Denemeler Rotating Header Image

BİRAZ DA KİTAP / İYİ HİSSETMEK

Antalya’da pandemi günlerindeki zorunlu ikametimiz sırasında çocuklarımız bize evde hoş vakit geçirebilmek adına bazı kolaylaştırıcı seçenekler sundular. Bunlardan biri de içinde Psikolog Özlem Toksöz Özsoylu’nun sunumlarının bulunduğu bir kayıt paketi idi. Stresle başa çıkma, olumlu düşünme, nefes egzersizler gibi konuları kapsayan, her biri 5-20 dakikalık bölümler halinde 28 başlıkta toplanmış sunumları ilgiyle ve severek izledik. Kendisi son derece konusuna hakim, samimi ve sahici sunum biçimi ile beğenimizi kazandı. Sunumların iki bölümünü de kitap tanıtımlarına ayırmıştı. Dr. David Burns’un “İYİ HİSSETMEK” kitabı oradan hatırımda kaldı. Daha sonra çocuklarımızın bizler için listelediği kitap siparişine bu kitabın da adını ekleyerek okuma sıralamasında da yerini ayırmış olduk.

Dr. David Burn’un size bahsedeceğim bu kitabı 47. baskı olarak 404 sayfadan oluşuyor. Muhteva olarak da psikolojik rahatsızlıkların ilaçsız -bazı durumlarda da ilaç destekli- bilişsel terapi ile iyileştirilmesinin mümkün olduğu konusunu işliyor. Biliş sözcüğünü de herhangi bir olay ve durum hakkındaki düşüncelerimiz, algılarımız, tutumlarımız, bakışımız, inançlarımız olduğu şeklinde açıklıyor. Devamında da hissettiklerimizin tamamen olaylara bakışımız ile ilgili olduğu savını ileri sürüyor. Yani bakış açımızı değiştirirsek hissettiklerimiz de değişecektir sonucuna varıyor. Bakış açımızı etkileyen ve yaşamımızın bir parçası haline gelmiş olan olumsuz düşünceler zaman içinde artık otomatik düşünceler haline gelişini akıcı bir dille anlamaktadır.

Yazının Devamı İçin Tıklayın

DEDE – TORUN

Dün takvimler 26 Temmuz 2020 tarihini gösteriyordu. Ve sevgili torunumuz Ada’nın ikinci yaş gününü kutladık. Evet o şimdi 2 yaşında dedesi olarak ben de 70 yaşındayım. Hesapladım da babam 50 yaşında dede olmuş, dedem ise 42 yaşında. Demek uzayan insan ömrüne paralel olarak bu vasıflar da ileri yaşlara doğru kayıyor. Rahmetli babam 85 yaşında aramızdan ayrıldı. Çok fazla konuşkan biri olmamasına rağmen ömrünün son günlerinde “Çok şey gördük çooook, biz bu günleri de görecek miydik?” cümlelerini sıkça kullanırdı. Kastettiği uzun yıllar damı akan, bacası tüten toprak evler ile, kasabadaki kombili, doğalgazlı evin konforu arasındaki çağ farkı idi. Bu herkes için basit ve doğal bir şey olsa bile onun hayallerinin ötesinde bir durumdu. Bu ortamın sağlanmasında bizlerin katkısını da üçüncü kişilere sıklıkla söylediği ”Allah insana mal mülk vermesin hayırlı evlat versin” cümleleri ile ifade ediyordu.

Bende 70 yaşında biri olarak yavaş yavaş “Çok şey gördük çooook” moduna girmeye başladım galiba. Gördüklerim ve yaşadıklarımı çeşitli olay, durum ve objeler vasıtasıyla çevreme özellikle de torunlarıma yazılarımda anlatmayı deneyeceğim. Olur mu, ne kadar olur, onu zaman gösterecek. Bu yaş günü sebebiyle de dede torun ilişkilerinin bizim yaşamımıza dokunan bölümlerini irdeleyeceğim. Ben bunu üç evre olarak gözlemledim.

Yazının Devamı İçin Tıklayın

BİRAZ DA KİTAP / ÜÇÜ BİR ARADA

Öteden beri okumayı, kitap okumayı hep sevmişimdir. Emeklilik yıllarımda Altınoluk ve Antalya’da geçirdiğimiz günlerde yakınımızdaki kütüphaneler bu anlamda çok işime yaradı. Hele uzun pandemi günlerinde bu alışkanlığım adeta bana ilaç gibi geldi. Kütüphanelere bizzat gidemedik ama sağ olsunlar çocuklarımız internet üzerinden bizim kitap stoğumuzu epey arttırdılar. Bu dönemde okuduklarım arasında Kör, Görmek, Bilinmeyen Adanın Öyküsü (Jose Saramago), Sarmal (Murat Ağırel), Hong Kong-İstanbul Şehri Şahsileştirmek (Asumen Suner), Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu, Olağanüstü Bir Gece, Mecburiyet (Stefan Zweig), Harita ve Metod Defteri (Murathan Mungan), Elveda Güzel Vatanım (Ahmet Ümit), Ermiş (Halil Cibran) isimli kitapları sayabilirim. Sevgili eşim Nuray ile aynı zevkleri paylaşıyor olmamız işimi daha da kolaylaştırıyor. O daha çok kişisel gelişim, psikoloji ve roman gibi kitapları tercih ederken benim siyasetten teolojiye, romandan geziye daha geniş bir yelpazem var. Okuduklarımızı aramızda paylaşırken bana defalarca hazır bloğun var okuduklarından orada bahsetsen ne kadar güzel olur demiştir. Ben ise biraz haylazlıktan, biraz üşenmekten gereğini yapmamıştım. İlerleyen zaman içinde bu fikir aklıma yattı ve bugünlere kısmetmiş diyerek bloğumda böyle bir kulvar açmaya karar verdim. Geçmişe yönelik olmasa da okuduğumuz kitapların zihnimizdeki tazeliği kaybolmadan bu günlerden itibaren böyle bir yolculuğa yelken açmış olduk.

Yazının Devamı İçin Tıklayın

VE AYASOFYA SİYASETE AÇILDI

Öncelikle belirtmeliyim ki bu yazımın başlığının patenti bana ait değil. Günler, hatta haftalar önce Sözcü gazetesinde Deniz Zeyrek’in bir yazısında görmüştüm galiba. Bu ifade çok tuttu ve herkes tarafından dillendirilmeye başlandı. Bu yüzden ben de kullanmakta bir beis görmedim.

Hatırlarsınız bundan kısa bir süre önce Korona günleri serisi içinde Ayasofya’yı da değerlendiren bir yazı yazmıştım. Hatta konunun ülkenin bunca derdi arasına sokuşturulmuş yapay bir gündem olmasından bahisle futbol literatürü içinde benzetmelerle top çevirme hareketi olarak anlatmış ve buradan da bir şey çıkmayacağı sonucuna varmıştım. Önüne, arkasına “ama, ancak, fakat, lakin” koymadan itiraf edeyim ki bilemedim ve yanıldım. Nasıl yanılmam ki? Koskoca Cumhurbaşkanı bir yıl önce “Ayasofya’nın hemen yanındaki camiler dolsun önce, bu işin siyasi boyutu var, bunların hepsi tezgâh, bu oyunlara gelmeyelim. Başka ülkelerde de bizim camilerimiz var, işin bu tarafını da düşünmek lazım” şeklinde açıklamalar yapması, hatta konu ile ilgili Danıştay’daki davada Cumhurbaşkanlığı verdiği savunmada yapının müze yapılması ile ilgili kararın arkasında durması bizi tam olarak ters köşeye yatırdı.

Yazının Devamı İçin Tıklayın

ÜÇ BİLİNMEYENLİ DENKLEM – Z

Denklemin üçüncü bilinmeyeni (Z) olarak Sayın Devlet Bahçeli’yi uygun gördüm. MHP lideri ilk bilinmezlik kıvılcımını zihnimde 2002 seçimleri öncesi kendisinin de içinde bulunduğu hükümetteyken erken seçim fitilini ateşlemesi ile çaktırdı. Bu karar bugünlerin hazırlayıcısı olması bakımından önemli bir köşe taşı oldu. Ondan sonraki yıllarda bir de Kılıçdaroğlu’nun balıklama atladığı ve sonucu tam bir fiyasko olan “Ekmek için Ekmelettin” projesinde adından söz ettirdi. O dönemlerdeki hırslı, mücadeleci, kavgacı muhalefetini de teslim etmek gerekir. Şu anda canciğer kuzu sarması olduğu Sayın Cumhurbaşkanımıza neler söylediğini, ip atma animasyonlarını hepimiz hatırlarız. 7 Haziran 2015 Genel seçimlerinde 80 milletvekili çıkararak önemli bir başarıya imza attı. Seçim sonrası yapılan koalisyon çağrılarına “İlla muhalefet olacağım” anlaşılmazlığı ile itibar etmedi. Aynı yıl 1 Kasım’da yenilenen seçimlerde milletvekili sayısı 40 a düştü ve kendisi için de tehlike çanları çalmaya başladı. Partisinde olağanüstü kongre yapması için yeteri kadar delege çağrı yaptı. Olağanüstü kongre toplanması halinde genel başkanlık çoktan uçup gitmişti. Adını daha önce duymadığımız Gemerek ve Tosya Sulh Hukuk Mahkemelerince başlatılan kanuni süreç adeta genel başkanlığı Devlet Bahçeli’ye yeniden bahşetti diyebiliriz. Bütün bu durumlar vicdanlarda tıpkı 367 olayında olduğu gibi zorlamalı bir hukuk işleyişi olarak değerlendirildi.

Yazının Devamı İçin Tıklayın

ÜÇ BİLİNMEYENLİ DENKLEM – Y

Bilinmezlik sıralamasının ikincisini (Y) bir kişiye değil bir partiye verdim. Siyasi hayatımızda HDP olarak yer alıyor. Geriye doğru gidecek olursak DDP, DEHAP, HADEP, DEP, HEP gibi partilerle halef selef ilişkisi olan parti yani. Etnik bir tabanı genişleterek Türkiye Partisi olma yoluna bir türlü giremeyen bu parti hareketi ile ilgili ilk şaşkınlığımı 12 Eylül 2010 referandumundaki tutumlarında yaşadım. Hani şu “yetmez ama evet”çiler ile birlikte önceleri Muhterem Hocaefendi sonra Feto olan zatın “Mezardakilerde kalksın oy kullansın” dediği, bu günlerde ve her fırsatta pişmanlıklarını dile getiren yetmez ama evetçilerin desteklediği anayasa oylaması. İçine demokratik birkaç süsleme maddesi ile ambalajlanmış, Anayasa Mahkemesi’nin, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yapısının değişmesi, askeri yargının alanının daraltılması gibi devletin FETO’ya tesliminin alt yapısını oluşturan düzenlemelerin yer aldığı bu oylamayı o günün BDP’si boykot kararı aldı. (Yıllar sonra başka bir adresten bu defa İstanbul Belediye Başkanlığı için tekrarlanan seçimde aynı çağrının tekrarlanması ise tam bir dejavu oldu.) Bugün gelinen durumun yapı taşlarını döşeyen referandumda bu yaklaşım bende şu andaki HDP selefi olan BDP’yi benim zihin dünyamda bilinmezlikler kervanına ekledi.

Yazının Devamı İçin Tıklayın

ÜÇ BİLİNMEYENLİ DENKLEM – X

Okul yıllarımızda cebir dersindeki üslü kemiyetler, köklü kemiyetler, denklemler konularını hepimiz hatırlarız. Üç bilinmeyenli denklemler de bu serinin bir parçası idi. Hayat da aslında bir matematik diyebiliriz, onunda birçok bilinenleri ve bilinmeyenleri var. Yetmiş yaşında biri olarak insanları olayları en az elli yıllık bir tecrübe ışığında değerlendirdiğimde birçoğunu çözebiliyorum ve anlamlandırabiliyorum. Ne var ki bazı durumları ve insanları ise hala çözebilmiş değilim. Onu için bu yazımda çözemediğim durumların üç tanesini sizlerle paylaşmak istiyorum.

İlk bilinmeyen (X) sırasını Doğu Perinçek’e vermek istiyorum. Somut olarak onun ilk adını gençlik yıllarımda sarı kapaklı kalınca bir kitabın üzerinde okudum (TİKKO davası/SAVUNMA) 1942 doğumlu olan Doğu Perinçek’in geçmişine baktığımızda, Hukuk Fakültesi mezuniyeti, 1968’de hukuk doktoru kariyerine kavuşması, (Dev-Genç) genel başkanlığı, 12 Mart muhtırasının ardından yargılandığı TİİKP davasından alınan mahkûmiyet, 1974 affıyla dışarı çıkış, 1978’de Türkiye İşçi Köylü Partisini kurması, Aydınlık ve 2000’e Doğru isimli yayın organlarını çıkarması, 12 Eylül 1980 darbesinin ardından tutuklanması ve 5 yıl kadar hapis yatması, mahkemede ve çeşitli yayın organlarında darbeyi savunan açıklamalarda bulunması, 1990 yılında Diyarbakır cezaevinde 3 ay tutukluluk, 1991 yılında Sosyalist Parti Başkanlığı, 1992’de İşçi Parti başkanlığı, “Ordumuz tankları resmi geçit için almadı” sözleriyle 28 Şubat sürecine verdiği destek, 2008 yılında Ergenekon davasından tutuklanış ve alınan 117 yıllık mahkûmiyet, sonrasında özel mahkemelerin kaldırılması ile 2014 yılında tahliye edilişi, İşçi Partisinin Vatan Partisi olarak isim değişikliği, hayatının belli satır başları olarak hatırlanır.

Yazının Devamı İçin Tıklayın

KORONA’LI GÜNLER – AYASOFYA İBADETE AÇILACAK MI?

Korona virüs ile ilgili dünyada ve Türkiye’deki son durumu özetlemekle yazmaya başlamış olayım. Dünya genelinde vaka sayısı 10 milyonu, hayatını kaybedenlerin sayısı da 500 bini aştı. 130 bine yakın kayıpla ABD ilk sırada hala. Onun arkasından 58 bin kayıpla Brezilya geliyor. İtalya ve İngiltere’de de durum aynı ciddiyette. Ülkemize gelince şu ana kadar vaka sayısı 200 bin civarında ve hayatını kaybeden yurttaş sayısı da 5115. Yani henüz yürekleri ferahlatacak bir fotoğraf görmüş sayılmayız. Dış dünyanın durumunu bilemeyiz ama yurdumuzda durumun ciddiyeti tam anlaşılmış değil, ya da bununla yaşamaya iyiden iyiye alıştık diyebiliriz. Televizyonlarda bile konu ile ilgili haber yorum ve gelişmeler ikinci hatta üçüncü sıralara düştü. Turkuaz zeminde her gün gelişmelere ilişkin verilen sayılar televizyonun alt köşesindeki borsa-döviz rakamları gibi sıradanlaşmaya başladı sanki. “Bugün kayıp sayısı düşmüş, iyileşen fazlalaşmış” gibi sığ değerlendirmelerden öteye gitmedi konulara olan yaklaşımlar. Önceliklerimiz neler oldu derseniz yazı başlığından da anlayacağınız gibi sanki memleketin çözüm bekleyen dağ gibi sorunları halledilmiş de biz hep Ayasofya ile yattık Ayasofya ile kalktık. Televizyon kanallarına saatlerce hatta günlerce aslında her konunun uzmanı olan Ayasofya uzmanlarını izledik.

Yazının Devamı İçin Tıklayın

KORONA’LI GÜNLER – ŞARTLI TAHLİYE

Biz 65+ yurttaşlar için yaklaşık üç aydır devam etmekte olan zorunlu ev ikameti tamamen olmasa da 8 Haziran itibari ile sona erdi. Her gün saat 10.00 ile 20.00 arası artık kişiliğimizin bir parçası olan maske, sosyal mesafe ve hijyen koşullarına uymak koşulu ile istediğimiz şekilde dışarıya çıkabileceğiz. Bize tanınan bu hakkı kullanmak üzere dışarı çıktığımızda anladık ki biz bir müddet dış dünyaya da uyum sağlamakta zorlanacağız. Evde geçirilen üç ayın bizde yerleştirdiği öğrenilmiş çaresizlik zemini üzerine inşa edilen ürkeklik, çekingenlik an be an kendini ve çevresini kontrol etme hallerini adaptasyon sürecinin ilk sancıları olarak kabul edebiliriz. Ne gariptir ki sokaklara, sahillere, kafelere baktığımızda sanki güzelim ülkemde hiç bir şey yaşanmamış, ya da korkulu bir rüyaymış da rüyadan uyanılmış gibi bir durumda gördük insanları. Bu insanların hayatlarına kaldıkları yerden hatta daha bir iştahla günlük hayatlarını hiçbir tedbir ve sınırlama gereği duymadan yaşamakta olduklarını görmek beni gerçekten hayal kırıklığına uğrattı.

Bu da bana çok eskilerden duyduğum bir fıkrayı hatırlattı. Fıkrayı bir yerlerden mi okudum, yoksa bir kişiden mi duydum emin değilim. Birinci Dünya Savaşı’nın başladığı yıllarda Yüce Tanrıya her gün melekleri gelir Almanya savaşa girdi, İngiltere savaşa girdi, Rusya savaşa girdi diye bilgi verirlermiş. Tanrı da bu gelişmeleri sakin sakin dinlermiş. Savaş ilerledikçe yine bir gün melekler Osmanlının savaşa girdiği haberini verince Tanrı telaşla yerinden kalkmış ve birtakım hazırlıklara başlamış. Bu farklı tepkiyi gören melekler bunun sebebini sormuşlar. Tanrı da onlara “Ben Osmanlıyı ve Türkleri iyi tanırım, onlar savaşa girdilerse bana güvenip girmişlerdir. Gidip onlar için ne yapabilirim bakayım” demiş. Ben de eğer biz bu korona virüs illetinden kurtulacaksak herhalde Yüce Allah’ın inayeti ile kurtuluruz diye düşünüyorum. Bunu yapılanları küçümsemek ya da çalışmaları yetersiz bulmak anlamında söylemiyorum. Benim söz konusu ettiğim husus daha başka ve daha çok kişilerle ilgili.

Yazının Devamı İçin Tıklayın

KORONA’LI GÜNLER – YENİ NORMAL

Öncelikle yazı başlığındaki “YENİ NORMAL” sözcüklerini görüp yersiz bir iyimserliğe ve umuda kapılmamanız için uyarımı yapmalıyım. “Garp cephesinde yeni bir şey yok” dersem herhalde durumu özetlemiş olurum. Dünyada ve ülkemizde gelinen son durumu özetlemekle işe başlayalım. Mayıs sonu itibari ile tüm dünyada vaka sayısı 6 milyonu aşmış durumda, hayatını kaybedenlerin sayısı da neredeyse 375 bini buldu. ABD 105 bin kayıpla yine ön sırada yer alıyor. Onun arkasından da İngiltere (38 bin kayıp), İtalya(33 bin kayıp), Brezilya (29 bin kayıp), Fransa (28 bin kayıp) gibi ülkeler geliyor. Zorunlu ikametlerle geçirilen hafta sonları, milli(19 Mayıs Gençlik Spor ve Atatürk’ü anma bayramı), ve dini (Ramazan Bayramı) bayramları yaşamış olduğumuz ülkemizde gelinen durumu da sayısal olarak özetleyecek olursak Mayıs sonunda geldiğimiz nokta vaka olarak 170 bin, can kaybı da 4.540 sayısına ulaştı. Sevindirici husus da günlük iyileşen hasta sayımız vaka sayısının altında seyretmesi. Hayatını kaybeden insanlarımızın da göreceli olarak sayılarının azalmasına rağmen konunun uzmanları işin ciddiyetinin hala devam ettiğini ısrarla belirtiyor.

Yazının Devamı İçin Tıklayın