Denemeler Rotating Header Image

July, 2013:

ALTINOLUKTA TEKNE TURLARI / ADALAR

Altınoluk’ta ister kısa süreli, isterseniz uzun süreli kalmış olun çeşitli tur şirketlerinin düzenlediği deniz ve kara bağlantılı turlardan birini ya da bir kaçını denemelisiniz. Burada Gökçe ada ve Bozca ada turları dışında Cunda adası ve adalar şeklinde paketlendirilmiş iki kara bağlantılı deniz turundan söz edebiliriz. Ben, eşim ve kayın biraderimin eşi Gülnaz ile birlikte geçtiğimiz günlerde “Adalar adı verilen tekne turuna iştirak ettik.

Tur şirketleri bizi sabah saat 11.00 de Akçay limanında hareket etmek üzere beklemekte olan teknemize ulaştırdı. Bir saatlik bir deniz yolculuğundan sonra Ayvalık sınırları içinde bulunan Pelit köy/İçmeler bölgesi sahiline yakın bir yerde demir atan teknemiz yolcularına yarım saatlik bir yüzme molası verdi. Kıyıdan değilde tekneden denize girildiğinden serinlik yanında derinliğin korkusu ile biz burada denize girmedik.  Buradan hareketle ikinci molamız Ayvalık sınırlarındaki “ARTUR” -ki buraya martı koyu ya da güvercin koyu da deniliyormuş- denen yerde verildi. Bu defa ben en azından bir fotoğraf çektirecek kadar derin ve serin sulara kendimi atma cesareti gösterdim. Burada da bir saate yakın vakit geçirdikten sonra teknemiz Tavşan adasına doğru yol alırken bir yandan da balık ekmekten oluşan yemeğimizi yedik. Adaya vardığımızda gerçekten adada yaşayan yabani tavşanları bizi bekler halde bulduk. İkram edilen salata,karpuz gibi yiyecekleri büyük bir iştah ile yiyorlardı. Onların resmini çekmek için demirlenen tekneden adaya fotoğraf makinesini götürebilmek için can yeleği ile yüzmek durumunda kaldım.

 

.

Tavşan adasında da bir saat kaldıktan sonra teknemiz Burhaniye istikametine ilerlerken iki yavru yunus balığı uzun süre teknemizin önünde yüzerek bize kılavuzluk ederken martılar arkamızdan bizi uğurluyordu. Burhaniye’de kaptanımız yolculara yaklaşık bir buçuk saatlik serbest zaman molası verdi. Meydanda bulunan  saati ve sıcaklığı gösteren dijital ekranda 40 dereceyi de görünce biz kendimizi en yakın çay bahçesinin gölgesine attık. Teknenin kalkış saatine kadar kahvemizi,meşrubatlarımızı içtik hatta bir parti de okey çevirdik. Hareket saati geldiğinde bindiğimiz tekne bizi kısa bir yolculuktan sonra sabah hareket etmiş olduğumuz Akçay Limanına getirdi. Tur şirketlerinin servis araçları ile de Altınoluk’ dönmüş olduk. Güzel miydi evet güzeldi ama daha önce Datça ve Fethiye’de yaptığımız tekne gezintilerinin en az bir gömlek üstün olduğunu söyleyebilirim.

 

ALTINOLUK’TAN KUŞADASI’NA / SELÇUK

Selçuk, Kuşadası’na 20-25 km. kadar uzaklıkta İzmir iline bağlı yaklaşık 30 bin nüfusa sahip olan bir ilçe. Şehir olarak bana göre Kuşadası’ndan daha bir çekici geldi . Buraya kadar gelmişken bir günümüzü de bu coğrafyayı gezmeye ayırdık. Selçuk başlı başına tarihsel bir fenomen diyebiliriz. Özellikle şehrin 2 km. kadar yakınındaki Efes antik kentini gördüğünüzde büyülenmemek mümkün değil. Çoğunluğu M.Ö. yıllara ait medeniyetlere ait kalıntılar içinde tapınaklar, alış veriş merkezleri, meydanlar, çeşmeler, anıtlar, caddeler, hamamlar,evler, kitaplıklar, çeşitli büyüklükteki tiyatrolar, liman yolları, kiliseleri, antik kalıntılar içinde gezerken hatırlayabildiklerimiz arasında sayabilirim.

 

.

Selçuk/Efes müzesi de yapılan çeşitli kazılar sonucu bölgedeki tarihi zenginlikleri barındıran ve görülmeye değer yerler arasına. Hemen şehir merkezinin içinde diyebileceğimiz St. Jean kilisesi kalıntıları  da M.Ö. 5. yüzyıla dayanan geçmişi ile ziyaret edilecek yerler arasında sayılabilir. Bu kalıntıların hemen yukarısında selçuklular zamanından kalma Aysuluk kalesini, ve aşağı kısımdaki geçmişi M.S. 1375 yılarına dayanan İsa bey cami de farklı mimarisi ile dikkat çekmektedir. Aslında satırlara ve sayfalara sığmayacak ama benim birer sözcük ya da birer cümle ile bahsettiğim bu zenginlik ve güzellikleri bizim gibi bir gün içinde gezmiş iseniz kendinize dinlenmek üzere bir mola verebilirsiniz. Eğer mevsimlerden de yaz ise şehir merkezinde “Atatürkçü Düşünce Derneği” Selçuk şubesi tarafından işletilen yeşillikler arasındaki parkta dinlenmeyi, serinlemeyi ve de aklınıza gelen içecekleri içmeye hak kazanmışsınız demektir.

 

ALTINOLUK’TAN KUŞADASI’NA

Yaklaşık bir aydan beri Altınoluk’ta nohut oda, bakla salon evimizdeki rutin hayatımızı sürdürürken İstanbul’daki kadim dostlarımızdan Salih beyin eşi Filiz hanım,oğulları Deniz, Deniz’in kız arkadaşı Duygu, ve de onların dostları olmakla bizim de dostumuz olma hakkını kazanan Münevver hanımın gelmeleri  buradaki tekdüze hayatımıza farklı bir renk kattı. Birlikte geçirdiğimiz iki gün içinde sahilde denize girmek dışında Altınoluk köyündeki sabah kahvaltımız, Abdullah bey köşkünü ziyaret ve devamında Nuray ile bizim mağlubiyetimizle sonuçlanan okey oyunlarımız keyifli aktiviteler olarak anılarımız arasında yer aldı. Bir yandan misafirlerimiz, diğer yandan Kuşadasında bulunan dostumuz Salih beyin ikna çabalarına fazla direnmeden kendimizi 8 Temmuz sabahının erken saatlerinde Kuşadası yolunda bulduk. Yolların çok güzel oluşundan mı, dostlarla birlikte yapılan yolculuğun cazibesinden mi yoksa Deniz’in kullandığı mersedes arabanın ve şoförünün becerisinden mi bilemeyiz dört saatten kısa bir zaman sonra misafir edileceğimiz  Kuşadasındaki Salih beylerin evine ulaşmış olduk

 

.

Kuşadası Aydın ilinin yaklaşık 70 bin nüfuslu bir ilçesi. Tabi yazları bu sayı on katından daha fazla oluyor. Doğrusunu söylemek gerekirse şehir merkezinin kalabalıklığı, trafik yoğunluğu,çarpık yapılaşması karşısında biraz şaşırdığımı söyleyebilirim. Neyse ki Salih beylerin evleri Davutlar istikametinde 7-8 km. kadar şehir dışında olduğu için daha ferah ve dinlendirici bir özelliği var. Her bir parçasını son derece özen ve titizlikle gerçekleştirdiği bir bakışta anlaşılan eve sanırım bu üçüncü gelişimiz olduğundan ve de ev sahiplerinin samimiyetinden kendimizi de bir parça bu eve ait gibi görmeye başladık diyebilirim.

Her şey bir yana ama Kuşadası’nın biz de en çok iz bırakan yeri “Kalamaki” dedikleri bölge oldu. Coğrafi konum olarak Dilek yarımadasında yer alan ve Kuşadasına 25 km. uzaklıktaki bu bölge Milli park olarak da koruma altına alınmış. Denizin mavisi ile ormanın yeşilinin uyumunun buluştuğu muhteşem tablonun serin sularına bıraktık kendimizi. Bu güzelliği bizlere yaşatan Salih bey ve Filiz hanım yürekten teşekkürü hak ediyor. Yolları bu istikamete düşen herkesin uğraması gerekli bir yer olarak not etmesini tavsiye ederiz .Ha bu arada piknik için getirdiğiniz yiyeceklere ortak olmak için bekleyen yaban domuzlarına da dikkat etmelisiniz. “Yaban” sözcüğünün sadece isimlerinin başında bir sıfat olduğunu etrafınızda ısrarlı ve samimi dolaşmalarından hemen anlayabilirsiniz.

 

RAMAZAN’IN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Kendimi bildim bileli Ramazan orucunu tutmuşumdur. Gerçi son yıllarda biraz yaz mevsiminin uzun günlerine rastlaması biraz da yaşımızın biraz ilerlemiş olmasından dolayı bazı firelerimiz olmakla birlikte bu kural pek bozulmamıştır. Bu ibadetin kendine özgü manevi haz ve huzurunu yaşarken keyfimi kaçıran durumlar da yok değil.

Ben öncelikle her türlü inanç ve ibadetin yaratan ve yaratılan arasında kalması gerektiğini düşünmüşümdür. Bu sınırların dışına çıktıkça yapılanların ve yaşananların büyüsü bozuluyor gibi geliyor bana. Bu sınırı da bana göre en iyi laiklik kavramı çiziyor. Gerçi başbakanımızın “İnsan laik olmaz devlet laik olur” gibi veciz ifadelerinden de bir şey anlamış değilim. Yani yasalara “Devlet laiktir” diye yazdığınızda işlem tamam oluyor. Devlet denen aygıtı yönetmekle sorumlu olan insanların beyinlerinde laiklik kavramı yeterince yerleşmemiş ve içselleştirilmemişse yazılı olan kavramların hiç bir kıymeti harbiyesi olmayacaktır. Ayrıca laiklik sadece çağdaş yönetimlerin değil, inanç sistemlerinin de teminatı ve ön şartıdır bana göre. Yani bazı aklı evvellerin dediği “Hem laik hem müslüman olunmaz” önermesi yerine “Laik olunmadan gerçek inanç sahibi olunmaz” saptaması bana daha gerçekçi geliyor. Böyle olunca da günümüz Türkiye’sinde sapla samanın karıştığı durumlar görünce ister istemez canımız sıkılıyor.

“Başbakan filan camide kıldığı cuma namazı çıkışında yaptığı açıklamada” diye başlayan söylemlere ve Ramazan ayında  verilen  iftar yemeklerinin  bir siyasi propaganda şovu haline getirildiğine herkes tanık olmaktadır. Monitörü dahil olmak üzere özel olarak hazırlanmış kürsüde “İcraatın içinden” ve “Ulusa sesleniş” programlarını izliyor hissine kapılıyorum. Ya da salı günleri yapılan parti grup toplantısının değişik versiyonlarının  “Türkiye seninle gurur duyuyor” temposu eksikliği ile bir çok televizyon kanalından canlı olarak verilmesinin,  iftar yemeği ile ne alakası var ben anlayabilmiş değilim. Bilindiği gibi sayın Başbakanımız bu konuşmalarında uzun uzun hükümetlerinin başarılarını anlatıyor ve Ülkeyi ne kadar müreffeh, demokratik ve özgür hale getirdiklerini tekrarlıyor. Sanırım kendisinin bu konuda iki çeşit özgürlük anlayışı var. Birincisi konuşma özgürlüğü, diğeri de dinleme özgürlüğü. Kendince yaptığı iş bölümüne göre de konuşma özgürlüğünü kendisi için, dinleme özgürlüğünü de kendi dışındaki herkes için uygun görmüş. Halk arasında insanın kendi kendini övmesi pek uygun bulunmaz ve “Bırak da seni başkaları övsün” denir. Zaten Başbakanın ve  Hükümetinin övgüsünü Paul Joseph Goebbels’e taş çıkartacak gönüllü  -ya da gönülsüz- olarak büyük miktarda görsel ve yazılı medya  ordusu  bulunduğu da hepimizin malumudur.

Halbuki böyle olacağına yani cuma namazlarını, ya da iftar yemeklerini siyasi propaganda için fırsat saymak yerine, kendilerine bu gibi durumlarda bir mikrofon uzatıldığında “Şu anda bütün inananlar gibi ben de yaradan ile uhrevi ve  kişisel bir ilişki içindeyim. Gündeme ilişkin sorularınızı yarın yapacağım basın toplantısında ayrıntılı olarak cevaplayacağım “ diyebilme olgunluğunu gösterebilse  ve bu toplantıları da Mehmet Barlas, Fatih Altaylı ve Jöleli danışmanın çanak ve sipariş soruları ile değilde, Satış ve izlenme sayılarına göre önde gelen 10 yayın kuruluşunun ya da sivil toplum örgütleri temsilcileri ile gerçekleştirse ortaya çıkan fotoğraf daha demokratik ve daha özgürlükçü bir Türkiyenin fotoğrafı olmaz mı? Tabi böyle olduğunda da:

“Sıfır sorun hedefli olarak övündüğünüz dış politikada başta suriye ile olmak üzere öngörüsüz bir hamle yaptığınız şeklindeki değerlendirmelere katılıyor musunuz? Stratejik derinlikli politikalar stratejik rezillik haline gelmiş olabilir mi?”

“Kullanmayın şu kredi kartlarını şeklinde bir beyanınız oldu. Daha önce de maliye bakanımız kredi kartı kullanımı artınca kayıt dışılık da önlenmiş olacak demişti. Bu durum bir çelişki değil mi?

“Birlikte çalıştığınız MİT müsteşarının yargılanmasını önlemek amacı ile saatlerle ifade edilecek hızda kişiye özel denebilecek bir yasal düzenleme yapıldı. Aynı durumdaki Eski  Genel kurmay Başkanı terör örgütü üyeliğinden tutuklu olmasından üzüntü duyduğunuzu söylemiştiniz.Bu konuda da bir yasal düzenleme yapmayı düşünüyor musunuz?”

“Çözüm sürecinde Görüşen şerefsizdir, Ben görüşmedim devlet görüştü çizgisinden sonra devletin adeta bir kurye görevi üslenmesi konusunda ne düşünüyorsunuz?”

“Suç işlemiş ve suç işlemek üzere silahlanan terör örgütü mensuplarının yurt dışına çıkışları konusunda gösterilen anlayış başta Silivri ceza evindekiler olmak üzere diğer tutuklu ve mahkumlar için de gösterilecek midir?”

“Yıllardır gizli tanıklar-ki bir kısmı eski PKK olan- ve bir çok hukuksuzluklarla sürmekte olan Balyoz, Ergenekon, Casusluk, 28 Şubat davaları Oslo görüşmelerindeki PKK ile mücadele eden TSK mensuplarının savaş suçlusu olarak yargılanması talebinin farklı bir yöntem ve görüntü altında yerine getirilmesi gayreti olarak yorumlanabilir mi?” şeklindeki şeytanca sorulara cevap verme mecburiyeti doğacaktır. Sayın Başbakanımız buna ne kadar hazırdır bilemeyiz ama benim asgari beklentim bu.