Denemeler Rotating Header Image

Hong kong

HONG KONG GÜNLERİ 2 / KENNEDY TOWN & CYBERPORT

Hong Kong denilen memleket adeta bir adalar ülkesi. İrili ufaklı onlarca adadan oluşuyor. En büyükleri Lantau (hava alanı da orada bulunuyor) ve Hong Kong adaları. Çocuklarımızın oturduğu yer de Hong Kong adasının kuzey batısındaki Kennedy Town denilen yerleşim yerine yakın düşüyor. Hava alanından buraya yaklaşık 40 kilometrelik yolu taksi ile 45 dakikada aldık. Kennedy Town 20 bin nüfuslu orta ölçekli bir sahil kasabası. Çocuklarımız buraya 8-10 kilometre uzaklıkta Cyberport bölgesindeki yüksek bloklardan birinde oturuyorlar. Arazinin kayalık ve engebeli oluşu burada dikey mimariyi zorunlu kılmış. (Hava alanı yapacak kadar düzgün arazi olmadığı için Lantau adası yakınlarındaki iki adanın patlatılıp düzleştirilip, arada kalan kısımların da doldurulmasıyla elde edilen büyük arazi üzerine  hava alanı inşa edilmiş.) Burada günlerimiz bu yüksek binaları seyretmekle geçti. Bu kadar betonlaşma olduğuna göre burada muhakkak doğa katliamı yapılmıştır düşüncesi akla geliyor bir an. Ama istenirse doğa ve yapılaşma barışık bir hale de getirilebiliyor. Hong Kong, kilometrekareye 1000’den fazla kişi düşmesine rağmen dünya kentlerinde kişi başına düşen yeşil alan miktarında ön sıralarda yer aldığını hemen belirtelim. Yeşil alanlarda gerçekten kuş ve kurbağa sesleri ile gerçek doğallığını koruyor.

Çocuklarımızın oturduğu site blokları 6-7 fazdan oluşuyor ve her birinde yaklaşık 500 daire bulunuyor. Nerdeyse 10bin kişilik bir kasaba diyebiliriz burası için. Açık kapalı yüzme havuzları, spor salonları, çeşitli etkinlik mekânları, güvenlik önlemleri özenle gerçekleştirilmiş. İkamet edenler kendilerine verilen kartlarla giriş çıkış yapabiliyorlar. Misafirler için de aynı işlem hemen gerçekleştiriliyor. Sitenin yakınlarında bulunan, denize tam cepheli yaklaşık 40-50 dönümlük yeşil ve bakımlı alan ise hem kamuya hem site sakinlerine yürüyüş, spor ve diğer etkinlikler için çok büyük fırsatlar sağlıyor. Günün her saatinde burada yürüyen, çocuklarını ve evcil hayvanlarını gezdiren insanlara rastlayabilirsiniz.

Burada dikkatimi çeken önemli bir tespit, evcil hayvan olarak köpek beslemenin çok yaygın olduğudur. Örneğin ne sokaklarda ne evlerde hiç kediye rastlamadım. Ayrıca bizde bol miktarda olmasına rağmen sahipsiz köpeğe ya da sokak köpeğine de rastlamadım. Sahipleri ya da bakıcılar tarafından gezdirilen her renk, boy, cins köpeğe alıştı gözlerimiz. Son derece bakımlı olan hayvancıklara ait özel kuaför dükkânlarının olduğunu da gözümle gördüm. Bazen bakıcının elinde 4-5 köpek gezdirilirken bir yandan da elinde özel poşetle dışkılarının itina ile temizlendiğine tanık oldum.

Bakıcı deyince buraya da bir parantez açmak isterim. Bu bölgede yaşayanların hemen büyük çoğunluğunda bir yardımcı bulunuyor. Daha çok Filipinli ya da Endonezyalı bayanların oluşturduğu bu kişiler ev işlerine (yemek, temizlik gibi) yardım etmek, çocuğa bakmak, en çok da evin köpeklerini gezdirmek gibi sorumlulukları yükleniyor. Hemen hepsi İngilizce bilen bu kişiler için evlerin bir bölümünde ayrı giriş çıkışı olan kapsül gibi kalma mekânları oluşturulmuş. (Uzun yıllar İngiliz egemenliğinde kalmış olmanın etkisi ile hemen herkes İngilizce biliyor) Bunların çalışma koşulları da belli bir esasa bağlanmış. Belli bir ücretin altında ve sözleşme yapmadan çalıştırmanız mümkün değil. Zaten oturma izni almaları için de bu sözleşme gerekli.

Neticede burada kaldığımız süre içinde belli kuralların herkesçe benimsendiğini bunun da yaşamayı kolaylaştırdığını gördük. Ben buradaki günlerimizde minibüsü kullanarak Kennedy Town’a gittim sıklıkla. Tabi gidilecek başka yerler de var. Farklı bir coğrafyanın hazzını yaşamış biri olarak ayrılmış olacağım buradan.

HONG KONG GÜNLERİ 2 / ACİL SERVİS

Bende öteden beri zaman zaman çoğu da stres kaynaklı tansiyon yükselmesi olmuştur. Bu durumda ya Nuray bir şeyler yapar ya da elimizdeki tansiyon düşürücü ilaçlardan birini alırız ve bilahare doktora giderdik. Doktor da tansiyon ilacı başlamamız için bir hafta düzenli izleyelim diyor. Bu meret de izlemeye başlayınca yükselmiyor, keyfi geldiği zaman yükseldiği için sonunu getiremiyorduk. Buradayken de, bebek bir aylık olunca artık bana göre iş yok diyerek, Nuray’ı burada bırakıp Tuğçe ile (Mügenin kız kardeşi ve Ada’nın teyzesi) ben de İstanbul’a dönmek için biletimi öne aldırdım. İşte tam o gideceğim gün hatta gideceğimiz saatlere doğru benim tansiyon yine (190/90) tavan yapmasın mı? Çaresiz gidişi iptal ettiler. Müge Tuğçe’yi hava alanına götürürken Dinçer de beni eve yakın bir hastanenin acil servisine götürdü. Kaderde bloğa böyle bir yazı da yazmak varmış ne yapalım.

Gittiğimiz hastane Queen Mary Hospital isimli bir devlet hastanesi. Accident & Emergency yazan bölümden içeri girdik. Görüntü bana yabancı gelmedi. Üç aşağı beş yukarı bizim hastanelerin işleyişine benzer bir sistem. 20-25 kadar kişiyi sıralarını bekler bulduk. Uygulamada önce vezneye gidiyorsunuz belli bir ücret yatırıyorsunuz. Burada sosyal güvenliği olsa da bir miktar katkı payı alıyorlar. Bizim öyle bir şeyimiz olmadığı için bizden daha fazla aldılar. (Sanırım 1000 küsür HKD) Daha sonra bizimle bir hemşire görüştü. Tansiyonumu ölçtü. Forma oğlumun tercümanlığı ile bir şeyler yazdı. Ve bize orta acil anlamına gelen ve üzerinde bir kısım yazılarla 4 sayısının yazdığı bir kâğıt verdi ve çağrılmak için beklememizi söyledi. Kâğıtta orta aciliyetin bekleme süresinin 120 dakika olduğu, iş yoğunluğuna göre bu sürenin uzayıp kısalabileceği yazılıyormuş. Neyse bizde herkes gibi beklemeye başladık.

İsmimiz anons edilince sıramızın geldiğini anladık ve doktorun yanına girdik. Çok genç biriydi doktor. Muhtemelen bizim buradakiler gibi pratisyen hekimdi sanırım. Hemşirenin doldurduğu form önünde olduğu halde bazı sorular sordu. Biz durumumuzu anlattık. Sonra normal kalp göğüs muayenesini yaptı. EKG ve göğüs filmi istedi. Onlar çekilince tekrar çağrıldık. Sonuçta vahim bir şey olmadığını, istersek gidebileceğimizi, ama istersek bu gece burada müşahede altında kalabileceğimizi söyledi. Durumumuzla ilgili ayrıntılı bir raporu hazırlayıp vereceğini belirtti. Buraya kadar genel çerçevede farklı bir şey yok gibi gözüküyor değil mi? Ama ayrıntıları gözlemlediğimde bazı farklar olduğunu fark ettim. Ve durumu bizim kurumlarla karşılaştırdım.

Bir kere hastaların yani hizmet alanların durumu dikkatimi çekti. En yaşlısından kundaktaki bebeğine orada bulunan bütün hastalar sıralarının gelmesini sessiz ve sakince bekliyordu. Hiç birinde ne bir öfke, ne bir taşkınlık, ne de bir isyan dalgası vardı. Öne geçmek gibi kurnazlık arayışında bulunan olmadığı gibi personele herhangi bir çirkin, kaba harekette bulunana da rastlamadım. Zaten dolmuş kuyruklarındaki benzer durum da beni şaşırtmıştı. Dolmuşlar durak dışı yolcu alıp indirmiyorlar. Durakta 2-3 kişi bile olsa sıraya giriliyor. Ayakta yolcu almak kesinlikle yasak. Dolmuş durağa geldiğinde önce yolcular iniyor daha sonra boş koltuk sayısı kadar sıradan yolcular biniyor kalanlar diğer dolmuşu bekliyor. “Atla abla ilerde inecek var” ya da “Ben hemen ileride ineceğim ayakta gidebilirim” gibi diyaloglar hiç yaşanmıyor.

Neyse biz gelelim hastanenin diğer yönüne. Hizmet aldığımız hemşire ve doktor son derece güler yüzlü ve sahiciydi. Sizinle olmaktan ya da işini yapıyor olmaktan sonsuz mutluluk duyar bir halleri vardı. En son rapor yazmadan önce durumumuzla ilgili bize yarım saate yakın açıklama yaptı. Bu halleri ile bizim kurumlardan farklı bir yön olduğunu, sistemi iyi ya da kötü yapan biz insanlar olduğunu tekrarladım içimden. Nihayetinde de bu kurumlar için halkımızın söylediği meşhur “Allah eksik etmesin, muhtaç da etmesin” sözünü mırıldandım.

HONG KONG GÜNLERİ 2 / “ADA”LI GÜNLER

Hong Kong’a ilk gelişimiz 2017 Şubat ayındaydı. Şangay’da oturmakta olan büyük oğlumuz Dinçer ile küçük oğlumuz Gençer’in organizasyonu ile gerçekleşen bu seyahatin ilk ayağı olan Hong Kong ve daha sonraki Şangay ayağı ile ilgili izlenimlerimi bloğumun ilgili bölümlerinde yazmıştım. (bakınız…..) Bu seyahatten birkaç ay sonra Dinçer’in eşi Müge kızımızın işi dolayısı ile Şangay’dan Hong Kong’a yerleşmeleri gerçekleşti. Bu defa bizleri Hong Kong’taki evlerinde ağırlamak için davet etmeye başladılar. Biz de artık uzun yolculukların yorucu olmaya başladığını, Hong Kong’u da gördüğümüzü söylediğimizde “büyük konuşmayın gelirsiniz” gibilerden bir şeyler söylüyorlardı. Daha sonra ağızlarından baklayı çıkardılar ve kendilerinin ana baba, bizlerin de dede ve babaanne olma müjdesini verdiler. Tabi böyle olunca akan sular durdu ve biz de büyük bir memnuniyetle gidebileceğimizi söyledik. 19 Temmuz’a alınmış olan biletlerimizin gününün gelmesini sabırsızlıkla beklemeye başladık. Beklenen gün gelince beraberimizde Müge kızımızın kardeşi ve teyze adayı Tuğçe ile beraber Hong Kong’a ulaştık. Havaalanında bizi karşılayan oğlumuz ile beraber evlerine doğru yola çıktık.

26 Temmuz’da doğumun yapılacağı hastaneye gittik. Bir tepenin üzerinde bulunan hastaneye sabah 7’de ulaştık. Belli hazırlıklardan sonra kızımız saat 8.45 gibi doğumhaneye yürüyerek alındı (burada adet böyleymiş). Biz de sabırsızlıkla beklemeye başladık. Saat 9.30 sularında büyük mucize gerçekleşti. Önce pembe kundak içinde Molaların en genci Ada kızımız (daha önce kararlaştırıldığı gibi adını Ada koyacaktık. Büyük büyük dedesinden öğrendiğim kulaklarına ezan ve kamet okunması biçimindeki usul ile bunu da ben gerçekleştirdim.) getirildi ve bir cam bölmenin arkasında diğer doğmuş bebeklerin arasında 15/A (oda numarası) numara ile yerini aldı. Biraz sonra da anne odasına getirildi. O ne muhteşem bir şeydi. Duyguların tarifsiz, sözcüklerin yetersiz olduğu bir andı. Kaşından, gözünden, burnundan, saçından insanın bütün özelliklerini taşıyan bu yavruyu seyretmeye doyamıyor insan. Bebek ve annesi 4-5 gün kadar hastanede (Burada sezaryenle doğumlarda bu kadar yatırıyorlarmış) kaldıktan sonra evlerine geldiler. Ev gerçekten renklenmiş ve şenlenmişti. Annesi, babası, teyzesi, babaannesi adeta etrafında fır dönüyordu. Doğrusu ben bu koşturmaya onlar kadar etkin bir şekilde katılamıyor, gerektikçe getir götür işlerini yapıyordum.

Güzel Ada’mızın ilerleyen günlerde büyümesini adım adım izliyorduk. 40. gününde dışarı çıkararak dış dünya ile tanıştırdık. Biraz gezintiden sonra Starbucks’ta bizim kahve içmemize nezaret etti. Evde artık herkese kendi lisanını belletmeye başlamıştı. “Eeehhh, eeehhhh”lerle başlayıp “ığııngaaa, ığııngaaa”larla süren giderek yoğunluğunu ve bestesini arttıran sesi ile yerine göre karnımı doyurun, altımı temizleyin, gazımı çıkartın, kucakta olmak istiyorum mesajlarını vermeye başlamıştı. Bu arada çocuk gelişimi ile ilgili bilinen birçok kırmızı çizgiyi de aşacağının işaretini veriyordu.

Bugüne kadar bizim için sıradan üç harfli coğrafi bir terim olarak hiç ilgimizi çekmeyen “ADA” sözcüğü tarifsiz anlamlar ve içerik kazanmaya başlamıştı. Bu sözcüğü okuduğumuzda veya duyduğumuzda onun minik ağzı, burnu, sürekli hareket halindeki yumuk yumuk elleri geliveriyor gözümüzün önüne. Daha önce sıradan bir şarkı olarak dinlediğimiz “Ada bu yıl sensiz içime hiç sinmedi”, “Adalardan bir yar gelir bizlere”, “Ada sahillerinde bekliyorum”, “Şen adalar mavi boğaz” gibi şarkılar daha anlamlı ve daha etkileyici olmaya başlamıştı. Çevrede gördüğümüz her olay, durum ve kişi ile Adayı muhakkak bağlantılandırır olmuştuk. Yani günümüzde birazda politik arenada kullanılan tabirle bize her şey onu hatırlatıyor olmuştu.

Bu arada iki aya yakın olan beraberliğimizin ayrılık günleri de yaklaşmaya başladı. Bütün ayrılıklar bende tuhaf ve tarifsiz bir duygu karmaşası yaratır. Yurt dışındaki çocuklarımı ziyaret sonrası dönüşte de benzer duyguları hep yaşardım. Ama sonra da bizden uzak da olsa onların ne yaptıklarını ne durumda ve nasıl bir yaşam sürdürdüğü konusunda olumlu tespitleri hatırlar ve kendimi rahatlatırdım. Bu durumda aynı yöntemi kullanmakla beraber daha fazla merak, daha fazla özlem ilaveli duygu kokteyli içinde buldum kendimi. Acaba şimdi ne yapıyor, ne kadar büyüdü, insanları tanımaya başladı mı, söylediği ilk sözcük ne oldu, bir daha onu ne zaman görebiliriz, bizi tekrar gördüğünde tepkisi ne olur gibi onlarca soruyu beraberimizde götürecektik. Ama ne olursa olsun Ada bizim dünyamızda anlamlı ve sevgi dolu yerini almaya devam edecek. İyi ki varsın, iyi ki doğdun dünyamıza…

HONG KONG GÜNLERİ 2 / FİYATLAR VE ÜCRETLER

Bilmem sizde de öyle midir, ben başka bir ülkeye ya da coğrafyaya gittiğimde gözüm hep çarşı, pazar ve marketteki malların üzerindeki etiketlere takılır hemen. Buradan ülkemizdeki fiyatlarla karşılaştırmaya giderek, ya da emekli maaşımızla ilişkilendirerek bu yörenin bize göre ucuz ya da pahalı bir yer olup olmadığı konusunda kanaate varırım. Öncelikle Hong Kong’da, Çin’in egemenliği altında olmasına rağmen, kendi özel durumundan dolayı ayrı bir para biriminin olduğunu belirtmeliyim. Kullanılan para birimi Hong Kong Doları(HKD). Amerikan doları ile karşılaştırıldığında yaklaşık 1 USD = 7,5 HKD. Biz bildik bileli böyle. Türk lirasına gelince durum biraz karışıyor. Önceleri 1 TL = 2 HKD iken, bizde ”papaz, Trump vs.” derken neredeyse başa baş hale geldi. Bizim içinde kolaylık oldu bir taraftan. Kaça bölecektik kaçla çarpacaktık zahmetinden kurtulduk. Önce aşağıda market raflarında gördüğüm bazı malların etiket fiyatlarına bir göz atalım dilerseniz.

Ekmek –> 18 HKD
İçme suyu (4,5 litre plastik şişede) –> 23 HKD
Yumurta(12 adet) –> 30 HKD
Dolma biber(1 adet organik) –> 19 HKD
Taze incir(4 adet) –> 39 HKD
Elma(3 adet normal) –> 10 HKD
Elma(4 adet organik) –> 43 HKD
Yoğurt (1/2 kg) –> 45 HKD
Süt paket (1 litre) –> 35 HKD
Yaş üzüm (1 kg) –> 35/40 HKD
Et (1kg) –> 300/400 HKD
Meyve suyu DİMES(gerçekten var) –> 22 HKD

Bu çizelgeden anlaşılacağı üzere, pazarda marketlere göre biraz hesaplı olsa da özellikle sebze ve meyve fiyatları çok pahalı. Ülkenin tarım yapılan toprağının çok az olması ve ihtiyacın büyük bir çoğunluğunun dışardan ithal edilerek karşılanması bunda büyük bir etken.

Önemli bir gider kalemi olan ev kiralarının da büyüklüğüne, muhitine ve konforuna göre değişkenlik gösterdiğini söyleyebiliriz. 10.000-50.000 HKD arasında değişen bir fiyat verilebilir ev kiraları için. Bu arada aylık kirası 350.000 HKD olan villa türü evlerinde bulunduğunu söylersem şaşırmayın sakın.

Ulaşım giderlerine gelince ülkede ulaşım adalar arasındaki yolcu vapurları, alt yapısı çok iyi gerçekleştirilmiş metro sistemi, elektrikli iki katlı tramvaylar, iki katlı otobüsler, minibüsler ve ticari taksiler ile sağlanmaktadır. Ticari taksilerin dışındaki bütün toplu taşıma araçlarında içine önceden belli bir para yüklenen Octopus kart kullanılmakta. Bu kartla birçok işyerinde alış veriş de yapılabiliyor. Gideceğiniz mesafeye, yapılan aktarma sayısına göre karttan 2-85 HKD para çekiliyor. Ticari taksilerin hemen hepsi Toyota marka ve çoğunluğunda direksiyon yanından vitesli. Taksimetreler 24 HKD‘den açılıyor ve ilk 2 km bu ücretin içinde. Daha sonra her kilometre için 8.5 HKD ödüyorsunuz. Ayrıca bagaja konan her parça bavul için ödenecek 6 HKD ile tünel geçiş ücretleri de müşteriye ait. Akaryakıt fiyatları olarak dizel yaklaşık 14 HKD, kurşunsuz benzin için ise 17 HKD olan miktarı açıkladıktan sonra buradaki hayat pahalılığı konusunda sanırım okurlarım bilgi sahibi olmuştur. Yani bizim üç aylık emekli maaşı ile burada bir hafta zor çıkarılır. Hele asgari ücret üç gün yetmez.

Bize göre öyle de, Hong Kongluya göre durum nasıl diyebilirsiniz. Burada asgari ücret 5.000 HKD civarında. Tabi bu ücretin çok üstünde kazanıyor birçok kişi. Özellikle nitelikli mesleklere sahip olanların çok iyi gelirleri var. Örneğin uzman doktorun özel kliniğindeki muayenesi 1500-2000 HKD olarak geçiyor. Öğretmen maaşının 30-35bin HKD olduğunu, evde tavana monte edilecek bir lamba ya da tamir edilecek bir musluk için 300-600 HKD ücret istendiğini söyleyerek bu bölümü bitirmekte yarar var. Netice itibariyle burada yaşayanlar fiyatlar ile ücretler arasında çok üst düzeyde bir denge kurmuşlar yıllardır böyle yaşayıp duruyorlar. Onlar ersin muradına biz çıkalım kerevetine.

HONG KONG GÜNLERİ / PARKLAR-BAHÇELER

Tam da “Hong Kong sadece birbirinden yüksek yapılardan mı ibaret? Burada yeşili  ve doğayı uzaklarda mı aramak gerekir?” şeklinde düşünürken işin aslının pek de öyle olmadığını öğrendik ve zamanımız elverdiği ölçüde bu tür güzellikleri de görme fırsatımız oldu.        

Hong Kong’un Diamond Hill bölgesindeki Nan Lian bahçesi (Nan Lian Garden) 3,5 hektarlık bir alanda Tang Hanedanlığı stili tasarlanmış  ve 2006 yılında hizmete açılmış son derece göz alıcı bir  yer. Kayalar, tepeler, ağaçlar, çiçekler, ahşap yapılar son derece uyumlu bir birliktelik arz ediyor. Ayrıca mistik müzik eşliğinde sakin bir ortamda bu güzelliği yaşamak kişinin kendini cennette hissetmesini sağlıyor.         

Gidilmesi ve gezilmesini önereceğimiz bir diğer  bir güzellik de Kowlon Parktır. 1970 li yıllarda hizmete giren bu park gökdelenlerle dolu şehrin içinde insanlara adeta bir vaha güzelliği sunmakta. Her yıl milyonlarca kişinin ziyaret ettiği bu alanda yürüyüş parkurları, çeşitli özellikteki heykeller  de bulunmaktadır. Bu arada Hong Kong  müslümanlarının en büyük ibadet yeri olan Kawloon Camii ile islam merkezinin de bu parkın hemen bitişiğinde olduğunu belirtelim

Hong Kong adasında yer alan Hong Kong Parkı da sakinlik arayanlar için şehrin gürültülü yaşamından uzaklaşıp biraz soluklanacakları muhteşem bir yer. Ücretsiz girilen parka her yıl milyonlarca ziyaretçisi oluyormuş. Park bütünlüğü içinde spor merkezi ve konservatuar da etkinliğini sürdürüyor.  Son derece ilginç tasarımı ile birçok dalda ödül kazanan park bitki, çiçek çeşitliliği ve kuş türlerinin korunması ile ilgili gayretler her türlü takdire değer diye düşünüyorum. Parkı ziyaret sırasında bir çok okul öğrencisi öğretmenleri eşliğinde burada eğitim çalışmalarının bir başka yönünü sergiliyordu.

HONG KONG GÜNLERİ

Geçtiğimiz günlerde kendimizi çocuklarımızın yaptığı bir gezi organizasyonunun içinde buluverdik. Yaklaşık bir ay sürecek bu seyahat Hong Kong bağlantılı Şangay yolculuğu idi. Yolculuğumuz 18 Şubatta  Katar hava yollarının Doha aktarmalı  Hong Kong seferi ile başladı. Şangay’a daha önce iki kez THY nın  direkt uçuşları ile gitmiştik Hong Kong’a ilk gidişimiz olduğu için özellikle dil bilmemenin dezavantajları yüzünden  oldukça tedirgin ve endişeli idik. Ancak küçük oğlumuzun bu maceranın Hong Kong’taki sürecek olan kısmında bize refakat edecek olması bizi iyiden iyiye rahatlattı.

İstanbul Atatürk Hava Limanından başlayarak (4+7)Hong Kong’ta sona eren yolculuğumuz yaklaşık 11 saat sürdü. Hong Kong’un adını çok duymuştum. Çinin güneyinde yer alan iki yüzden fazla  ada ve adacıktan  oluştuğu, uzun yıllar İngilizlerin egemenliğinde kaldıktan sonra yapılan anlaşma sonucunda 1997 yılında Çin Halk Cumhuriyetine bırakıldığı şeklindeki ansiklopedik bilgiler ile sınırlı idi bu coğrafya ile ilgili bildiklerim. Ama şimdi bir de bizzat gözlemleyerek bazı yaşanmışlıklarım olacaktı burası ile ilgili olarak.

 

Hong Kong havaalanından kalacağımız otele kadar yaklaşık 30-40 kilometrelik yolu taksi ile gelirken ilk dikkatimizi çeken alabildiğine yükselen binaların bolluğu idi. Bu yapılaşma karşısında hayranlıkla ürperti arası bir duygu kaplıyordu içimizi. Muhtemeldir ki ülkenin coğrafi yapısı enine yerleşime müsait olmayınca boyuna yapılaşmanın sınırlarını olabildiğince zorlamış demek bu ülkenin insanları. Yüksek, daha yüksek, en yüksek gibi bir yarışı sürdürüyor sanki. Öteden beri yüksek yapıları gördüğümde –bilmem herkeste var mıdır- katlarını saymak gibi bir takıntım vardır. Burada da nüksetti bu alışkanlığım. Ama 25-30 u geçince baktım karışıyor ve olacak gibi değil vazgeçtim.

Otelimiz oldukça merkezi yerde olduğundan Hong Kong’un son derece renkli ve ışıltılı bir gece hayatı yaşadığını da –tabii ki dışarıdan- gözlemleme fırsatımız oldu. Şehrin bazı bölümlerindeki bar ve gece klüplerinde  eğlence sabahın ilk ışıklarına kadar devam ediyordu.

Yüz yıldan fazla İngiliz egemenliğinde kalmanın etkisi ile ilgili olacak burada İngilizce iletişim dili olarak çok yaygın biçimde kullanılıyor. İki katlı otobüslerden oluşan toplu taşıma araçları soldan işleyen trafikleri, tabi buna bağlı olarak ta direksiyonu sağda araçların caddelerde yer alması bu kültürün izi olarak düşünülebilir. Ülke her ne kadar Çine terkedilmiş ve Çinin şemsiyesinde gibi biliniyorsa da  ayrı parasının olması, Çin de dahil olmak üzere bütün ülke vatandaşlarının bu ülkeye pasaportla giriş çıkış yapması, değişik bir ekonomik yapıya sahip olması bu ülkenin farklı, özel yönetim şekline sahip olduğunu da gösteriyor.

Adeta bir şehir devleti diyebileceğimiz Hong Kong’ta otelimize yerleştikten sonra ilk işimiz akşam yemeği yiyeceğimiz bir yer aramak oldu. Bize eşlik eden oğlumuz Gençer daha önce de buraya birkaç kez geldiği için kendimizi onun rehberliğine teslim ettik. Ben genelde alışılmışın dışına çıkmakta zorlanan biriyimdir. Ama Gençer ise tam tersi her gittiği yerde yeni tatlar, lezzetler ve tecrübeler  arayışındadır. Biz de onun kılavuzluğunu peşinen kabullendiğimiz için yemek işini de ona bıraktık.  O da bizi otelin hemen yakınında yiyeceğimiz yemeğin ismi ile uygun Nodolus adlı bir mekana götürdü. Burada benim soğan, sarımsak v.b çekincelerimi de dikkate almalarını sağlayarak söz konusu yemekten söyledik nerede ise küçük bir tencere büyüklüğünde tas içinde içinde makarna,tavuk eti çeşitlideniz ürünlerinin bulundüğu yemeğimiz iki çubukla önümüze geldi. Önce ürkerek ve beceriksizce başladığım  yemek yeme eylemim giderek. çubukların beraberinde getirdikleri küçük kepçe yardımı devam etti  karnımızı bir güzel doyurduk. Bu tecrübeden sonra da ve arada bir alışılmamışı denemenin fena olmadığı kanaatine vardım.

 

Bir yere gidince merakımıza mucip olan bir durum da o coğrafyanın  ne kadar pahalı ve ucuz bir yer olduğudur. Bu noktadan bakınca Hong Kong Dünyanın epey pahalı ülkeleri arasında sayılabilir. Para birimi  Hong Kong doları ve 1 Amerikan dolarına karşılığı da yaklaşık 7,5 HD ediyor. Bizim paramızla karşılaştırdığımızda da 2 HD bizim 1 TL nın karşılığı oluyor diyebiliriz. Bu kısa açıklamadan sonra bizim paramıza çevrilmiş olarak ifade edecek olursak Taksi açılış tarifesi  11, bir kilo kıyma 100-150, ev kiraları 10.000-40.000, TL olarak düşünebilirsiniz .Normal bir yerde 2 kişi içkisiz bir yemek yediğinizde de asgari 250-300 TL. ödemeniz gerekiyor. Bizim ülke dahil bir çok ülke buraya vizesiz seyahat edebiliyor ama iş gelmekle bitmiyor burada kalmanın ve yaşamanın da bir bedeli olduğu her zaman hatırda tutulmalı diyorum.