Denemeler Rotating Header Image

BİRAZ DA KİTAP / EĞİTİM: BİR KİTLE İMHA SİLAHI & APTALLAŞTIRAN EĞİTİM

Bu defa sizlerle John Taylor Gatto tarafından yazılmış “Eğitim: Bir Kitle İmha Silahı” ve “Aptallaştıran Eğitim” kitapları ile ilgili paylaşımda bulunmak istiyorum. Gatto ABD’de çeşitli seviyelerdeki okullarda 30 yıl kadar çalıştıktan sonra emekli olmuş ve neredeyse hayatını örgün/zorunlu eğitim karşıtlığına adamış birisi. İflah olmaz bir okul düşmanı neredeyse. Her iki kitabında da eğitimin bir kısmının bile olsa zorunlu olmasının haksızlık olduğunu belirterek adeta okulları yerden yere vuruyor.

Yazarın kastettiği eğitimin kendisi değil, okullar vasıtası ile yürütülen günde altı saat, haftada beş gün, yılda sekiz ay sürdürülen bezdirici ve rutin eziyet karşı çıktığı. Ülkesinde devlet tarafından tasarlanıp uygulanan bu organizasyonunun Prusya Eğitim Sisteminden esinlenerek gerçekleştirildiğini, nihai amacının da köle ruhlu bir işgücü, zararsız bir seçmen kitlesi, başkaldırı ve özgünlüğü öldürülmüş, zihinleri iğdiş edilmiş bir tüketici sürüsü yetiştirmeye yönelik olduğunu ileri sürmektedir. Ayrıca eğer okulda eğitim adına bir şey gerçekleştiriliyor olsa bile bunun okul sayesinde değil okula rağmen meydana geldiğine dikkat çekmektedir. Devasa binalarda ve yerleşkelerde sürdürülen eğitim sisteminin müteahhitler, ders kitabı yayınlayanlar, servisçiler ve diğer tedarikçilerle birlikte ekonomik bir kuşatma olduğunu iddia etmektedir.

Kitabın ilerleyen sayfalarında okulların çocuklara tüketici olmayı, itaat etmeyi, çok çabuk sıkılmayı öğrettiğini; oysa çocukların lider ve maceracı kişiler olması, eleştirel düşünmeyi benimsemesi gerektiği de belirtilmektedir. 1909’da fabrikalarda çok olumsuz koşullarda çalışan 500 çocuk üzerinde yapılan bir araştırmada 412 çocuğun okula dönmektense fabrikanın berbat koşullarında çalışmayı tercih etmesine dikkat çekilmektedir. Gerçekten ülkemizde de okulların hem öğrenciler hem öğretmenler açısından çekici kılınmadığı herkesin bildiği bir gerçektir. En konforlu okullarda okuyan çocuklar bile fırsatını bulduğunda okula gitmemenin yollarını aradığını, hafif bir kar yağışında tatil beklentisi içinde olduğunu hepimiz bilmekteyiz.

“Ne kadar az okul öğretimi, o kadar büyük başarı” savını ileri süren yazar, kitabında bununla ilgili çok sayıda olay, durum, yaşanmışlık ve hayat hikayesine yer vermektedir. Okul sisteminin ürünü olmayan, okula hiç gitmemiş ya da yarıda bırakmış kişilere ilişkin çok sayıda örneğe rastlayabiliriz kitapta. George Washington, Benjamin Franklin, Thomas Jefferson, Abraham Lincoln bunlardan bazıları. Yine ortaokulu bile bitirmemiş Edison gibi mucit, Rockefeller gibi sanayi devi, Mark Twain, George Bernard Shaw Shakespeare gibi yazarları okul sıralarında pek az vakit geçirdiği bilgisi okuyucu ile buluşmaktadır. Nobel ödülü almış yaratıcı yazarların birçoğu okulu terk etmişler arasında olduğu da yer alan satırlar arasındadır.

Yeri gelmişken konu ile de yakından ilgili olduğu için bir fıkra ile yazımı renklendirmek isterim. Zamanın birinde Anadolu’nun bağrından kopmuş bir delikanlı gemileri yakarak geldiği büyükşehirde hayat mücadelesine devam etmek ister. Ne iş olsa yaparız niyeti ile arayışlara başlar. Bir fabrikada gece bekçisi olacak iken kendisinin ilkokul diploması dahi olmadığı için bu işi kaybeder. Büyük bir üzüntü ve hayal kırıklığı ile oradan ayrılır. Başka arayışlar da karşılıksız kalır. Neyse gel zaman, git zaman bir müddet sonra şansı yaver gider, fırsatları iyi değerlendirir, Allah yürü kulum der çok zengin biri haline gelir. Evler, apartmanlar, iş merkezleri, fabrikaların sahibi olarak bulur kendisini. Hatta iş için başvurduğu fabrikayı da satın alır. Giderek iyice de yaşlanmıştır. Ülkenin en zengini, vergi rekortmeni, binlerce kişiye istihdam sağlayan kişi olarak kendisine ödül/plaket/madalya verilmesi ile ilgili tören düzenlenir. Törende sunucu uzun bir methiye konuşması yaptıktan sonra sözünü “Bütün bu işleri bir ilkokul diploması olmadan başaran sevgili iş insanımız … bey bir de fırsatını bulup eğitim almış olsaydı daha neler yapabileceğini hayal edebiliyor musunuz?” diyerek bitirir ve kürsüye patronu davet eder. Patron da mikrofonu eline alarak “Öncelikle sizi merakta bırakmak istemem. Eğer okuma imkânım olsa ya da en az ilkokulu bitirmiş olsaydım şu anda töreni yapmakta olduğumuz ve sahibi olduğum bu fabrikada bekçilik görevini yürütüyor olurdum” diyerek konuşmasını sürdürür.

Başka kültürlerde var mıdır bilmiyorum ama bizim kültürümüzde “Çantadan yetişme” ya da “Alaylı” dediğimiz kavramlar vardır. Belli bir işi ve mesleği akademik eğitimini almadan, iş içerisinde usta çırak ilişkisi içinde öğrenip icra edenler için kullanılır. Ülkemizde birçok alanda bunlara rastlanmıştır. Özellikle devasa inşaatlar yapan birçok müteahhidi bunlara örnek gösterebiliriz. Bir de bunlar alanlarında öğrenim görselerdi başarılı mı olurlardı, yoksa yeterli eğitim almamış fakat girişimci müteahhitlerin yanında ücretli olarak işe mi girerdi bilemeyiz. Ülkemizdeki bu durumu görseydi Gatto kitabına bu örnekleri de alırdı sanırım. Neyse biz yine kitaplarımıza dönelim.

Eğitim anlayışı için çok zararlı gördüğü okul kurumuna ilaveten yazar ileri televizyon seyirciliğini özellikle çizgi film olgusunu da bu kapsamda değerlendirilmektedir. Televizyon bağımlısı olan çocukların sorumsuz, çocuksu, hilekâr, muzır, belli bir amaçtan yoksun kişiler olarak yetiştiklerini düşünmektedir. Televizyon konusundaki çekinceleri bilgisayar içinde geçerli saymaktadır. Bunun çaresi de hayatın ekranlardan daha ilginç olduğunu çocuğa -söylemek değil- göstermektir.

Gatto okul eğitiminin yıkıcı etkisini göstermelik reformlarla gideremeyeceğini, toptan terk edilerek yeni bir eğitim anlayışının egemen olması gerektiği sonucuna varmaktadır. Önerdiği eğitim modeli, temeli ailede atılan “Açık kaynak öğretimi” olarak adlandırmaktadır. Bu rota ile ilgili olarak da kitapta: “…Açık kaynakta neyin önce, neyin sonra geleceğine dair kararlar kişisel olarak alınıp harekete geçilir. Ve karşılaştığımız her şey potansiyel öğretmendir. Açık kaynak tarzında öğretmek bir meslek değil bir işlevdir. Sunacağı herhangi bir şeyi olan her kişi öğretme işini yapabilir. Kimin öğretmen olup olmadığına hükümet değil öğrencinin kendisi karar verir. Açık kaynakta öğrenciler aktif öncülerdir. Ya kendi senaryonuzu yazarsınız veya bir başkasının senaryosunda size biçilen rolü oynarsınız.” cümlelerini okuyunca umarım epey şaşırırsınız. Sanırım Nasrettin Hoca bunu yıllar önce “Bilenler bilmeyenlere öğretsin” diyerek hayata geçirmiş.

Yeni okul anlayışında yazar test ve benzeri derecelendirme sınavlarına kesinlikle yer olmadığını belirtmektedir. Diğer yandan yeni okulun artık duvarlarla çevrili yerleşkelerden ibaret olmadığını söyler, eğitim her yerde çiftliklerde, gemilerde, evlerde, kiliselerde, bürolarda, yeşil alanlarda gerçekleşebilir. Sonuçta bilgisini aktarma yeteneğine sahip herhangi bir kimse onu öğrenmek isteyenlerle her şekilde temas kurabilir. Bu haliyle de yeni okul esnek mekanlarda esnek çalışma seçenekleri ve esnek zamanlı bir faaliyet olarak karşımıza çıkmaktadır. Hayat boyu öğrenme denilen şeyin hayat boyu okul eğitimi anlamına gelmeyeceği vurgu yapılırken klasik okul eğitiminin dışardan emir ve kontrolle düzenlendiğini, öğrencileri birincil öğrenme kaynaklarından kopardığını gerçek eğitim ise insanın kendi içinde örgütlenen bir olgu olduğunu, ders bilgisi ile sınırlı olmadığını, tesadüfi gibi görünse de gönüllü birtakım bağlantı ve deneyimlerle gerçekleştiği kabul edilmektedir.

“Aptallaştıran Eğitim” kitabı diğerine göre muhteva bakımından daha sınırlı olmakla birlikte yine omurgasını okul karşıtlığı üzerine kurmuş bir eser. 130 sayfalık kitabın ilk 30 sayfası Önsöz, İkinci Baskıya Giriş, Yayıncının Notu, Yazar Hakkında başlıkları ile yazılmış metinlere ayrılmış. Kalan 100 sayfada da Gatto’nun bilindik görüşleri ile ilgili verdiği konferanslar ve çeşitli tarihlerde yazdığı makaleler var.

Bu kitabında da yazar klasik okullarda zillerle bölünmüş zaman dilimlerindeki yapılanların çocukların ilgisizliği arttırdığını, merak duygusunu körelttiğini, gelecekle ilgili duyguların zayıfladığını, birbirlerine karşı acımasız ve samimiyetsiz olduklarını, açık yüreklilikten yoksun, duygusal ve düşünsel olarak bağımlı hale geldiğini, koşullu özsaygı kazandıklarını, kendilerini gözetim altında hissettiklerini, maddeci, güçlükler karşısında bağımlı edilgen ve ürkek bir kişilik geliştiklerini vurgulamaktadır. Bütün bu olumsuzlukların ardından da diğer kitabındaki önerilere benzer tavsiyeleri sıralamaktadır.

Okunduğunda fark edilecektir ki her iki kitapta bu bahsettiklerinden çok daha fazlası var. Ben yazılarımda genelde kitapları sadece tanıtıyorum ve eleştirmemek için özen gösteriyorum. Eleştirmek farklı bir şey. Belli bir konuda daha fazla birikimi ve yetkinliği gerektiriyor. Ama bu kitapla ilgili en azından uygulanabilirliği ile ilgili bazı kuşkularımı 40 yıla yakın eğitim geçmişimin bana verdiği cesaretle dile getirmek isterim.

Öncelikle yazarın günümüz okulları ile ilgili tespitlerin büyük bir çoğunluğuna katılıyorum. Önerdiği başlıklar da hepsi değerli. Ama zorunlu eğitimin yeryüzünde çok farklı uygulamaları arasında nispeten de olsa iyi sonuç alan örnekleri var. Bu bakımdan ben büyük genellemelerden kaçınırım. Herhangi bir şeyin tamamen doğru ve tamamen yanlış olması biraz toptancılık gibi geliyor bana. Sözgelimi okula gitmeden ya da okullarını yarım bırakarak başarılı olmuş insanların, şayet uygun ortamlar ve fırsatlarda okullarını bitirseydi durumun ne olacağı ile ilgili bir veri elimizde yok. Okul eğitimlerini tamamlayıp da başarılı bir hayat sürenleri nereye koyacağız?

Bu konuda pandemi süreci bize sosyal bir deney yapma fırsatı vermiş oldu. Yazarın da dediği gibi bir süreliğine de olsa okulların kapısına kilit vurulmuş oldu. Ama aileler ne yazık ki “Çok şükür okulun bu olumsuz etkisinden kurtulduk, aile olarak ya da diğer bireyler olarak özgürce özlediğimiz eğitimi çocuklarımıza verebilme şansımız doğdu” deyip kolları sıvamadı. Yine çok şikayetçi olunan okulla nasıl bağlantı kurulacağı üzerine kafa yordular, imkanlar aradılar.

Burada belki gözden kaçan şey 30 yıl eğitim geçmişi olan birinin ev ağırlıklı eğitimi sürdürme kapasitesinin diğer insanlara göre farklı olabileceği hususudur. Bir doktorun hastane olmadan sağlık sorunlarını halletme kapasitesinin diğer insanlardan farklı olabileceği gibi.

Netice olarak yazarın kalıpların ve ezberlerin bozulması, aynılaştıran ve köleleştiren eğitimi en sert biçimde eleştirmesinin çok değerli olduğunu belirtmek isterim. Gelecekte çocukların benzer değil benzersiz olmasını, özgür ve yaratıcı bireyler olarak gelişmesini kim istemez ki? Okulları bir anda ortadan kaldırmak güç olsa da alacağımız tedbirlerle bu istikamette epey mesafe alınacağını düşünüyorum.

4 Comments

  1. Emin Toprak says:

    Sevgili arkadaşım;
    “Eğitim Bir Kitle İmha Silahı” benim de “evet, evet!…” diye okuduğum bir eser. Çok güzel bir tanıtım yazısını yazıp “Covid-19 Eğitim” ile ilişkilendirerek bitirmişsiniz. Teşekkürler elinize sağlık.
    Prusya Eğitim sistemi bildiğiniz gibi 1770’li yıllarda zorunlu örgün eğitimi başlatan ilk sistemdir. Yani, koca insanlık ve bilim tarihi içinde sadece 250 yıllık bir geçmişi var. Amacı: devlet için koşullandırılmış insan yetiştirmek…

  2. necmi says:

    Değerlendirmen, beğenmen ve katkıların için çok teşekkür ederim Emin arkadaşım. Okunan her kitap ve herbir yaşanmışlık insanın dünyasında yeni pencereler açıyor. Dileğim yetişmekte olan neslin daha özgür ve özgün bir eğitim ortamına kavuşması. İnşallah herşey daha güzel olur. Sevgi ve selamlar….

  3. dincerm says:

    Bu arkadaşı bizim Milli Eğitim Bakanlığı’nın başına getirelim de o zaman görelim nasıl bir eğitim sistemi uygulayacak..

  4. necmi says:

    Biz buna yabancı değiliz Sevgili Dinçer’im. Bizim tarihimizde ” Şu okullar olmasa maarifi ne güzel idare ederdim.” diyen Milli Eğitim Bakanları var. Daha o zamanlardan fark etmişiz meseleyi yani.

Leave a Reply

Your email address will not be published.

Lütfen soruyu cevaplayın * Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.