Denemeler Rotating Header Image

Haziran 15th, 2020:

KORONA’LI GÜNLER – ŞARTLI TAHLİYE

Biz 65+ yurttaşlar için yaklaşık üç aydır devam etmekte olan zorunlu ev ikameti tamamen olmasa da 8 Haziran itibari ile sona erdi. Her gün saat 10.00 ile 20.00 arası artık kişiliğimizin bir parçası olan maske, sosyal mesafe ve hijyen koşullarına uymak koşulu ile istediğimiz şekilde dışarıya çıkabileceğiz. Bize tanınan bu hakkı kullanmak üzere dışarı çıktığımızda anladık ki biz bir müddet dış dünyaya da uyum sağlamakta zorlanacağız. Evde geçirilen üç ayın bizde yerleştirdiği öğrenilmiş çaresizlik zemini üzerine inşa edilen ürkeklik, çekingenlik an be an kendini ve çevresini kontrol etme hallerini adaptasyon sürecinin ilk sancıları olarak kabul edebiliriz. Ne gariptir ki sokaklara, sahillere, kafelere baktığımızda sanki güzelim ülkemde hiç bir şey yaşanmamış, ya da korkulu bir rüyaymış da rüyadan uyanılmış gibi bir durumda gördük insanları. Bu insanların hayatlarına kaldıkları yerden hatta daha bir iştahla günlük hayatlarını hiçbir tedbir ve sınırlama gereği duymadan yaşamakta olduklarını görmek beni gerçekten hayal kırıklığına uğrattı.

Bu da bana çok eskilerden duyduğum bir fıkrayı hatırlattı. Fıkrayı bir yerlerden mi okudum, yoksa bir kişiden mi duydum emin değilim. Birinci Dünya Savaşı’nın başladığı yıllarda Yüce Tanrıya her gün melekleri gelir Almanya savaşa girdi, İngiltere savaşa girdi, Rusya savaşa girdi diye bilgi verirlermiş. Tanrı da bu gelişmeleri sakin sakin dinlermiş. Savaş ilerledikçe yine bir gün melekler Osmanlının savaşa girdiği haberini verince Tanrı telaşla yerinden kalkmış ve birtakım hazırlıklara başlamış. Bu farklı tepkiyi gören melekler bunun sebebini sormuşlar. Tanrı da onlara “Ben Osmanlıyı ve Türkleri iyi tanırım, onlar savaşa girdilerse bana güvenip girmişlerdir. Gidip onlar için ne yapabilirim bakayım” demiş. Ben de eğer biz bu korona virüs illetinden kurtulacaksak herhalde Yüce Allah’ın inayeti ile kurtuluruz diye düşünüyorum. Bunu yapılanları küçümsemek ya da çalışmaları yetersiz bulmak anlamında söylemiyorum. Benim söz konusu ettiğim husus daha başka ve daha çok kişilerle ilgili.

Yazımın içindeki resimlerde dört ayda 1000 vaka ve 7 can kaybı yaşayan ve son günlerde de sıfır vakayı yakalamış olan Hong Kong caddelerindeki insanların görüntüsüne bir bakalım bir de başta İstanbul olmak üzere yaşadığımız tüm kentlerimizin caddelerini ve alışveriş alanlarını gözünüzün önüne getirin. Ben cadde, sokak ve alışveriş mekânlarında 65+ yaş dışında maske işini ciddiye alan olmadığını üzülerek izledim. Birçoğu hiç takmadığı gibi bazılarının çenesinde, elinde, bileğinde bir aksesuar olarak kullanılıyor. Demek ki insanlarımıza kendisine ve çevresine karşı olan sorumlulukları ne bilgi seviyesinde ne de içselleştirme anlamında benimsetememişiz. Belki de bizim en temel eksiğimiz bu. Planlarımızı uzun soluklu yapmak yerine günü kurtarmak, ya da bir sonraki seçimi almak ekseninde yapınca bütün bu sonuçlar kaçınılmaz oluyor.

Madem yazılarımızı fıkralarla şenlendirmeye başladık aynı şekilde devam edelim. Bu defa çok yaratıcı ve mizah yeteneği engin olan Karadenizlilere mal edilmiş bir fıkra bu da. Temel’in bir kamyonu var. Dursun da muavini. Yüklemişler kamyonlarını çıkmışlar yola. Kamyon hem ağırlık olarak hem de havale yani yükseklik olarak belirtilen sınırlamaların çok üstünde. Yolculuk devam ederken bir tünelden geçmeleri gerekiyor. Tünelin üst kısmında da araçların azami yükseklik sınırı iri harf ve rakamlarla belirtilmiş. Temel de Dursun da kamyonlarındaki yüksekliğinin bunun çok üstünde olduğunu biliyorlar. Muavin Dursun uyarı yazısını okuduktan sonra camdan başını uzatıp dikkatlice ileriye, geriye, sağa, sola bakıyor ve “Ustam polis, jandarma yok gazla çabuk geçelim hemen” diyor. Yani yasaklar yakalanmadığın sürece kendin dâhil başkalarına da zarar verse ihlal edilebilir. Bizim maske taşımamız da buna benziyor. Eğer bir denetleyecek kişi geldiğinde çenemizden ya da elimizden ağzımıza getireceğiz ve böylelikle durumu kurtarmış olacağız.

Öteden beri bir kaç insanımız parkta bahçede veya kahvede bir araya geldiğinde konunun hemen memleket nasıl kurtulur muhabbetine evrildiğini biliriz hepimiz. Hemen herkes kendinin ne olduğunu ve kişisel sorumluluklarını ne derece yerine getirip getirmediğini sorgulamadan “Ben başta olacağım ki…bana bir yetki verecekler ki…”diye söze girer ve ”Taksim meydanında şu kadar kişiyi sallandıracaksın” diye çözüme ilişkin mucizevi sonuca varılır. Şiddetle, emirlerle, yasaklarla kalıcı bir sonuca varamayacağımızı ne yazık ki hala anlayamadık. Kuan-Tzu’nun “Bir yıl sonrasını düşünüyorsan tohum ek. Ağaç dik on yıl sonrasıysa tasarladığın. Ama düşünüyorsan yüz yıl ötesini halkını eğit o zaman” sözüne hepimiz hak veririz, ama gereğini yapabiliyor muyuz orası şüpheli. Eğitimden anlaşılan da sadece arka bahçelerde kendimize uygun hormonlu bir yapıyı yetiştirmek olduğu sürece uzun yıllar daha hayal kırıklıkları yaşayacağız diye düşünüyorum.