Denemeler Rotating Header Image

January 23rd, 2012:

HEPİMİZ HRANT’IZ.. HEPİMİZ ERMENİYİZ.. DE..

19 Ocak 2012 tarihinde, 5 yıl önce öldürülen Agost gazetesi yazarı Hrant Dink hem anıldı, hem de 5 yılda sonuçlanan mahkeme kararı protesto edildi. Uzun süren yargılama sonucu, öldüren kişi ömür boyu hapse, birlikte yargılananlardan bir kaçı daha az bir cezaya çarptırılmıştı. Cumhurbaşkanından kültür bakanına, Bülent Arınç’tan sade vatandaşa herkes bu karar konusunda vicdanların rahat olmadığını belirtiyordu. Hatta yargılayan mahkemenin yargıcı da bu kervana katılınca durum daha garip ve karmaşık bir hale geldi.

Doğrusunu söylemek gerekirse ben bu sonuca fazla şaşırmadım. Hatta bardağın dolu tarafından değerlendirdiğimde bir ölçüde tatmin olduğumu bile söyleyebilirim. Ülkemdeki adalet sisteminin işleyişine baktığımda kaçıncı dalgada olduğunu unuttuğumuz ve her bir dalgasının binlerce sayfa iddiaanamesi, arabalar dolusu klasörlerle ekleri olan ve bitmek üzere değil de sanki bitmemek üzere başlanmış Ergenekon yargılamalarını gördükçe, yıllarca süren mahkeme ve tutuklama maceralarını izledikçe, söz konusu Deniz Feneri olunca standartlar değişiverince, 10-15 yaşında kendi isteği ile tecavüze uğradığı gerekçesi ile kız çocukların tecavüzcülerinin cezalandırılmadıklarını okuyunca, dünyada en fazla gazeteci tutuklusuna sahip olduğumuzu, AİHM’de en çok yargılanan ve en fazla tazminat ödemeye mahküm olan ülke olduğumuzu hatırladıkça, bu kadar en,en…lerden sonra en azından Hrant Dink’in katilinin kısa bir süre içinde yakalanmış olması uzunca süren bir yargılama sonucu da olsa cezalandırılmış olmasından teselli bulduğumu söyleyebilirim. Yoksa geçmişimizde hiç de yabancısı olmadığımız en…lerimiz arasındaki fail-i meçhulller arasına da karışması işten bile değildi.

Tabi bu konu ile ilgili tepkilerin de anlayışla karşılanması gerektiğini düşünüyorum. Bir insanın, her ne sebeble olursa olsun, hayatına son verilmesi lanetlenecek en büyük kötülüktür. Bırakınız masum ya da zanlı bir kişiyi, suçu sabit görülerek ölüme mahküm birinin infaza götürülmesi anında dahi katledilmesinin masum bir insanı katletmekten farklı olmadığını düşünenlerdenim. ”Zaten haketmişti, zaten asılacaktı” gibi bir açıklama inandırıcı olmaktan son derece uzaktır. Her ne kadar “Hepimiz Hrantız hepimiz Ermeniyiz” cümlesini kurup pankartını taşımamış isem de  bu acıyı yaşayanların yanında, yaşatanların da karşısında durulması gerektiğine inanananlardanım. Bu acıyı anlamak ya da tepkileri dile getirmek için sadece insan olmak da yetebilir.

Aslında ben bu konu ile de ilişkili olarak başka bir gözlem ve tespitlerimi paylaşmak isterim. Galiba bizim millet olarak öfkeleri, sevinçleri, kaygıları hep uçlarda ve abartılı olarak yaşamak gibi bir özelliğimiz var. Bunları yaşarken de benzer durumlarda başkalarından aynı yakınlığı bulamayınca  hayal kırıklıklarının yaşanması da kaçınılmaz oluyor.

Hafızalarımıza kısa süreliğine de olsa bir tarih yolculuğu yaptırdığımızda bir çoğumuz İttihat ve Terakki’nin önde gelen üçlüsü Talat, Cemal ve Enver Paşaların koskoca imparatorluğu hiç  yoktan Birinci Dünya Savaşı’na soktuklarını  ve ardından da yurdumun insanlarını tarifsiz acılarla başbaşa bırakarak ülkeyi terkettiklerini hatırlayacaktır. Talat Paşa’nın savaş sırasında  mütteffikimiz olan Almanya’ya sığındığı 1921 yılında bir Ermeni militanı tarafından katledildiğini, akabinde birkaç günlük bir yargılanmadan sonra katilin  beraat ettiği hususu da hafızalarda tazeliğini korumaktadır. 1973 yılından itibaren Asala terör örgütü tarafından şehit edilen kırka yakın Türk diplomatının failleri hakkında nasıl bir yargılama yapıldığından da bir çoğumuzun haberi bile yoktur. 1992 yılında Azerbeycan’ın Hocalı kasabasında 600’den fazla sivilin –ki bunların 83’ü çocuk, 106’sı kadın ve 70’ten fazlası yaşlıdır- katli sonucunda da nasıl bir yargılama yapıldığı konusunda da hiç bir bilgimiz bulunmamaktadır. İşin belki de en hazin tarafı bütün bunlar karşısında katledilen diplomatlarımız için  “Hepimiz Mehmet Baydar’ız, hepimiz Danış Tunalıgil’iz hepimiz Türk’üz… gibi yada Hepimiz Hocalı’lıyız, hepimiz Azeri’yiz gibi bir feryadı hadi onbinlerden geçtik fısıltı halinde bile muhataplarından duyduğumu hatırlamıyorum.

Bütün bunlardan sonra bazı insanlarda ”İnsanlar kanun önünde eşittir ama bazıları daha da eşittir.” ya da “Benim katillerim daha kalitelidir ne yapıyorlarsa doğru yapmışlardır, kabahat ölenlerdedir ve de ölümü haketmişlerdir” gibi bir anlayış hala egemen midir acaba diye düşünmeden edemiyorum. Tabi teorik olarak “Başkalarının yanlışı bizi bağlamamalı, onlar bu konuda bir söylem geliştiremediyse o onların ayıbı, biz geliştirmiş isek bu da bizim onurumuzdur” gibi ifadeler  kulağa hoş geliyor da sürekli tokat yediğimizde hep diğer yanağımızı çevirmek zorunda kalmak da doğrusunu soylemek gerekirse biraz ağırıma gidiyor. Kimbilir, az gelişmiş kişiliğimiz henüz daha böylesi evrensel bir algılaya hazır değil belki de..

Ha bu arada  garip bir raslantıyı da paylaşamadan yazımı sonlandırmak içimden gelmedi. Hatırlanacaktır, 2011 yılının son ayının son günlerinde Fransız parlamentosunda Ermeni soykırımının inkarını suç sayan yasa ile ilgili görüşmeler  sürdürülürken ve de bu toz duman arasında milletvekili emekli maaaşlarını  sekizbin liranın üzerine çıkaran kıyak ve kaymaklı bir yasa  meclisimizden geçivermişti. Daha sonra da bu yasa kamuoyundan büyük tepki görmesi üzerine Cumhurbaşkanı tarafından veto edilmişti. (Bununla ilgili  bir yazı yazmıştım.) Bu defa Hrank Dink suikastinin mahkeme kararının tartışıldığı günler öncesinde de veto edilen bu yasa kaymağından bir tabaka eksilterek -yani altıbin lira seviyelerine indirilerek- tekrar meclisten geçivermişti (Aynı şekilde bununla ilgili de blogumda bir yazım mevcuttur.) Bütün bu rastlantılardan bir komplo teorisi üretmek pek gerçekçi sayılmaz belki ama biz yine de yazımızı herkesi mutlu edecek olan “Hepimiz emekliyiz… Hepimiz milletvekiliyiz..” sloganı ile bitirelim.