Denemeler Rotating Header Image

KENDİSİ OLAMAYANLAR VEYA FIRTINA SALİH

Toplumumuzda azımsanmayacak kadar insanımızı ben kendisi olamayanlar olarak tarif ediyorum. Bu gruptaki insanların hayalleri, arzuları, hayat planları hep kendi dışındakiler tarafından şekillenmektedir. Onlara sadece bu akışın içine kendini bırakmak kalmıştır. Kendi babamı da ben bu grup içinde düşünürdüm hep. 2015 yılında vefat ettikten sonra yazdığım “O Çocuklarımın Dedesiydi” yazısı ve diğer yazılar blogumun “Babamın Hikayesi” bölümünde yer almaktadır. Aynı benzetmeyi benzer hayat çizgileri olan ve 14 Ekim tarihinde kaybettiğimiz Kayınpederim Salih Kılıçarslan için de yapabilirim. Uzun yıllar kasabanın efsane ismi olan babası Şükrü Çavuş gölgesinde geçen bir hayat bir tercih mi yoksa kabullenme mi idi bunu hiçbir zaman bilemeyecektik. Şükrü Çavuştan sonra direksiyona oturma sırası kendisine gelmesi beklenirken önceleri kendini dünyaya getirenlerin hakimiyetinin yerini kendisinden dünyaya gelenlerin almış olması da kaderin garip bir cilvesi idi. Kendisi olamama halini bir baskı ya da tahakküm olarak anlaşılmasını istemem. Tam tersine reva görülenlerin çoğu tamamen iyiliğe yönelik ihtimam, koruma, kollama, sahip çıkma amacıyla yapılmış olabilir. Zaman içinde bizler için de arkadan gelenler nasıl bir sınıflama yapacak göreceğiz.

Kayınpederim Salih Kılıçarslan’ı tanımam 1978 yıllarına rastlar. O zamanlar kırklı yaşların sonuna yaklaşmış, Anadolu tabiri ile babayiğit biri idi. Çalışmak, sadece çalışmak olarak tarif edilecek bir dünyası vardı. İlçenin pazarı olarak bilinen pazartesi günü onu baba yadigarı manifaturacı dükkanında tezgâhın arkasında elinde tahta metre ile divitin, pazen, patiska gibi kumaşları ölçerken, yazmaları katlarken görürsünüz. Birçok kişi o zaman yandan çarklı manuel facit hesap makinası kullanırken onun okuma yazması olmadığı halde tutarı zihinden söyleyivermesi sizi şaşırtmasın.

Dükkandaki işler hafifleyince onu bu defa şehrin 2-3 kilometre dışındaki Karaman Bükü ya da Öte Geçe dedikleri ikinci adresinde bulurdunuz. Babası Şükrü Çavuş’un kendisinin muhalefetine rağmen aldığı Kelkit çayı kıyısındaki bu 100 dönümlük yer onun o hem sevdası hem de çilesi oldu diyebiliriz. Çalılıkların köklenmesi, irili ufaklı taşların ayıklanması velhasıl tarlanın adam edilmesi için her bir köşesinde onun izlerini bulmak mümkün idi… Pat pat seslerinden çalıştığını anladığımız su motorunun nehirden aldığı suyu elinde bizim çapa, onların meğel dediği aletle adreslerine yönlendirme işi belki en sıradan ve kolay olan işlerdendir. Mevsimi geldiğinde diğer ırgatlar ile tırpan sallamada da üstüne yoktur. Haziran temmuz sıcağındaki bu çalışmalarda ekşimiş ve soğuk yayık ayranını en sevdiği içecek olarak hatırlıyorum… Tırpandan sonra harman yerine taşınmış sapların bizlerin patos ya da pır pır dediğimiz makinalarda saman ve tanelerine ayrılmasında en kritik noktada yer alan yine o olurdu. Kafası tülbentle sarılı şekilde samanların samanlığın en iç noktalarına yerleştirilmesi tekniğini de en iyi bilen odur.

Çiftlikte tarım yanında büyükbaş hayvan besiciliği işinde de orada çalıştırılan çoban kadar emek harcadığına tanık oluyorduk. Belli bir süre beslenen bu hayvanların günü geldiğinde -ki bu genelde Kurban Bayramı’na yakın günlere denk geliyordu- kamyonlara yükleyip İstanbul’a yola çıkarılmasında emeği az değildi. Şoförün yanında saatlerce yolculuk yapmanın yanında hayvanların birbirine zarar vermemesi ve salimen yerine ulaşması için saat başı kontrolde bulunmak gerekiyordu. İstanbul’a ulaşıldığında çile bitmiyor farklı şekillerde devam ediyordu. Genelde Zeytinburnu Kazlıçeşme’de kendilerine ayrılan yere bin bir güçlükle samanları ve yemleri ile indirilen hayvanlar alıcılarını beklerken insanlarda gergin bir bekleyiş içinde oluyorlardı. Acaba hayvanların tamamı satılacak mıydı? Elde kalması diğer mal ve eşyadan farklı problemler yaratıyordu. Aslında hepsinin satılmış olması da problemi ve sıkıntıyı bitirmiyordu. Satın alan kişi uzlaşılan fiyat üzerinden belli bir kaporayı veriyor, hayvanın üzerine boya ile bir harf ve sembol yazılıyor ve bayram sabahı teslim almak üzere el sıkışıyorlardı. Böyle olunca da otlar ve samanlar arasında çoban ile kayınpederin de konaklaması devam ediyordu. Bayram sabahı hayırlısı ile mallar sahiplerine teslim edilince rahat bir nefes alıyorlardı. Artık ahbun kokan elbiseleri çıkarılarak banyo yaptıktan sonra bayram yapmak en son onların hakkıydı.

Bütün bunlar benim tanık olduğum gayretlerin bir kısmı idi. Eşimin de anlattığına göre önceki yıllarda köylerden ceviz, mahlep toplayıp şehirde satmak da arşivinin derinliklerindeki meşguliyetler arasındaymış. Hele İstanbul’a geldiğinde dükkanlarına mal almak için gezdiği toptancıları ve alışveriş sürecini de hep anlatır eşim.

Dış dünyada bu kadar çalışkan, gayretli olmasına rağmen ev içinde o derece edilgin bir yapıya sahipti. Oturdukları giriş katında kayınvalidemin hazırladığı kahvaltıya gelir, sofraya oturur öylesine beklerdi her şeyin tam tekmil hazır olmasını. Bir şeyin ucundan tutmak konusunda pek değil hiç istekli olmazdı. Ha istekli olsaydı “Dur sen zahmet etme ben yaparım” diyen bir irade buna izin verir miydi o da kuşkulu.

Bütün bu çaba ve gayret içinde kar, zarar, kasa gibi işin parasal yönü ise onun ilgisi dışındaydı. O sadece gıdım gıdım, damla damla, ilmek ilmek çalışmak ve üretmek için çalışıyordu. İyilik yap denize at misali o da alın terlerini tarifsiz bir havuza atıyordu. Kendisi emekli maaşını aldığında da bununla bir çuvalla şeker, pirinç vs. alarak havuzu nakdi durumlar dışında da dolu olmasını sağlardı. Zaten sonraki yıllarda da maaş kartını kullanmayınca onun adına bu işleri onun dışındakiler yapmaya başlamıştı. Maaşının miktarını dahi bildiğini sanmıyordum.  İstanbul’a geldiğinde semt pazarlarını da gezer, “bu dükkânda satılır, çocuklara göndereyim” diyerek cebindeki çok cüzi para ile çorap ya da başka şeyler alırdı. Matematik problemlerindeki üstten şu kadar musluk dolduruyor alttan şu kadar boşaltılıyor ile başlayan havuz problemlerinden daha fazla karmaşık ve bilinmezliklerle dolu bu havuzun yıllar sonra suyunu iyice çektiği hatta içinde herkese yetecek kadar hayal kırıklığı ve hüsran olduğu anlaşıldığında ise vakit hayli geçmiş olacaktı.

Kayınvalidem Radiye Hanım’ın vefatından sonra yaşadığı beş yılda fiziken ve ruhen daha hızlı yıprandı kayınpederim. Yaklaşık son üç yılı ise halk dili ile yatalak yani yatağa bağlı olarak geçti.  Yatağa düşmeden önceki son İstanbul seyahatini de sanırım bize yapmıştı. Hareket kabiliyetinin giderek azalması birçoğunu da yardımla yapmalarına karşılık namaz ve oruç ibadeti konusunda kayınvalidem de kayınpeder de çok titizdi. Sadece ramazan orucu ve vakit namazları değil onlara ilaveler de yapıyorlardı. Cehennemden kurtulma ve cennete ulaşmanın tek yolunun bu olduğu şeklindeki yerleşmiş inançlarının bunda çok etkisi vardı. Bizde kaldığı süre içinde zorlukla aldığı abdestin ardından son derece ciddi hesaplamalarla kıbleye yönelttiğimiz sandalye üzerinde bu borcunu eda ediyordu. Cuma günü ise bu konuda çok özel bir anlam taşıyordu onun için. O sabah ev kıyafetlerini değiştirerek saat 11.00’e pantolon gömleğini giymiş vaziyette adeta görüş gününe hazırlanmış mahkûm gibi koltuğa otururdu. Biz “Hayrola yolculuk mu var?” diye sorunca o “Hadi vakit yaklaşıyor, Cuma’yı kaçırmayalım” derdi. Biz de ona “Daha iki saat var acelen ne? Cami soğuk üşüyeceksin” desek de ikna etmek ne mümkün. Kulakları hiç duymamasına rağmen “Biraz vaaz dinleyelim hem yer de kalmaz, gidelim” diyerek o bizi ikna ederdi. Onun için aldığımız ve daha sonra anam içinde kullandığımız tekerlekli sandalye ile en yakın camiye gitmek üzere yola çıkardık. Bu kısa yolculukta öğrendim ki apartmanlarda, kaldırımlarda, camilerde yapılmış olan engelli rampaları tamamen göstermelikmiş. Eğimleri o kadar hesapsız ve dik yapılmış ki evdekinden indirirken tekerlekli sandalye kontrolden çıkıp devrilmesine ramak kaldı. Camide ise daha feci idi. Merdiven basamaklarının bir kısmını düzleştirerek yapılan rampaya bir de halı döşemişler ki bir metre çıkmadan biz stop ettik. Bırakın çıkmayı geriye kaçırmamak için korkuluklara abandım. Bereket cami cemaatinden birileri geldi de önden iki kişi çekerek arkadan iki kişi iterek dört çarpı dört cip misali yokuşu tırmandık. Yolcumuzu camide en arkada sıralanan tabureli sandalyeli ekibin arasına yerleştirdiğimizde ilk etap bitmiş oldu. Namaz bitince aynı yolu ama bu defa bazı şeyleri öğrenmiş olmanın kolaylığında faydalanarak geri dönüyorduk.

Kırsal kesimde ve de Anadolu kültüründe eşlerin birbirine isimleriyle hitap ettiği pek görülmez. Tokat yöresinde de erkekler için “herüüf” kadınlar içinde “avrat” sözcüğü sıklıkla kullanılır. Ama bizimkiler kutsal topraklara gittikleri için birbirlerine “Hacı” hitabını benimsemişlerdi. “Yemek hazır hacı” ya da “Ezan okundu hacı, abdestin varken kaçırma hemen kıl ikindiyi” diyaloglarına çok rastlamışımdır.

Sağlık konularında ve sağlık kurumlarına karşı yaklaşımlarında da kayınpeder ve kayınvalide iki ayrı uçta yer alıyordu. Kayınvalide misafirlikteki ikramlara direnenler gibi istemezükçü bir tavırdayken, kayınpeder son derece talepkârdı… Tansiyon 20’ye de çıksa kayınvalide ben iyiyim, benim doktorluk hastanelik bir şeyim yok diye direnir, güç bela ikna edilirken, kayınpeder her gün hastane doktor desen itirazı olmazdı. Bazen bütün problemlerini güzelce not eder onlara uygun randevular alarak hastaneye gidilir, işlemler sonu tam eve dönerken muhakkak “Ya şu dişimi de gösterseydik, şuramda bir ağrı var” gibi ilave bir sorun hatırlanıyordu.  Eğer doktorlar bol kepçe ilaç iğne vermez ise “Bu da bir şeyden anlamıyor” diyerek tıbbi değerlendirmeyi anında yapıyordu.

Peki bütün bunlardan bahsederken başlığa konan Fırtına Salih de kim diye soracak belki okurlarım. Onu da bu vesile ile açıklamak isterim. Daha 60’lı yaşlarda aramızdan ayrılan Salih Aydın adındaki kadim dostumuz etiketlemişti bunu kayınpederimin ismine. Kendisinin öğrenciliğinde aktif yaşantısından dolayı “Poyraz Salih” lakabı aldığını söylemiş, kayınpeder ile söyleşilerinden sonra ona “Oooo Salih amca sen benden de hızlıymışsın, benimki poyraz ama seninki fırtına olması lazım” demişti. O günden sonra da “Fırtına Salih ne zaman geliyor, sağlığı iyi mi, ne işler yapıyor” şeklinde gıyabında bu isimle daha çok bahsetmeye ve hatırlamaya başladık. Selam Poyraz Salih, Sen de ışıklar içinde yat…  Benim için “Muhaciroğlu” lakabını da kayınpederin bana armağan ettiğini bu arada hemen eklemeliyim.

Yukarıda da belirttiğim gibi kayınpederin son üç yılı yatağa bağlı olarak geçti. Bu bağımlılık vücutta yaralar açılması gibi ek sorunlar ortaya çıkardı. Bu durum hem kendisi hem de yakınları için üzüntü kaynağı oluyordu. Bulunduğu kasabanın evde sağlık hizmetlerinden Tokat hastanelerine kadar Türkiye’de tıbben yapılması gereken bütün yardımların yapıldığını söyleyebilirim. Bütün bunlara rağmen kayıtlara göre 92 yıl ama gerçekte 95 yıllık yaşanmışlığı geride bırakarak 14 Ekim tarihinde aramızdan ayrıldı. Geride bir asra yakın bir yaşanmışlık ve yakınlarına büyük bir boşluk bırakarak çilelerin, acıların, ağrıların olmadığı huzur dolu dünyasına uğurladık kendisini. Muhtemeldir ki yolunu gözleyen Radiye Hanımın “Hacııı nerelerdeydin çayın soğuyor bak çok beklettin ama” çağrısı her ikisinin kavuşmasına eşlik etmiştir.

Allah rahmet etsin. Işıklar içinde yatın Radiye Hanım, Fırtına Salih ve Poyraz Salih…

8 Comments

  1. Leman Öztürk says:

    Ne güzel bir değerlendirme yapmışsın Necmi, çok iyi bir gözlemcisin, Salih amcayı tarihe gömerken yakınlarının belleklerinde, gönüllerinde sayende, çalışkanlığı, insanlığı, verimli hayatı ile anılmasına vesile olacak anlatıma zaman ayırmandan dolayı seni kutluyorum. “Söz Uçar yazı kalır”

  2. Yavuz Yalçın says:

    Ne kadar içten anlatmışsın Salih Amcayı. Okudukça yakından tanıyormuş gibi oldum. Nuray Hanım’a, sana ve tüm yakınlarınıza başsağlığı diliyorum. Allah rahmet eylesin. Işıklarda uyusun.

  3. Mukadder Güntürkün says:

    Çok etkilendim, Allah rahmet eylesin ışıklar içinde uyusun inşallah,

  4. Necmi Mola says:

    Sevgili Leman. Yazım ile igili değerlendirmen beni çok mutlu etti. Çok teşekkür ederim. Her geçen gün aramızdan ayrılanlar bize kendileri ile paylaştığımız zaman dilimlerini bize armağan bırakarak gidiyor dönülmez yolculuğuna. Bizler de o anıları kaleme döküyoruz karınca kaderince. Bizden sonra gelenlere de bir iz bırakmış oluyoruz böylece. Kal sağlıcakla. Çok selam.

  5. Necmi Mola says:

    Sevgili Yavuz arkadaşım. Yazımı beğenmen hoşuma gitti. Çok teşekkürler. Acımızı paylaşmanı büyük incelik. Allah sizlerden de razı olsun. Sağlıklı mutlu günler dileriz ailecek sizlere. Çok selam.

  6. Necmi Mola says:

    Yazımı okumanız ve etkilenmeniz beni sevindirdi. Teşekkür ederim Mukadder Hanım. Allah sizlerden de razı olsun. Sağlıklı ve mutlu günler diliyorum. Selam ve sevgiler….

  7. Göktuğ Erarslan says:

    Sevgili Enişteciğim, seninle sohbet etmek her zaman keyifli ve ufuk açıcı olmuştur. Sohbetin gibi yazdıklarını da okumak bir o kadar zevkli bir uğraş. Üslubunun içten, samimi ve sıcak olması; ayrıca çok iyi bir gözlem yeteneğine sahip olman okuru yazılarına bağlayan etmenler arasında. Rahmetli dedemiz ile ilgili yazın, fazlası var eksiği yok denilen türden. Her okuduğumda gözlerim doluyor ve boğazıma bir yumru oturuyor. Bu vesileyle Allah’tan sizlere sağlıklı, uzun ömürler dilerim. Her ne kadar yazdıklarına yorum yapmasak da gizli hayranlarının olduğunu, yazılarını kaçırmadan okuduğumuzu bil lütfen. Sen daha çok yaz, biz de daha çok aydınlanalım.
    Rahmetli anneannem Radiye Hanımın duasıyla bitirmek isterim: Tüm geçmişlerimiz nur göllerinde yatsınlar.

  8. Necmi Mola says:

    Sevgili Göktuğ
    Yazılarım ile ilgili son derece içten değerlendirmelerin beni çok sevindirdi. Çok teşekkürler. Böylesi katkılar beni daha cesaretlendiriyor. Senin de bu konuda benden aşağı kalmayacağına inancım tamdır. En yakında yüyüze sohbetlerimizi sürdürmek en yürekten dileğimdir. Selam ve sevgi hepinize….

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *