Denemeler Rotating Header Image

Gezilerim

YARIM ASIR SONRA YENİDEN EDİRNE (2)

Gecemizi Öğretmen evinde geçirdikten sonra ikinci gündeki ilk ziyaret yerimiz Müze oldu. Edirne Müzesinin 1925 yılında Atatürkün emriyle kurulmuş olması buraya olan ilgimizi  daha da arttıdı. Etnografya ve arkeoloji bölümü müzenin ana binasında, Türk İslam eserleri ise Selimiye Camiinin eskiden medrese olan bölümünde bulunmaktadır. Bu iki bölüm arasında da Osmanlı mezar taşlarından oluşan bir alan da ziyarete açılmıştır.

Müzenin arkeoloji bölümünde Roma, Helenistik ve Osmanlı dönemlerine ait lahitler, heykeller, mezar taşları, sütun başlıkları gibi eserler sergilenmektedir. Bunların dışında Anadolu uygarlıklarına ait toprak ve cam eşyalar,takılar ve sikkeler de görülebilecek eşyalar arasındadır. Müzenin etnografya kısmında da Osmanlı dönemine ait halı,kilim, ev ve ahşap süslemeleri gibi görselliklere rastlamak mümkündür. Selimiye camii bitişiğindeki Türk İslam eserleri Müzesinde hat odası, kesici silahlar odası, kıyafet odası, sünnet odası, dokumacı odası, çini odası gibi bölümlerde Türk İslam tarihine ve yaşamına ışık tutan eserler yer almaktadır.

Müze ziyaretini tamamladıktan sonra kısa bir yürüyüşle yapılış tarihi 1880 li yıllara dayanan Sveti Georgi Bulgar Ortodoks Kilisesine ulaştık. Edirne’de Bulgar ya da Ortodoks cemaat pek olmadığı, ayrıca katolik ve protestanlara ait kilise olmadığı için az sayıdaki bu insanların da ibadet için burasını kullandıkları bilgisine ulaştık. Kilise ziyaretini kısaca tamamladıktan sonra istikametimizi “Sultan II. Bayezıd Külliyesi Sağlık Müzesi”ne çevirdik.

1488 yılında Sultan II. Beyazıd tarafından hizmete açılan çok kubbeli binalar topluluğu  biçimindeki yapı bütünlüğü içinde hastane, tıp medresesi, cami, misafirhane, imaret, hamam ve köprü gibi çok sayıda birim bulunmaktadır. Geçmişte hastaların, müzik, su sesi ve güzel kokularla tedavi edildikleri bu mekanlar 1997 yılından bu yana Trakya Üniversitesi tarafından sağlık müzesi olarak düzenlenmiş ve hizmete açılmıştır. Müzede hekimliğin geçmişi ve gelişimi ile ilgili bölümler ilgi ile izlenebilir. 2004 ve 2007 yıllarında Uluslar arası ödül sahibi de olan müze Selimiye Camiinden sonra en çok ziyeret edilen mekan olarak da dikkati çekmektedir.

Sağlık Müzesi ziyaretinin ardından bir sinagog ziyareti yaparak Edirne’de geçmişte yaşayan tüm dinlerin ibadet yerlerini görmüş olacaktık. Edirne büyük Sinagogu Avrupanın üçüncü büyük sinagogu olarak bilinmektedir. 1907’de II. Abdülhamit tarafından yaptırılan ibadethane zaman içinde harap olmuş ve kullanılamaz hale gelimiş ancak dört yıl süren bir restorasyon sonunda 2015’te tekrar ibadete açılmıştır. Edindiğimiz bilgiye göre Edirne’de halen bir musevi ailesi bulunduğu, ibadet için ya da özel günlerde dışarıdan cemaat geldiği bilgisi bize verildi.

Sinagog ziyaretinden sonra yaklaşmakta olan dönüş saatine kadar olan süre içinde benim 51 yıl önce kayıt olduğum ve yatılı olarak üç yıl acı-tatlı günlerimin geçtiği okulumu gezdik. (O zaman Edirne Erkek İlköğretmen Okulu olan bina şimdi I.Murat Lisesi olarak hizmet veriyor.) Bizler gibi yaşlanmış olan binanın etrafını, bahçesini, koridorlarını gezerken yıllar öncesinin hatıraları canlandı içimde. O zamanlar öğretmen odasının yanına düşen dersliğime girip aynı sıralara oturdum. (tabi o zamanın üçlü sıraları yerine şimdi tekli sıralar vardı.)Hüzünle karışık bir tuhaflık kapladı içimi. Okul kantininde tıpkı o yıllardaki gibi simit ve çayımızı içtikten sonra okuldan ayrıldık. Saat 17.00 itibarı ile de  Edirne otogarından şehre veda ettik.

YARIM ASIR SONRA YENİDEN EDİRNE (1)

Edirne ile ilk tanışmam 1964 yılında 14 yaşında  oldu. Çocuk mu, ergen mi, genç mi olduğumu tam anayamadığım bu yaşta ortaokulu bitirmiş ve İlköğretmen okulunda okumak üzere bu serhat şehrine gelmiştim. Üç yılımı geçirdiğim bu şehre günü birlik kısa bir iki ziyareti saymazsak yarım asırdan fazla bir hasretlik çekiyordum. Sevgili eşim Nuray da öteden beri beni okuduğun şehre götürmüyorsun diye sitem ediyordu. Şu anda Almanyada yaşamakta olan okul arkadaşımız Mehmet Tunçel’in eşi Mariana’nın da misafirimiz olarak aynı arzuyu duyması  bu işin artık sırasının geldiği kanaatını bizde uyandırdı.

30 Mart günü üç saat süren bir yolculuktan sonra saat 14.00 de Edirrne’ye ulaştık. Öğretmen evine eşyamızı bıraktıktan sonra hiç vakit kaybetmeden yakından uzağa prensibine uyarak hemen bitişikteki 1576 yılında Sinan tarafından yaptırılmış olan Defterdar Mustafa Paşa Camiini gezerek ilk açılışı yaptık. Devamında tıpkı elli yıl önceki yürüdüğüm caddeyi takiben  Eski Camiye ulaştık. Fetret devrinde Çelebi Sultan Mehmet zamanında 1414 yılında tamamlanan bu cami duvarlarındaki küfi yazıları ile dikkatleri çekmektedir. Ayrıca bu camideki Kabe taşı (Rüknü Yemani) ziyaretiçilerin diğer bir tercihidir.

Eski camiden sonraki ziyaret noktamız  Üç Şerefeli Camii oldu. Sultan II.Murat tarafından1437 yılında inşasına başlanan ve on yılda tamamlanan bu caminin bundan sonra yapılacak camilere öncülük edecek mimari özelliklere sahip olduğu ifade edilmektedir. En önemli özelliklerinden biri de her biri farklı boyut ve mimarilere sahip  dört minaresi olmasıdır. Camiye adını veren üç şerefeli minare 81 metre ile o güne değin yapılan minarelerin en yükseği olarak kabul edilmektedir. Bu minarenin her bir şerefesine ayrı yollardan çıkılması uygulamasının ilk kez burada gerçekleştirildiğine tanık olunmuştur. Dikine yivlerle süslü bir diğer minaresinden dolayı buraya bazılarınca Burmalı Cami de denmektedir.

Cami ziyaretlerine biraz ara vererek kendimizi Saraçlar Caddesinden aşağı bıraktık. Eski Edirne evleri arasında yürürken hemen yanımızdaki faytonu görünce birden nostaljik bir söğütlük turu yapmak geldi içimizden. Tunca ve Meriç köprülerinden ve zaman zaman taşan su akıntılarından da geçerek öğrenciliğimizin en tatlı anılarının geçtiği Söğütlük mevkiine ulaştık. Aslında niyetimiz yine eskisi gibi buradaki ormanda biraz yürüyüp daha sonra çay bahçelerinin, kafeteryaların ya da lokantaların birinde oturup nehir kıyısında hem dinlenmek hem de bu güzel coğrafyanın keyfini çıkarmaktı. Fakat zamansız gelmiş olacağız ki televizyonlardan  izlediğimiz su taşkınlığının etkisinin hala sürdüğünü, bir çok tesisin sel suları içinde olduğunu görünce içimizi garip bir hüzün kapladı ve fazla kalmadan ve bu arzumuzu başka bir zaman dilimine erteleyerek birkaç resim çekmekle yetinip oradan ayrıldık.

Söğütlük dönüşü günün bitmesine hayli vakit kaldığını görünce finali Selimiye Camiini ziyaret ederek gerçekleştirelim dedik. Osmanlı padişahı II.Selim tarafından yaptırılan ve inşasına 1568 yılında başlanan cami 1574 yılında ibadete açılmış. Mimar Sinanın “Ustalık eserim” dediği bu cami Osmanlı mimarisinin önemli yapıtları arasında sayılmaktadır. Caminin şehrin en hakim yerine konuşlanması her yönden görkemli bir görüntü vermesini sağlamaktadır. Kubbe yapısında Sinan daha önce hiç denenmemiş teknikler kullanmıştır. Kubbeye yakın olan ve her birinde de üç şerefe bulunan minareler camiye gökyüzüne doğru uzanan ayrı bir görkem kazandırmaktadır. 380 santimetre çapında ve 71 metre uzunluğunda olan bu minarelerin bazı kaynaklarca alemler dahil 85 metre uzunluğunda olduğu belirtilmektedir. Üç şerefeli de olduğu gibi bu caminin cümle kapısının iki yanındaki minarelerin şerefelerinin  her birine ayrı yoldan gidilmesi mimari özelliği  mevcut bulunmaktadır.

Selimiye gibi muhteşem bir mimari eserin ziyaretini tamamladıktan sonra günün sonuna geldiğimizi fark ettik. Günün yorgunluğunu ve midemizin açlığını gidermek üzere-hemen yolda bir vatandaşa sorarak- Edirne’nin meşhur çiğer tavasını denemek için uygun bir mekan bulduk. Aydın Ciğer Tava adlı mekanın gerçekten çok rağbet gördüğünü yer bulmakta zorlandığımızdan anladık. Fiyatının da oldukça makul olduğunu söyleyebilirim. Edirneye yolu düşenlere tavsiye ederiz.

BALIKESİR’DE 24 SAAT

Emeklilik sonrası yaz aylarının büyük bir bölümünü Altınoluktaki nohut oda bakla salon tabirine uygun minik evimizde geçiriyoruz. Bu zaman süresi içinde körfez boyunca Güre, Akçay, Edremit, Burhaniye, Ayvalık gibi sahil beldelerinin güzelliklerinden nasiplenme fırsatı bulduk. Bütün bu güzel coğrafya parçalarının bağlı olduğu Balıkesir’ i gidip görmemiş olmak hem büyük bir eksiklik ve hem de büyük bir haksızlık diye düşünüyordum hep.

IMG_7992

Geçtiğimiz günlerde komşumuz Hafize hanımın annesinin rahatsızlığını öğrenince hem ona geçmiş olsun ziyareti fırsatını da kullanarak Balıkesir iline karşı vefa borcumuzu ödeme zamanının da geldiğine karar verdik. 14 Ekim sabahı saat 10.00 civarında Altınoluk’tan bindiğimiz otobüs bizi yaklaşık iki saatlik bir yolculuktan sonra Balıkesir’e ulaştırdı. Bu arada otobüs dediğime bakmayın aracımızın 25-30 kişilik bir midibüs olduğunu ve bu tür araçlarda benim gibi uzun bacaklıların pek de rahat yolculuk yapamadığını da hemen hatırlatmak isterim.

BALIKESİR’DE 24 SAAT

Toplu taşımanın bilindik usulleri ve ülkemin insanının ilginç yol tarifleri ile akşam konaklayacağımız  öğretmen evine ulaşmamız zor olmadı. Balıkesir Öğretmen evi eski bir yurt binasından devşirme pek de al benisi olmayan bir yapı. Fakat çalışanları son derece samimi, sevecen, ve gayretli kişiler. Şehriye çorbası, kağıt kebabı ve şekerpare tatlısından oluşan öğle yemeği son derece doyurucu ve ekonomik geldi bize. Yemek sırasında adeta yer bulmakta zorlanıldığını görünce buraya sebepsiz rağbet edilmediği kanaatine vardık. Yemek esnasında tanıştığımız ve Balıkesirli olduğunu öğrendiğimiz bir kamu görevlisine  “Burada 24 saat kalan biri için görülmesi gereken yer, yenilmesi ve alınması gereken şey olarak ne önerirsiniz” diye sorduğumda bize görülmesi gereken yer olarak öğretmen evinin hemen yakınındaki tarihi Saat kulesi, Kuvvayı Milliye Müzesi, Zağnos paşa camisi ve Atatürk parkını gezebileceğimizi söyledi.

BALIKESİR’DE 24 SAAT

Balıkesirlilerin “Koca saat” olarak isimlendirdiği saat kulesinin 1828 yılında Giritli Mehmet paşa tarafından yaptırıldığı, 70 yıl kente hizmet verdikten sonra 1898 yılındaki depremde yıkılınca onarılarak  mevcut görüntüsüne kavuştuğu bilgisine ulaştım. Saat kulesi ile aynı bahçe içindeki Müze binası 1840 lı yıllarda  Karesi sancağı Defterdarı Mehmet Paşanın konağı olarak yaptırılmış. (Bu arada Balıkesir ilinin 1926 yılına kadar olan adının Karesi olduğunu da hatırlatmış olalım.) 1988 yılına kadar Belediye hizmet binası olarak kullanılan yapı 1996 yılından itibaren de Kuvvayi  Milliye Müzesi olarak hizmete açılmış. İki kattan oluşan Müzenin giriş katında Balıkesirin ve Balıkesirlilerin Kurtuluş savaşı ile ilgili katkıları, gayretleri belgelendiriliyor. İkinci katta da yapılan arkeolojik araştırmalar sonucu tarih  ve tarih öncesi çağlara ait buluntular sergilenmektedir. Müze bahçesindeki Ekim güneşini fırsat bilen 4-5 kaplumbağanın bize eşlik etmesi gezimize ayrı bir renk kattı.

BALIKESİR’DE 24 SAAT

Kısa süren müze gezimizden sonra bize verilen tarif doğrultusunda Atatürk parkına doğru yöneldik. Aynı güzergahtaki Balıkesir’li meşhur Kurtdereli Mehmet pehlivanın heykelinin yanında biraz soluklandıktan sonra Atatürk parkının kapısından içeri girdik.1973 yılında hizmete açılan, keşke şehirlerimizde bunlardan onlarcası olsa dediğimiz bu park çam ve çitlenbik ağaçları ile geniş bir alana yayılmış. Günün yorgunluğunu burada içtiğimiz çay ile giderdikten sonra gezimizin bundan sonraki bölümünü hasta ve dost ziyaretlerine ayırdık. İlerleyen saatler de de öğretmen evine geceyi geçirmek üzere gittik.

BALIKESİR’DE 24 SAAT

Önceki gün zaman darlığı nedeni ile gerçekleştiremediğimiz Zağnos Paşa camii ziyaretini dönüş gününde gerçekleştirdik. 1461 yılında  Fatih Sultan Mehmet’in ünlü veziri Zağnos Paşa tarafından yaptırılan cami şehir merkezinde bütün görkemi ile Balıkesirlilerin ve kente gelen ziyaretçilerin ibadetine ve ziyaretine açık bulunmaktadır. Gezilmesi gereken yerler dışında Balıkesirin meşhur  Höşmerim tatlısından yememiz, kolonyası ve zeytinyağından satın almamız da önerildiyse de bütün bunları oturduğumuz Altınoluk’ta da yapabileceğimiz düşüncesi ile Balıkesir’deki 24 saatlik ziyaretimizi sonlandırıp geldiğimiz gibi dönüş yolculuğunu gerçekleştirdik.

VE MİDİLLİ’Yİ GÖRDÜM (2)

Gezimizin ikinci gününde tur rehberimizin eşliğinde adanın başka yönlerine doğru rotamızı çevirdik. Yaklaşık bir saatlik bir otobüs yolculuğundan sonra Mandamados adlı yerleşim birimine geldik. Burada ortodoks dünyası için önemli olan ve bir çok dileklerin yapıldığı, şükranların sunulduğu bu yüzdende bir çok ziyaretçi çeken Taksiarhis Manastırı bulunmaktadır.

Mandamados’tan sonraki durağımız Molyvos adlı sahil kasabası oldu. Molyvos’un tepede Cenevizliler zamanından kalma bir kalenin eteklerine yerleşmiş  mimari özelliği titizlikle korunmuş evleri ve aynı güzellikteki alışveriş mekanları ile de çok dikkat çekici bir yer olduğunu belirtmeliyim. Kalenin bulunduğu yere kadar otobüsle çıkıp aşağılara doğru yaya olarak inme biçimindeki gezinti rotamız içinde birçok alış veriş merkezini gezme ve deniz manzaralı kafelerinde öğle yemeğini yeme keyfini de yaşadık. 1965 yılından beri sıkı inşaat kuralları ile koruma altına alınmış olan bu coğrafya parçası tam karşısında bulunan bizim Asos’un bir simetriği olarak kabul edilmektedir.

Mandamados’dan sonraki durağımız buranın hemen yakınındaki Petra denen yer oldu. Burası da deniz kenarında son derece özenle korunmuş turistik bir yer olarak dikkat çekiyor. Köyün hemen arkasındaki 40-50 metre yüksekliğinde ve üzerine de bir kilisenin inşa edildiği büyük kaya parçası burasını çok daha ilginç hale getirmektedir. Yunancada “petra”sözcüğünün kaya anlamına geldiğini, köyün ve kilisenin adının da buradan geldiği bize verilen bilgiler arasında. Tabi bu ilginç yapıya çıkmanız için yüz yirmi kadar oyma taş merdivenleri çıkmanız gerekiyor. Fakat çıkıldığında seyrettiğiniz manzaranın buna değdiğini söyleyebilirim. Petra’daki evler, oteller, pansiyonlar, restoranlar, kafeler, barlar ve tüm alışveriş mekanlarının yörenin geleneksel karakterini bozmadan inşa edildiği hemen göze çarpıyor. Midilli adasının aslında Yunanistanın kırsal bir coğrafyası olduğu, bu veya diğer nedenlerle turizme en geç açılan yerleşim yerleri arasında olduğu belirtiliyor. Ancak bana göre bu durum bazı yönleri ile burasını daha avantajlı bir duruma getirmiş. Adanın birçok yerinin daha doğal ve daha bakir kalmasını sağladığı gibi  ekolojik dengesinin korunmasına da bir yerde hizmet etmiş.

Petra’daki ziyaretimizi de tamamladıktan sonra hareket saatimizin de yaklaşması üzerine tur otobüsümüz rehberimiz eşliğinde bizi Midilli merkezine getirdi. Geminin hareket saatine kadar olan kısa süreyi bazıları alışveriş yapmak üzere değerlendirdi. Yunanistanın bir parçası olan bu kara parçasında  hayatın bize göre daha pahalı olduğu gerçeği gözümüzden kaçmadı. Ülkede geçerli olan para birimi Avro olduğu için rakamları bizimkine göre 2-3 ile çarpmak gerekiyor çoğu kez. Bu bakımdan da Midilli’de yaşayan Yunan vatandaşlarının birçok alışverişlerini günü birliğine geldikleri Ayvalıktan yapmalarına şaşırmadık doğrusu. 11 Mayıs günü saat 18.00 de hareket eden vapurumuz bir buçuk saat sonra bizi Ayvalık Limanından ülkemiz topraklarına ulaştırmış oldu.

VE MİDİLLİ’Yİ GÖRDÜM (1)

Zaman zaman Altınoluk çarşısında tur acentelerinin önünden geçerken gördüğümüz tur ilanlarından birini geçtiğimiz günlerde gerçekleştirme fırsatı bulabildik. Midilli turlarından “bir gece iki gün” biçimindeki seyahat programımız 10 Mayıs sabahı saat  7.00 da Altınoluktaki TUR-YOL acentesinden firmanın servis minibüsü ile başladı. Bir saat sonra da Midilliye hareket edeceğimiz Ayvalık iskelesin’e gelmiş olduk. Pasaport işlemlerini kısa sürede tamamladıktan sonra saat 9.00 da TUR-YOL’un orta boy bir teknesi ile yolculuğumuz başladı. Yaklaşık bir buçuk saatlik bir yolculuktan sonra Yunanistan’ın Midilli adasına ulaşmış olduk. Biz her ne kadar Midilli olarak söylüyor isek de oralarda bu ada için Lesvos ya da  Mytilni adının kullanıldığını ve adanın da 1620 kilometre kare büyüklüğünde olduğunu hemen eklemiş olayım. 1620 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilen adanın yaklaşık 300 yıl Osmanlı hakimiyetinde kaldıktan sonra 1913 Balkan savaşları sırasında Yunanistan’a geçtiği bilgisi hepimizin tarihi belleğinde sanırım mevcuttur.

Midilli iskelesinde bizi karşılayan tur rehberimiz “Babe” hanım rehberliğinde gezimizin ilk gün programı başlamış oldu. Önce adanın çarşısı sayılan ve irili ufaklı dükkanların bulunduğu alışveriş mekanlarını  adımlamaya başladık. Bu yol üzerinde 1700 lü yıllarda yapılan adanın en büyük ve önemli kilisesi olan “Agios Atanasios” kilisesini gördük. Yine çarşı içerisinden birkaç yüz metre ilerde 1800 lü yıllarda Osmanlı nazırlarından Kulaksız Mustafa tarafından yaptırıldığı belirtilen Yeni caminin sadece kalıntılarını görmek yüreğimizi burktu. Gezintimizin ilerleyen saatlerinde  bir yunan tavernasında öğle yemeği yedik. Yemek ve yemeğe  kadar geçen sürede egenin iki yakasında bir çok benzerlikler gözümüzden kaçmadı. Kendinizi zaman içerisinde Bozcaada ya da Ayvalık gibi bir yerde düşünebiliyorsunuz. Yemek yediğimiz yerdeki menünün acele ile hazırlanmış bir öğrenci ödevine benzediğini, servis ve görüntünün her aşamasında bir alaturkalığın mevcudiyeti bazen buraların Avrupa’dan çok bize yakın olduğunu, bizim de bazı durumlarımızla da Avrupa’ya onlardan daha yakın olduğumuz gibi bir duygu ve düşünce esintisi geldi geçti içimden. Öğle yemeği sonrası verilen serbest zaman dilimi içinde hemen yakındaki oluşumu 1300 lü yıllarda Bizanslılara kadar dayandığı belirtilen Midilli kalesi kalıntılarını gezdik.

Öğle yemeğinden sonra  Midilli merkezine yaklaşık 25-30 kilometre uzaklıktaki ve 475 metre rakımlı yeşil denizinin ortasına kurulmuş olan Agiasos’u görünce birden bizim Selçuk’taki Şirince’yi hatırladım. Tabi burasının daha temiz, daha korunmuş ve bakımlı olduğunu itiraf etmeliyim. Agiasos bitki zenginliği, mimari özellikleri yanında seramik sanatı ve tahta oymacılığı ile de öne çıkmış bir yerleşim birimidir. Adada her birinin  farklı efsanesi bulunan kiliselerden biri olan Panagia kilisesi de Agiasos’ta bulunmakta ve ortodoks dünyasının önemli ziyaret yeri olarak kabul görmektedir. Ziyaretimiz sırasında sağanak bir yağmuru da Agiasos’da yaşadıktan sonra Midilli şehir merkezinin birkaç kilometre dışındaki otelimize döndük (SILVER BAY). Akşam yemeği saati olan 20.30 a kadar olan süreyi otelde dinlenerek geçirdik. Akşam yemeğimiz için gittiğimiz tavernada yerimizi aldığımızda saat 21.00 e gelmişti.  saat 24.00 kadar yunan müziği ile türk müziğinin ortak ezgileri arasında herkes gönlünce eğlendi. Gecenin ilerleyen saatlerinde herkes günün yorgunluğunu atmak için  oteldeki odasına  çekildi.

LONDRA GÜNLERİ / DÖNÜŞ

Londra’ya gelişimizin üzerinden tam on gün geçti. “Sayılı gün çabuk geçer” dedikleri doğruymuş. Dünyanın bu farklı coğrafyasını görme, tanıma fırsatını bize veren oğlumuza ne kadar teşekkür etsek azdır. Ayrıca İsviçre’den de ev arkadaşı olarak tanıdığımız  Bahri’ye de artık diğer bir çocuğumuz gibi alıştık. İlk defa tanıştığımız Kıvanç Tatlıtuğ’un Londra Şubesi  diyebileceğimiz Celal ile Gümüşhane eşrafından olduğunu her sözüyle hissettiren Velihan’ı da tanımak büyük bir keyifti. Dijital dünyanın nimetlerinden yararlanarak akla gelebilecek her konuyu yarışmaya, yarışmayı iddiaya, iddiayı da sevimli bahis oyununa dönüştürebilme becerilerine bizi de ortak etmeleri büyük bir incelikti. Sağ olun gençler, sizlere kucak dolusu selam ve sevgiler.

LONDRA GÜNLERİ  / DÖNÜŞ

Gidiş yolculuğumuz da gelişimiz gibi başladı. Sabah 10.30 gibi bizi hava alanına götürecek olan taksiye bindik. Dönüşümüzü gelişimizden farklı olarak Gatwick hava alanından yaptık. Burası şehir merkezinden biraz daha uzak olduğundan  taksi ile yaklaşık bir buçuk saatlik yolculuk yapmak zorunda kaldık. THY’nın 14.25 tarifeli uçağında dört saatlik bir yolculuktan sonra Sabiha Gökçen Hava alanına iniş yaptık. Uçağın camından farklı ülkelerin farklı iklimlerini seyrederken geleceğin bizim için hangi senaryoları yazdığını düşündüm bir yandan.

LONDRA GÜNLERİ  / DÖNÜŞ

On gün önce yolculuğumuzun başlangıcında İstanbul’dan güneşli bir havada ayrılmış, Londra’da yağmurlu bir hava ile karşılanmıştık. Dönüşte ise yine güneşli bir hava ile uğurlandık ve İstanbulun yağmurlu havası bizi karşılamıştı.

LONDRA GÜNLERİ / LONDON EYE

“Asılacaksan İngiliz sicimiyle asıl” şeklinde sözü bilmem hiç duydunuz mu? Her halde bir malın ya da hizmetin kalitesini anlatmak ya da kıyaslamak için söylenirdi eskiden. Londra’da sınırlı günler için bulunuyorsanız görmeniz gerekenler içinde ilk ona girebilecek seçeneklere London Eye’yi de katabilirsiniz. Biz gittik ve gördük ve görünce de benim aklıma nedense  yukarıda yazımın girişinde belirttiğim söz geldi.

London Eye Lunaparklarda çocukların çok rağbet ettiği dönme dolaplara benziyor. Tabi çıkış noktası bu olmakla birlikte  1700 ton çelik, 3000 ton beton kullanılarak bir buçuk yılda tamamlanan yaklaşık 150 metre yüksekliğinde bir yapı olduğunu belirttiğimizde işin teknik, statik ve estetik yanını daha iyi açıklamış oluruz. Milenyum kutlamaları için geçici olarak inşa edilmesine rağmen ziyaretçilerin yoğun talebi nedeni ile kalıcı hale gelmiştir. Bir turunu yaklaşık yarım saatte tamamlayan bu aygıtın geniş çemberinde  her biri 25-30 ziyaretçiyi alan camdan kapsüller bulunmaktadır.

Yapı Londra’yı  kuşbaşı olarak seyretmek isteyenler için bulunmaz bir fırsattır. Yavaş yavaş hareket etmesi ve  kapsüllerin her tarafı cam olması nedeni ile şehri 360 dereceden panoramik olarak görme imkanı sağlıyor. Hele havanın açık olması halinde 40 kilometrelik bir bakış zenginliği ile etraf net olarak görülmektedir. Buckingham Palace, St. Paul’s Cadhedral ve Houses of Parliament gibi yerlerin çok kolay görülebileceği bu yapının her yıl dört milyona yakın ziyaretçisi olduğu belirtilmektedir. Bu arada bot gezisi, akvaryum ziyareti aktiviteleriyle birlikte, standart, aile gibi çeşitli bilet kategorileri olduğundan ve de İngilizce bilmediğimizden bilet almakta biz biraz zorlandık. Sonuç olarak sadece London Eye ile seyir keyfinin karşılığı 20 Paunt olduğunu (Yaklaşık 80 Lira) belirterek bu bölümü sonlandıralım.

LONDRA GÜNLERİ / OPERADAKİ HAYALET (HER MAJESTY’S THEATRE)

2014 Şubatının bazı günlerini Londra’da geçirirken oğlumuz bize bir tiyatro bileti aldığını söyledi. Önce bilmediğin dilde izleyeceğimiz tiyatronun ne anlamı var ki diye epey mırın kırın ettik ama madem alınmış gidelim en azından görsellikle ilgili bir zenginlik kazanırız diye düşündük. Zamanı gelince sanırım Piccadilly bölgesindeki  “Her Majesty’s Theatre” (Herhalde Majestelerinin tiyatrosu demek ) denen mekana geldik. Oyunun başlamasına yarım saate yakın bir zaman olduğu için tiyatronun bar ve kafe karışımı bölümünde oturduk. Biz pek alışık olmadığımız için İngilterenin bir çok yerinde olduğu gibi alkole ulaşmak burada çok kolay olduğunu gördüm. İnsanlar şaraplarını ya da diğer içkilerini yudumluyorlar, bitiremediklerinde de bardakları ile rahatça oyun izlemek üzere salona giriyorlardı.

LONDRA GÜNLERİ / OPERADAKİ HAYALET (HER MAJESTY’S THEATRE) IMG_7426

Neyse oyunun başlama saati geldiğinde herkes gibi biz de yerimizi aldık. Oyun “Operadaki Hayalet” isimli bir müzikal. Bir yandan müzikli bölümlerin büyüleyici şaşkınlığını yaşarken, diğer yandan aradaki diyalog kısımlarını da oğlum kulağıma fısıltı ile tercüme edince biz oyuna adapte olmakta pek zorlanmadık. Yaklaşık 20-30 kişilik oyuncunun canlı orkestra eşliğinde iki saatten fazla böylesine kusursuz sanat icra etmelerine hayran kaldık. Hele o ışık, ses, kostüm ve renk ziyafeti için kim bilir ne kadar emek harcanmıştır düşüncesi geçti içimden. Oyun sona erince biz de bu emeklerin karşılığını alkışlarımızla ödüllendirebildik.

Londra’da tiyatroya çok rağbet ediliyor. Bu yüzden de çok sayıda tiyatro salonu var. Tabi bize göre oldukça pahalı olduğunu da hemen belirteyim. Bilet fiyatlarının ortalama 50-60 Paunt (1 Paunt yaklaşık 4 lira) olduğunu; yerine göre bunun 100-120 paunda kadar çıkabildiğini söylersem bu konuda sanırım bir fikir vermiş olurum.

LONDRA GÜNLERİ / HYDE PARK

Londra’da irili ufaklı bir çok yeşil alan ve park bulunmaktadır. Hyde Park da bunların en büyüğü ve popüler olanıdır. Şehrin batı kısmında yer alan bu park hemen bitişiğindeki Kensington bahçeleri ile birlikte yaklaşık 250 hektar büyüklüğündedir. Hele bunlara aynı doğrultudaki hatta bir kolye gibi uzanan Green Park ve St. James’s Park’ı da eklerseniz devasa bir doğa zenginliği ortaya çıkar. 1600 lü yıllara kadar Kraliyet ailesinin av bölgesi olan bu park bu yıllardan sonra halka açılmıştır. Park içinde sandal gezintisi ve yüzmenin de yapıldığı geniş göller bulunmaktadır. Yine parkın bir bölümünde at biniciliğini yapıldığına tanık olabilirsiniz.

Bu parkın bizlerin de bildiği uluslararası şöhreti insanlara serbest hitabet imkanı tanıması geleneğinden gelmektedir. Kraliçeye hakaret dışında burada herkesin istediği konuşmayı yapmakta özgürlüğünün olduğu söylenmektedir. Yani park dışında konuşulduğunda suç olan şeylerin burada konuşulunca suç olmadığı söyleniyor. Söz konusu yerde böyle birini gördünüz mü ya da siz böyle bir konuşma yaptınız mı derseniz  bizim böyle bir gözlemimiz ve eylemimiz olmadı. Bizi burasının ve diğer parkların en çok ilgimizi çeken yanı doğal yapısı, çiçeklendirilmesi, bakımı, özellikle de ördeğinden martısına, kuğusundan sincabına bu canlıların coğrafya ve ziyaretçilerle büyüleyici bir bütünlük sergilemesi idi. Kaldı ki biz Şubat ayında bu duyguları yaşıyorsak bahar aylarını siz düşünün gayrı…

LONDRA GÜNLERİ / TRAFALGAR MEYDANI VE NATIONAL GALERY

Londra’da geçirdiğimiz günlerden birini de Trafalgar meydanı ve  National Galery (Ulusal Galeri) yi görmeye ayırdık. Toplu ulaşım araçları ile istediğimiz yere ulaşmamız zor olmadı. Trafalgar Meydanı Londra’nın en merkezi, popüler ve en büyük meydanı olarak kabul edilmektedir. Meydanın merkezinde Lord Nelson’un 1805 yılında kazandığı zaferin anısına adına dikilmiş ve üzerinde de heykelinin bulunduğu  52 metrelik sütun bulunmaktadır. Daha sonra da yan kısımlarına dört büyük arslan heykeli eklenmiştir. Meydan öteden beri birçokları için bir buluşma noktası olmuş, çeşitli organizasyonlar ve gösteriler için de tercih edilen yer durumundadır. Geçtiğimiz günlerde  İngilterenin eski başbakanlarından  Margaret Thatcher’ın hayatını kaybetmesinin ardından onun politikalarından zarar görenlerin de bu meydanda onun ölümünü sevinçle kutlamaları gibi bazı garipliklerin de bu meydanda yaşandığını hatırlatmak isterim.

National Galery (Ulusal Galeri) de Trafalgar Meydanı ile yan yana hatta  bitişik durumdadır. 1800 li yılların başında inşa edilmiş bu yapıdaki eserlerin resim ağırlıklı olduğu ve 13. yüzyıldan başlayarak dört ana kategoride sergilendiği belirtilmektedir. Boticelli’den Michelangelo’ya, Rembrandt’tan Van Gogh’a bir çok ünlü ressamın 2000 den fazla resim çalışması galeride 66 salonda sergilenmektedir. Galeri içinde fotoğraf çekiminin yasak olması nedeni ile o kısım ile ilgili olarak yazımıza resim ekleyememiş olmamız umarım anlayışla karşılanır.