Denemeler Rotating Header Image

VE YENİDEN ŞANGAY/ALTERNATİF TIP

Yaş ilerlemeye  başlayınca birçok kişi olduğu gibi biz  de tansiyondan mideye, kalpten romatizmaya  bazı sağlık sorunları yaşamaya başladık. Ülkemizde şartlarımızın elverdiği ölçüde de tedavilerimizi yaptırmaya çalışıyoruz. İster yakında, ister uzakta  Şangay’da olsun çocuklarımız da bu konularda kendilerine durumdan vazife çıkarıyorlar. Hemen her gün bizzat ya da teknolojinin  fırsatlarını kullanarak yürüyüşler yapıldı mı ilaçlar içildi mi gibi tekmilleri alıyorlar. Buraya da gelince öteden beri telaffuz ettikleri Çin tıbbının bazı yüzleri ile de bizi tanıştırdılar.

Bu anlamda gittiğimiz lk yer kapısında  “Trinity TCM Clinik” yazan bir bina idi. Kliniğin sahibi ve yetkilisi Evan Pinto adlı aslen Amerikan vatandaşı olan birisi idi. Lisanslı akapunktur uzmanı  ve çin tıbbı üzerine eğitim alan bu zatın  Şangay üniversitesinde de Çin Tıbbı üzerine dersler verdiği bilgisine ulaştık. Amacımız Çin tıbbı hakkında biraz bilgi sahibi olmak bir anlamda da bir çekaptan geçmekti. Uygulama önce gelenlerin birkaç sayfalık kendi sağlık ve diğer geçmişlerini anlatan bir formu doldurması ile başlıyor. Daha sonra o form doktorun elinde sağlık sorunları ile ilgili bir süre karşılıklı konuşuluyor. Tanılamada bildiğimiz kan, idrar tahlili, film, ultrason, tomogrofi gibi yöntemler yok. Teşhis için önce bileğinizde nabız damarına doktorun baş parmak dışındaki 3-4 parmağını bir süre dokundurması ile başlıyor. Dediğine göre her parmağın dokunduğu damar farklı organ (Kalp karaciğer,böbrek v.s.)ile ilgili bilgi veriyormuş. Bir de önemli diğer teşhis de dilin altını üstünü iyice gözlemleme şeklinde yapıldı. Sonuçta benim ciddi bir problemim çıkmadı. Bitkisel ilaç tavsiyesi ve beslenme düzeni ile ilgili bazı bilgiler verdi. Eşim Nuray’a boyun ağrıları ile ilgili olarak vücudun bazı noktalarına incecik iğnelerin batırılması biçimindeki yarım saatlik akapunktur tedavisi uygulandı. Sonuçlarını göreceğiz bakalım.

Bir başka gün de Gong banyosuna gideceğimizi söyledi çocuklarım. Ben havlu sabun falan alacağız mı dedim Benim düşündüğüm gibi değilmiş.Oğlum bana ses terapisi gibi bir şey olduğunu söyledi. Randevu saatinde  aktivitenin yapılacağı mekana gittik. Uygulamayı yapan Valeriya Boyko adlı 30-35 yaşlarında bir bayandı. Gong uzak doğu kültüründe yeri olan sesle iyileştirme formlarından biri olarak kabul görmüş. Adı geçen kişi  kiraladığı muhtemelen kendisinin de kaldığı apartman dairesinde sürdürüyordu bu etkinliğini. İçeri girdiğimizde zeminde elektrik ısıtmalı 5-6metrekare büyüklüğünde bir muşamba, onun yanında aynı büyüklükte bir halı vardı.  Ev eşyası olarak da sadece bir televizyon bulunuyordu.  Ayrıca oturmayı kolaylaştıracak örtü ve minderler de mevcuttu. uygulamanın yapılacağı gereçler olarak üst üste tespit edilmiş iki gong  ile bazı ses çıkarıcı aygıtlar vardı. İşlem önce birkaç ısınma hareketi ile başladı. Daha sonra hepimiz yere uzandık ( 4 kişi) Gong ve diğer aletlerin çıkardığı sesin akışına bıraktık kendimizi. Daha çok deniz kıyısındaki dalgaların sesine benzer  yüksek volumlü bir dalganın içinde yaklaşık 40 dakika sörf yaptık. Kendimizi biraz daha hafiflemiş ve arınmış hissederek  oradan ayrıldık.

Çin’de sağlıklı olma  ve insan organizmasının kendini iyi hissetme aktivitelerinden biri de çok yaygın olan masaj kültürüdür. Biz de her gittiğimizde uygun bir masaj salonunda benin daha çok tercih ettiğim ayak masajı türünden bu hizmeti aldık. Masajın kapsamı, uygulayanın tecrübesi,salonun konforuna göre yaklaşık bir saatlik masaj için 100-500 RMB ödenebiliyor.

Bütün bu uzak doğu ile ilgili  yazılanlar ve yaşananlarda kuşkusuz en büyük pay sahibi olan ve bize bu fırsatı sağlayan çocuklarımız  ve sevgili eşleri en büyük teşekkürü hak ediyor. Bu vesile ile kendileri ile her zaman gurur duyduğumuzu samimiyetle belirtmek isterim. İyi ki varsınız.

VE YENİDEN ŞANGAY/JİNG’AN SEULPTURE PARK(Naturel History Museum)

Chendu, Bejing ve Shimen caddelerinin kesişme noktasında yer alan Jing’an Seulpture Park aynı zamanda heykel parkı olarak da biliniyor. Parkı gezerken birbirinden güzel tasarlanmış heykelleri gördüğünüzde bu ismin boşuna verilmediğini düşünüyorsunuz. Zaman zaman değişen bu heykel sunumları son derece güzel dizayn edilmiş bahçe ve bitkiler ortamında ziyaretçilere gerçekten son derece keyifli bir görsel şölen yaşatıyor. Özellikle bizim ziyaret ettiğimiz Mart başlarında Japonya’dan getirildiği belirtilen kiraz çiçeklerinin bulunduğu bölüm ziyaretçilerin en çok ilgisini çekiyordu.

Parkın hemen içinde de 44.500 metrekarelik alana inşa edilen ve çok özel bir mimari tasarımı olan  Naturel Hitory Museum (Doğa Tarihi Müzesi) muhakkak görülmesi gereken bir yer. Doğa ,insan ve diğer canlıların karışım çok güzel sergilenmiş. Binden fazla tür ile yedi kıtanın tamamından alınmış  10.000 den fazla numune ve model  müzede çok güzel sunulmuş. Yolunuz düşerse ihmal etmeyin derim.

VE YENİDEN ŞANGAY/ MADAME TUSSAUDS MÜZESİ

Şangay’a daha önce iki kez gelmiştik.6-7 yıl öncesine rastlayan bu ziyaretlerimizde burada ikamet etmekte olan çocuklarımız sevgili Dinçer ve sevgili eşi Müge bize bu şehrin görülebilecek bir çok yerini gezdirmişti. Pekin de dahil olmak üzere bu seyahatle ilgili  yaşanmışlıklarımız blogumun  arşivinde vardır. O yüzden bu gezimizde gezecek ya da yazacak başka bir şey bulamama endişesi taşıyordum. Sağ olsunlar çocuklarımız bizi bu kaygıdan kurtardılar ve bu coğrafyanın farklı tarafları ile tanıştırdılar.

Gördüğümüz bu güzelliklerden biri de Madame Tussauds müzesi idi. Balmumundan heykel ustası Marie Tussauds(1761-1850) tarafından kurulan kurulan ve merkezi Londra’da olan bu müzenin Berlin, Amsterdam, Hong Kong, New York, Los Angeles ve Şangay’da temsilcilikleri bulunuyor. Şangay’daki müze Nanjing ile Xizang caddelerinin kesiştiği ve burada çok bilinen  People Square parkının da tam karşı köşesindeki yapının 10. Katında bulunuyor. Müzeye giriş  farklı aktiviteler ile birlikte  140-360  RMB gibi bir ücretle giriliyor. Biz bizim için en ekonomik ve 65 yaş üstü tarifeyi içeren 140 RMB lik olanı tercih ettik (2 RMB=1 TL)

Müzede birçok alanda tanınmış kişinin heykellerine rastlayabiliyorsunuz .Barack  Obama’dan  Çörcilden Putine devlet büyükleri, Brad Pit’den  Angelina Jolie ye sinema yıldızları, spor yıldızları müzede neredeyse canlı gibi yerlerini almış, ziyaretçilerin fotoğraf çektirmelerini bekliyor gibiydiler.

HONG KONG GÜNLERİ/PARKLAR-BAHÇELER

Tam da Hong Kong sadece birbirinden yüksek yapılardan ibaret mi? burada yeşili  ve doğayı uzaklarda mı aramak gerekir şeklinde düşünürken işin aslının pek de öyle olmadığını öğrendik ve zamanımız elverdiği ölçüde bu tür güzellikleri de görme fırsatımız oldu.

       

        Hong Kong’un Diamond Hill bölgesindeki Nan Lian bahçesi (Nan Lian Garden) 3,5 hektarlık bir alanda Tang Hanedanlığı stili tasarlanmış  ve 2006 yılında hizmete açılmış son derece göz alıcı bir  yer. Kayalar, tepeler, ağaçlar, çiçekler, ahşap yapılar son derece uyumlu bir birliktelik arz ediyor. Ayrıca mistik müzik eşliğinde sakin bir ortamda bu güzelliği yaşamak kişinin kendini cennette hissetmesini sağlıyor.

        

Gidilmesi ve gezilmesini önereceğimiz bir diğer  bir güzellik de Kowlon parktır. 1970 li yıllarda hizmete giren bu park gökdelenlerle dolu şehrin içinde insanlara adeta bir vaha güzelliği sunmakta. Her yıl milyonlarca kişinin ziyaret ettiği bu alanda yürüyüş parkurları, çeşitli özellikteki heykeller  de bulunmaktadır. Bu arada Hong Kong  müslümanlarının en büyük ibadet yeri olan Kawloon camii ile islam merkezinin de bu parkın hemen bitişiğinde olduğunu belirtelim

Hong Kong adasında yer alan Hong Kong park da sakinlik arayanlar için şehrin gürültülü yaşamından uzaklaşıp biraz soluklanacakları muhteşem bir yer. Ücretsiz girilen parka her yıl milyonlarca ziyaretçisi oluyormuş. Park bütünlüğü içinde spor merkezi ve konservatuar da etkinliğini sürdürüyor.  Son derece ilginç tasarımı ile birçok dalda ödül kazanan park bitki, çiçek çeşitliliği ve kuş türlerinin korunması ile ilgili gayretler her türlü takdire değer diye düşünüyorum .Parkı ziyaret sırasında bir çok okul öğrencisi öğretmenleri eşliğinde burada eğitim çalışmalarının bir başka yönünü sergiliyordu.

HONG KONG GÜNLERİ/MACAU ADASI

“Hong Kong’a kadar gelmişken Macau adasını görmeden olmaz” diyen çocuklarımızın rehberlik ve refakatinde bir günümüzü de buraya  ayırdık. Macau adası da tıpkı Hong Kong’un İngiltere ile olan ilişkisine benzer şekilde yıllarca Portekiz egemenliğinde kalmış ve 1999 yılından itibaren de Çin Halk Cumhuriyetine bağlı özerk bir bölge olmuş. Kendine ait parası, bayrağı olan bu ülkeye Çin dahil bütün ülke vatandaşları pasaportla girebiliyor. Hong Kong’tan buraya 10-15 dakikada bir bizim deniz otobüslerine benzer feribotlar çalışıyor ve yolculuk bir saat sürüyor. Bu yolculuk için yapacağınız yolculuğun saatine göre 165- 195 HD (85-90 TL)ödüyorsunuz. Çok daha yüksek ücretle helikopter ile de  ulaşmak mümkün. Buraya Türkiye’nin de içinde bulunduğu birçok ülke vatandaşları vizesiz seyahat edebiliyor.

 

Feribotumuz Macau’ya varıp iskeleye yanaştıktan sonra herkesle birlikte  pasaport kontrolü için sıramız geldiğinde tatsız bir sürprizle karşılaştık. Türk pasaportu taşıdığımızdan olsa gerek görevliler kendi aralarında kendi dillerince fısıldadılar ve sonra bizi herkesin meraklı bakışları arasında başka bir bölüme götürdüler. İçeride pasaportlarımız yarım saate yakın bir süre incelendikten sonra Macau topraklarına girmemize izin verildi. 500.000 nüfuslu, buraya gelmesek varlığından bile haberdar olmayacağımız,  haritada yerini dahi bulamayacağımız, en büyük gelir kaynağı kumar olan bir ülkede düştüğümüz durum doğrusu çok ağırıma gitti. Nuray tepkisini eliyle koluyla göstermeye başlayınca Müge ve Dinçer onu sakinleştirdiler.  Ama görevlilerin son derece kibar ve  saygılı davrandığını belirtmeliyim. Neticede onlar da kendilerine verilen talimatı yerine getiriyordu. Bizi bu duruma düşürenler inşallah bundan ders alır diye düşünerek yolculuğumuza devam ettik. İskeleden şehre  taksi ya da toplu taşıma araçları ile gidilebiliyor. Ayrıca etrafınızı sarıp size ada turu yaptırmak isteyen kişilerin de esiri olabilirsiniz.  Bir de adadaki otellerin tesislerine ücretsiz taşıma hizmetleri var. Biz de bunlardan birine bindik ve araç bizi “The Venetian” oteline getirdi.

Yukarıda da belirttiğim gibi burası Çin’de kumarhanelerin yasal olarak çalıştığı tek bölge  ve o yüzden de adı Asya’nın Las Vegas’ı olarak geçiyor. Otelleri de o yüzden çok konforlu ve pahalı. Bu yüzden de birçok kişi buraya Hong Kong’tan günü birlik geliyor. Bizi getirdikleri otel de Venedik’ten esinlenmiş mimarisi ve  alış veriş alanları ile barınılacak yerin ötesinde son derece ilginç yaşam atmosferi sunuyor ziyaretçilerine. Puslu yağmurlu bir havada girdiğimiz otelin bir bölümünde güneşli bir hava görüntüsü  ile karşılaşılması bir tasarım harikası bana göre. Hafta içi ve öğle saatleri olmasına rağmen otelin neredeyse birkaç dönüm büyüklüğündeki kumar salonunun epey kalabalık olması burası ile ilgili söylenenleri doğrular nitelikteydi.  Otel içindeki mekanların birinde karnımızı doyurduktan sonra bir taksi ile şehir merkezine gittik.

Beyaz taşlarla desenlendirilmiş  şehir meydanı herkesin sanki buluşma noktası oluyor. “Senato” meydanı denilen bu bölgeden hafif yokuş yukarı ilerledikçe  etrafta hediyelik eşya ve yiyecek maddeleri satan çok sayıda  dükkan var. Bizim bildiğimiz pestile benzeyen ama et olduğunu öğrendiğimiz yiyeceklerin ziyaretçiler tarafından çok rağbet gördüğüne tanık olduk. Ama bizim favorimiz çocuklarımızın önceki seyahatlerinden deneyip beğendikleri   bademli kurabiyelerdi. Denemenizi öneririz. Yokuşun sonu bizi 1600 lü yıllarda yapılan ve sadece ön cephe duvarı ayakta kalan St.Paul katedraline kadar götürdü. Oradan da epeyce bir merdiven çıkarak yüksekçe bir yerde olan Macau kalesine ulaştık. Buradan adanın ,şehrin en güzel görüntülerini izlemek mümkün. Kalenin hemen içindeki Macau Müzesini de  vaktiniz olduğunda gezilecek yerler arasına ekleyebilirsiniz.

HONG KONG GÜNLERİ/MAN MO/SEYİR TEPESİ/REPULSE BAY

Hong Kong  Çin’in güney kesiminde kaldığından nispeten ılıman bir iklime sahip. Bu yüzden olacak otellerinde, evlerinde ve bir çok yerlerindeki klimaların sadece soğutma amaçlı bir teknik özelliğe sahip olduğunu da öğrenmiş olduk. Biz geldiğimizde havanın biraz soğumuş olması ayrıca Sevgili eşim Nuray’ın da benim de sıcağı biraz seviyor olmamızdan otel odasına ek olarak elektrikli radyatör ve ek battaniye tedariki ile durumu idare ettik. Havanın bizce serince olduğu durumlarda dahi bindiğimiz taksilerin hepsinde soğutmaya dönük klimaların çalışmakta olduğunu görünce şaşırdık ve  en azından bizim bulunduğumuz sırada kapatılmasını sağladık.

Hong Kong’taki günlerimizde gezilerimizi kalmış olduğumuz otelin yakın çevresinden başlayarak sürdürdük Önce yakınlardaki Man Mo tapınağına kadar ne olduğunu anlamadığımız kurutulmuş ( gıda ya da başka şey de olabilir) maddelerin satıldığı iş yerleri ve  antika türü  eşyaların satıldığı dükkanları seyrederek gittik. Hong Kong’ta  kilise, cami  tapınak gibi farklı inançlara sahip insanların ibadetlerini sürdürebilecekleri yerlere rastlamak mümkün.

1848 yılında inşa edilen Man Mo tapınağı Edebiyat Tanrısı Man ile savaş Tanrısı Mo Tai adına yapılmış ve Hong Kong en eski ve önemli tapınakları arasında yer alıyor. Akademik başarı ve eğitimle ilgili konular başta olmak üzere ziyaretçilerin dualarını yaptığı bu tapınakta fazlaca tütsü olduğu için ziyareti kısa tutmak gerekebilir. Tapınak ziyaretinden sonra tapınağın karşı alt sokağındaki bit pazarı ve antika dükkanlarını gezmek de ilgi çekici olabilir diye düşünüyorum.

Tapınak ziyaretinden sonra Hong Hong  ziyaretlerinin olmazsa olmazı olarak sayılan bizim seyir tepesi diyebileceğimiz  orijinal ismiyle de Victoria Peak denilen yere gittik. Hong Kong adasının batısında yer alan ve yaklaşık 500 metre yüksekliğindeki bu tepeye yol boyunca yemyeşil ormanlığı ve deniz manzarasını seyrede seyrede  taksi ile gittik. Tabi buraya otobüs ve finüküler sistem gibi ulaşım imkanlarının bulunduğunu da bu arada belirtmek isterim. Hong Kong’u 360 derecelik bir açıdan seyretmek için çıkacağınız terasa tabi ücret ödeyerek çıkıyorsunuz. Biz çıktığımızda hava biraz puslu olmasına rağmen gördüğünüz manzara gerçekten muhteşem ve ödediğiniz ücrete değer diye düşünüyorum.

 

Hong Kong hipodromu ve burada yapılan at yarışlarını da kısa ziyaret programımıza sığdırdık. Aslında alan olarak bizim Veliefendi’nin yarısı kadar olmasına rağmen dikine  yapılaşma ile burada bizimkinin iki katı kaynak ve kapasite yaratıldığını söyleyebilirim. Hipodromda bir yarış izleyip –Oğlumuz Gençer’in danışmanlığı ile 4 numaralı at ile sembolik miktarda şansımız deneyip ve de  ne gariptir ki 1/1,5 kazandıktan sonra -oradan ayrıldık

.Hong Kong da attığımız her adımda Sevgili oğlumuz Gençer hep yanımızdaydı bizi hiç yalnız bırakmadı. Pardon bir gece ben yalnız kaldım dinlenmeyi tercih ettiğim için o anne oğul masaj keyfi yaşamışlar. Belki başka yerlere gittilerse de özenmeyeyim diye bana söylememişlerdir…

Hong Kong’ta bize can-ı gönülden refakat eden oğlumuz Gençer bizi Şangay’da yaşamakta olan ve Hong Kong’a bir toplantıya gelen Büyük Oğlumuz Dinçer ve onun eşi kızımız Mügeye teslim ederek İstanbul’a döndü. Hong Kong’taki bundan sonraki günlerimizde bize onlar refakat etti. İlk iş olarak da bizi Hong Kong’un bana göre daha keyifli olan yüzüne, Repulse Bay adlı bölgesine götürdüler. Burası gerçekten görülmeye ve hatta yaşanmaya değer bir coğrafya idi. Yeşil yamaçlara sırtını dayamış güzel bir koy ve alabildiğine geniş kumsalı ve masmavi denizi ile insanı kendine davet ediyordu sanki. Tabi buralarda da Hong Kong’un değişmez gerçeği olan çok katlı binaların olduğunu hatırlatalım. Bu arada şehrin en pahalı konutlarının da bu bölgede  olduğu bilgisine de sahip olmuş olduk. Denize girme, güneşlenme, dinlenme alışveriş yapma etkinliklerinin bir arada olduğu bu sahilde köpek balıklarından korunmak için önleyici ağlar konduğuna ilk burada tanık oldum. Bu güzel atmosferi daha güzel ve anlamlı kılan bir yaşanmışlığı da paylaşmak isterim. Repulse Bay da oturan , Dinçer ve Mügenin iş arkadaşları olan Erdal ve Yasemin Tamer çiftinin bizi sabah kahvaltısına davet etmeleri, onlarla geçirdiğimiz kısa da olsa beraberlik dakikaları bu geziyi son derece zevkli ve keyifli hale getirdi.

Repulse Bay dan sonra yönümüzü yine buraya yakın olan bir  başka güzel  bir sahil kasabası olan Stanley’e çevirdik. Hong Kong’un güney doğusunda olan bu yerleşim yerinde de plajlar ve rüzgar sörfü yapılacak imkanlar bulunmaktadır. Burada ayrıca her türden hediyelik eşya alabileceğiniz çok sayıda  dükkan ve sokak satıcısını da bulabilirsiniz.

HONG KONG GÜNLERİ

Geçtiğimiz günlerde kendimizi çocuklarımızın yaptığı bir gezi organizasyonunun içinde buluverdik. Yaklaşık bir ay sürecek bu seyahat Hong Kong bağlantılı Şangay yolculuğu idi. Yolculuğumuz 18 Şubatta  Katar hava yollarının Doha aktarmalı  Hong Kong seferi ile başladı. Şangay’a daha önce iki kez THY nın  direkt uçuşları ile gitmiştik Hong Kong’a ilk gidişimiz olduğu için özellikle dil bilmemenin dezavantajları yüzünden  oldukça tedirgin ve endişeli idik. Ancak küçük oğlumuzun bu maceranın Hong Kong’taki sürecek olan kısmında bize refakat edecek olması bizi iyiden iyiye rahatlattı.

İstanbul Atatürk Hava Limanından başlayarak (4+7)Hong Kong’ta sona eren yolculuğumuz yaklaşık 11 saat sürdü. Hong Kong’un adını çok duymuştum. Çinin güneyinde yer alan iki yüzden fazla  ada ve adacıktan  oluştuğu, uzun yıllar İngilizlerin egemenliğinde kaldıktan sonra yapılan anlaşma sonucunda 1997 yılında Çin Halk Cumhuriyetine bırakıldığı şeklindeki ansiklopedik bilgiler ile sınırlı idi bu coğrafya ile ilgili bildiklerim. Ama şimdi bir de bizzat gözlemleyerek bazı yaşanmışlıklarım olacaktı burası ile ilgili olarak.

 

Hong Kong havaalanından kalacağımız otele kadar yaklaşık 30-40 kilometrelik yolu taksi ile gelirken ilk dikkatimizi çeken alabildiğine yükselen binaların bolluğu idi. Bu yapılaşma karşısında hayranlıkla ürperti arası bir duygu kaplıyordu içimizi. Muhtemeldir ki ülkenin coğrafi yapısı enine yerleşime müsait olmayınca boyuna yapılaşmanın sınırlarını olabildiğince zorlamış demek bu ülkenin insanları. Yüksek, daha yüksek, en yüksek gibi bir yarışı sürdürüyor sanki. Öteden beri yüksek yapıları gördüğümde –bilmem herkeste var mıdır- katlarını saymak gibi bir takıntım vardır. Burada da nüksetti bu alışkanlığım. Ama 25-30 u geçince baktım karışıyor ve olacak gibi değil vazgeçtim.

Otelimiz oldukça merkezi yerde olduğundan Hong Kong’un son derece renkli ve ışıltılı bir gece hayatı yaşadığını da –tabii ki dışarıdan- gözlemleme fırsatımız oldu. Şehrin bazı bölümlerindeki bar ve gece klüplerinde  eğlence sabahın ilk ışıklarına kadar devam ediyordu.

Yüz yıldan fazla İngiliz egemenliğinde kalmanın etkisi ile ilgili olacak burada İngilizce iletişim dili olarak çok yaygın biçimde kullanılıyor. İki katlı otobüslerden oluşan toplu taşıma araçları soldan işleyen trafikleri, tabi buna bağlı olarak ta direksiyonu sağda araçların caddelerde yer alması bu kültürün izi olarak düşünülebilir. Ülke her ne kadar Çine terkedilmiş ve Çinin şemsiyesinde gibi biliniyorsa da  ayrı parasının olması, Çin de dahil olmak üzere bütün ülke vatandaşlarının bu ülkeye pasaportla giriş çıkış yapması, değişik bir ekonomik yapıya sahip olması bu ülkenin farklı, özel yönetim şekline sahip olduğunu da gösteriyor.

Adeta bir şehir devleti diyebileceğimiz Hong Kong’ta otelimize yerleştikten sonra ilk işimiz akşam yemeği yiyeceğimiz bir yer aramak oldu. Bize eşlik eden oğlumuz Gençer daha önce de buraya birkaç kez geldiği için kendimizi onun rehberliğine teslim ettik. Ben genelde alışılmışın dışına çıkmakta zorlanan biriyimdir. Ama Gençer ise tam tersi her gittiği yerde yeni tatlar, lezzetler ve tecrübeler  arayışındadır. Biz de onun kılavuzluğunu peşinen kabullendiğimiz için yemek işini de ona bıraktık.  O da bizi otelin hemen yakınında yiyeceğimiz yemeğin ismi ile uygun Nodolus adlı bir mekana götürdü. Burada benim soğan, sarımsak v.b çekincelerimi de dikkate almalarını sağlayarak söz konusu yemekten söyledik nerede ise küçük bir tencere büyüklüğünde tas içinde içinde makarna,tavuk eti çeşitlideniz ürünlerinin bulundüğu yemeğimiz iki çubukla önümüze geldi. Önce ürkerek ve beceriksizce başladığım  yemek yeme eylemim giderek. çubukların beraberinde getirdikleri küçük kepçe yardımı devam etti  karnımızı bir güzel doyurduk. Bu tecrübeden sonra da ve arada bir alışılmamışı denemenin fena olmadığı kanaatine vardım.

 

Bir yere gidince merakımıza mucip olan bir durum da o coğrafyanın  ne kadar pahalı ve ucuz bir yer olduğudur. Bu noktadan bakınca Hong Kong Dünyanın epey pahalı ülkeleri arasında sayılabilir. Para birimi  Hong Kong doları ve 1 Amerikan dolarına karşılığı da yaklaşık 7,5 HD ediyor. Bizim paramızla karşılaştırdığımızda da 2 HD bizim 1 TL nın karşılığı oluyor diyebiliriz. Bu kısa açıklamadan sonra bizim paramıza çevrilmiş olarak ifade edecek olursak Taksi açılış tarifesi  11, bir kilo kıyma 100-150, ev kiraları 10.000-40.000, TL olarak düşünebilirsiniz .Normal bir yerde 2 kişi içkisiz bir yemek yediğinizde de asgari 250-300 TL. ödemeniz gerekiyor. Bizim ülke dahil bir çok ülke buraya vizesiz seyahat edebiliyor ama iş gelmekle bitmiyor burada kalmanın ve yaşamanın da bir bedeli olduğu her zaman hatırda tutulmalı diyorum.

BU YAZ ÇOK SICAK GEÇTİ

Gerçekten bu yaz her anlamda sıcak geçti bizim için. Meteorolojik anlamdaki sıcaklıklar hepimizin malümu zaten. Sosyal anlamdaki yaşanmışlıkların da sıcaklığını hissettik bu yaz.

Büyük oğlum Dinçer 2010 yılının 20 Haziranında evlenmişti. Küçük oğlumunda bu durumu yaşaması bu yaza kısmetmiş. 16 Haziranda nişan ve 28 Ağustosta da düğün / nikah gibi hızlı ve kendilerine yakışır bir serüvenle sonuçlandırdılar bu durumu. Tabi birer cümle ile anlatılan bu gelişmelerin ayrıntıları da  hayli dikkat çekici.

Aile ve az sayıda dost arasında yapılması planlanan nişan için Seda kızımızın Burhaniye’de ailesinin ikamet etmekte oldukları mekan düşünülmüştü. Biz de o sıralarda Altınoluk’ta olduğumuz için oraya ulaşmamız zor olmayacaktı. Gençer ve ağabeyi Dinçer de İstanbul’dan beraberinde getirecekleri akraba ve dostlar ile anılan mekanda olacaktı.

Fakat hayatta bazen her şey planladığı gibi olmuyor. 15 Temmuz gecesi yaşanan darbe teşebbüsü  bizim için değil ama özellikle İstanbul’dan gelecekleri çok zor duruma düşürdü. Herkes bulunduğu yerde adeta mahsur duruma düşmüştü. Dinçer akşam yemeğine gittiği yerden dönüp araba kiralayacakları mekana ulaşamamış, güç bela kardeşi ile birlikte Yenikapı feribotuna yetişebilmiş. Onlarla birlikte gelmeyi düşünenler ise bu meşakkatli yolculuğu yapamadı ve nişana yetişemedi. Gençer ve Dinçer bu defa arabayı İstanbul’dan değil Bandırma’dan kiraladılar. Kiralanan bu araba ve akıbeti ise tam bir rezalet. Bandırma Elit Rent a Car Rezaleti“ni oğlum Dinçer’in kaleminden ayrıntıları ile okumak isterseniz bir tık yeterli.  Neyse her şeye rağmen olayın en önemli figürleri olan oğlumuz Gençer ve kızımız Seda’nın yakın dost ve akrabaları ile nişan buluşması sağlanmış oldu. Benim Allah’ın emri, peygamberin kavli..faslını da içeren giriş konuşmasına müteakip nişan yüzüklerini bütün aile büyüklerinin iştiraki ile taktık.

Seda kızımızın ailesinin yazlığı Burhaniye’de adı çokça bilinen DENETKO denilen bir site içinde. Yine bu site içindeki ADA dedikleri bir tesiste bize çok güzel bir akşamda güzel bir /nişan yemeği yedirerek bu güzel gün taçlanmış oldu.

28 Ağustos Saat 15.45 te Beşiktaş evlendirme dairesinde kıyılan nikahla beraberlikleri tüm davetlilerin önünde yasal bir statü kazanmış oldu. Akşamında düzenlenen tekne gezisi de sıcak geçen yazın bir finali oldu. Gerçi tekneden sonra bir de SORTİ etkinliği yaşanmış ama bu bizim ilgi ve bilgi alanımızda olmadığı için onun ayrıntısına giremeyeceğim.

Bütün bu yaşananlar insanın içini ısıtan şeyler. Uzunca yıllardan beri içimizi ısıtan, bizi mutlu eden şeylerin çoğunu çocuklarımız sayesinde yaşadık. Bazen acaba bu kadarını hak ediyor muyuz diye düşündüğüm bile oluyor. Bu yaz aylarındaki tatlı telaşlar ile de ilgili birçok şey onların katkısı ve emeği ile oldu diyebilirim. Bize ancak iştirak etmek belkide çorbaya bir miktar tuz atmak düştü… Sağ olun var olun çocuklar…Mutlu ve sağlıklı günler sizin olsun…

ARTÇI BİR GÖÇ DAHA / VE MURATLI’DAYIZ

1956 yılına gelindiğinde Muzruplu köyündeki durumumuz fena değildi. Çiftçiliğin yanında dedem köy imamlığı yapıyordu. Ayrıca küçük bir bakkal dükkanımızla birlikte değirmenimiz de vardı. İlk kez köye bir çift at ve inekle çekilen biçer serer makinasını almıştık. Bu makinenin “Fahr” marka olduğunu çok iyi hatırlıyorum. Bütün bu sahip olduklarımıza rağmen gelişmeler bizi –daha doğrusu dedemi- yeni bir göç arayışına itti. O sırada 10 yaşında olan ve 3. Sınıfa geçmiş olan(Öğretmen olan Fikret amcamın yanında 1 ve 2. Sınıfı okumuştu)Nusret amcam ve okula başlama yaşı gelen benim ve daha sonrakilerin durumları bu kararı almalarında etkili olduğunu zannediyorum. Yine bilindik yöntemlerle 1956 yılında Muratlı’da bir tarla ortasına yapılan bir kerpiç evde ilk gecemizi hiç unutamıyorum. Ertesi gün okula başlayacağımız için bizi at arabası ile dedem ve ninemler getirmişti. Evin kerpiçleri henüz sıvanmamıştı. Camları takılmadığı için hasırla örtülmüştü. Biz yere bir hasır serip onun üzerindeki yatakta geceyi geçirdik. Ertesi sabah dedem Tekirdağ’dan aldığını söylediği iki tahta çanta ve içinde bir kalem ve defterle bizi okula götürdü. Daha sonraki aylarda da annem ve babam köydeki işleri bitirince aramıza katıldılar. Daha sonraki yıllarda da köyde ne varsa hepsi satıldı ve Muratlı’da yeni bir düzen kurulmaya çalışıldı.

Muratlı’daki bu toprak evler bizi yarım asırdan fazla barındırdı. Bu evleri yaz tatillerinde birlikte gittiğimiz çocuklarım da hatırlamaktadır. 4-5 sene önce de bu evler yıkılarak yerine içinde babamın adına da bir dairenin bulunduğu  “Mola Apartmanı” yapıldı.

Amcam Nusret Mola Muratlı’da ilkokulu bitirdikten sonra Kepirtepe İlköğretmen Okulu’na, ben de ortaokulu bitirdikten sonra Edirne İlköğretmen Okulu’na parasız yatılı olarak gittik. Okullar bitince de herkes kendi yolunda hayatını yaşamaya başladı. Benim Edirne İlköğretmen Okulu’nda okuduğum 1964-1967 yıllarında babamın da 2 yıllık bir Almanya’da çalışma dönemi oldu. Almanya dönüşü birikimleri ile Muratlı’dan birkaç tarla daha alarak çifçiliği sürdürdü. Bloğumun çeşitli bölümlerinde bundan sonraki hayatım ya da hayatımız herkesin bilgisindedir.

Bu yazı dizisi burada ve bu şekilde sonlanırken bir hususu önemle vurgulamak isterim. Ben, amcalarım, biz ya da bizim gibiler devletimizin sağladığı yatılılık imkanları olmasa eminim ki eğitimimizi tamamlayamazdık. Devleti kuranlar o yokluklar içinde fakir ve yetenekli çocuklara bu imkanı sağlamakla ne büyük bir fedakarlık ve öngörüde bulunmuşlar diye düşünüyorum. Bu günlerde yaşadığımız dramatik durumları onlar yıllar önce sezmiş ki bu memleketin çocuklarını cemaatlerin, vakıfların, ağabeylerin, ablaların insafına terketmemişler.

İnşallah birileri de bundan ders çıkararak cumhuriyetin kurucu  ve temel değerlerine dönük bir eğitim arayışına girerler.

BABAMIN HİKAYESİ/ VE SON DURAK MUZRUPLU KÖYÜ

Hayrabolu’nun Muzruplu köyü benim de 6 yaşına kadar büyüdüğüm ve yaşadığım bir yerdir. Büyüklerimin anlattıkları ile daha sonra öğrendiğim bilgileri birleştirince ben oraya ilk yerleşim olayını Peygamberimizin Medine’ye Hicret edilmesi olayına benzetirim. Orada Medine’nin yerlilerine ensar, Peygamber ile birlikte gelenlere de muhacirin/muhacir kavramı kullanılır. Muzruplu’ya göçmen olarak gelenlere de yine muhacir, köyün yerlilerine de gacal dendiğini hatırlıyorum. Tıpkı hicret olayında olduğu gibi gelen muhacirlerin barınacak evleri olmadığı ayrıca mevsim olarak kış da bastırmak üzere olduğundan gelen her aile geçici olarak yerleşik olanlara misafir olarak dağıtılır. Kendilerine dahi yeterli olmayan bu insanların topraktan yapılmış sap-saman ile örtülmüş bu evlerinin bazen bir odasında, bazen samanlığında, depolarında, ahırlarının bir köşesinde bahara kadar beklemek daha doğrusu hayatta kalma mücadelesi verirler yeni vatanlarında.

Muzruplu günlerine yine amcamın notlarından hareketle biraz daha ilerleyelim dilerseniz: “1934 güz aylarının sonuna doğru bizim 7 kişilik ailemiz -Anam, babam, ben, kardeşim İsmet, Ali amcam, Pembiş halam ve babaannemden oluşan- Mehmetali Ağanın toprak evinin bir odasına yerleştik. Köyün yerlileri kuzey doğu yamacında 20 hane olarak yerleşmişlerdi. Biz oraya Gacal mahallesi diyecektik. Göçmenlere de köyün kuzey batı kısmında mezarlığın yanında 10 dönümlük bir yerleşim yeri belirlediler. Buranın adı da muhacir mahallesi idi. Baharla birlikte ev yerleri de belirlenince herkeste bir  heyecan ve hareketlilik başladı. Hükümet Romanya’dan getirttiği keresteleri ev yapanlara verdi. Herkes mezarlığın karşısında ki meydanda kendi kerpiçlerini kesmeye koyuldu. Verilen plana göre ev temelleri açıldı. Temele normalde taş koymak gerekir ama taş 30-40 kilometre ilerden getirilmesi gerektiğinden, bunu getirecek güç ve imkan da olmadığından doğrudan kerpiçle evler yapıldı. Pencereler takıldı, sıvaları yapıldı. Bütün bunlar insanların kendi emekleri ile gerçekleştiriliyordu. Kış gelmeden herkes kendi evinin içine girmiş oldu. Bir çoğunun hayvanı olmadığı için ahırların yapımı sonraki yıllara bırakıldı. Hayvanı olanlar da o kış odalarının birini hayvanlara ayırarak durumu idare ettiler. Sonraki yıl hükümet hayvanı olmayanlara birer öküz ve pulluk verdi. Tabi parası olan yanına bir inek ya da eşek alıp çiftini sürmeye çalışıyor, olmayanlar da diğerleri ile dayanışma içine girerek işlerini görüyordu. Göçmen ailelerine kişi başına buzağılık dediğimiz yerlerden yıllardır hiç işlenmemiş arazilerden ailedeki fert başına 10’ar dönüm de toprak verilmişti. Bu toprakları güçlükle de olsa ekmeye çalışıyorduk. Birkaç yıl içinde göçmen evleri kireç duvarları çivit mavisi pencereleri (O zaman yağlı boya yerine pencereler çivitle boyanıyordu) bahçelerinde her renkten çiçekleri ile çok güzel bir görünüme kavuşacaktı.

Babam bir müddet Muzruplu köyünde imamlık yaptıktan sonra 8-10 kilometre uzaklıktaki Karayahşi köyünde imamlık yapmaya başladı. Tabi o zamanlar imamların maaşı falan yok, harman sonu köylülerden toplanan belli miktardaki buğday ile ödeniyor ücreti. Bunun yanında yine köyümüzün de bağlı olduğu Dambaslar nahiyesinin köy katipliği işini yapıyordu. Muzruplu köyünde okul olmadığı için babam ve annem beni de Karayahşi’ye yanlarında götürdüler ve o köye yakın olan Dambaslar nahiyesindeki tek öğretmenli okula başlattılar.

Ben 3. Sınıfa geçtiğimde kendi köyümüz olan Muzruplu’ya eğitmen geldi. Kardeşim İsmet, eğitmenli okula başladı. Eğitmenler askerliğini çavuş olarak yapan –muhtemelen ilkokul mezunu ya da sadece okur yazar- lardan Kepirtepe köy enstitüsünde 3 aylık kurs görenlerden yapılıyordu. Eğitim Süresi de üç yıldı ve devam etmek isteyenler İlkokula gidiyordu.”

babamin-hikayesi-3

Amcam notlarında eğitim hayatının 4. Sınıfını Muratlı Mithatpaşa İlkokulunda okuduğunu, oradaki okul hayatı devam ederken zatürre gibi bir hastalığa yakalandığını, uzun süre Tekirdağ’da tedavi gördüğünü, Muratlı’da yarım kalan eğitimine bu defa Hayrabolu Çerkez Müsellim köyündeki yatılı ilkokulda devam ettiğini, burada ilkokulu bitirdikten sonra 1944 yılında Kepirtepe köy enstitüsüne gittiğini, 1949 yılında mezun olduğunu, Edirne Uzunköprü Karabürçek köyünde öğretmenliğe başladığını, askerliğine müteakip İstanbul, Ataköy Muhittin Üstündağ İlkokulundan emekli olduğunu ayrıntılı olarak anlatıyordu. Tabi bundan sonraki hayat giderek kendinin kişisel hayatı olduğundan ben babamın Muzruplu’da devam ettirmekte olduğu hayat ile ilgili notlardan ilginç bulduğum bir anektodu aktarmak isterim.

“Yaz aylarında aylak durmak yok. Herkese yaşına göre bir iş bulunuyordu. Yine harman mevsimi idi. Ben düvenin üstünde harman sürücüsüyüm. Kardeşim İsmet’e de kurbanlık, kavurmalık için koyun gütme işi verildi. 6-7 civarında koyun ve kuzularını güderken Çengelli köyü ayazmasında koyunları suladıktan sonra kendisi de susuzluğunu gidermek için eğilerek ayazmanın serin sularından içmiş. Bu esnada bir yavru sülük de –zaten kıl gibidirler- gırtlağına yapışmış. Eve geldiğinde boğazım ağırıyor deyince durum anlaşılmış ve Ebazel amcam arabasını koşarak 40-50 kilometre uzaklıktaki Tekirdağ’a kardeşim İsmeti doktora göstermiş. Doktor Sülüğü 10 liraya çıkarırım demiş –0 zaman işçi yevmiyesi bir lira bile değil- Amcam 5 liram var başka param yok deyince doktor olmaz demiş. Amcam da buna çok öfkelenmiş. Arabasını, atlarını bıraktığı kömür pazarındaki Hancı Süleyman Efendiye han borcunu ödeyip çıkmak üzereyken Hancı, amcamın durumunu  görünce “Hayrola niye öfkelisin?” demiş o da durumu aynen anlatmış. “Aman da üzüldüğün şeye bak her şeyin bir kolayı vardır merak etme sen. Herşeyin olduğunda da olmadığında da bir hayır vardır” demiş ve amcama “sen git şu bakkaldan 10 kuruşluk limon tozu al da gel bakalım” demiş. Daha sonra Süleyman efendi Kardeşim İsmet’in ağzına leblebi kadar bir limon tozu vermiş ve şeker gibi yalamasını istemiş. Amcama da “bak sana 10 lira kazandırdım” demiş, han parasını da geri vererek onları uğurlamış. Köyümüze gelip eve döndüklerinde kardeşim gece yarısı burnum kaşınıyor diyerek uyanmış. Amcam burnuna baktığında sülüğün ucunu görmüş ve bir çengelli iğne ile kan emerek iyice büyümüş olan sülüğü çıkarıverince ev halkı büyük bir sevinç çığlığı atmışlar.”

Babam eğitiminin köydeki üç yılık eğitmenli bir okulla sınırlı kalmasını, ağabeyinin anası ve babası ile bir başka köyde okula gidiyorken kendisinin amcalarının yanında bir çoban olarak bırakılmasını bir türlü hazmedememişti. İçindeki haksızlığa ve ayrımcılığa uğramışlık  duygularının ilk filizlendiği yıllardı belki de o yıllar. Belki o yıllarda bunun o kadar farkında değildi, belki de kendisinin daha başına buyruk bir hayatı olması o sıralar hoşuna da gitmiş olabilirdi. Bir aile nasıl bir çocuğu için gösterdiği gayreti diğerinden esirger? Bu sorulara cevap verebilecek ama şu an hayatta olmayan insanların da bu durumla ilgili makul gerekçeleri vardır muhakkak. İsmet’te okuyacak zihinsel kapasite yoktu mu derler, bir tanesi yanımızda kalsın o da çift çubuk işleri ile ilgilensin mi diye düşünmüşlerdir, bunu hiçbir zaman bilemeyecektik. Babam ve ailemizin Muzruplu köyündeki toplam ikameti yaklaşık 22 yıl sürdü. Bu dönem içinde 1946 yılında küçük amcam Nusret Mola doğmuş.

babamin-hikayesi-1

Bu arada 1936 yıllarında yine bir başka aile aynı göç çilesini çekerek Türkiye’ye ulaşıyor… Annemin (Fevziye Geçgel/Mola) ailesini de Çanakkalenin Eceabat İlçesinin Seddülbahir köyüne iskan ediyorlar. Fakat onlar oradan Hayrabolu’nun Kandamış köyüne geliyorlar. Dedem bir müddet bu köyde imamlık ve santral memurluğu yaptıktan sonra orada ve memleketten getirdiği birikimlerle Silivrinin Beyciler  köyünde bir çiftlik satın alıyorlar. Annem bu köyde İlkokulu bitiriyor.

babamin-hikayesi-2

Beş yıl bu çiftlikte çalışıp tam rahata erecekleri bir sırada birisi “Burasının sahibi benim işte tapusu” diye çıkıp geliyor. Oradan da bu defa sıfırı tüketmiş olarak Hayrabolunun Karayahşi köyüne yerleşiyorlar. Burada yerleşik durumda iken de evlenme yaşına gelen anam Fevziye Geçgel ile babam İsmet Mola tahminen 1949 yılında evleniyorlar, 1950 yılının 14 Mayısında da ben dünyaya geliyorum.

Babam 20 yaşında ve ben altı aylık iken İstanbul/Hadımköy’e askere gidiyor (33. Tümen 86. Piyade alayı) Köyümüze yakın Seyitler istasyonundan Hadımköy’e kadar olan tren yolculuğu kendine ve kendileri ile beraber askere giden arkadaşlarına o kadar uzak geliyor ki kendi aralarında “Bu kadar uzak yolculuktan sonra biz dünyada geri dönemeyiz” diyorlar.  Askerliğinin 4. ayında babam hastalanıyor. 2 ay hastanede yatıyor (sarılık olduğu söylenmiş) 2 aylık hava değişimi (Tebdil hava) nin akabinde  Kırklareli İğneada, Limanköyde askerliğini sürdürüyor ve buradan da tezkere alıp köyüne dönüyor. Hayatına kaldığı yerden dedemin denetimi ve gözetimi altında bilindik işine devam etmeye başlıyorlar.

Muzruplu’dan ayrıldığımız 1956 senesine kadar sevinçli günlerimiz de oldu acı dolu günlerimiz de. Öncelikle benden 2-3 yaş küçük bir kardeşim Naci’nin ve benden beş yaş küçük kardeşim Naciye’nin doğumu bizi sevindiren olaylardı. Kardeşim Naci’nin 3,5 yaşında iken köyün içinden geçen dereye düşüp boğulması ise bizi çok üzen bir olay olarak zihinlerimizde yer aldı.