Denemeler Rotating Header Image

HER ŞEYİN BİR ANLAMI, ANISI VE HAFIZASI VAR (1)

Başlıkta yer alan sözcükler ilk bakışta insana ait gibi düşünülebilir. Aslında ben de öyle düşünüyordum. Ta ki yıllar, yıllar önce okuduğum bir yazıdan sonra düşüncelerim değişmeye başladı. Bir dergide mi yoksa bir gazete de mi okudum tam hatırlamıyorum. Çoğumuzun yol kenarında gördüğümüzde belki fark etmediğimiz ya da fark etsek bile gereksiz bir fazlalık olarak düşünebileceğimiz irice bir taş üzerine idi bu yazı. Herkes için sıradan bir obje olarak görülen bu kaya parçasına çok farklı bir bakış açısı ile yaklaşıyordu yazan. Birçok mutlu insanın dünyasını süslemiş bir evin temelinde yer alarak tanıklık etmişti birçok yaşanmışlıklara. Ya da yan taraftaki arsada top oynayan çocuklar kale direği olarak kullandıklarında birçok galibiyet ile coşmuş, yenilgiyi yaşayanlar ile de kederlenmişti. Yandaki eve eşya indiren kamyon tekerinde takoz olarak kullanıldığında da sorumluluğu az değildi. Yazı bu minval üzere bir taş parçasının anlamı, hatıraları ve hafızası ile adeta yolculuğa çıkarıyordu yazar okuyucuyu. Her şeyin gördüğümüzden ibaret olmadığını, her bir şeyin anlamı, anısı ve hafızası olabileceği düşüncesi işte o zaman kıvılcımlandı zihnimde. Görmek, anlamak, hissetmek yanında gereğini de yapmak gerekiyor kuşkusuz. Gereğini yapma konusunda kendimin çok iyi not alabileceğimi düşünmüyorum.

Mesleki yaşantım gereği daktilo makinaları en çok kullandığımız gereçlerdi. Ben bu makinaların bu kadar kısa süre içinde demode hatta antika olabileceğini hiç tahmin etmiyordum. Kurumlarda kullanılan ofis tipi olanların yanında bizlere evlerde kullanılmak üzere portatif yazı makinası veriliyordu. Çoğumuzun kendine ait olanı da vardı. O sıralar yabancı bir dizide izlemiştim. Ergen yaştaki çocuklar babaların ne kadar ilkel bir durumda olduğunu anlatmak için birbirleri ile paylaşımda bulunuyordu. Bir tanesi arkadaşının babasını eleştirmek için “Senin baban belki yazılarını hala daktilo ile yazıyordur” şeklinde bir söz söylediğini hatırlıyorum. O zamanlar bana hiç de komik gelmemişti. Çünkü bizim hala hayatımızın bir parçası idi bu makinalar. Karbon kağıtlarından, daktilo şeritlerinden ellerimiz tamirci eline dönerdi. Tuşların çıkardığı çat çat sesleri adeta komşulardan bile duyulurdu. Sanki bir ruhu vardı benim makinamın. Yapılan soruşturma sonucu iddialar sübut bulmadığından “Adli, idari, disiplin ve mali yönden bir teklif getirilmesine mahal yoktur” şeklinde bir sonuca gidiliyorsa, ya da çok başarılı bulunan bir öğretmen ya da yöneticinin değerlendirilmesine yönelik cümleler kuruluyorsa makinam da adeta coşuyordu. İnsanın yersiz iftira ve ithamların gölgesinden kurtuluşuna vesile olmak, güzeli ve başarıyı anlatmak, mükemmeli tarif etmek için yola çıkıldığında tutmayın benim makineyi. Parmaklarım sanki yazı makinesinin değil sanki bir piyanonun tuşlarında geziniyordu.

Ama gelin görün ki eğer yazılacak yazı muhteva olarak sevimsiz bir yöne evriliyorsa makinemin de keyfinin kaçtığını hemen fark ediyordum. Soruşturma raporunun sonucu mağduriyeti ve tecziyeyi işaret ettiğinde, çalışmaları yeterince başarılı bulunmamış bir personelin değerlendirmesi yazıldığında, tuşlar parmaklara direnmeye başlıyor ve engebeli yolda bir yolculuk başlıyordu sanki. Sözcükler hizaya gelmiyor, cümleler tamamlanmıyor, harfler birbirine karışıyor ve hemen yanda hazır kuvvet bekleyen daksil (Daksilin yanlış yazılan bir harfin ya da kelimenin üstünü kapatmak için kullanılan kireç gibi bir şey olduğunu hatırlatmama gerek var mı bilmem.) imdada yetişiyordu. Nihayetinde yazı tıraş olurken yüzünün kesiklerini pamuk ve kağıtla kapatan birine benzeyip çıkıyordu. Bir ara harfinin birinin düşmesi ile benim “tek dişi düşmüş canavar” ismini verdiğim bu makinam beni hiç yalnız bırakmamıştı. Yazı nihayete erdiğinde eksik harflerin boşluklarını tükenmez kalemle tamamlayarak iş görmeye devam etmişti. Uzun yıllar dostumuz, sırdaşımız olan bu makinalar tüfek icat oldu mertlik bozuldu misali laptoplar hayatımıza girene kadar bize bağlılıklarını sürdürdüler.

Yine bazı filmlerde rastlamışızdır. İnsanlar sevdiklerine hediye verirken “Bu dedemin / büyükannemin ……si. Ona da büyük büyük dedesinden armağan edilmiş.” şeklinde açıklama yaptıklarını görüyoruz. Biz de böylesine zamanlara meydan okuyan bir hediye kültürü yok. Bir çelişkiler dünyası sanki bizimki. Bazen olağanüstü tutucu olabildiğimiz gibi bazen de her yeniliği sorgusuz sualsiz kabul ediyoruz. Yılların kalaylı bakır kaplarını alüminyum ve plastik kaplarla değiştirme furyasını birçoğumuz hatırlar. Öğretmen okulunda yatılı okurken bize pamuklu poplin gömlek yerine naylon gömlek verilmesi için yaptığımız girişimleri hayıflanarak hatırlıyorum. Buradan yeniliklere karşı olduğum anlamının çıkarılmasını da istemem.

On yıldan fazla bir zaman bloğumda yazıyorum. Yazılarımın çoğu seyahat yazısı olduğu dikkatlerden kaçmamıştır. Yazı yazmaya başlamadan önce seyahat ettiğim Hollanda, Almanya, Belçika gibi ülkelere ait yazılar blog’da yer almıyor. Oysa Amsterdam, Rotterdam, Brüksel, Mainz gibi şehirlerde de güzel günlerimiz geçmişti. Eğer blog’da yazma işine daha önceleri başlasaydım ilginç görselleri ile bu coğrafyalar ile ilgili yazılar da yer alabilirdi. Gerçi eşim ve çocuklarım şimdi de yazabilirsin diyor ama sıcağı sıcağına yazılmayınca olmuyor bu tür yazılar. İşte o günlerde Almanya’nın Mainz şehrinde oturan sınıf arkadaşımız Mehmet Tuncel’i de ziyaret etme fırsatımız oldu. Eşi Mariana ile bize çok güzel rehberlik yaptılar ve şehirlerini gezdirdiler. Burada en ilgimi çeken yer matbaayı icat eden kişi olarak bildiğimiz Gütenberg’in o günlerine ait tekniği ile çalışan ve müze haline getirilmiş matbaası idi. Matbaada 500-600 yıl öncesinin nostaljik ortamında ve o günlerin tekniği ile yapılan baskılardan birer hatıra sayfası veriliyordu ziyaretçilere. Ülke insanı bir yandan baskı tekniğindeki gelişmeler sahiplenip kullanırken diğer yandan eski olanı tarihin hurdalığına terk etmemiş ve hak ettiği saygı ve vefayı göstermiş.

Tekrar daktilo örneğine dönecek olursak laptopa geçişin elbette bir zaruret olduğunu da kabul etmek durumundayız. Üzüntüm yıllarca bizimle kader birliği etmiş, kuş uçmaz kervan geçmez köy yollarında bile zaman zaman yol arkadaşı olmuş, bu vefakâr ve cefakâr dosta yeterince sahip çıkmadığım, onu sadece işimize yaradığında seven, işe yaramaz olunca fazlalık olarak hurdacıların merhametine terk eden biri olmak hala içimi acıtmaktadır. Oysa bu makineden çıkan binlerce sayfadan bir tanesinin takılı olarak gönüllerde ve zaman tünelinin içinde yer alması ne güzel olurdu ve nesiller boyunca torunlarımız” Bu makina ve üzerindeki kağıtta yazılı olanlar …….yıl önce dedemden, ona da dedesinden kalmış” gibi açıklamaları birbirlerine aktarmaları ne hoş olurdu.

Leave a Reply

Your email address will not be published.

Lütfen soruyu cevaplayın * Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.