Denemeler Rotating Header Image

BİRAZ DA KİTAP / PATATESLİ YUMURTA (Işık Evinden Araf’a)

Şöyle gerilere bir baktığımda “Bu gözler neler gördü” diyecek yılları devirmişim galiba. Bir kere cumhuriyetten bu yana görev yapan 12 Cumhurbaşkanından -Atatürk ve İsmet Paşa hariç- 10 tanesi yaşamıma girmiş. Başbakanları saymıyorum bile. Demokrasiyi sekteye uğratan iki darbeyi (27 Mayıs 1960 ve 12 Eylül 1980), iki post modern darbeyi (12 Mart 1971 ve 28 Şubat 1997) ve sonuçlandırılamayan iki darbe girişimini (20 Mayıs 1963 ve 15 Temmuz 2016) de gördü bu gözler. “En kötü işleyen demokrasi bile -iyisi de olmaz ama- en iyi darbeden daha iyidir” sözü her zaman geçerliliğini koruyor.

Hala televizyonlarda zaman zaman “Fetö terör örgütü üyesi şu kadar muvazzaf şu kadar emekli kişi gözaltına alındı” şeklindeki haberleri izliyoruz. Üzerinden 5 yıl geçmesine rağmen bu girişimin hala artçılarının devam ettiğinin göstergesi bütün bunlar. Bu arada darbeyi gerçekleştirenlerin cezalandırılması gerektiği kadar testiyi kıranla götürenin aynı tutulmaması, kurunun yanında yaşların yanmaması da önemli. Girişim başarılı olmasa da toplumsal barışın sağlanması ve yaraların sarılması bakımından işin bu yönünün dikkatlerden uzak tutulmaması gerektiğine inanıyorum. Ömrünü Fetö ile mücadeleye adamış, bu yapı ile ilişkisi olmayan muhaliflerin de fırsat bu fırsat diyerek cadı avının bir parçası haline getirilmesi anlaşılır bir şey değil. 20 Mayıs 1963’te Albay Talat Aydemir’in darbe girişiminin bastırılmasının ardından darbenin lideri durumundaki 2 kişinin idamı birkaç müebbet cezası verildi. Harekete katılan 1500 kadar öğrenci harp okulundan atıldı, ama üniversitelere girme fırsatı verilerek toplumun bu travmayı en az hasarla atlatılması sağlanmış oldu

15 Temmuz 2016’daki darbe girişimi arkasında Fetö terör örgütünün bulunduğu askeri bir kanat tarafından gerçekleştirildi. Geçmişi 40-50 yıl kadar gerilere giden bu yapının gerçek yüzü tam olarak aydınlatılmış değil. Uzun yıllar sonra bu ülkede yaşayanlar bazı insanların bir kişiden bahsederken bir gün “Muhterem Hoca Efendi” derken bir başka gün “Terörist başı” olarak bahsedilmesine pek şaşıracaklardır sanırım. Bu yapılanma üzerine birçok kitap da yazıldı. Bunları yazanlar bulundukları yere ve baktıkları pencereye göre kimine göre azizlerden oluşan kimine göre hainlerden oluşan bir ihanet yuvası olarak anlattı. Yani körün fili tarif etmesi gibi kim nereden bakıyor, neresini tutuyorsa ona göre tarif ediyor.

Eğitimden finansa çok geniş bir ağı kontrol eden bu yapının okullarını da görme, inceleme ve denetleme fırsatımız olmuştu görev yaptığım dönemde. Hangi kurumun hangi cemaate ait olduğu aşağı yukarı biliniyordu. Tabi bizim bilgilerimiz somut bir tespite dayanmıyor, daha çok söylenti ve duyumlara dayanıyordu. Kurumda bulunduğumuz günler ve saatlerde bizlere verilen plan, program ve yönetmeliklere göre yaptığımız denetimlerde yasal yönden hiçbir eksiklikleri bulunmuyordu. Yine de bazen bakışlarda bir tuhaflık, farklı bir koku, farklı bir duygu hissetmiyor değildik. Sonra “bunlar belki önyargının sonucudur, sen görevini sübjektif duygulara göre değil objektif kriterlere göre yapmalısın” düşüncesi ile işimize bakıyorduk.

Hiç unutmam. Yine bir gün bu türdeki bir yurt denetimine gitmiştik. Bu kurumlarda en anlam veremediğim bir şey de aynı beldede hatta aynı mahallede ikamet eden ailelerin çocuklarının da burada barınması idi. Bana göre en yetersiz şartlarda yaşayan bir aile ortamı en konforlu aile dışı barınaktan daha sıcak ve sağlıklıdır. Ortaokul seviyesindeki çocukların kaldığı bir yurttu sanırım. Bütün birimler istenilen şekilde düzenlenmiş, kayıtlar usulüne uygun olarak tutulmuştu. Acaba kayıtlı bulunan çocuklar gerçekten burada barınıyor mu şeklindeki endişemizi gidermek için de etüt saatinde birkaç dersliği ziyaret etmek istedik. Evet çocuklar önlerinde kitaplar adeta çiçek olmuşlardı. Sıraların arasında dolaşırken baktım ki kitapların neredeyse tamamı yeni açılmış, daha matbaanın mürekkep kokusu hala üzerlerinde. Ve yine kitapların neredeyse hepsi “Atatürk’ün hayatı”, “Atatürk’ün hizmetleri” konularını kapsayan yayınlardan oluşuyordu. Bu durum hayatın olağan akışına pek uygun gelmedi. Normalde o yaş çocuğunun ilgi ve gelişim durumu daha heterojen bir fotoğrafı gerekli kılıyordu sanki. Bunu görünce “Bir şey gerçek olamayacak kadar mükemmelse ona şüphe ile bakınız” sözünü bir kez daha hatırladım.

İşte bütün bu bilinmezlikler içinde öteden beri bu tür kurumlarda geçirilecek birkaç saatin oraları anlamak ve çözmek için yeterli olmadığı kanaatine vardım. Bir sihirli gücüm olsa 7/24 çarpı 365 şeklinde bir zaman yelpazesi içinde bütün işleyişi ve ilişkileri görebilmeyi isterdim. İşte sizlerle bugün paylaşımını yapacağım kitap sanki benim adıma bunu gerçekleştirmiş. 316 sayfadan oluşan ve Boyalıkuş yayınlarından çıkmış Kemal Yitikırmak’ın yazdığı “Patatesli Yumurta” okul hayatının on yıldan fazlasını bu yapılanmaya ait kurumlarda geçiren ve daha sonra özgürleşmeyi seçen bir kişinin romanı. Aslında bu kitabı bir iki yıl önce okumuştum. Konunun hala güncelliğini koruması nedeniyle bir kez daha gözden geçirerek beni okuma zahmetinde bulunan siz değerli okuyucularla paylaşmak istedim.

Romanın baş kahramanı Hilmi adı ile adımını atıyor Işık evine. İlk gizemlilik ya da değişim herkesin kayıtlı ismiyle değil müstear isimlerle çağrılarak gerçekleşiyor burada. Daha sonra şakirt sözcüğü herkes için geçerli bir isim yerine kullanılıyor. Aile ile olabildiğince mesafeli ilişki, ayrı telefon kartları ile haberleşme, Vaha adı verilen yapılanmanın lojistik merkezi ile ilişkiler ayrıntılı olarak anlatılıyor. İlerleyen günlerde Zaman ve Sızıntı gazetelerine olabildiğince abone sağlamak, tahşidat, istişare ve tesbihat çalışmaları ve her geçen gün yeni yükümlülükler ve yeni yasaklarla adeta koza örülüyor benliklere.

İlk günlerde gayet masumane olarak başlayan aileye yardım, bulaşıkları yıkamak, kardeşlerinin ödevlerini yaptırmak, diğer insanlara iyilik yapmak gibi tutumların puanlanarak gerçekleştirilen ödül değerlendirme sistemi içinde giderek bu kıstasların yerini risale-i nur okuma, hoca efendinin kasetlerini dinleme, kılınan ve kaçırılan namazlar, teheccüt namazları gibi kıstaslara bırakması, günlük hayatta kullanılan sözcüklerin caiz, mekruh, bidat, müspet, menfi, taam, istişare gibi sözcüklerle yer değiştirmesi ile kıvama getirme çalışmaları sürdürülüyor.

Abilik, ev imamlığı, semt imamlığı gibi hiyerarşi basamaklarına ilaveten risaleler ve kasetlerden sınav sonucunda beşinci katla ödüllendirilme aşamaları. Beşinci kat neredeyse miraç kapısı gibi yer etmiş düşüncelerde. Onu hak eden hoca efendinin ikametinde onunla yemek yeme, namaz kılma mutluluğunu yaşıyor. Hilmi bütün bu basamakların her birini yaşıyor. Okulunu bitirdiğinde de yine aynı amaçlar doğrultusunda yurt dışındaki okullarda görevlendirme vakti geliyor Hilmi’nin.

Bütün bu olgular olaylar zinciri hepimizin malumu. Benim en çok merak ettiğim bütün bu yaşanmışlıklar sırasında gelişim çağındaki bu gençlerin hangi duyguları yaşadığı, özlemleri, beklentileri, mutlulukları, mutsuzlukları, hayal kırıklıkları, sorgulamaları, yüzleşmeleri ekseninde hissettikleridir. İşte “Patatesli Yumurta” adlı kitapta konunun bu yönü de çok sahici ve akıcı bir dille anlatılmış.

Bu yapının içindeki çocuklar ülkenin en zeki çocukları. Ayrıca en seçkin okullarda okuyarak yurt dışına gittiklerinde kendi kozaları dışında başka insanların başka dünyaların ve yaşantıların olduğunu görüp tıpkı Hilmi gibi “buraya kadar” deme cesaretini neden gösteremezler? Bir diyet borcu mudur? Ya da başka korkular mıdır bu esaretin sürmesini sağlayan? Bunun biraz cevabını buldum gibi sanki. “Alkatraz Kuşçusu” ve “Esaretin bedeli” filmlerini bilmem izlediniz mi? Hapishane ve mahkûmiyet filmleri içinde benim en beğendiklerim içindedir. Bu filmlerin birinde çok genç yaşta cezaevine giren bir mahkûma uzun yıllar sonra belki yaşlılığından dolayı şartlı tahliyesi söz konusu olur. Normalde bu çok sevinç ve mutluluk duyulması gereken bir durumdur. Fakat tam aksine o gün yaklaştıkça bu mahkûmda bir gerilim ve panik duyguları başlar. Dış dünyanın belirsizliği yanında yıllarca hapishanede öğrenilmiş kitap dağıtmak, ortalığı temizlemek hayatının bir parçası olmuştur. Hapishane yönetimine başvurarak dışarıya çıkmamanın yollarını arar, ama mümkün olmaz. Dışarıda girdiği bir market işinde ruhen ve bedenen hazır olmadığı için aşağılanır ve alay konusu olur. Başka işlerde de dikiş tutturamayınca bir gün odasında kendi hayatına son verir. Mahkumiyetine ve mecburiyetine âşık olmak gibi bir şey belki onunki.

Bu tür yapılanmaların içindekilerin de benzer duygular içinde olabileceğini düşünüyorum. Kendi kantonlarında girilecek sınav, girilecek okul, okunacak gazete, oy verilecek parti, hatta evlenilecek kişi üst akıl tarafından belirlendiği düşünüldüğünde son derece sakin ve güvenilir bir limanı bırakıp açık denizlerde fırtınalar ile boğuşmayı kim göze alır.

Bütün kitap tanıtımlarında olduğu gibi beğendiğim bazı bölümleri sizlerle paylaşmak isterim. Öncelikle “Aldatıldık” demek kolaycılığından ayrı tutulmasını istemektedir yazar önsözünde.

Kandırıldım ifadesi üstü kapalı bir şekilde kandırılmış olunan dönemdeki kazanımları muhafaza etmek talebini de dile getirmektedir. Hilmi 2001 yılında cemaatten kendi isteği ile ayrılırken elde edeceği özgürlükten başka çıkarı yoktu. Özgürce düşünmek, özgürce kendini ifade etmek, özgürce hareket etmekti arzuladığı şey. Yalnız ve işsiz kalma pahasına yaşadığı şehri terk eden genç öğretmen kazanımlarını korumak için değil de yanlışların üzerine kalın bir çizgi çekip hayata doğru yeniden başlamak için çıkmıştı yola. Bunu yaparken de asla ben kandırıldım mağduriyetine sığınmamıştı. Çünkü köle olarak doğmuş bir insan özgürlüğüne kavuştuktan sonra kandırıldım demez, onun yerine “haksızlığa uğradım ama çabaladım ve kendimi kurtardım” der. Bugünün “kandırıldım”cıları eğer 15 Temmuz Darbe Girişimi olmasaydı, aynı çıkar ilişkilerine, aynı adaletsizliklere ve zulümlere devam etmeyecekler miydi?

Hilmi’nin yol ayrımına gelme durumu da “…Abiler senin için Doğu Asya’da bir ülkeyi uygun görmüşler… Hizmet’in bir okulunda matematik öğreteceksin. Seni en az rahatsız eden şey matematik öğretmeni olarak işinde başarısız olma korkusu. Asıl kaygıların okuduklarından arta kalan tortular, beyninin bir köşesinde Sokrat, Eflatun, Russell, Voltaire, Kant, Hume, Popper, Sartre, Camus, Kafka, Dostoyevski, Tolstoy, biraz Marx, biraz Ehgels, biraz Lenin, çok az Proudhon, çok az Kropotkin. Diğer köşesinde imanını diri tutmak için okuduğun risaleler, dinlediğin kasetler, on yıldır yaptığın ve yapılmasına vesile olduğun hizmetler… Ringin iki köşesinde bekleşen azgın boksörleri sakinleştirmeye çalışan antrenörler gibi sen de köşeleri birbirinden uzak tutmaya çalışıyorsun elinden geldiğince. Biri akıl, diğeri kalp diyorsun ve çıkıyorsun işin içinden…” satırları ile anlatılıyor.

Hilmi yurt dışındaki görevinin birinci yılında artık bir karar vermek durumunda olduğunu kavrıyor ve bunu da “…Artık bir karar vermen lazım. Ya “devam” deyip; huzursuzluğa, gençlik enerjini tüketen isyana, üzerindeki baskılara boyun eğeceksin ya da “yeter artık” deyip kendi yoluna gideceksin. Devam demek kolay olanı, çünkü bildiğin bir dünyada bildiğin kurallarla boğuşacaksın. Ağır aksak devam edeceksin hayatına. Çeneni de kapalı tuttun mu kimse karışamaz senin rahatına. Yeter artık dersen bilinmeze yelken açmış olacaksın. Hayatının son on iki yılını Hizmet’te geçirmiş birisi olarak yaşayabilecek misin dışarıda? Hayatta kalabilecek misin? Nefes alabilecek misin güneşin, ayın yıldızların farklı parladığı dış dünyada? Seni hayatta tutacak yeteneklerin gelişti mi ki vahşi bir ormanın ortasına kendi başına dalmaya çalışıyorsun? Korkuyorsun, hem de çok korkuyorsun. Korkunun en büyük kaynağı elinde tutmaya alışık olmadığın, bir kor gibi tenini yakan özgürlüğün. Elinde nasıl tutacağını bilemediğin pahalı bir cevher adeta, başını döndürüyor gözlerini kamaştırıyor. Seni vezir de edebilir rezil de. O güne kadar hep rezil ettiğine inandın, oysa şimdi denemek istiyorsun. Riski göze alıp, arkana bakmadan gemileri yakmak istiyorsun. Titriyorsun, çok titriyorsun. Ya özgürlüğe alışamazsan, ya özgürlük seni kudurtur, bilmediğin karanlık dehlizlerde kendine zarar vermene neden olursa. On iki yıl boyunca zincirlere alışmış bir köpek, bir gün zincirini koparırsa nasıl davranır? Sağa sola saldırıp, o güne kadar yapamadığı her türlü pisliği, kötülüğü, içgüdülerinin önerdiklerini mi yapar? Yoksa oturup düşünür ve kendisine akıllı bir çıkış haritası mı çizer? Ve sonunda kararını bildiriyorsun.” diyerek düşüncelerini satırlara aktarıyor ve bilinmezliklerle dolu bir hayata yelken açıyor.

“Patatesli Yumurta” kitabının arka kapağında yer alan ve adeta bütün yaşanmışlıkların özeti diyebileceğimiz bir paragrafla bu tanıtım yazısını sonlandırıyorum.

Ortaokul yıllarında, düşünmeyi ve akıl yürütmeyi bilmeyen bir çocuk olarak cemaatin içine çekilmişseniz, sizin doğrularınız ve yanlışlarınız ışık evlerde tanıştığınız abilerinizin doğrularından ve yanlışlarından farksız olacaktır. Ortada bir seçim yoktur, ağa takılan ve takıldığı bu ağa aşık edilen genç bir dimağ vardır. O ağdan kurtulmak, modern bir birey olma yolunda atılacak ilk adımdır. Aydınlanmak, bir seçenek değildir, ahlaki bir sorumluluktur günümüz insanı için.

2 Comments

  1. Emin Toprak says:

    Sevgili arkadaşım; Devlet aygıtı, ülke insanlara güven içinde bir yaşam sağlamak için kurulmuştur. Siz de: “Bu kurumlarda en anlam veremediğim bir şey de aynı beldede hatta aynı mahallede ikamet eden ailelerin çocuklarının da burada barınması idi.” -diyorsunuz.
    Demek ki devlet görevini yapmamış!…
    Elinize sağlık, yorumlarınız ve kaynak alıntılarıyla oluşan güzel bir yazı olmuş.

  2. necmi says:

    Teşekkürler Emin arkadaş.. En zor şartlarda isteği, yeteneği olan dar gelirli aile çocuklarının -parasız yatılılık kurumu ile- elinden tutan bu devlet şartların daha iyi olduğu zamanlarda bundan vazgeçmesinin acı sonuçlarını herkese yaşatmış oldu. Pek umutlu değilim ama bundan ders çıkarılmış olsun… Selam ve sevgiler…

Leave a Reply

Your email address will not be published.

Lütfen soruyu cevaplayın * Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.