Denemeler Rotating Header Image

HER ŞEYİN BİR ANLAMI, ANISI VE HAFIZASI VAR (3)

Bir gün Eflatun (Fıkranın Aristo ve Sokrat versiyonlu olanlarını da duydum.) öğrencilerinden birini kumar oynarken yakalar ve şiddetle azarlar. Öğrencisi duruma açıklık getirmek ve biraz da durumu kurtarmak için çok az bir para ile oynadığını söyler. Buna karşılık Eflatun da ona “Ben seni kaybettiğin para için değil, kaybettiğin zaman için azarlıyorum” der.

Gerçekten somut olarak tanımını yapamasak da insanların tüm yaşantıları boyunca etkilendikleri bir kavramdır zaman. Bazen boşa geçtiğinden, bazen yetmediğinden yakınılır. Bazen bitmek bilmediğinden, bazen de su gibi akıp gittiğinden şikâyet edip durur insanlar. Bazen istenmedik sürprizlere gebe, bazen de her derdin ilacı olarak görülür.

Kimi zaman uyuşturduğunu, kimi zaman da unutturduğunu söyler dururuz. Sessiz testere olduğunu söyleyenler de çıkmıştır. Bazen bir canlının hayat bulmasına ya da yaşamının sona ermesine hep zaman denilen kavramın tanıklık ettiği söylenir. Velhasıl çok şey söylenmiş ve çok şeyler de söylenecektir zaman için. İşte bunlardan bazıları:

*Basit bir insan zamanını nasıl öldüreceğini, değerli bir insan zamanını nasıl kazanacağını düşünür.
*Bir insanın bir insana verebileceği en güzel hediye, ona ayırabileceği zamandır.
*Boş zaman yoktur; boşa geçen zaman vardır.
*Zaman her şeyi unutturur dediler ama her şeyi dün gibi hatırlıyorum.
*Ey İnsan, zaman sensin, sen iyi olursan zaman da iyidir, eğer sen kötü olursan zaman da kötüdür.
*Zaman, bekleyenler için çok yavaştır, korkanlar için çok hızlı, yas tutanlar için çok uzun, neşelenenler için çok kısa, ancak sevenler için zaman; sonsuzluktur.
*Zamanla ne olduğu ortaya çıkan insanlar var, bir de zamanın bile değiştiremediği güzel insanlar.
*Hepimiz kaybettiğimiz ya da ulaşamadığımız her şey için zamanı suçlarız. Oysa biliriz ki; zaman konuşsa, hepimiz utanırız.

Böylesine kapsayıcı ama böylesine tarifsiz olan bu kavram ile ilgili olarak insanlar da boş durmamış hani. Belli bir ölçüye ve kalıba sığdırmaya çalıştıkları gibi bir yandan da anlaşılabilir hale getirmeye çalışmışlar sürekli. Doğanın kendi ahengi içindeki dünyanın hareketlerine, ayın hareketlerine bakarak yılları mevsimleri günleri tarif edilebilir hale getirmeye gayret etmişler. Bir çerçeveye oturtmak isterken bir yandan da bazı kutsalları çıkış noktası olarak benimsemişler. Miladi ve Hicri takvim de böyle doğmuş. Derken zamanı daha küçük bölümlere ayırarak tanımlamaya sıra gelince de saatler, dakikalar, saniyeler, saliseler gündeme gelmiş. Böyle olunca da kendisi soyut da olsa ölçülebilecek aletler somut hale gelmeye başlamış. Güneş saati, kum saati gibi ilkel olanları bir yana bırakırsak bazen duvarlara asılan, bazen masamızı süsleyen çok kere de kolumuzda taşıdığımız bu aletler birçoğumuzun hayatının bir parçası olmuş.

Bizlerin gençliğinde, çocukluğunda kol saati sahibi olmak çok önemli ve ayrıcalıklı bir durum idi. Bu imtiyaza sahip olan biri bunu bir şekilde etrafına gösterebilme fırsatı kollar, çok estetik bir hareketle kolunu uzatıp dirseğine genişçe bir yay çizdirerek saatini görünür bir hale getirdikten sonra “Günler de ne kadar uzadı” ya da “Tren hala gelmedi” cümlesinin ardından “Ooo saatin hayırlı olsun” şeklinde bir giriş ile fiyatı kalitesi ile ilgili muhabbet başlardı. Evimizde masa saati dediğimiz tepesinde zilleri olan ve herkes için zamanı gösteren bir saatin dışında bir de dedemin kendisine ait zincirli cep saati vardı. Kasabamızın (Tekirdağ/Muratlı) tek bir saatçisi vardı o zaman. Hem satıcı hem tamirci idi. “Saatçi İsmail Elagöz” yazılı tabelasının -daha sonra bu tabelayı saat doktoru olarak geliştirdi- bulunduğu dükkanın önünden geçerken sıra sıra dizilmiş kol saatlerine özlemle bakar, sahip olacağımız günü hasretle beklerdik.

Babam kol saatine otuzlu yaşlarda sahip oldu. O günkü yaşadığı sevinci ve gözlerinin pırıltısını hala hatırlarım. NACAR marka olan beyaz ekranlı bu saati hepimiz yakından inceledik. O yıllarda bizim ailenin reisi dedemdi. Aile bütçesi de onun inisiyatifinde idi. Her ne kadar babam bunu kendi parası ile almış olsa da dedemin o günkü ilkelerine göre bu gereksiz bir harcama idi. “Çok mu lazımmış, tarlaya giderken mi lazımmış” gibi değerlendirmelerle babamın sevinci biraz gölgelenmiş oldu. Çünkü onun kriterlerine göre bir şeyi satın almak için o nesne son derece ihtiyaç duyulan bir şey olmalı ve en uygun yöntem ile -ki bu da en ucuz olan demekti- elde edilmeli idi. Acaba dedem çok mu cimri ya da çok mu tutumlu olduğu konusunda karar vermekte zorlanmışımdır. Cimriyi var olandan ihtiyaçlar için dahi harcamama olarak tarif edersek çok varsıllığın olmadığı bir ortamda dedemi ikisinin ortasında bir yerde konumlandırabiliriz. Ailenin reisi olmak hasebi ile çok otokrat ya da buyurgan bir özelliği yoktu dedemin. Bizlerle iletişimi çok sıcak ve sevecen idi. Bazı şeyleri paylaşmaktan zevk alan bir kişiliğe sahip olduğu gibi çocuklarla iletişim kurmakta çok becerikli idi. Soğuk bir Şubat sabahında bakıyorsunuz at arabasını hazırlamış “Hadi uşaklar Ayvalı deredeki tarlaya akbardak toplamaya gidelim” derdi. Akbardak bizim oralarda kış mevsiminde olan şimdilerde kardelen adı verilen çiçeklerdi. Bir ara Tekirdağ’a bizleri denize ilk kez götürmek de onun fikriydi. Uzun kış gecelerinde “Hadi hep beraber keten helvası yapalım” diyerek zamanı daha keyifli hale getirmeye çalışırdı. (Keten helvasını bugün pişmaniye olarak bildiğimiz tatlının biraz daha ilkel yollarla yapılması diyebiliriz)

Saat konusunda ilginç bir anekdottan da bahsedeyim yeri gelmişken. Bir tanıdığımız çok özlediği saatine ilerleyen yaşlarında kavuşmuş. Ne var ki kendisi ilkokulu bitiremediği gibi saati okumasını da pek beceremiyormuş. Kahvede genelde oyun oynayanların seyircisi olarak yer alan bu kişiye oyundakilerde birisi “H. saat kaç” diye soruyormuş. H. keyifle kolunu ileri uzatıp saatine baktıktan sonra günün durumuna göre “Oooooo daha çok erken” ya da “Oooooo çok geç olmuş ben gideyim” diye cevap veriyormuş.

Babam otuzlu yaşlarda kavuştuğu saatini bir ömür boyu kullandı. Ben ne zaman saat sahibi oldum diye sorarsanız babam kadar beklemedim derim. Babam Almanya’ya işçi olarak çalışmaya gitmişti. İlk iznine gelişinde bana bir saat getirmişti ve ben 15 -16 yaşlarında koluma saat takma mutluluğunu yaşamıştım. O saat öğrencilik ve öğretmenlik yıllarını kapsayan yaklaşık 20 yılı benimle paylaştı. Kahramanmaraş’ta çalışırken o zamanlar moda olan ve birçok arkadaşımın sahip olduğu SEIKO 5 marka saati de kendim ilk kez kendi emeğimin karşılığı olarak satın aldım. Bu saat de bana yirmi yıldan fazla yoldaşlık yaptı. 2007 yılında emekli olduğumda müfettiş arkadaşlarım bana bu defa MOMENTUS marka bir saat hediye ettiler. Bu saatle birlikte saatlerde dijital dönem başlamış oldu. Bu saati de 8-10 sene kullandıktan sonra kol saati kullanmak artık gereksiz bir durum haline gelmeye başladı. Cep telefonundan başlayarak çevrendeki her türlü eşyanın bir kenarında bir köşesine de zamanı gösteren bir işaret vardı. Bu yıllarda da kolumda çocuklarımın aldığı böcek kadar ve saatin dışında üzerinde nabız, adım, hava durumu gibi birçoğunu kullanmadığım fonksiyonu olan XIAOMI marka bir aygıt kullanıyorum.

Bütün buralara nereden geldim diye soracak olursanız, bir ara geçmişin tozlu rafları arasında gezinirken bu aygıtlara rastladım. Sıra ile her birine uzun uzun baktım. Önce babamın yarım asırdan fazla kolunda taşıdığı NACAR marka saatini elime aldım. Sararmış ekranında yılların izini taşıyan solgun görüntüsüne rağmen ben hala varım ve buradayım diyordu. Usulca kurma kolunu kullanarak çalıştırdım. Kulağıma götürdüğümde hala aynı gayret ve heves ile çalıştığını gördüm. Babamın bileğini kucaklayan kayışını ve yıllara meydan okuyan görüntüsünü uzun uzun seyrettim. Kronolojik sıralamada aslında sıra babamın bana Almanya’da çalışırken aldığı ve ilk saatim olma sıfatını taşıyan saate gelmişti. Ama ne yazık ki onu bu dizinin içine yerleştiremedim. O saatimi ne yaptığımı nereye koyduğumu bir türlü hatırlayamıyorum. Benim için çok kıymetli olması bakımından kesinlikle atmış olamam. Ama hangi köşede, hangi kutuda kaldı hiç bilmiyorum Onu da gıyabında hatırlayarak ve saklayamamaktan ötürü duyduğum mahcubiyeti yaşayarak sıradaki SEIKO 5 saatini elime aldım. Kendi emeğimin ve alın terimin karşılığında sahip olduğum bu saatle birlikte geçirdiğimiz yıllar gözümün önünden geçti. MOMENTUS da tanımaktan ve beraber çalışmaktan mutluluk duyduğum birçok arkadaşımı bana hatırlatması bakımından beni çok gerilere götürdü. Şu anda taşıdığım böcek ile de anı yaşıyorum. Attığım adımların raporunu veriyorum bana bunu sağlayan sevgili çocuklarıma ve özlemle anıyorum.

Nasıl saat deyip geçmemek lazımmış değil mi? Her birinin benim dünyamda ayrı ayrı anlamı, anısı ve hafızası var.

5 Comments

  1. Nuray says:

    Bugün duygusal mıyım ne , ağlattın beni Neço’cum…

  2. dincerm says:

    O Seiko saat çalışıyor mu hala? 2bin TL veririm.

  3. necmi says:

    Hepsi çalışıyor, hediyemiz olsun

  4. Emin Toprak says:

    Dedelerinin köstekli saatlerine de ben talibim.

  5. necmi says:

    O saat bana bile kalmadı Emin arkadaş. Elimde olsaydı en başa onu yerleştirirdim.

Leave a Reply

Your email address will not be published.

Lütfen soruyu cevaplayın * Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.