun alt yapısını oluşturmuş ve ülke insanımıza tarifsiz acılar yaşatmıştır, bunu hepimiz  biliyoruz. Keza aynı şekilde; genelinde dış politika, özelinde  Suriye meselesindeki isabetsiz, öngörüsüz tercihler sonucu insanların ve toplumun yıllar boyu taşıyacağı bir bedel omuzlara yüklenmiştir.

Şu anda yaşadığımız Korona virüs  sorunu da ülkelerin yaşadığı sıra dışı olayların başında gelmektedir. “Güney Kore, Singapur bu işi iyi götürdü. Almanya işi sıkı tuttu ve başardı.” gibi değerlendirmeler ülkelerin yöneticilerinin ve yönetim anlayışlarının da bir değerlendirmesi niteliğindedir. Aynı şey ABD, İtalya, Fransa için pek ifade edilmiyor. Ülkemizdeki durum için nasıl bir ifade kullanılacak zaman içinde göreceğiz. Şu an itibarı ile Sağlık Bakanının çalışmalarını olumlu buluyorum. Açıklamalarını teknik ve tıbbi çerçeveye oturtmasını, sorulan sorulara nezaket içinde cevap vermesini, gereksiz polemiklere girmemesini değerli bulduğumu söyleyebilirim. Dahası ben yurttaşların sağlık kurumlarına ve personeline ulaşma konusunda geçmişe göre daha iyi durumda olduğunu da kabul edenlerdenim. Bunun kalitesi, yöntemi  ve bedeli ayrı bir tartışma konusu.

Sayın Cumhurbaşkanımızın da süreç içinde aktif olarak yer aldığını görmekteyiz. Belli aralıklarla yaptığı konuşmalarda yapılan çalışmaları, süreci ne kadar başarı ile yürüttüklerini, 2023 hedeflerini işaret ederek iyi ve aydınlık günlere yol aldığımızı belirtiyor. Bu arada hiç şaşırmadığım bölüme sıra geliyor. Bu bölümde muhalif yerel yönetimlerin yardım, ekmek dağıtma gibi çalışmalarını çift başlılık olarak değerlendirip FETÖ ve PKK yöntemlerine benzetmesi bana pek de inandırıcı gelmedi doğrusu.

 Aslına bakarsak bu yöntemlerin modası geçti bana göre. En son yapılan mahalli idareler seçiminde “çaldılar, sandık kurulları yanlış oluşturuldu ve hile yapıldı, teröristler sayaç okumaya gelecek” şeklindeki söylemlerin işe yaramadığını, tam aksine bir mağduriyet yaratmanın rakibin işine yaradığını hepimiz hatırlarız. Daha sonra bu konuda itham edilenlerin tamamının mahkemelerce beraat ettiğini de herkes bilmektedir. Şu anki durumun da biraz buna benzeme ihtimali var. İtham edilen bu yöneticilerin zaten başarısız olma durumu olsa bile  kendileri için çok güzel bir  gerekçe ve mağduriyet alanı yaratılmış olmuyor mu? Daha önce “Tarafsız Cumhurbaşkanı” yazımda da belirttiğim gibi, ezber bozan ve şaşırtıcı bir çıkış yapma ihtimali yok mu acaba diye içimden geçiyor. Muhalif muvafık bakılmadan bütün yerel yöneticilere sıkı bir işbirliğine girilse, onlar bir adım yaklaştığında onlara iki adım yaklaşılsa, maddi manevi bütün destekler kendilerine verilse ve günü geldiğinde “ Ey ahali biz hizmet yapacaktık ama merkezi idare elimizi bağladı, bankalardaki paramıza, dağıttığımız ekmeğe, garip gurebaya sunduğumuz bir tas çorbaya bile el koydular”  mağduriyetinin oluşmaması sağlandıktan sonra da “Sevgili milletim. bildiğiniz gibi biz bütün belediyelere maddi manevi tüm desteği verdik. Ancak onlar bu konuda gerekli beceriyi göstermeyerek sizi mağdur ettiler, bir maske dağıtma işini bile beceremediler. bir şehri, bir beldeyi kendilerine verilen bunca desteğe rağmen yönetemeyen bir zihniyete koskoca ülke nasıl teslim edilir?”  şeklindeki çıkışıyla benim bile oyumu alır kim bilir? 

Neyse  nereden nerelere geldik. Umarım bütün dünyayı kasıp kavuran bu korona virüs belasından en kısa zamanda kurtuluruz ve daha güzel günlerde daha güzel şeyler yazma fırsatımız olur. 

KORONA’LI GÜNLER – IBAN

Korona virüslü günler ilerledikçe bu bela sadece tıbbi yönüyle değil, hayatın her kesiminde etkisini göstermeye başladı. Özellikle insanların dışarıya çıkmaması zarureti  kurum ve kişileri ekonomik sıkıntıya soktu. Bununla ilgili olarak birçok ülke kendi yurttaşlarını ve kurumlarını bu sıkıntılı dönemi daha kolay atlatması için ekonomik yardım paketleri açıkladılar. Amerika 2 trilyon dolar, Almanya 750 milyon avro, İspanya 200 milyon avro ile başı çeken ülkeler arasında yer alıyordu. “Siz kendinizi koruyun, işinizi, faturalarınızı, kayıplarınızı düşünmeyin. O iş bizim işimiz” diyen Kanada Başbakanı da 107 milyar dolarlık yardım paketini açıkladı.

Bütün bunlar yaşanırken ülkemiz yöneticileri de boş durmuyordu. 100 milyar liralık (Yaklaşık 15 milyar dolar) yardım paketi Cumhurbaşkanımız tarafından açıklandı. 13 maddelik bu paketin içinde neler var diye merakla bekleyenler ne yazık ki hayal kırıklığına uğradılar. Dışarı çıkma yasaklarının konduğu bir sırada uçak biletlerindeki vergi indirimi, konut kredisi limitlerinin arttırılması, bankadan kredi alımlarının kolaylaştırılması gibi tedbirler konunun ciddiyetinin henüz anlaşılmadığı izlenimi veriyordu. En düşük emekli maaşının 1500 TL’ye çıkarılması belki de paketin en hazin ve somut maddesi idi.

Özellikle büyük şehirlerde yaşayan ve muhtaç durumda olan vatandaşlar için yerel yönetimler yardım kampanyası açma girişiminde bulundular. Bunların başında da İstanbul ve Ankara geliyordu. Yapılacak bağışların  İBAN’larının açıklanmasının üzerinden 24 saat bile geçmeden merkezi hükümet yasal olmadığı gerekçesi ile bu hesaplara el koydu. “Bu memlekette ne yapılacaksa onu da biz yaparız” dercesine bu defa Cumhurbaşkanımız “Biz bize yeteriz Türkiye’m” diye bir kampanyayı başlattı. Ülkemiz insanı böyle bir günde bile kutuplaştırıldı. Yerel yönetimlerin yaptığının meşru ve yasal olduğunu söyleyenler bir tarafta, ülke yönetiminin de iki başlılık olmaz yardımların tek elden ve 82 milyonu temsil eden Cumhurbaşkanınca yapılmasının doğru olduğunu söyleyenler diğer tarafta yerlerini aldılar. Ne yazık ki bu cenah hiç bir zaman “Madem 82 milyonun temsilcisi niye toplantılarını sadece kendi partisinin İl başkanları ve Belediye Başkanları ile yapıyor ?” sorusunu sormayı düşünmediler.

Bazı konulara ben birçoğu gibi muhalif ya  da muvafık penceresinden bakamıyorum. O mu haklı, bu mu haklı gibi dar bir kalıp yerine ikisi de haklı, ya da ikisi de haksız gibi diğer seçeneklerin irdelenmesi gerektiği düşüncesindeyim. Aynı problemi yaşayan başka ülke liderlerinden böyle bir kampanya düzenleyen olduğunu sanmıyorum. Bu işler daha çok STK’ların işi bana göre. Elinde yürütme ve yasama gücü bulunan yönetimler vergiler koyarak ya da diğer yollarla bunu zaten yapabilirler. Ayrıca bağış kampanyasına en büyük katkıyı her biri kamu kuruluşu olan Merkez Bankası ve Ziraat Bankasının vermesine ne demeli. Piyasa dilinde buna “müşteri kızıştırmak” denir sanırım. Yoksa sağ cebinden al sol cebine koy gibi bir şey oluyor. Korona bakalım daha bize neler gösterecek. Bizi izlemeye devam edin.

KORONA’LI GÜNLER – BAŞLANGIÇ

2019 yılı Aralık ayında aslında her şey ne kadar güzel gidiyordu. Hong Kong’da idik o günlerde. Orada yaşayan çocuklarımızın bizim için yılbaşını da içine alan davetlerine icabet etmiştik. İlaveten de 1,5 yaşındaki sevgili torunumuz Ada ile buluşma ve onun büyümesini yakından izleme bu daveti adeta vazgeçilmez kılmıştı. Gerek Hong Kong’da gerekse oradan beş günlük bir kaçamak yaptığımız Şangay’da torunumuz ile çok güzel vakitler geçirdik. Yeni dillenmeye başladığı bu dönemde baba, anne gibi sözcüklerin yanında üzerine basa basa dedddeeee diye seslenmesi yüreğimizin yağlarını eritiyordu. Ayrıca  parmaktan, çeneden, burundan, gıdıdan, kulaktan, saçtan, ayaktan verdiği öpücük hünerleri günümüzün değişmez seremonisi haline gelmişti.

Tabi ki hayatta bazen işler planlandığı gibi gitmiyor. Boşuna denmemiş ”Hayat planlar yaparken başınıza gelenlerdir” diye. Çocuklar yaklaşan yılbaşı için program yapma arayışını sürdürürken sevgili eşim Nuray’ın Tokat’ta yaşayan ve 90lı yaşlarda olan babasının hastanede yoğun bakımda olduğu haberini alınca en kısa zamanda ve yılbaşından önce ülkemize dönmek durumunda kaldık. Kayınpederin yoğun bakımdan çıkarak eve dönmesi, önce eşim Nuray’ın daha sonra da benim Tokat’a gitmemiz, orada her ikimizin hastalanarak İstanbul’a dönüşümüz, içtiğimiz ilaçlar antibiyotikler, hoş olmasa da buna da şükür diyeceğimiz hatıralar arasında yer aldı.

İstanbul’da geçirdiğimiz günlerde sanırım 2020’nin ilk günlerinden itibaren Çin’in Wuhan kentinde Korona virüs (covid-19) kaynaklı salgın hastalığının baş gösterdiği haberlerini sıkça duymaya başladık. Tabi coğrafyamızdan oldukça uzak olduğu için insanların birçoğu bu olayın magazin yönü ile ilgilendi. Sebebini Çinlilerin yediği böcek, çekirge veya  yarasa çorbasına dayandıranlar, “Trump’ın bir hamlesi Çin’e virüs bombası attı” gibi komplo teorileri ile açıklayanlar bile oldu. Ama bir gerçek var ki o da bu kentte birkaç ay içinde 90 bin civarında vaka görüldüğü ve 3 binin üstünde can kaybının yaşandığıdır.

Çin devletinin Wuhan’ı, daha doğrusu Hubei eyaletinin tamamını, çok sıkı bir karantina altına alması, on gün içinde iki büyük hastane inşa etmesi birçokları tarafından abartılı ve şaşırtıcı bulundu. Bütün bunlar konuşulurken adeta kaşla göz arasında virüs Avrupa’yı kuşattı. Birçok ülkede Çin’i çok gerilerde bırakan kayıplar yaşandı. Bunların başında Mart sonu itibari ile İtalya 11.591, İspanya 7.716 kayıpla hastalığın ilk çıktığı ülke olan Çin’i geride bırakan ülkeler arasında yer aldı. An itibarı ile dünyadaki durum ise 786.228 vaka ve 37.820 ölüm olarak istatistiklere geçti. Önümüzdeki günler için ise bir tahminde bulunmak son derece zor tabi.

Ülkemizdeki duruma gelince dünyada bu felaketin ilk kıpırdanmaları yaşanırken son derece iyimser bir hava hâkimdi. Sağlık bakanımız televizyonlarda şu kadar negatif çıktı, bu kadar negatif çıktı dedikçe sağlık sistemimizin ne kadar mükemmel olduğuna iyiden iyiye inanmaya başlamıştık. Zaman ilerledikçe pozitif de çıkabilir şaşırmayalım gibi ifadeler felaketin sanki ilk habercisiydi. 11 Martta ilk korona virüs vakasının görülmesinden bugüne çok kısa bir zaman geçmesine rağmen şu anki durum 10.827 vaka ve 168 ölüm olarak kayıtlara geçti. Yarının ya da yarınların ne göstereceğini de birlikte göreceğiz. Bir de ülkemizde sayıların gerçeği ne derece yansıttığı da hep tartışılmıştır. Sayılar ne derse desin açıklanan enflasyon ile yaşanan enflasyon, açıklanan işsizlik  ile yaşanan işsizlik rakamlarına hep kuşku ile bakıldığı düşünüldüğünde buna da pek şaşırmamak gerekir diye düşündüm. 

Gözle görülmeyen, elle tutulmayan böylesi bir vaka karşısında yapay kalp yapan, organ nakleden, canlı kopyalayan ve daha birçok mucizeye imza atan tıp biliminin bu kadar çaresiz kaldığı bir durum daha önce yaşandı mı bilmem. Televizyonlarda saatlerce, günlerce (belki aylarca da sürecek) konuşan ve her biri konusunda yetkin her birinin akademik unvanı Prof. olan akademisyenlerin vardığı son nokta ve çare  “Evden çıkmayın, elinizi en az 20 saniye sabunla yıkayın, sosyal mesafeyi iyi ayarlayın, kolonya kullanın” reçetesinden ibaret kaldı. 

Ülkemizde ilk tedbir olarak 65 üstü yaşlılara sokağa çıkma yasağı kondu. Bu bizi de kapsadığı ve işin de ciddiyetine inandığımızdan bu kurala titizlikle uyduk. Sağ olsun çocuklarımız da temel ihtiyaçları sanal marketlerden dijital yöntemlerle sağladıkları için bir sıkıntımız da olmadı. Eskiden ben ev hayatını seven biri olmama rağmen zaman zaman sıkıldığım oldu. Evde kalmak insanın kendi tercihi olduğu ve istediği zaman dışarı çıkabilme özgürlüğü olduğunda anlamlı oluyormuş. Zorunluluk halinde olması halinde yaşanan şey aynı olmasına rağmen hissedilen farklı olabiliyor. Umalım ki bu zorunlu ikamet günlerimiz uzun sürmez ve çok daha acı günleri görmeden  sağlıklı ve aydınlık günlerimize kavuşuruz.

47 YIL SONRA

Takvimler 2020 yılının 7 Ocak gününü gösterdiğinde İstanbul soğuk yağmurlu ve fırtınalı bir güne uyanmıştı. Böyle durumlarda her zaman olduğu gibi trafik yine felç olmuş, uçakların iniş ve kalkışları aksamış, şemsiyeler iş göremez hale gelmiş ve insanlar  bir an önce gidecekleri yere ulaşma telaşına kapılmışlardı. İşte böylesi bir günde yazının içinde resimlerini göreceğiniz bir grup yaşlı insan Kadıköy’de bir kafede toplanmıştı. Kimdi bu insanlar ve böyle bir havada sıcacık evlerinde oturup keyif çatmak varken buralara onları hangi sebep getirmişti? İşte bu sorunun cevabını bulmak için bakışlarımızı 47 yıl öncesine çevirmemiz gerekecekti.

1973 Sonbaharı… Zihnimde bütün canlılığını koruyor. O zamanlar televizyonlar, resimler siyah beyaz, hatta fikir ve düşünceler de siyah beyazdı. 10. Yıl Marşı kadar popüler olmasa da O siyah beyaz televizyonlarda Bekir Sıtkı Erdoğan’ın sözlerini yazdığı ve Necil Kazım Akses’in bestelediği “Müjdeler var yurdumun toprağına taşına. Erdi Cumhuriyetim elli şeref yaşına“ sözleri ile başlayan 50. yıl marşını kaç kişi hatırlar bilemiyorum. İşte böyle bir sonbahar gününde kader yurdun çeşitli yerlerinde en az 3-5 yıl sınıf öğretmenliği yapmış akabinde de üst öğrenimlerini gerçekleştirmek ideali ile yola çıkan 36 genci İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü Eğitim/Gündüz bölümünde buluşturdu. Üç yıl sonra Cumhuriyetimizin 100. yılını kutlayacağımız düşünüldüğünde neredeyse yarım asırlık bir geçmişi olan buluşmadan söz ediliyor yani. Üç yıl bir arada eğitim gördüğümüz bu grubun içinde bulunma bahtiyarlığını ben de yaşadım. Hazları, hataları, coşkuları, dostlukları, dayanışmayı, yardımlaşmayı, hayalleri, hayal kırıklıklarını velhasıl insana ait her türlü duygunun yaşandığı en keyifli ve en öğretici yıllar oldu benim için bu zaman dilimi.

Bu grubun içinde olduğum için de her zaman kendimi hep şanslı hissettim. Bu arkadaşlarımın birçoğu ile hala iletişimim devam etmektedir. Ancak geçtiğimiz günlerde Emin Toprak arkadaşım olağanüstü bir gayret ve örgütleme becerisi göstererek sınıfın tamamını bir Whatsapp grubunda birleştirdi. Bu da yetmedi. Öğretmenimiz Rafet Çağlar ile işbirliği yaparak okulumuzun yanındaki bir kafede (Sütlü Kahve) tarihsel buluşmayı gerçekleştirdi. İşte resimlerde  gördüğünüz grup, üzerinden 47 yıllık bir zaman silindiri geçmiş insanların görüntüsüdür. Büyük usta elindeki zaman fırçası eşsiz hünerini kullanarak saçlarımızı beyazlatmış, vücutları deforme etmiş ve kimimizi de daha çok unutan, daha az hatırlayan ya da yanlış hatırlayan insanlar haline getirmişti. Zaman asıl acımasızlığını Lütfi Öztabağ, Mebuse Sürmeli, Ömer Er, Kemal Sürekli, İzzettin Alıcıgüzel gibi tanımaktan ve öğrencisi olmaktan kazançlı ve gururlu olduğum öğretmenlerimizi aramızdan almıştı. Yine 36 kişilik sınıfımızdan Sezin Şenmanav, Gürbüz Göknar, Mehmet Kurtkara, Yusuf Yorgancı, Mehmet Sağlıklı, Hayrettin Işık, Fuat Aldı isimli arkadaşlarımız da bizlerde çok güzel hatıralar bırakarak aramızdan ayrıldı. Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun, Nur içinde yatsınlar.

Toplantımızda Rafet Çağlar hocamızı 80 yaşını aştığını söylemesine rağmen çok dinç bulduğumuzu söylemeliyim. Okul hayatı ile ilgili yaşanmışlıkları, hatta bizim okula girişimizdeki mülakatlar ile ilgili konuları en ince ayrıntısına kadar hatırlayıp güzel üslubu ile anlatması  bize çok zevkli dakikalar yaşattı. Nezihe ve Ercan Özgür öğretmenlerimizin katılımı ile de birlikteliğimiz daha anlamlı hale geldi. Bizim öğrencilik yıllarımız ve daha sonraki yıllardaki yaşananlar ile ilgili son derece keyifli paylaşımlarımız oldu. Kaderin ve sistemin kendilerine yaşattığı talihsizliklere karşın bildiğimiz ödün vermez ilkeli duruşları karşısında kendilerine hayranlığımız bir kat daha arttı. Diğer arkadaşlarımız da mezuniyet sonrası serüvenlerini bazen kısa bazen de uzun cümlelerle paylaştılar.

Daha sonra havanın fırtınalı ve yağmurlu olmasına aldırmadan kafenin hemen yanındaki okulumuzu ziyaret fikrini gerçekleştirmeye sıra geldi. Bu kısım ihtiyari idi. Buna grubun yarısı iştirak etti. Bizim bildiğimiz ve girdiğimiz kapı iptal olduğundan okula 47 yıl önce girdiğimiz kapının biraz aşağısından girdik. Bu yapıların Fen Lisesi olarak kullanıldığını daha önceden biliyorduk. İki yıl öncesine kadar bizim eğitim gördüğümüz binalar duruyormuş. Biz gittiğimizde birinci yıl ve daha sonraki yıllarda eğitim gördüğümüz binaların yıkılarak yerlerine daha büyük ve modern yapıların yapıldığını gördük. Şu anki okul müdürü Muzaffer Güneş Bey bize gerekli yardım ve ilgiyi gösterdi. Kendisine tekrar selam ve teşekkürlerimi iletmek isterim. Tabi yapacak bir şey yoktu. Ama yine de biz okulumuzu tam girişi olarak düşündüğümüz noktada resim çekmeyi ihmal etmedik. Binalarımızın yıkılmış olmasına karşın bahçemiz ve ağaçlarımız yerinde duruyordu. Sayısız anıya tanıklık etmiş bu sadık dostları selamlayarak kurumdan ayrıldık.

Kafede bizi bekleyen arkadaşlarımızla biraz daha sohbet ettikten sonra yemeğimizi yedik.  Ayrılık zamanı gelince de vedalaşarak ayrıldık. Başta Emin Toprak arkadaşımız ve Rafet Çağlar öğretmenimiz olmak üzere bu buluşmada emeği geçenlere teşekkür ederim. İyi ki vardınız, iyi ki varsınız sevgili öğretmenlerim ve arkadaşlarım.

ANTALYA GÜNLERİ / VE KAŞ’I GÖRDÜM

Antalya’da geçirdiğimiz günler çoğaldıkça burası ile ilgili değişik yerleri görme fırsatlarını da değerlendirmeye çalışıyoruz. Bu konudaki tespitlerimi de siz takipçilerimle blogumda paylaşmaya çalışıyorum. Uzunca bir zamandır aklımızda olan ancak yolunun biraz uzak olması sebebi ile gerçekleştiremediğimiz “Kaş” ilçesine gitme planını da nihayet geçtiğimiz günlerde gerçekleştirdik. İşe daha önce arkadaşlarımızdan bilgisini aldığımız bir pansiyonda iki gecelik bir yer ayırtmakla başladık. Yetkili kişi 17-18 Ekim tarihlerini belirtince o tarihlerde deniz gören bir oda boşalacağını ve o odayı da bizim için ayıracağını söyleyince daha da sevindik. Yolculuğumuz 17 Ekim sabahı saat 8.25 de Antalya otogarından bir midibüs denen otobüsten küçük, minibüsten büyük bir araçla başladı.

Antalya Kaş arasındaki yaklaşık 200 kilometrelik yolu dört buçuk saatte gidebildik. Yolların yapısı, birde aracın Finike, Kumluca, Demre gibi yerleşim yerlerinde otogarlara girişi yolculuk süresinin uzamasına sebep oluyordu. Neyse öğle saatlerinde ulaştığımız Kaş otogarından bir taksi ile konaklayacağımız Kaptan Pansiyon’a geldik. Bizim için ayrıldığı söylenen deniz gören odada kalanların sürelerini uzatması nedeni ile boşalmadığı, bu yüzden bize başka bir oda verecekleri sürprizi ile karşılaştık. En azından telefonla bize bilgi verilmediği için biraz canımız sıkıldı. Bunu da muhatabımıza hissettirdik. Tabi yapacak bir şey yoktu ve uygun bir odaya yerleştik ve yol yorgunluğunu atmak için biraz istirahat ettik.

Kaş oldukça küçük bir yerleşim yeri. Girişinde nüfus olarak 50 binli rakamlar yazıyor olsa da bunun köyleri de kapsadığı, şehir merkezinin yerleşik nüfusunun 7-8 bin civarında olduğu belirtiliyor. Kaş gerçekten hoş bir yerleşim yeri. Her güzellikten bir parça var ama kendine özgü bir ruhu da var diyebilirim. Biraz Altınoluk, biraz Ayvalık, bir miktar Bodrum, yarım ölçek Didim ekleyin hatta gecenin bir bölümünde Çiçek pasajı ile de süslenmiş bir görüntüsü var. Sevgili eşim Hong Kong’tan bile bir parça buldu. Ulaşımının zor olması belkide burasının daha doğal kalmasını yağmalanarak betonlaşmamasını sağlamış diye düşündüm. Yerleşim yerinin küçük olması şehri gezmek için yarım günü bile yeterli kılıyor diyebilirim. Kaş geçmişi M.Ö 3000 yıllarına dayanan eski Akdeniz uygarlıklarından biri olan “Likya” nın kurulduğu Teke yarım adasında yer almaktadır. Şehir merkezinde bu medeniyetlerden kalma Antik tiyatro ile kral mezarları kolayca ziyaret edilebilecek yerler arasındadır.

Kaş İlçesinin bir özelliği de Yunanistan sınırlarındaki Meis adası ile en yakın olan kara parçamız olmasıdır. Gözünüzün önüne bayrağımızı getirin, hilal olan kısmına Kaş ilçesini yerleştirin, yıldız olan kısmınıda Meis adası olarak düşünebilirsiniz. Kaş kıyısına 2 km. kadar uzaklıkta ve 7 kilometrekare büyüklüğündeki bu adada 600 kişi yaşadığını ve bir çok ihtiyaçlarını da cuma günü kurulan Kaş pazarından karşıladıkları belirtiliyor. Kahvaltı yaptığımız pansiyonun terasından adeta bir taş atımı mesafesinde görülen ve yüzerek de gayet kolay ulaşılabilecek uzaklıktaki bu adaya Kaş’tan günübirlik seferler düzenlendiği bilgisini vermiş olayım.

Kaşta kaldığımız bir günün tamamını da tekne turuna ayırdık. Sabahları saat on da başlayan tur saat onsekizde sona eriyor. Daha önce katıldığım tekne gezilerinde beni en rahatsız eden şey kulakları sağır edercesine açılan ve yanındaki ile bile konuşma imkanı vermeyen müzik icra etmeleri idi. Fakat bu turumuzda şükür böyle bir şey yoktu. Sadece yeri geldikçe kaptan gezilen yerlerle ilgili Türkçe ve İngilizce açıklayıcı bilgiler veriyordu. ”Grand Safari Boat” isimli teknemiz Kaş’ın en büyük teknesi olarak anılıyor. Yaklaşık 100 yolcusu ile limandan batıya yani Antalya istikametine doğru yol almaya başladı. İnönü koyu, Yağlıca koyu, Akvaryum koyu, Tersane koyu, Kaleköy, Üçağız köyü ve Batık Şehir olarak belirtilen yerlerden geçti. Burada ismi geçen dört yerde demir atarak pırıl pırıl sularda teknedekilere denize girme keyfi yaşatıldı. Bu arada tabi oldukça doyurucu olan öğle yemeğimizi vermeyi de unutmadılar.. Bu gezide özellikle Kale köyün ve Batıkkent’in de yer aldığı Kekova bölgesinde 2500 yıl önce yaşanan depremle yer altında kalmış kalıntılarını, ve (tarihi antik Simena kıyı kenti) Kale köyü yakından görmek gerçekten heyecan vericiydi. Pansiyonumuzun sahibinin de arada kaptanlık ettiği bu gezi akşam belirtilen saatte Kaş’a dönerek son buldu.

Bu arada bu geziyi anlamlı ve keyif verici kılan bir buluşmadan da söz etmeden geçemeyeceğim. Daha önceden İstanbul’dan tanıdığımız, ayrıca küçük oğlumuz Gençer’in sınıf öğretmeni olan Melal hanım (kendisi birkaç yıldır Kaş’ta yaşıyor) ve kardeşi Mine hanımla birlikte Kaş akşamlarında bize eşlik ettiler. Buradan kendilerine kucak dolusu sevgi ve selam.

ANTALYA GÜNLERİ / AKTUR PARK (Heart of Antalya)

Antalya’da geçen günlerimde vaktim olduğunca bloğuma bir şeyler eklediğimi takipçilerim umarım fark etmiştir. Bu defa da evimize yakın bir eğlence alanı (Lunapark) ile ilgili bilgileri paylaşacağım. Görkemli bir girişi olan ve üzerinde de “AKTUR PARK” yazan bu merkez Atatürk bulvarı üzerinde ve Antalya’da herkes tarafından bilinen 5M MİGROS alışveriş merkezinin tam karşısında bulunuyor. 1997 yılından beri de buradaki hizmetini sürdürüyor. Atlıkarıncadan çarpışan otolara, dönme dolaptan korku tünellerine, kırk civarında eğlence ünitesi hem yetişkinlere hem çocuklara neşeli dakikalar geçirttiği gibi bazılarında adrenalinin tavan yaptığını yaşayabiliyor ve gözlemleyebiliyorsunuz. Özellikle gece bir renk cümbüşü oluşturan bu ortamda çocukların, gençlerin ve yetişkinlerin ilgi alanlarına yönelik her türlü eğlence ve etkinlik bulunuyor. Burada gezerken bir an için sevgili torunumuz Ada’yı, onun çocukluğunu, gençliğini ve buraya birlikte gelerek her bir aygıtta atacağı çığlığı düşündüm. Sonra da yetmişine gelmiş biri olarak ileriye dönük planlar yaparken, ya da beklenti içine girerken biraz temkinli olma gerçeği ile de kendimi yüzleştirdim.

Aslında bu yazının burada son bulması gerekirdi, ama bu alan ile ilgili bir son dakika, daha doğrusu son yıl gelişmesi yazıma bir paragraf daha açmamı zorunlu kıldı. Basında ve televizyonda belki izlenmiştir. “Avrupa’nın ikinci büyüklükteki dönme dolabı Antalya’da hizmete girdi” şeklinde verilen bu haberin ardından bu ünitenin 90 metre yüksekliğinde olup Çin’de imal edildiği, parçaların iki ayda gemilerle getirildiği, sekiz ayda monte edildiği bilgileri de veriliyordu. “Heart of Antalya” adı verilen, Konyaaltı’ndaki evimizden de görülebilen bu dönme dolapta her biri on kişi alan 42 klimalı kapsülün bulunduğu ve her bir turunu da 15-20 dakikada tamamladığını eklemeliyim. Ben de herkes gibi 30 TL ücret ödeyerek bindim. Antalya’nın birçok yerini kuşbakışı izleme ve görüntü alma imkânı bakımından iyi bir fırsattı gerçekten. Tabi kapsülün koyu renk camlarla kaplı olması (sanırım güneş ısısının etkisini azaltmak için) fotoğrafların istenen netlikte olmasının önünde bir engeldi sanki. Netice olarak Antalya’ya kazandırılan bu eser ile kuş bakışı şehri izleme keyfini herkese tavsiye ederim.

Bu arada Avrupa’nın ikicisi olduğu açıklaması ister istemez birincisi hangisi acaba sorusunu sorduruyor. Birincinin de kimseyi yormadan Londra’da olduğunu söyleyivereyim. Sağ olsun Londra’da küçük oğlumun yanına gittiğimizde bu dönme dolaba binme imkânını da bulmuş ve bloğumda da yazısını yazmıştım. Tabi insan ister istemez ikisini karşılaştırma ihtiyacı duyuyor. Yükseklik olarak Londra’da ki Antalya’dakinin bir buçuk katı kadar, yani Londra’yı 90 değil 140 metre kadar yüksekten izliyorsunuz. Kapsüllerin sayısı daha az ama her biri 15-20 kişi alacak büyüklükte. Bana göre en önemlisi Antalya’daki dolap düz bir zemine iki tarafta dörder çelik direk üzerine yerleşmişken, Londra’daki Thames nehrinin hemen kıyısına kurulduğundan tek taraflı iki direk ve ona destek ve güç veren çelik halatlara tutturulmuş. Yani bu statiği ile de biraz hayranlık uyandırdı bende. Londra’dakine gündüz bindiğimiz için gece durumunu izleyememiştik. Antalya’dakinin gece görüntüsün, ışıklandırmasının da müthiş olduğunu ve adeta görsel bir şölene dönüştürüldüğünü belirterek yazımı sonlandırmak istiyorum.

BODRUM’DA BEŞ GÜZEL GÜN

Sevgili ADA’mızla geçirdiğimiz ilk doğum gününün ardından hem Ada ile, hem de çocuklarımızla kısa tatil günlerinde daha fazla birlikte olabilme adına bir başka organizasyonun içinde bulduk kendimizi. Çocuklarımız Bodrum’da epey kalabalık kişiyi barındıracak bağımsız bir yapıyı iki haftalığına kiralamışlar. Uçak biletleri ve araç kiralama işleri de daha önceden gerçekleştirildiği için bize sadece belirtilen saatte belirtilen yerlerde beklemek kalmıştı. Neticede 28 Temmuz’da biz geniş aile olarak Bodrum Milas havaalanına indik. Oradan da kiralanan araçlarla ikamet edeceğimiz yere doğru yola çıktık.

Bende öteden beri var olan, son yıllarda daha da belirginleşen rutinin dışına çıkıldığında kaygı gerilim arası duygu yaşayışı yerleşti. Bu seyahatte de ben çaktırmasam da hafiften bunu yaşamaya başladım. Daha önce hiç gidilmeyen, bilinmeyen ve belirsizliklerle dolu bu yolculuğun sonu nereye varacaktı, ya hayali bir yerse ve bütün beklentiler boşa çıkarsa gibi düşünceler beynimi meşgul ediyordu.  Bu arada çocukların kullandıkları arabalar Bodrum’un kıyısından geçerek kırsalına doğru ilerledikçe endişem de artmaya başlamıştı. Hele Dereköy denen yerleşim yerine gelip, arabalar toprak bir yola girince daha da kaygılandım. Neyse ki toprak yoldaki ilerlememiz çok kısa sürdü ve yolun sonunda büyük bir demir kapıya dayandık. Kurulan bir telefon iletişimi sonunda kapı içerden açıldı ve bizi evin sahibi Ertuğrul Bey karşıladı. Ayaküstü bize mekân ve muhtemel ihtiyaçlarla ilgili kısa bir açıklama yaptıktan sonra evi bize teslim etti.

Karşılaştığımız tablo tek kelime ile muhteşemdi. Ertuğrul Bey üç dönümlük bu arazide gerçekten zevkine göre bir yaşam alanı yaratmış. Öncelikle hafif eğimli olan arazi tesviye edilerek birer metre kademeli  üç alan oluşturulmuş. İlk alana 200 metrekareden büyük, tek katlı, üç banyosu olan (4+1) verandalı evini ve yüzme havuzunu yerleştirmiş. Evin arkasındaki süs havuzunu da ihmal etmemiş. Taş kaplama olan evin her bir bölümü ve parçasının doğa ile bütünlük içinde olmasına özen gösterilmiş. Eleştirel gözle baktığımız da dahi gözünüzü tırmalayan ya da “ Bu da burada hiç gitmemiş” diyebileceğiniz bir uyumsuzluğa rastlayamadım.

Ev ve havuz alanının bir, bir buçuk metre kadar aşağısındaki kademede de yaklaşık yüz elli yıllık olduğunu öğrendiğimiz bir meşe ağacı ile çimlendirilmiş bir zeminin  etrafında begonvillerin de olduğu bitkiler, çiçekler ekilmiş. Bu çiçek ve bitki toplulukları da gayet estetik bir anlayışla alana yerleştirilmiş. Burada benim en favori alanım yıllanmış meşe gölgesi oldu.  Günün her saatinde biraz yer değiştirse bile harman yeri kadar koyu bir gölgelik alan hiç kaybolmuyordu. Yaz sıcağı her yanı yakarken bu ağacın altındaki serinlik, sükûnet beni buraya fena bağladı. Ne havuz, ne deniz meşe gölgesinin cazibesini değiştirmedi. Başkalarını rahatsız etse bile cır cır böceklerinin bitmek bilmeyen sesleri bu ağacın altında bana adeta musiki gibi geliyordu.

Meşe ağacının bulunduğu zeminden bir kademe aşağıda kalan sahayı da Ertuğrul Bey sebze ve meyve bahçesi olarak değerlendirmiş. Üzüm, elma, nar, incir ve narenciye ağaçları hatırladıklarım arasında. Ayrıca karalahana, börülce, domates, biber ve salatalıkların bulunduğu sebze tarlalarını gördük. Mevsimi uygun olan üzüm incir gibi meyvelerle domates, salatalık, biber gibi sebzelerle -tabi Ertuğrul beyin izniyle- sofralarımızı zenginleştirdik. Gün aşırı buraya gelen bahçıvan Turan Bey de havuzun temizliğinden, bahçenin sulanmasına bütün işleri canla başla yapıyordu.

Önceleri biraz tedirgin olmakla birlikte burada yaşamaya  başlayınca burasının insanı mutlu edecek çok şeyi barındırıyor olduğunu fark ettik. Tabi daha çok da insanın sevdikleri ve sevenleri ile bunları yaşıyor olması en büyük mutluluk bence. Bütün bu güzellikleri bize yaşatan ve bizimle yaşayan çocuklarımızla bir kez daha gurur duydum. Acaba bütün bunları hak ediyor muyuz şeklinde bir sorgulama da aklımdan geçmedi değil. İyi ki varsınız, iyi ki bizim çocuklarımızsınız, ve torunumuzsun sevgili Ada. Hepinize kucak dolusu sevgi……..

“ADA” BİR YAŞINDA

Bundan yaklaşık bir yıl kadar önce, yani takvimlerin 2018 yılının Temmuz ayının 26’sını gösterdiği günde bize tarifsiz mutluluk yaşatan torunumuz, yani sevgili ADA’mız dünyaya gelmişti. Biz de bu mutluluğa Hong Kong’da tanıklık etmiştik. Aradan geçen zaman içinde kendisini kısa bir süreliğine görmek mümkün olsa bile onun büyümesini daha çok görüntülü görüşmelerle izleyebildik. Her geçen gün gülüşünü, öpücükler göndermesini, sevincini belirtmek için el çırpmasını izledikçe hem mest oluyor, bir taraftan da kendisini bizzat sevmek için İstanbul’a gelecekleri günü iple çekiyorduk.

Nihayet 20 Temmuz 2019 sabahı vuslat gerçekleşti. Beraberlerinde ADA’mızın bakıcısı Angie ile beraber, oğlumuz Dinçer’in baldız ve kayınvalidelerinin Okmeydanı’ndaki  evlerinde konuşlandılar. Çocuklarımızı da çok özlemiştik ama doğrusu torun sevgisi ve özlemi bir başka oluyor. Bunu ancak yaşamak lazım derim. Sevgili Ada’mızın sevimliliğini, şirinliğini anlatacak kelime bulmakta zorlanıyorum. Baba, anne gibi ilk kelimeleri söylemesi, elleri ile çeşitli hareketler yapması, istemediği ve istediği şeyleri çığlıkla  ağlama arası çıkardığı sesle ifade etmesi dikkatimizden hiç kaçmadı. Her bir davranışını ve gelişim işaretini merak, sevgi ve hayranlıkla izledik.

İlk doğum gününü de Selim Bey ve Meziyet Hanımın (ADA’nın annesi Sevgili Mügenin anne ve babası) Okmeydanı’ndaki evlerinde kutladık. Bu mahalledeki apartmanlaşmaya direnen belki de tek bahçeli müstakil ev diyebileceğimiz yapı gerçekten doğum günü için çok uygun bir ortam oluşturmuştu. Bu mutlu günün en fazla yorulanı da ADA’mızın teyzesi Tuğçe idi sanırım. Balonundan süslemesine, pastasından meşrubatına yaptıkları bu gayretler için Tuğçe, eşi Berkan bey, nazik ev sahipliği yaptıkları için de Selim Bey ve Meziyet Hanım çok büyük bir teşekkürü hak ediyor diye düşünüyorum.

Bütün bu cümbüş içinde Sevgili ADA biraz şaşkın, biraz meraklı bakışlarla ve ilgi odağı olmuş olmanın da farkında olarak etrafa gülücükler saçıyordu. Gösterdiği bütün hünerleri ile sevimliliğine sevimlilik katarken her birimizin dilinden maşallah sözcüğü eksik olmuyordu. Sevgili ADA adeta her birimizin yaşam enerjisi haline olmayı bu gün de başarmıştı.

İyi ki varsın, iyi ki doğmuşsun güzel ADA. Allah nice yaş günlerini sevdiklerinle ve seni sevenlerle sağlık ve mutluluk içinde kutlamayı nasip etsin. Seni çok seviyoruz ve çok çok öpüyoruz.

TARAFSIZ CUMHURBAŞKANI

Anayasanın 103. maddesindeki Cumhurbaşkanlığı yemin metni: ”….üzerime aldığım görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücümle çalışacağıma Büyük Türk Milleti ve tarih huzurunda namusum ve şerefim üzerine and içerim” şeklinde son bulmaktadır. Ayrıca sayın Cumhurbaşkanı zaman zaman 82 milyonun Cumhurbaşkanı olduğunu ifade ederek bu yemine uygun bir söylem geliştirmeye çalışmaktadır. Ancak ülkemizde yaşananlar ise bu söylemlerin pek kıymet-i harbiyesi olmadığını çok net olarak göstermektedir. Acaba gerçekten 82 milyonu kucaklayan ve tarafsızlığı tartışılmayacak bir Cumhurbaşkanı olmak mümkün mü? Ya da böyle bir algının yerleşmesi için neleri duymamız ve yaşamamız gerekmektedir?

Mesela günün birinde televizyondan;

“Sayın cumhurbaşkanı yeminine müteakip Anayasada bunun için zorlayıcı bir hüküm bulunmamakla birlikte tarafsızlığına gölge düşüreceği endişesi ile yaklaşık 20 yıldır üyesi bulunduğu partisinden istifa ederek bundan böyle bütün partilere eşit mesafede duracağını beyan etmiş, günümüzde bir insanın bile 18 yaşından sonra reşit olduğu kendisi ile ilgili kararları özgürce aldığı ve sonuçlarına da katlandığı düşünüldüğünde bu yaşa gelmiş bir siyasi partinin de kendini ayakta tutacak kişi ve organları kendisinden bağımsız olarak oluşturabileceğine kuşkusunun olmadığını belirtmiştir. Bundan böyle sadece gönül bağı bulunan partisi ile ilgili hiçbir siyasal faaliyetine resmi ve gayriresmi katılımının da söz konusu olmadığını sözlerine eklemiştir.”

“Sayın Cumhurbaşkanımız yaklaşan Mahalli seçimler dolayı ile bütün siyasi partilerin şehir ve büyükşehir belediye başkanı adayları ile yaptığı toplantıda önemli açıklamalarda bulunmuştur. Cumhurbaşkanı bu toplantıda seçime katılmaya hak kazanan ve seçmen pusulasında yer alan tüm parti ve kişilerin aynı derecede meşru,makbul ve muteber olduğunu,seçilmeleri halinde hangi partiden olduğuna bakılmaksızın kendilerine merkezi hükümet tarafından her türlü yardım ve desteğin yapılacağını teyid etmiştir. Cumhurbaşkanı ayrıca Belediye başkanlarının,Belediye meclislerinin ya da merkezi hükümetin ayrı partilerden oluşmasının bir endişe kaynağı olmadığını,tam aksine bir zenginlik olduğuna inandığını ileri sürmüştür.Seçim çalışmalarının tarafsızlık ve hakkaniyet içinde yürütülmesini gerçekleştirilmesi açısından yürütmenin sorumluları olarak kendisinin ve hükümette görevli olan bakanların hiçbir partinin ve adayın kampanyalarında yer almayacaklarını özellikle belirtmiştir. Siyasetin finansmanı ile ilgili olarak da kampanyaların açık ve şeffaf olması gerektiğine dikkat çekmiş, sembolik olarak da büyükşehir belediye başkanlarının her birinin hesabına …..TL lık bağışta bulunmuştur. “

“Cumhurbaşkanı kamuoyuna yansıyan “ …..partisine,….kişisine verilen oylar huzur-u mahşerde berat belgeniz olacaktır.” şeklindeki beyanları da çok sığ ve seviyesiz olarak nitelendirmiş, dini duyguları,dini kurumları siyasette kullanılmamasının üzerinde hassasiyetle durmuştur. Bu noktadan hareketle özellikle cami çıkışlarında veya iftar sofralarında günlük siyasetle ilgili beyan, görüş ve görüntü vermeyi etik bulmadığını ,diğer siyasilerin de bu konuda duyarlı olacağına inandığını belirtmiştir.”

“Bu arada sayın Cumhurbaşkanı danışmanlık kadrosunda bulunan danışmanların büyük bir kısmının görevine son vermiş, bu konuda yeni bir yapılanmayı hayata geçireceğinin bilinmesini istemiştir. Danışmanların kendisi gibi düşünen ve kendisinin söylediğini tekrar eden bir görüntü vermesinin verimli olmadığını, kendisinin ne söylediğini ve ne düşündüğünü zaten bildiğini, farklı düşüncelerin ya da seçeneklerin daha ufuk açıcı olacağını ifade etmiştir. Bu tespitten hareketle de kamu oyunda muhalif görüşleri ile tanınan Prof. …….yı ekonomi, ….hukuk ve dış politika danışmanlıklarında görevlendirmiştir.”

“Cumhurbaşkanı Anayasadaki %10 luk seçim barajının da adil ve hakkaniyetli bir durum olmadığını,daha önceden yönetimde istikrar adına düşünülmüş olan bu durumun Cumhurbaşkanlığı sistemi içinde güvenoyu da tarihe karıştığından açıklanabilir bir yönü kalmadığını belirtmiş ,şayet olacaksa da yüzdelik oranlarda değil 1/600 e tekabül eden bindelik oranlarda tesbit edilmesinin daha adil olacağı görüşünü tekrarlamıştır. Bu noktadan hareketle de ülke genelinde bir milletvekili çıkarabilecek kadar oy alan görüşlerin de parlamentoda temsil edilmesi gerektiği görüşünü belirtmiştir. Siyasi partilere yapılan hazine yardımında da aynı hakkaniyet ölçülerinin dikkate alınmasına yönelik yasal düzenlemelerin gerçekleşmesi için de yüce meclise çağrıda bulunmuştur.”

Nasıl sizce böyle haberleri duymak sadece rüyalarda mı mümkün ? Böyle bir söylem tarafsız cumhurbaşkanı tanımına daha uygun düşmüyor mu? İçinizden bir çoğunun “Çok beklersin” dediğini duyar gibi oluyorum. Ama benim ülkemin böyle bir Cumhurbaşkanını hak ettiğini düşünüyorum. İnatla ve inançla beklemeye devam edeceğim.