İZMİR’E DOĞRU

Yaklaşık kırk yıl önce geldiğim (Galiba 1968 yılında gelmiştim) İzmir şehrine bir dost ziyareti  sebebi ile eşimle birlikte tekrar gelme fırsatı bulduk. Şimdiki İzmir’in yıllar öncesinin anılarında hayal meyal kalmış olan görüntüleri ile hiçbir benzerliğinin  olmadığını hemen belirtmeliyim. Özellikle Karşıyaka ve konak meydanı arasındaki deniz ve sahil kucaklaşmasının günün her saati için ayrı bir büyüleyicilik içerdiğini ifade edebilirim. Zamanımızın sınırlı olması sebebi ile elbette İzmir’in tamamını gezemedik. Ama gezip gördüğümüz yerler dahi bu kentte  insan yüreğinin bir başka biçimde atabileceğinin müjdesini veriyordu.

Kemalpaşa İlçesinde güzel kiraz bahçelerini, kıvrımlı dağ ve orman yollarında insana dinginlik veren doğal güzellikler gerçekten çok hoşumuza gitti. Daha da önemlisi bu güzel ilçede  Mustafa Kemal Atatürk’ün 9 Eylül öncesi İzmir’i yakıp yıkarak düşmanın denize adeta süpürülüşünü izlediği ve yanında bunan İsmet paşaya “Paşam Anadolu seferi yüz akı ile sona ermiştir. Bundan sonra başka işlerimize bakarız” buyruğunu verdiği tepeyi ve bir gece konuk olarak kaldıkları evi görme fırsatı bulduk. Olayın anısına Gazi’nin bir akşamüzeri elini siper ederek kaçan düşmanı ve yanan İzmir’i izleyen görüntüsünü temsil etmek için dikilmiş olan heykeli görünce bu büyük insanla tekrar gurur duyduk ve ona  olan sevgi ve  hayranlığımız bir kat daha arttı.

Burada emekli olan bazı insanların kendileri için oluşturdukları bir dünya var. Şehrin biraz dışında ama yine de ulaşılabilecek bir noktada edindikleri birkaç dönümlük bir coğrafyada hayallerine uygun bir konut ile  bahçelerinde de çeşitli bitkilerle oluşturdukları bu dünya gerçekten insanları çok mutlu ediyor. Bizi İzmir’de bulunduğumuz süre içinde 3 gece konuk eden dostlarımız  Mahmure  ve Bekir Dilek Çiftinin de Foça İlçesinin Kozbeyi köyünde benzer bir dünya yarattıklarını söyleyebiliriz. İzmir’deki son gecemizi de burada geçirdik. Gerçekten üç dönümlük bir arsa içinde çok emek ve harcanarak gerçekleştirilmiş olan, ayrıca geleneksel Foça mimarisinin özelliklerini taşıyan konutlarına hayran kalmamak mümkün değil. Bahçelerinde ise zeytinden incire, nardan üzüme bölgeye ve mevsime her meyveyi bulabilirsiniz. Tamamen organik koşullarda ürettikleri sebzelerden yemek bize de kısmet oldu.

Foça şirin bir sahil kasabası. Foça ve Yeni Foça olarak adlandırılan sahil bandında çeşitli tatil ve dinlenme tesisleri mevcut. Ayrıca Foça’dan düzenlenen tekne turları da tatil geçirmek üzere buraya gelenlere farklı heyecanlar yaratıyor.

Dönüş yolculuğumuz küçük bir güzergah değişikliği yaptık.Çanakkale istikametine ilerlerken ev sahiplerimiz direksiyonlarını Bergama’ya kırdı. Böylelikle bugüzel Anadolu kasabasını da görme fırsatı yakaladık. Öğle yemeğimizin menüsü  Bergama köftesi ,kerpiç gibi yoğurt ile tahinli,cevizli kemalpaşa tatlısı idi. Tarihi Akrapol ve Zeus tapınağına vakit darlığı ve daha önce aynı yerleri görmüş olmamız nedeni ile gitmedik.Ama daha önce gidemeyenlere muhakkak gitmelerini öneririz.Bergamadan arabamız kozak yaylasına doğru yol almaya başlayınca Bergama tarafına direksiyon kırmakla ne kadar isabetli bir iş yaptığımızı kendi kendimize itiraf ettik. Özellikle Çam fıstığı ormanları ile kaplı bir coğrafyanın insanın duygu dünyasını nasıl zenginleştirdiğini bizzat yaşamış olduk. Bu yöre halkının yetiştirdiği badem,üzüm,incir,çam fıstığı lezzetlerini de doyasıya tattık.

Bu gezi sırasında her şey güzeldi,sadece bir istisnası ile.Kadife kaleye hiç gitmemiştim. Adını sıkça duyduğum yer için zihnimde çok daha keyif verici bir fotoğraf vardı. Ama ne yazık ki “Bu ne yaaaa, bu kadarı da olmaz” dedirtecek hayal kırıklığını burada yaşadık. “Kadife gibi” sözcüğü bizde hep iyi ve sevimli şeyler için kullanılır. Burada ilk kez bu tanımla ters düşen görüntülerle karşılaştık. Kalenin hemen etrafındaki yapılaşmayı mı söylesem,giriş kapısındaki istismar eden ve edilen çocukları mı söylesem,kale içindeki tandır mı fırın mı olduklarını anlayamadığım ve nasıl yapılabildiğine anlam veremediğim çirkinlik abidesi garip taş toprak yığınlarını mı desem hiç bilemiyorum. Açıkçası gezimizin bu bölümünü belleklerimizden silmek en iyisi herhalde….

Bundan sonraki gezilerimizde daha güzel ve sevimli tablolarla buluşmayı ümit ediyorum.Önümüzdeki günlerde hiç gitmediğimiz Antalya va Alanya taraflarına yol almak istiyoruz. O coğrafya ile ilgili duygu ve tespitlerimizi de yine dilimiz döndüğünce satırlarımıza aktarmayı deneyeceğiz.

CEMAAT ÜZERİNE

Malum Hanefi Avcı bir kitap yazdı neredeyse gündem değişti. Tabi bunu sıradan, hayal gücüne güvenen bir yazar yazmış olsaydı “Adam oturmuş masa başına uydurmuş yazmış” deyip geçilirdi. Ama yıllarını bu alanda geçirmiş bir emniyet görevlisinin hem de herkesin bilmem nesinden korktuğu bu dönemde bazı riskleri de alarak buna soyunması durumun vahameti üzerinde düşünmeyi gerekli kılıyor.

Aslına bakarsanız düşünme ve sorgulama zaman belli sebepler ve durumlar ortaya çıkınca değil yaşamın her aşamasında yapmamız gereken şey olmalı bence. Beklide insanı diğer insanlardan ayırarak birey yapan, yurttaş yapan en önemli kriter de bu olsa gerek. Hanefi Avcı kendince bu eserinde sade bir vatandaşın da sorması gereken sorulara kendince veya yaşantısı süresince gözlemlerinden çıkardığı sonuçları da katarak belli açıklamalar getirmeye çalışmış. Ama gelin görün ki arı kovanına çomak sokulmuşçasına bir garip, bir anlaşılmaz tepki dalgası ile karşılaştı.

Cemaat denince artık ne anlaşıldığını artık herkes biliyor. Biliyor da anlaşılan bu şeyin içeriği hakkında bilinen fazla bir şey yok. Hanefi Avcı’ya tepki gösterenler bu konuda ne kadar bilgili veya biliyorlarsa da bunları açıklamaya ne kadar yetkililer orası meçhul. Fetullah Gülen cemaati, Hocaefendi, okullar, marketler, yayın organları… Her şey hem çok somut hem de çok soyut. Soluduğunuz nefes gibi, hissediyorsunuz ama fark edemiyorsunuz.

Zaman içersindeki gelişim çizgisi gözlendiğinde gerçekten son derece insani ve masum bir hareket olarak gibi algılandı birçoklarınca. “İnsanların inançlı, ilkeli, doğru, çalışkan bir yürek taşımasının ne sakıncası olabilir ki?”,”Okullarında İstiklal Marşımız çalınıyor, bayrağımız dünyanın bilinmedik yörelerinde dalgalanıyor kötü mü?” dendi. Ayrıca Hoca efendinin geçmiş siyasilerden Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Turgut Özal vb. İle aynı yakınlık ve uzaklığı korumaya özen göstermesi de kendinin partiler üstü bir konumdaymış gibi bir algılama yaratıyordu.

Ama artık şu an gelinen noktada gerek Hocaefendi’nin beyanlarından ve gerekse AKP hükümetinin resmi yayın organı durumunda olan Zaman gazetesindeki histeri krizine girmişçesine yürüttüğü yayın politikasından daha önce yapılanların sanki bir taktik ve takiyye

olduğu, artık vaktin geldiği, kutsal savaşın kazanılması için bütün yol ve yöntemlerin mubah olduğu bir evrenin yaşandığı kanaati uyanıyor bir çok kişide. Yoksa daha önce olsaydı eminim ki hoca efendi “Mümkün olsa mezardakileri kaldırarak evet oyu verdirin” yerine “Mümin ve inanmış insanımız istişare ve murakabe usullerini kullanarak en doğru kararı verir.” diyerek diyeceğini yine en azından tarafsızlık görüntüsü içinde ve üstü kapalı olarak ifade ederdi.

Benim aslında merak ettiğim şey bireysel anlamda kaldığı sürece kimin ne dediği ile ilgili değil. Daha çok cemaat denen şeyin ne olduğunu açık ve net olarak öğrenmek isterdim. Belirsizliğin, illegalitenin olduğu yerler her türlü kötü senaryoyu birlikte barındırır. Madem bu konuda Hanefi Avcı doğruyu söylemiyor o halde doğruyu söyleyecek birini bulabilsek keşke. Basında  adlarından hemen sonra “Cemaatin önde gelen isimlerinden” ibaresi bulunan ne bileyim Hüseyin Gülerce mi olur, Ekrem Dumanlı mı olur, her kim ise benim bu cemaat ile tamamen merak ve öğrenmeye yönelik soruları cevaplasa ne hoş olurdu.

Cemaatin lideri zaten belli bunu kim seçiyor veya nasıl seçiliyor gibi bir soru absürt olurdu herhalde. Ama cemaat içinde  –sivil toplum örgütleri gibi- belli organlar veya kurullar var mı? Varsa bunlar nasıl oluşuyor? Seçim ve demokrasi var mı? Yoksa orada da atama ve buyruk yöntemi mi geçerli. Cemaat liderinin görüşüne muhalefet etme şansı olabiliyor mu sade bir cemaat mensubunun.

Cemaatin kesin bir üye sayısı belli mi? Önde gelenler, ortada olanlar, arkadan gelenler tamamı kaç kişi? Bunların üye kayıt defteri var mı? Üye olmanın bir usulü, bir prosedürü var mı?

Başvuru nereye yapılıyor? Bunu kim değerlendiriyor? Cemaat içinde belli bir süre kaldıktan sonra vazgeçme veya ayrılma şansı oluyor mu? Bunun bir bedeli ve yaptırımı var mı?

Cemaat içinde iletişim nasıl sağlanıyor? Söz gelimi hoca efendinin gazetede yer alan bir açıklaması oraya nasıl ulaşıyor. Hoca efendi bizzat mı arıyor, yoksa bu bilgilendirmeyi basın danışmanları aracılığı ile mi yapıyor?

Bir de en önemlisi gelelim “ Bu değirmenin suyu nereden geliyor” meselesine. Mali durum ne kadar saydam? Cemaat üyelerinin belli bir aidatı, ödemesi oluyor mu? Bunların kaydı tutuluyor mu? Yani cemaatin finans kaynakları neler? Cemaatin ve hükümetin yayın organı durumunda olan zaman gazetesi kendi kendine ayakta durabiliyor mu? Bunu şunun için soruyorum. Bizim apartmanın iki girişi var ve her sabah oraya iki zaman gazetesi bırakılıyor. Ben de okumaktan zarar çıkmaz diyerek okuyorum. Yani açıkçası bayide para ödenerek satın alınan gazetenin birkaç katını bedava dağıtılıyor? Bedavaya dağıtılan bu gazeteleri kim  sübvanse ediyor?. Böyle olunca da ister istemez İktidarı kayıtsız şartsız desteklemenin ardında bir şeyler mi var diye düşünmeden edemiyor insan.

Tabi belirsizlik ne kadar fazla ise sorular da o kadar çok oluyor. Bu soruları daha da çoğaltmak mümkün. Ancak bunların gerçek karşılığını almak her halde çok zor. Belki de en doğrusu ve kolayı hiç sorgulamadan size verilen buyruğu sorgusuz sualsiz yerine getirmek.

REFERANDUMA DOĞRU

Referandum kampanyalarının toz duman son hızla devam ettiği şu günlerde kafasının karışıklığı hala geçmemiş ne kadar yurttaş vardır bilemiyorum. Doğrusunu söylemek gerekirse benim kafam hala karışık. Düşünsenize önünüze yakın ve uzak gelecekte sizi nasıl etkileyeceğini tahmin dahi edemeyeceğiniz 25-30 maddelik bir hukuki metni koyup buna hayır veya evet demenizi istiyorlar sizden.

Bu hukuki metni en iyi hukukçular bilir diyorsunuz kendinizce. Bu konudaki en yetkin kişileri izliyorsunuz medyada.Ama bu defa kafanız daha da karışıyor. Bakıyorsunuz ki televizyon ekranlarını dolduran isimlerinin başında “Prof.” Yazılı ve tırnak içinde de “Anayasa Hukukçusu” ibaresi bulunan kişilerin bir kısmı öyle bir tablo çiziyor ki karda leke var onların tablosunda yok. Adeta demokrasi cennetine giriverilecek “evet”denildiğinde. Bir kısmının çizdiği tabloda ise nokta kadar beyazlık yok anlattıklarında nerdeyse dünyanın sonunun gelip gelmeyeceği oylanacak. Bu durumda en doğru kararı vermek sıradan bir vatandaş olarak çok zor. Hani bir takımın,bir partinin koyu bir taraftar olsak ya da cemaatin bir üyesi olsak işimiz kolay. Yukardan bir işaret geldi mi ne düşünmeye ne de sorgulamaya gerek kalmazdı.

Ancak  içeriği,getireceği götüreceği tam anlaşılmamakla birlikte  biçim ve kurgu itibari ile kesin olarak bu süreçte kendimi kandırılış ve aptal yerine konmuş hissediyorum. Nasıl hissetmeyeyim ki metni hazırlayanlar dahi sinsi ve kurnaz bir eda ile:”bizim için önemli olan şu 2-3 maddedir” diyerek diğerlerinin aksesuar olduğunu alenen kabul ediyorlar.Yani benzetmek gerekirse çok aç olduğunuz ve yiyecek yemeklere gereksinim duyduğunuz bir durumda size 20-25 çeşit yemek olan bir ziyafet sofrasına davet ediyorlar. Ama eğer siz “çok teşekkür ederim hepsi iyi,hepsi güzel ama ben domuz etli olanı yemem” veya ben içki almayayım” deme hakkınız yok. Ya hepsini ya hiçbirini diyorlar. Yani alakart yok tabldot var diyeceğim ama tabldotta bile insanın bir kısım yiyecekleri yememe özgürlüğü var. Bu durumda kandırılmış ve aptal yerine konmuş olma iyice kanınıza dokunuyor.

En iyisi lanet olsun vereceğiniz de yedireceğiniz de size kalsın.Sizin bu tiyatronuzun figüranı olmak istemiyorum demek geliyor içinizden. Bunun adına da boykot diyorlar. Bu defa da boykot demeye hazırlanan bir kesimle de yan yana gelmek istemiyorsunuz. İki ucu da b….lu değnek veya aşağı tükürsen sakal yukarı tükürsen bıyık hikayesi yani. Ayrıca bitaraf olmak da yasaklandı. Çünkü bertaraf olma tehlikesi var. Tabi günü geldiğinde herhalde sandık başına gidilecek o an o saat ve o dakikanın size yüklediği tercih bir şekilde yapılacak. Evet de desek hayır da desek bu oyunun bir parçası olmaktan kurtulamayacağız. 

Aslına bakarsanız bir kesimin iddia ettiği gibi bu tümüyle gündem değiştirme gayretinden ibaret bir kurgu da olabilir. Yani sonucun evet çıkması ile hayır çıkması halinde  neticeyi değiştirecek bir durumun olacağını da sanmıyorum. Hayır dendiğinde dünyanın sonu gelmediği gibi evet dendiğinde de demokrasi bahçesinde güller açmayacak. Herkes de çok iyi bilir ki demokrasi  yazılı metinlerin içinde değil beynimizin derinliklerinde içselleştirmemiz gereken bir kavramdır. Bunu kendi iç dünyalarına kazıyamayan ve kazandıramayan kişilerin tercihleri sonucu oluşan tablo da çok inandırıcı bir tablo olmaktan uzak olacaktır. Onun için değil midir ki  hiç yazılı bir anayasa metni olmadan da daha demokratik bir yaşam sürdüren toplumlar vardır ve var olacaktır.

SEVAP ADINA………

Geçmiş zamanda öylesine söylenmiş bazı cümlelerin gerçek anlamını insan yıllar sonra bazı yaşantılar sayesinde daha iyi kavrayabiliyor. Ramazan ayını ortalarına geldiğimiz bu günlerde rahmetli dedemin yıllar önce söylediği ama benim pek bir anlam veremediğim bir cümlesi aklıma geldi. Kendisine mi aitti, yoksa o da başka bir yerlerden mi duydu veya okudu bilemiyorum. O gün için bunun kaynağını sormak bile aklıma gelmemişti.“İnsanlar en büyük günahları sevap işlemek üzere yola çıkarak işlerler” mealinde bir cümleydi hatırladığım kadar ile.

Ramazan ayı gelmeden veya gelmek üzere iken televizyonlardan ve diğer medya organlarından: “Vatandaşların ramazan hazırlıkları başladı…..” şeklinde haberlerle başlayan anlaşılmaz bir tüketim ve israf çılgınlığına dönüşen bir yarışın  startı veriliyor.Sanki bir kıtlık olacak veya savaş çıkacakmış gibi “Onu da alalım,bunu da alalım,aman güllaç eksik olmasın,hurmasız hiç olur mu” şeklindeki yorum ve gerekçelerle  normal zamandakinin belki iki katı oranında harcama yapılarak büyük oranda israfın yaşandığı bir süreç yaşanmaya başlıyor. Hani ramazan ayında tutulan orucun faziletini yetkiler sıralarken en başta” Çok azla yetinmek ve yaşamak zorunda olan insanların durumunu anlama imkanı veriyor.”demiyor muydu? Ramazan sonunda herkesin beyan ettiği gibi alınan kilolardan da bu insanlara anlamaya yönelik bir empatinin de kurulamadığı çok açık bir biçimde anlaşılıyor. Bu tüketim ve israf çılgınlığını acaba sevap adına yola çıkılarak işlediğimiz günahlar olarak yorumlamak   mümkün mü? diye  düşünüyor insan bir an için.

Bu mübarek ayda bir başka garibime giden olay da verilen toplu iftar yemeklerindeki abartı ve çelişkidir. Yine medya organlarından özellikle televizyon kanallarından çok yakından izlediğimiz gibi:”Sevgili seyirciler şimdi…. Belediyesinin hazırladığı  beş bin kişilik iftar çadırının yanından yayınımızı sürdürüyoruz…” Bir başka kanala geçtiğinizde ise sanki rakamlarda açık arttırmaya geçilmiş gibi:“ Sevgili seyirciler…..Belediyesi her akşam bu çadırda on bin kişiye iftar yemeği veriyor…..”  seklindeki anons ve görüntüler hepimize tanıdık geliyor sanırım. En son da  -ki adını vermekte bir sakınca yok- Esenler Belediyesi kırk bin kişiye iftar yemeği vererek Guiness rekorlar kitabına girme hamlesini gerçekleştirdi. Televizyonda muhabiri kurulan sofra için hangi caddelerin trafiğe kapatıldığını, kaç ton pirinç, kaç ton et, bakliyat, şeker v.b malzeme sarf edildiğini uzun uzun açıkladı. Belki yapılması gereken hiç sormadan sorgulamadan bu kalabalığa dalıp bir iftar menüsünü kapıp topun patlamasını beklemek ve rekora da katkıda bulunmanın gurunu yaşamaktı. Ama yapmadım.. yapamadım… yapamazdım. Aslına bakarsanız belki de bir çok kişinin de yapmaması gerekirdi. Ben eğer oruç tutacaksam onun iftarı ile ilgili tedbir ve hazırlığı kendim yapmam gerekirdi. Aslına bakarsanız orada ihtiyacı olup da buradan yararlanma durumunda olanların oranı yüzde biri bile bulmaz. Görüntüler bunun gerçek amacından uzaklaşıp bir yaşam tarzı olarak geliştiğini çok açık biçimde göstermektedir. Sucunun sorularına verilen:” Biz Bahçeli evlerde oturuyoruz. Dün akşam Eyüp Belediyesinin çadırında idik.Yarın da Üsküdar Belediyesin çadırına gideceğiz.” biçimindeki diyaloglardan da  durumun hangi noktaya geldiği çok net anlaşılmaktadır. Kaldı ki buna gerçekten ihtiyacı olanların oraya gidecek takatlerinin de cesaretlerinin de olmadığını herkes bilir.

İşin belediyelerle veya yönetimlerle ilgili yanını da doğrusu hiç anlayamıyorum. Bu belediyenin,yönetimlerin işi değil gibi çok keskin bir ifade kullanmak istemiyorum ama belediyelerin ve yönetimlerin öncelikli işi yurttaşının zamanında evine gitmesini sağlayıcı ulaşım v.b alt yapıları hazırlamak değil midir? Kimin parası ile kime ikram yapılmaktadır. Hani devletin(kamunun) mumu ile kendi mumunu ayıran bir anlayışın mirasçıları idik.Her halde belediye başkanları,yöneticiler bunları kendi cebinden finanse etmiyor. Ayrıca gelirleri giderlerinden fazla belediyede yok sanırım ülkemizde. Özellikle de en fazla borçlu olan belediyelerin de Ankara ve İstanbul büyükşehir belediyeleri olduğu her yıl açıklanıyor. Onlar da sıkıştıkça merkezi hükümete el açıyorlar. Durum Süleymaniye camiinde dilenip Sultanahmet camiinde sadaka vermek gibi bir şey yani. Sanki merkezi hükümetin durumu çok mu farklı. O da cumhuriyet tarihinin en büyük borçlanmasını yaparak durumu idare etmeye çalışıyor. Yani özetle “Elin gavurundan aldığımız para ile iftar ziyafeti veriyoruz” dersek zincirleme mantık açısından yanlış bir şey söylemiş olmayız herhalde.

Bu arada abartılı ziyafetler veren gerçek kişilere de biraz dokundurmadan geçmek olmaz sanırım.” Adamın parası var istediğine yedirir,içirir.”gibi de düşülebilir.Ama bir arkadaşımın yıllar önce bana anlattığı bir anekdot gibi ise onu da sorgulamakta yarar var kanımca. Kendisi de benim gibi emekli bir eğitimci idi. Emekliliğine müteakip bir özel okullar zincirine ait kolejde yöneticilik görevi yürütüyordu.Yine bir ramazan akşamı iftar sonrası konuşurken bana:”Yahu şu bizim kurucuları hiç anlayamıyorum.Öğretmenlerin 2-3 aydır maaşlarını ödemiyorlar. Her akşam 500 kişiye iftar yemeği veriyorlar. İftara gelenler de fakir fukara olsa neyse. Hepsi ensesi kalın yerli araba bile kullanmayan kişiler….” Biçiminde dert yanıyordu. Bu örnek sanırın bir çok şeyi çok güzel açıklıyor.

Ayrıca bu toplulukları fırsat bilip buraları siyasi kampanyaların bir ayağı haline getiren siyasilerimizin de ramazan ayının ulviliğine ne kadar katkılarda bulunduğu hususu da  üzerinde en çok düşünülmesi gereken konular arasındadır.

Ramazan ayının sonu gelip bayrama erdiğimizde bir başka tanıdık açıklama duyacağız yine medyadan:”Bayram süresince otoyollar,köprü,metro,belediye otobüsleri…. bedava hizmet vereceklerdir” Tabi kararı alanlar herhalde bu araçları hiç kullanmıyor diye geçiyor içimden. Ben özel araba kullanmadığım için sürekli toplu taşıma araçlarını kullanıyorum. Ancak bayram günlerinde kullanılamaz duruma geldiğinden bu günlerde ulaşım giderim her zamankinden çok daha fazla oluyor. Birçok kişinin amaçsız biçimde araçların içinde ilk durakla son durak arasında sabahtan akşama kadar gidip geldiğini gördükçe bunu nasıl istismar edildiğini görmek talihsizliğini de yaşadım. Bu ulaşım sektörlerinin de karlı işletmeler olmadığı bilinmektedir. Sonuçta böyle bir tasarruf birçok kişinin işini kolaylaştırmaktan uzaktır. Yapılacaksa bu günlere ait gelirlerin bazı sosyal hedeflerin gerçekleştirilmesinde kullanılması (Okul yapımı,felakete uğrayan yörelerdeki insanlara yardım v.b)daha yararlı olacaktır.

Yani özetle inancı insanın içinden derinliklerinden çıkarıp işportaya koyma ve magazinleştirme konusunda elimize kimse su dökemez herhalde. Keşke davetler fısıltı ile olsa,yenenler içilenler iki kişi arasında kalsa, yani her şey  Allah rızası için yapılsa…….