Çeşitli okul kademelerinde geçirdiğim öğrencilik yıllarına bir dönüp baktığımda kendimi en fazla eşit ve özgür hissettiğim eğitim basamağının yüksek öğretim yıllarım olduğunu söyleyebilirim. Retorikte öğrenciyi önceleyen eğitim, öğrenci merkezli eğitim gibi söylemlere rağmen okullarımızdaki hiyerarşik yapının hep en altında yer almıştır öğrenciler. Veliden müdüre, öğretmenden hizmetliye, kantinciden servisçiye sanki herkes öğrenciye buyruk veren amirler durumundadır. Nasıl giyineceği, nasıl konuşacağı, saçını nasıl keseceği, nereye gideceği ya da gidemeyeceği talimatı vermede kendisinden başka herkes yetkilidir sanki. Ayrıca sınıf mümessilinin (Sınıf başkanı) tahtaya yazdığı konuşanlar kelimesinin altına yazılan numaraları bekleyen çok farklı akıbetler zihnimizde hala canlılığını korumaktadır. Yani konuşmanın, özgürce konuşmanın önüne ta o zamandan beri kalıcı engeller inşa edilmiştir.
Belli yaşlara gelip bir yüksek okula kapağı attığında sanki bambaşka bir dünyada buluveriyor çocuk kendini. Ya da ben 23 yaşında yüksek okula gittiğimde öyle hissetmiştim. Artık herkes sanki yıllar süren bir esaretten kurtulmuş gibi istediği gibi giyiniyor, saçını sakalını uzatıyordu. Düne kadar bir disiplin suçu olan sigara içmek artık sıradan bir olay olduğundan kantinde dumandan göz gözü görmüyordu. (O zamanlar kapalı alanlarda ve toplu taşıma araçlarında sigara içme yasağı henüz yoktu) Masalarda taşarcasına dolan kül tablaları hiçbir zaman boş kalmıyordu. Okulun hemen karşısında açılan kahvehanelerde sigara dumanına okey şakırtıları eşlik ediyordu.
“Ne efsunkar imişsin ah ey didar-ı hürriyet / Esir-i aşkın olduk gerçi kurtulduk esaretten” dizeleri Namık Kemal’e ait olan Hürriyet Kasidesi’nin en sevdiğim kısmıdır. Yani hürriyeti, özgürlüğün büyüleyici yüzü esaretten kurtulsa bile kendisine esir edebiliyor kişiyi. Özgürlüğün herkes için ve paylaşılınca kıymetli olduğunu anlamamız için ise uzun yıllar geçmesini bekleyecektik.
Bizim bölümün öğrencileri olarak okula gelmeden önce birkaç yıl öğretmenlik yapmanın da verdiği birikim ve tecrübe ile sadece okul hayatı dışında değil, derslerde de kendimizi çok daha eşit ve özgür hissediyorduk. Öğretmenlerimizle ders konularında olduğu gibi diğer konularda da son derece nitelikli paylaşımlarımız ve tartışmalarımız olurdu. Farklı siyasi görüşte olmak da buna engel değildi. Şimdi birçoğu aramızdan ayrılmış olan bu kıymetli öğretmenlerimizin rahle i tedrisinden geçmiş olmanın ne kadar kıymetli olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum.
Kemal Sürekli, İzzettin Alıcıgüzel, Lütfü Öztabağ, Ömer Er, Mehmet Okuturlar, Salih Otaran yüksek öğretim yıllarında ilk hatırıma gelen öğretmenlerimiz. Her biri ayrı kıymet olan bu insanların içinde benim için Salih Otaran bazı yönleri ile daha farklıydı sanki. Eskilerin nevi şahsına münhasır dediği türden yani.
Salih Otaran bizim İhtimaller ve Hukuk Bilgisi derslerimize girmişti. İhtimaller dersinde yazı tura atarak, tavla zarı sallayarak ve buradan hareketle olasılıklar üzerinde çok keyifli paylaşımlarımız olmuştu. Hele Hukuk Bilgisi tam bir hayat dersi idi. Önce tanık, sanık, müdafi, müşteki gibi bazı teorik kavramların konuşulmasının ardından hemen konu bir arkadaşın kardeşleri ile ilgili miras davasına, ya da bir başka arkadaşın ev sahibi ile arasındaki uyuşmazlığa doğru evrilir nihayetinde zihinlerdeki ve toplumsal hayattaki birçok hukuki sorun dersin konusu olurdu. Soruların ve sorunların birçoğunu daha sonraki haftaya bırakırken dersin nasıl bittiğini anlamazdık. Aynı zamanda avukat olan bu hocamızın Cağaloğlu, Nuruosmaniye caddesinde hukuk bürosu vardı. İstanbul’da müfettişlik yaptığım yıllarda da fırsat buldukça uğrayarak hem hasret giderir, hem de yürüttüğüm soruşturma konuları-özellikle adli soruşturmalar-hakkında bilgisine başvururdum.
Önceki eğitim kademelerine göre yüksek okullarda varlığını yitiren bir kural ya da ritüel de öğretmen girdiğinde öğrencilerin topluca ayağa kalkması durumu idi. Aslına bakarsanız ders öncesi cam kenarında, kapı dibinde, koridorda ayak üstü lak lak yapan öğrenciler öğretmenin geldiğini görünce kimisi öğretmenin önünden kimisi arkasından sıralara doğru giderken öğretmen çoktan kürsüye oturmuş olurdu. O sırada oturduğu yerde gazete ve dergi okumakta olan birkaç öğrenci gazetesini kapatır, hafiften kıpırdanır, ayağa kalkmakla kalkmamak arası bir hareketlilikle poposunu oynatırdı. Zaten öğretmenlerin de bu durum pek umurlarında olmaz oturduğu yerde notlarını açarak “Nerede kalmıştık” diyerek dersine başlarlardı.
Yukarıda anlattığım durumun tek istisnası Salih Otaran’dı Öncelikle kendisi son derece dakikti. Kendi deyimi ile “Giriş zili çaldığında öğretmenin eli derslik kapısının kolunda olmalı” derdi ve öyle yapmaya da çalışırdı. Diğer bir farklılığı dersliğe girdiğinde doğrudan öğretmen masasına yönelmez, siyah yazı tahtasını tam ortalayacak ve onu arkasına fon olacak şekilde sağ elinde çantası olduğu halde ve neredeyse hazır ol duruşunda öyle beklerdi. Bu sessizlikte sanki “Mış gibi yapmayı bırakın ve kalkacaksınız adam gibi kalkın da görelim.” mesajı vardı. Sınıfın son öğrencisi de ayağa kalkana kadar bu bekleyiş sürerdi. Hatta bazan arka sıralardakilerin kalkıp kalkmadığını görmek için ayaklarının üzerine yükselip kafasını sağa sola hareket ettirerek son kontrolleri de yaptığı olmuştur.
Tahmin edileceği gibi bu durum canımızı epey sıkardı. Her biri en az üç beş yıl öğretmenlik yapmış derslikte, köy kahvesinde kendisi için ayağa kalkılmış insanların düştüğü bu durum karşısında “Bu ne yahu burası kışla mı?” şeklinde fısıldamalar homurdanmalar olurdu. Ama belki hocamızın yaşına -ki o yıllarda 55-60 yaşlarında olacağını tahmin ediyorum- hürmeten bu konuyu kaba bir isyana ve kavgaya dönüştürmek de istemezdik. Ancak bu duruma da bir tepki göstermenin şart olduğunu kabul ediyorduk. Tabii bu tepki de bize yakışan yaratıcı ve akıl dolu bir tepki olmalıydı. Düşündük, taşındık ve nihayetinde bunu gerçekleştirdik.
Salih Otaran hocamızın yine aynı dakikliği ile sınıfa girdiği bir gün o tahtanın ortasına geçip yüzüne bizlere dönünce bu defa onu fazla bekletmeden hepimiz ayağa kalktık. O her zamanki gibi “Günaydın Arkadaşlar” dedi. Biz de “Sağ ol” dedik. O “Siz de sağ olun” dedi ve onun öğretmen masasına gitmesine fırsat vermeden, çok bildiğimiz ve çok yakın zamana kadar öğrencilerimize okuttuğumuz “Türküm, Doğruyum, Çalışkanım” diye başlayan öğrenci andını sonuna kadar okuduk. Öğretmenimiz yazı tahtasının ortasında öylesine kalakaldı ve olduğu yerde sonuna kadar dikkatle dinledi. Gözlüğünün altında gözlerindeki ışıltı burun, çene ve dudaklarında gözlediğimiz mimikler mutlu olduğunu gösteren mesajlar iletiyordu. Kürsüye oturduktan sonra bizlere “Çok teşekkür ederim. Beni yıllar öncesine götürerek çok mutlu olmamı sağladınız. Ayağa kalkma konusuna gelince ben o sırada sizlerin her birinizin gözündeki enerjiyi görmek ve heyecanımı bir anlık bile olsa sizlerle paylaşmaktır amacım sadece. Bu elbette ki bir mecburiyet değil. Kendinizi hangi durumda mutlu hissediyorsanız öyle yapabilirsiniz” minvalinde bir şeyler söyledi. Amaç hasıl olmuştu birbirimizi anlamış insanlar olarak bu hocamızla ilişkilerimiz devam etti.
Cep telefonu çağında doğmuş insanlar acaba bu alet olmadan önce nasıl bir yaşam olduğunu tahmin edebilir mi? Bu aygıt olmadan bir günlüğüne, birkaç saatliğine yoksun kalınca sudan çıkmış balığa dönüyor insanlar. Oysa bu alet olmadan önce de hayat vardı. Hatta o zaman sabit telefonlar bile son derece lükstü ve sınırlı kişide vardı. Ama insanlar yine de birbiri ile haberleşiyor ve randevularına yetişiyordu. 70 li yıllar öyle zamanlardı. Nasıl oldu, nasıl duyduk, kimden öğrendik bilmiyorum ama Salih Otaran öğretmenimizin dersinin olduğu bir gündü. Arkadaşımızın biri “Hocamızın annesi ölmüş” dedi. Bizim de içimizden herhalde hoca bugün derse gelmez diye geçti. Bir sonraki dersin durumuna göre kantin, bahçe, derslik gibi herkes oyalanma çabasına girdi. Fakat zil çaldığında öğretmenimiz aynı dakikliği ile derse gelince epey şaşırdık.
Acaba biz yanlış mı duymuştuk? Yanlış ise mesele yok ve hayat olağan akışı ile devam eder, ama ya doğru ise? O zaman en azından sınıf adına bir baş sağlığı dilemek gerekmez mi? Bütün bu düşüncelerle dolu meraklı bakışlar sınıf başkanımıza çevrildi. Sanırım Şükran adlı bir arkadaşımızdı sınıf başkanı. Kaş göz hareketlerimizle onun durumdan vazife çıkarmasını sağladık. Öğretmenimiz masada çantasından notlarını çıkarmaya çalışırken arkadaşımız biraz da tedirgin ve kontrollü bir ses tonu ile” Çok özür dilerim hocam. Derse başlamadan önce bir konu ilgili bilgi almak istiyorum. Bilmiyorum ne dereceye kadar doğru, çok üzücü bir haber aldık ama…” şeklinde söze girdi.
Öğretmeniniz zaten leb demeden leblebiyi anlayan bir kişi olduğundan Sınıf başkanı arkadaşımızın sözünü tamamlamasına bile beklemeden “Ha evet duyduğunuz haber doğrudur. Çok sevdiğim annemi kaybettim. Bütün canlılar için hayatın yadsınamaz tek gerçeği kuşkusuz ki ölümdür. Kendisine yaşamı boyunca hayatı iyi yaşaması için her türlü yardım ve desteği sağladık, tıbbi olarak da ne gerekiyorsa hepsi yapıldı ama her canlıyı bekleyen son onu da buldu. Şimdi bakın pencereden dışarı -sınıfımız zemin katındaydı- şu açmış olan güller günü geldiğinde solup gidecekler. İnsan da aynı bütün canlıların paylaştığı sonu paylaşması kadar doğal bir şey olabilir mi? Ona son görevimizi yaptıktan sonra bize de hayata kaldığımız yerden devam etmek düşüyor. O da olsa aynı şeyi yapmamızı isterdi.” şeklinde mekanik ve daha çok mantık dolu bir açıklama yaptı. Hayret ve hayranlık içinde dinledik. Acaba mesele bundan ibaret miydi? Dili böyle söylüyor olsa da başka bir yerlerde başka esintiler ve fırtınalar kopmuyor muydu? O günlerde işin bu kısmını hiçbir zaman bilemedik.
Bütün bunları niye yazdım? Ya da bunlar nerden aklıma geldi. Bizim öğretmenimizin 70’li yılların başında yaşadığı olayı ben yeni yaşadım. 76 yıl önce beni doğurup büyüten, onlarca yıldan bu yana annelik duygusunu yaşatan kişiyi 30 Mart 2026 tarihinde kaybettim. Babam ise 11 yıl önce 85 yaşında aramızdan ayrılmıştı.
Annem 96 yaşındaydı. Kaybettiğimi duyduğum an ve daha sonraki günlerde neler hissettim tam anlayabilmiş değilim ki anlatabileyim. Öncelikle resmi, rasyonel ve mantıklı yanım aynı yıllar önce Salih Otaran hocamızın anlattıklarına benzer şeyler hissetti. 96 yıl az bir ömür değil. Bazı ufak tefek sıkıntılar dışında bu kadar yıl sağlıklı bir ömür sürdürmek herkese nasip değil. İstatiksel olarak binde birlik bir dilim içinde sayılır. Kendi ve ülkemiz gerçeklerinin elverdiği ölçüde barınma, bakım ve tıbbı olarak yapılması gerekenlerin tamamını yapıldığı da söylenebilir. Şuraya götürseydik şunu yediremedik şu ilacı alsaydık şu doktora götürseydik gibi keşkelerimiz de olmadı.

Ama insan sadece akıl ve mantıktan ibaret değil. Birçok yönü ve birçok yanı var. Uzun yıllar hayatımıza somut bir katkısı olmasa bile uzaklarda bir yerde senin için endişe eden ya da kendisi ile ilgili endişelerin olduğu, ona göre programlar yaptığın bir kişinin var olduğunu, yaşıyor olduğunu bilmek insanın hayata daha güvenle bakmasını sağlıyor. Birden onun yok olduğunu öğreniyorsun. Devasa bir boşlukla harmanlanmış bir hüzün kaplıyor birden insanın içini. Fiziken yok olsa da zihinlerde ve anılar yaşamaya devam ediyor. “Çınar gibidir meyvesi yok ama gölgesi yeter” sözü babalar için söylense de anneleri de buna dahil edebiliriz. Onlar sanki mutlak akıbet ile aramızdaki tampon baraj, bariyer sigorta gibi bir şey. “Dur bakalım önümüzde bizden yaşlı olanlar var” diyebileceğimiz kişilerin azalması mı bizi hüzünlendiren. Otomobil sürerken yan taraflardaki bariyerlerin direk etkisi yok ama onların varlığını bilmemiz hayat yolunda daha güvenli yolculuk yapmamızı sağlıyor. Allah sıralı ölüm versin dileği giderek sıralardakiler azaldıkça mutlak akıbetin soğuk nefesini hissettirmeye başlıyor.

Babamı kaybettikten sonra annemi baba evinde yalnız bırakmadık. Baba evini hiçbir şeyine dokunmadan sakladık. Bazı günlerde özellikle bayramlarda bakımını, temizliğini yaparak orada hep birlikte zaman geçirmesini de sağladık annemin. Adeta müzelik diyebileceğimiz eşyaları barındıran bu ortam onu çok mutlu ediyordu. Merdiveninden tuvaletine yaşlının yaşamasını zorlaştıran birçok özelliği içinde barındırmasına rağmen bu evin kendisinin son durağı olması ile temennisini “Ben buraya ölmeye geldim. Mezarlık da yakında…” cümleleri ile belirtmeye başlayınca ben de “Ya anacığım sen geçen sene de ondan önceki sene de aynı şeyleri söylüyorsun ama hiç aslı çıkmıyor hep bizi kandırıyorsun” diyerek işi şakaya vurup gülüşürdük.
İnsanoğlu doğumundan itibaren bazen isteyerek, bazen kendiliğinden birçok kimliğin sahibi ve birtakım rolleri üstlenmiş oluyor. Ana babalık rolü, kardeşlik rolü, mesleki roller, komşuluk rolü gibi sosyal hayatta sayısız rolün içinde buluyor insan kendini. Bunların en somutlanmışı olanlarından ana babalık ve evlatlık rolleri öne çıkıyor. Geriye dönüp baktığımda daha iyi ana baba ve daha iyi öğretmen olma yaşanmışlıklarımızda hayli keşkelerimiz olmuştur. Annemi kaybettikten sonra da evlatlık rolümü sorguladım bir süre.

Gerek kendi kriterlerim gerekse çevrenin değerlendirmelerini dikkate aldığımda iyi bir evlat olduğum konusunda müsterih olmam gerektiğini düşündüm. Babamın sıklıkla üçüncü şahıslara “Onu bunu bilmem Allah insana mal mülk vermesin hayırlı evlat versin” söylemlerini bizden hoşnutluğu olarak değerlendirdik. Ancak “iyi”nin de kendi arasında dereceleri var kuşkusuz. İyi, çok iyi, çok çok iyi, mükemmel, fevkalade, fevkaladenin de fevkinde diye sıralayacağımız birçok basamakları var. Biraz daha erteleyebilir, biraz daha vazgeçebilir ve daha fazla zamanlar armağan edebilir miydik diye düşünsem de çok iyi biliyorum ki insan zihninin her durumda bile bazı keşkeler üretmesine engel olamayız.

Babam on bir sene önce aramızdan ayrıldı. Artık annem de yok. Hem öksüz hem yetim olma durumu bu olsa gerek ve bununla 76 yaşında tanıştım. Kadim kültürümüzde yaşlıların kendileri için temennileri adeta kehanete dönüşüyor. Allah sıralı ölüm versin, Çekmesin çektirmesin, üç gün yatak dördüncü gün toprak gibi temennilerin hepsine uygun bir final yaptı annem. Artık onlar somut varlıkları değil, anıları ve yaşanmışlıkları ile bizimle beraber olacaklar.
Batıl itikatlar, telepati, fizik ötesi olaylar konusuna biraz mesafeliyim. Ama bazan ister istemez bazı olaylar üst üste gelince acaba demekten kendini alamıyor insan. 30 Mart günü Antalya’daki evimizde kahvaltımızı yapıyorduk. Annemi de Tekirdağ’daki kız kardeşim teslim almıştı. İlk çaylarımızı içtik ve çaydanlığın altını söndürdük. Ben tam ikinci bardak çayı dolduruyordum ki bardak tam ortadan çat diye muntazam biçimde ikiye ayrıldı. Kardeşimden 2 gün önce iyilik haberlerini alsak da aklımızın yarısı sürekli annemdeydi. Acaba düşüncesi eşliğinde yüreğimin “cız” ettiğini hissettim. Ama ne alaka diye kendimi fabrika ayarlarına döndürmeye çalıştım ama bir yandan olayın bilimsel açıklamasına odaklanmaya çalıştım.

Soğuk bir bardağa kaynar su konulduğunda bu tür olaylar yaşamışlığım olmuştur. Fakat şimdikinde durum biraz farklıydı. İkinci bardağı içtiğimde bardak nispeten ılıktı. Aynı şekilde çaydanlığın altını da bir süre önce söndürdüğümüzden çay suyu çok sıcak değildi. Bütün bunlar zihnimin kenarında pusuya yatmış bekliyordu. Birkaç saat sonra bir arkadaşımıza misafirliğe gitmiştik. Biz tam oradayken telefonum çaldı. Arayanın kız kardeşim değil de -ki genelde kız kardeşim arar- eniştem olunca ilk kuşku şimşeği zihnimde çaktı. Ondan sabahtan beri pusuya yatmış düşüncelerin tanıklığında acı haberi aldık. Ondan sonrası son buluşma ve son görev.

Annemize son görevimizi yaptığımız günde yapılan çalışmaların her aşamasında şunu gördüm ve şuna emin oldum ki hayattayken de hayat sona erdikten sonra en kıymetli varlıklarımız kadınlarımız. O günün telaş, hareketliliği içinde kimisi komşudan sandalye getiriyor, kimisi helva kavuruyor, kimisi gelen giden ile ilgileniyor, duaların okunmasını organize ediyor. Tıpkı bir arı kovanındaki arılar gibi planlama yapılmasa bile son derece uyum ve iş birliği içinde gayret eden tarafta onları gördüm. Dediğim gibi yaşam da ölüm de onlarsız olmuyor.

Son zamanlarda eskisi kadar ilgisini çekmese de iyi bir televizyon izleyicisi idi annem. Kulakları pek duymasa da alt yazılardan durumu kavrıyordu. Sabahtan akşama televizyon karşısında oturmak gibi bir alışkanlığı yoktu. Yani seçici diyebiliriz bu konuda. Akşam saat yediye yaklaştığında “Açın bakalım şu ajansı Portakal ne diyor bir dinleyelim” diyerek haberleri sonuna kadar izlerdi. Günlük siyaseti de İrecepten yana olanlar, İrecepe karşı olanlar bağlamında değerlendirirdi.
Annem ve babam ilkokulu kırklı yılların başında bitirmişler. Sandık diplerinden bulduğum diplomalarını biraz tamirattan geçirerek çerçevelettim ve duvara astım. Annem her geçtiğinde ona bakar ve yıllar öncesine giderdi. O yıllarda ezberlediği “26 Ağustos sabaha karşı / Topların çelik ağzı çaldı bir hücum marşı” diye başlayan Yusuf Ziya Ortaç’ın “AKDENİZ’E” şiirini 80-90 yıl önceki heyecanla nerede ise sonuna kadar okurdu.

Yine bir gün televizyon haberlerini alt yazısında takip ederken İmamoğlu’nun diplomasının iptali haberinden belli ki çok etkilenmiş olarak heyecanlı ve kaygılı bir ifade ile “Duydun mu? İmamoğlu’nun diplomasını iptal etmişler, benimkini de ederler mi? Ne yapsak acaba?” deyince ben de ona “Merak etme senin diplomanı kimde iptal edemez.” diyerek rahatlattım.
Televizyondaki diğer favorileri Esra Erol ve Acun ılıcalı’nın kanalındaki Survivor programları idi. Esra Erol’da biyolojik ailesini arayan bir genç ile kederlenir sonucunu merakla ve büyük bir merak ile takip ederdi. Bazen de birkaç çocuğunu bırakıp başka birilerine kaçan bir kadına da demediğini koymazdı. Survivor programını resmi adı ile telaffuz etmez, seyretmek istediğinde “Açın şu çamura batan adamlar ne yapmış” diyerek meramını anlatırdı. Kırmızı ve mavi takımları gayrete getirmede hayli emeği olmuştur annemin. Televizyonda bu müsabakaları izlerken bir yandan da bana “Bu insancıklara para veriyorlar mı” diye sorar, bende “Tabii ki veriyorlar bedava durulur mu oralarda” deyince o da “Versinler, versinler onların aldığı her kuruş helaldir baksana az mı uğraşıyorlar” derdi.

Kahvaltı sonrası da ilk işimiz takvim terapisi olurdu. Onun ayın kaçı hangi aydayız gibi sorularına direk cevap vermeyerek “Hadi beraber bir takvime bakalım” diyerek sehpanın üzerindeki takvimden o günün yaprağını kopartır ve sorduğu sorulara ek olarak yazılan çeşitli bilgileri birlikte okurduk. O yine son sorusu olan “Günlerden kaç olmuş?” sorusunu sorunca ne kastettiğini anlar ve takvimdeki kasım günleri satırındaki 70, 80 gibi rakamları okurduk. O “Daha var daha var” deyince biz “Neye daha var?” deyince o kadim halk kültüründeki yılların tecrübesi ile oluşmuş doğal takvimle ilgili; 90 toprağı koksam, 100 sabanı düz, 110 tarlaya kon, 120’de gelemem 130’a kalamam (Leylekler gelişi), 150 yaz belli şeklindeki şiirsel birikimi paylaşırdı.

96 yıl boyunca çok parlak ve berrak olan zihinsel performansı ömrünün son haftalarında birden bozuldu. Hafızasının son 10-15 yılı silinmişti sanki. On bir yıl önce kaybettiğimiz babam için “İsmet niye gelmedi bu saate kadar kahvede durulur mu? Haber edin gelsin” şeklinde konuşmaya başlayınca bunun önce rüya etkisi ile olduğunu düşünerek gerçekleri anlatmaya çalışınca iş daha karmaşık olmaya başladı. “Babanız öldü de benim niye haberim yok, bana niye haber vermediniz” söylemleri ile yeni bir yas dönemine girdi sanki. Asıl bu durumunun farkında olması da onu daha mutsuz ediyordu. Nörolog olan bir aile dostumuzdan bununla ilgili bilgi aldık. Derdine çare olamasak da nasıl yaklaşacağımızı bilmek bizi biraz rahatlattı.

Evliliklerde çoklukla uyumdan söz edilse de benim annem ile babam arasında uyumdan çok birbirini tamamlayıcı özellikler vardı. Mesela babam evde oturmayı sever, annem ise gezmeye meraklıdır. Babam daha çok dinleyicidir, annem ise konuşan taraftır. Biz Muratlı’ya onları ziyarete gideceğimiz zaman çoğunlukla kendilerini yoracak gereksiz işlere kalkışmasınlar diye habersiz giderdik. Vardığımızda bize kapıyı bazan da uykulu gözlerle babam açardı. Annemi sorduğumuzda “Bilmem belki yan komşuya gitmiştir” dediği çok olmuştur. Onun dediği gibi anemi komşuda bulurduk. Yukarıda da belirttiğim gibi babam dinleyen annem konuşan taraf olunca konu daha çok torunları ile ilgili yaşanmışlıklar da olunca adeta içinin yağları erirdi babamın.

O şimdi yok. On bir yıldır yolunu bekleyen babamın hemen yanında toprağa verdik. Anlatacak ne kadar çok şey biriktirmiştir kim bilir? Muhabbetiniz bol mekânınız cennet olsun. Allah razı olsun bana 76 yıl annelik duygusu yaşattığın için.