Denemeler Rotating Header Image

December, 2010:

O ŞİMDİ ASKER/BALIKESİR-BURHANİYE 125.ALAY

1970 Temmuzunda askere gitmek üzere arkada birçok hatıraları bırakarak Karabürçek köyünden ayrıldım. O yıllarda İlkokul öğretmenleri 20 ay süre ile er olarak askerlik yapıyordu. Uygulamada bunun ilk 3-4 ayı yaz tatiline denk getirilerek kışlada askeri kıyafetle temel eğitim biçiminde kalan kısmı da yine devletin gösterdiği yerlerde öğretmen olarak tamamlattırılıyordu. Aslında 1970 yılında tam bir belirsizlik vardı. Bu uygulama 1970 yılında sona eriyordu. Yani ya aynen sürebilirdi veya 20 ayın tamamı kışlada fiilen askerlik yapmak biçiminde de olabilirdi.Ben bu belirsizlik içinde askerliğimi yapmak üzere köyden ayrıldım.

yoklama

Askerliğimin başlangıcı Balıkesir-Burhaniye 125. Er Eğitim Alayı idi. Bir önceki yıl aynı yerde amcam Nusret Mola da eğitim yapmıştı. Ondan da aldığım bilgi ile gitmem gereken yeri kolay buldum. Orada zahmet olmasın diye güzelce kafayı asker tıraşı yaptırdım. Nizamiyeden içeri girince bizim gibi yeni gelenlerin arasına karışarak herkesin teslim olmak için girdiği kuyrukta yerimi aldım. Etraftan daha önce orada olan askerlerden ”Memleket neresi? memleket neresi?” sorularından herkesin bir hemşeri arayışı ya da aidiyeti sevdasında olduğunu hemen fark ediyorsunuz. İşlemler uzun sürmedi kayıt olduktan sonra  herkese o malum yeşil elbise ile postallar başta olmak üzere giysiler verildi. Bedenler pek uymasa da arkadaşlarla değişerek uydurmaya çalıştık. Birden herkes başka iken aynılaşıvermişti . Birkaç gün sonra kıyafetlerde insanlar da birbirine alışıvermişti.

Günler de bir birine benzemeye başlamıştı. Gündüzleri Temmuz sıcağı altındaki belki de çoğunluğu ilkokul mezunu olan  çavuşların verdiği sağa dön,sola dön,süngü tak, süngü yerine, yat, sürün, yürüyüş kararı sayılacak say, komutlarının birbirine karıştığı kışlalar doldu boşaldı bu gün ya da yaylalar yaylalar  türkülerinin artık iyice ezberlendiği günler geride kalmaya başladı.Akşamları da çavuşların defterden okudukları teorik bir takım bilgilerin ezberlenmesi gerekiyordu. Askerlik nedir? disiplin nedir? den başlayan tarifleri su gibi ezberledik. “Kanunlara ve emirler mutlak bir itaat, astın ve üstün hukukuna riayettir” şeklindeki disiplinin tanımı ta o günlerden aklımda kalmıştı. Gündüzleri zincirlemeli olarak tekmillerle başlayan eğitim bütün alayın alay komutanı önünden geçişi ile gerçekleştirilen bir seramoni ile son buluyordu. Geçiş beğenilmezse birkaç kez tekrarlanıyordu. Eğitimin  başlamasından bir ay kadar sonra yemin merasimi vardı .Bütün Alay bir araya toplandık Alay komutanı”125. Alayın kahraman erleri….”diye başlayan bir konuşma yaptı. Bir ayda kahraman bile oluvermiştik. Daha sonra büyük masalar üzerine konan çeşitli silahlara birer elimizi koyarak ”Karada, havada,denizde her zaman ve her yerde  “ şeklinde başlayan  yemin metnini tekrarlayarak merasim sona ermişti.

asker

Yemin de ettiğimiz için artık boş silahla da olsa nöbet tutuyorduk. Tuvaletler dahil bir çok yer nöbet mahalli olarak belirlenmişti. Uygulamalarda çok akılcı olmayan durumların izahı için “mantığın bittiği yerde askerlik başlar” biçiminde filozofik açıklamalar yapılıyordu bazılarınca. Bu arada alayımız denetim bile geçirdi.O gün yemekhane görülmeli idi.Ortasında boydan boya kırmızı bir halı.Masalarda beyaz örtüler, beyaz peçeteler, porselen tabaklarla bambaşka bir yer oluvermişti birden. Denetimin nasıl geçtiğini bilemiyorum tabi ama bizim yemeğimizi dışarıda alüminyum tabaklarda yemek durumunda kaldığımızı çok iyi hatırlıyorum. Bunun böyle olduğu herkes tarafından bilinmesine rağmen herkes bulunduğu rolü oynamak durumundaydı.

Bir aydan fazladır eğitimimiz geçtiği halde durumumuzla ilgili hala bir açıklık yoktu. Geçmişte olduğu gibi 3 aylık bir eğitimden sonra öğretmen olarak mı devam edecektik, yoksa bu elbise içinde 20 aylık süre doldurulacak mıydı? Söylenti çoktu ama gerçeği bilen hiç yoktu. Derken ne oldu nasıl oldu bilmiyorum zannediyorum gelişimizin 46 .gününde eğitimin sone erdiği ve ertesi gün kura çekilerek bundan sonraki askerlik görevinin öğretmen olarak tamamlanacağı açıklandı.Doğrusunu söylemek gerekirse sabahı zor ettik.

Sabah öğretmen bölüğü olarak kuralarımızı çektik. Kurada 2 seçenek vardı. Ya bir vilayet adı çekilerek orada öğretmenlik devam edecek ya da Okuma yazma okullarından birini çekecektik. Ben Çanakkale Jandarma okuma yazma okulunu çektim. Bir yıl orada çalışacak daha sonra bir yıl yine gönderildiğim yerde öğretmenlik yaparak askerliğimi tamamlamış olacaktım. Burhaniye’den Çanakkale’ye gitmek zor olmadı. Rastlantıya bakın ki geçen yıl burada eğitim gören amcam da oraya gitmişti.Bir yıl ara ile adeta birbirimiz takip ediyorduk.

VE ARTIK ÖĞRETMENİM

Takvimler 1968 yılının 29 Haziranını gösterdiğinde artık resmen öğretmendim. Ancak bizzat görev yapacağım okula ve öğrencilere kavuşmak için ise eylül  ayını beklemem gerekecekti. Kartvizit falan bastırmadım ama kendimi Tekirdağ’ın Hayrabolu İlçesinin Karabürçek köyü İlkokulu öğretmeni olarak tanıtabiliyordum artık.

görev

Köyüm Hayrabolu-Uzunköprü yolunun üzerindeydi. Hayrabolu’dan bindiğiniz minibüsle on kilometre kadar gittikten sonra köyün yol ayrımında indiğinizde köye 2 kilometre olduğunu gösteren yol levhası karşılıyordu sizi. Oradan içeriye 20-25 dakikalık bir yürüyüş yaparak ve iki yokuşu inip çıktığınızda yaklaşık 100 hanelik Karabürçek köyünün evlerini ve  beyaz badanası ile dikkat çeken İlkokulunu hemen fark ediyordunuz.

köyünresmi

İlkokulda iki öğretmen görev yapıyorduk. İkimiz de o yıl yeni gelmiştik. Aynı zamanda müdürlük görevini de yürüten Orhan Durak adlı arkadaşım öğretmen okulundan bizden iki devre önce mezun olan ağabeylerimizdendi. O Anadolu’da iki yıl çalıştıktan sonra köye gelmiş, ben ise ilk defa başlıyordum. Köy okullarımızın çoğunda birleştirilmiş sınıf eğitimi yapıldığını hemen herkes bilir. Bunun farklı sınıflardaki öğrencilerin aynı derslikte ve tek öğretmen tarafından okutulması olduğunu açıklamama gerek yok sanırım. Okulun o yıllarda yaklaşık 90 civarında öğrencisi bulunuyordu. Ben iki yıl görev yaptığım bu köyde önce 1-4-5.sınıfların, ertesi yıl da 4-5.sınıfların öğretmeni idim. Burada öğretmen olarak mesleğimin en mutlu ve keyifli günlerini yaşadığımı açıkça ve bütün samimiyetimle itiraf etmek isterim. Daha sonraki yıllarda görev yaptığım  yerlerdeki insanlara ,öğrencilere ait bir çok yaşantının hafızamdan silinmesine rağmen buradaki köylülerin, komşuların birlikte çalıştığım Orhan hocanın ve öğrencilerimin bir çoğunun isimleri ve görüntüleri belleğimde hala canlılığını korumaktadır.

köy

Öğretmenlerin görev yerlerinde ve özellikle köylerde en sık rastladıkları problemlerin başında barınma sorunu gelmektedir. Çünkü köyde herkesin evi kendine yetecek kadardır. Lojman da yoksa veya yeterli değilse  daha ilk günden sıkıntı başlamış demektir. Karabürçek köyü İlkokulunun bitişiğinde bir lojman vardı ve bu da evli ve bir çocuklu olan müdür görevli arkadaşımın doğal ve yasal hakkıydı. Benim nerede kalacağım ise meçhuldü. Bilmiyorum nasıl gelişti veya kim önerdi hatırlamıyorum köylünün köy imamının kalması için yaptığı iki  odadan ibaret toprak bir evde kalıp kalamayacağımın sorulduğunu hatırlıyorum. Çünkü köy imamı da bekar olup benim yaşlarımdaydı. Ben de bir sakıncası olmayacağını belirterek kabul ettim. Galiba başka bir seçeneğim de yoktu. Balıkesir- Gönen’li olan imamın adı İsmail Topaloğlu idi. İmam bir odada ben bir odada kalıyordum. Aynı evde yaşayan köpeğimiz (İmam onun adını Coşkun koymuştu) kedimiz, horoz ve tavuklarımız da hayatımızın bir parçası olmuştu artık. Hemen ekleyeyim aynı yapıyı paylaştığımız iki hayvan daha vardı. İmamla birlikte kaldığımız eve taş ve briketle eklenti yapılarak bir bölüm oluşturulmuş ve buraya da köyün boğaları bağlanmıştı. Biri manda diğeri sığır boğası olarak beslenen bu hayvanların niçin orada bulunduğunu bilmem açıklamama gerek var mı?

kedi

İmam ile  birlikte kaldığımız süre hiçbir problem yaşamadık. Belki aynı meslekten olsak bu kadar uyumlu ve samimi bir ortamı yaratamazdık. Neticede her ikimizin bazı rolleri ve sorumlulukları vardı herkes sınırını ve sorumluluğunu bildiği sürece hiçbir sıkıntının yaşanmaması da gayet doğaldı. Tabi bunların dışında her ikimiz de 18 yaşında birer gençtik. O yaşların ve çağların penceresinden baktığımızda aynı özlemleri duyuyor, aynı heyecanları yaşıyorduk. Aynı şarkıları bize keyif veriyor, aynı fıkralarla neşeleniyorduk. Bu noktadan bakınca arkadaştan da öte adeta sırdaş olmuştuk. Ben kendimi hep inançlı birisi olarak görmüşümdür. Tabi bunun gereklerini tam olarak yerine getirebiliyor muyum bunun için bir şey diyemem. Köyde görev yaptığım süre içinde fırsat bulduğumda Cuma ve teravih namazlarına gitmişliğim de olmuştur. Bu namazların bazılarında bir bağışlama duası yapılır. Yani okunan veya bitirilmiş bir hatim bağışlanması duası veya ritüeli gibi bir şey. Burada imam “Okunan hatmi şerifin sevabını………” şeklinde giriş yapıp Hazreti Adem’den başlayarak birçok peygamberi saydıktan sonra sıra diğer önemli bildik veya bilmedik kişilere gelir en sonda da “Bu hatmi şerifi okutan….nın da yakınlarına bağışladık sen bunun sevabından onları da haberdar et” diyerek bağışlama duası sona ererdi.Ben bir gün imam arkadaşıma “Adaş yahu senin cumadaki hutbelerini dinliyorum.Hatim bağışlarında çok hoş ama birçok kişiyi sayarken bak bu cumhuriyetin kurucusu Atatürk’ün de bu dualarından hissesi yok mu ? Onu da dahil etsen ne sakıncası olur” gibisinden bir öneride bulundum. O da bunca zamandır samimiyetimize de dayanarak “Olur adaş yahu niye olmasın” dedi. Tabi ben bunu unutmuştum. Bir gün cumaya gittiğimde yine bir hatim bağışlaması başlayınca imamla göz göze geldik o da belki o zaman hatırladı. Duanın uygun bir yerinde “Ülkemizin kurtarıcısı, cumhuriyetimizin kurucusu Hazreti Atatürk’ün ruhunu da sevabından haberdar eyle” deyince pek renk vermedi ama hazreti kısmının biraz spontane olarak fazladan kaçtığını da fark etti.Daha sonra eve gelince “Ya adaş ben yüce Atatürk falan diyecektim Hazreti Atatürk dedim acaba kötü mü oldu diye endişesini bana iletti.”Yok dert etme zaten ona çoğu kez   Gazi hazretleri diye de hitap ederlerdi “dedim bende.

İmamla birlikte kalmamızın aslında daha farklı avantajlarını  da yaşadığımı belirtmek durumundayım. O zaman İmam henüz kadrolu değildi.(Sanıyorum daha sonra kadrolu yani maaşlı oldu.) Köylü hane başı her yıl imama hak olarak üç teneke buğday verirdi. Bu onun yıllık ücretiydi. Bunun dışında  sırası ile her evden köy kahyasının getirdiği nöbet denen akşam yemeği de imama verilen bir diğer destekti. Çoğu zaman o yemeği ortak yiyorduk. Zaten gelen yemek en az 5 kişiyi doyuracak miktarda idi. Bunun karşılığında ben de imamı sabah kahvaltılarına davet ediyordum. Öğle yemeklerini de çoğunlukla okulda Orhan hocanın eşi Nuran ablanın güzel yemekleri ile geçiştiriyordum. Yani iki yıl boyunca sabah kahvaltısı dışında evde yemek yapmadım desem yeridir.

cami

Eczanede çalışırken öğrenmiş olduğum iğne yapma becerim ilişkilerimin gelişmesine çok katkısı oldu. 3-5 aylık bebeklerden başlayıp 70-80 yaşındaki dedelere kadar yüzlerce enjeksiyon yaptım. Bunun için bir ücret aldığımı hatırlamıyorum. Fakat her gittiğim yerde bu vesile ile çorbalarına, lokmalarına ortak oluyordum. Böylesi benimde onların da işine geliyordu belki. Ama bu konuda özel bir yeri olan Koca Ali’den muhakkak söz etmem gerekir. Koca Ali aslında uzaktan da biraz akrabamız olurmuş. Dedemlerden birkaç kez de selam getirip götürmüşlüğüm olmuştur kendisine. Kendisine iki sene içinde 100 kadar  enjeksiyon yapmışımdır herhalde. Çoğu vitamin veya kan iğnesi denen ilaçlardan. Onlara psikolojik olarak güvenmiş ve inanmış bir kere. Aslında bakarsanız evinde yediğimiz yemeklerle, koyunlarından sağdığı süt veya peynirlerle bunu fazla fazla ödemişti Koca Ali. Ama O hep kendini borçlu hissediyor ve bana: “Hoca bak bir kuzun var bende ona göre” diyordu her seferinde. Bende: “Canın sağ olsun büyüsün, koyun olsun, sürü olsun” gibisinden işi şakaya vuruyordum. Fakat ikinci yıl sonunda köyden ayrılırken biraz da dede dostu olmanın verdiği yakınlıkla Allaha ısmarladık demek için gittiğimde  kuzunun hazır olduğunu nereye bırakması gerektiğini sordu. Ben her ne kadar gerek yok falan dediysem de ikna edemedim. Baktım olmuyor ”ben yarın askere gidiyorum 3-4 ay eğitimden sonra gelip seni ziyaret ettiğimde alırım” diye bir çıkış yolu denedim. O da inanmış göründü. Ertesi gün sanıyorum salı idi.  Salı günleri de Hayrabolu’nun pazarı oluyordu Köye sadece Salı günü köylüleri pazara götüren bir otobüs geliyordu. Ben otobüsle değil biraz daha geç giden ve köyün tek taksisi olan Rasim Çayır’ın taksisi ile ilçeye gittim. Besimin kahvesi denen yer herkesin buluşma ve birleşme yeridir bizim köylüler için. Bende oraya gittiğimde baktım ki Koca Ali kahvenin önündeki küçük bahçemsi yerde sandalyede oturuyor. Yanında da bana vermeyi kafasına koyduğu kuzu iple bağlanmış olarak beklemekte. Tekrar selamlaştık artık kurtuluş yoktu çaresiz aldım kuzuyu. Bir başka yerde tanıdık bir gölgeye bağladım. İlköğretim Müdürlüğüne bazı askerlikle ilgili işleri halletmek üzere giderken kafamda da ben bu kuzuyu ne yapacağım şimdi diye düşünüyordum. Hayrabolu’dan Tekirdağ’a otobüs, Tekirdağ’dan Muratlıya minibüs mümkün değil olmazdı. İlköğretim Müdürlüğünde Muratlıdan tanıdığım İbrahim Akoba adında bir öğretmen arkadaşa rastladım. O da Buzağıcı köyünde öğretmendi. Hoşbeşten sonra kuzu işini anlattım. Otobüsle gitmeyeceğini o da söyledi. “Ama ben 10-15 kuzu aldım bu yaz besleyeceğim istersen bana ver, ancak parasını ay başında verebilirim dedi. Ben de nasılsa aynı kasabanın çocuklarıyız, asker dönüşü bir ara alırım diye düşünerek kendisine Koca Ali’nin bana verdiği kuzuyu verdim. Kuzunun parasını bu yazıyı yazdığım gün itibariyle yani kırk yıl geçmesine rağmen henüz almış değilim. Daha sonra İbrahim Akoba istifa edip Almanya’ya falan gitti. Bir keresinde Muratlıya öğretmenler derneğine geldi alman mersedesi ile ama ne onun aklına geldi ne de ben hatırlatma gereği duydum kuzu parasını.