Denemeler Rotating Header Image

April 3rd, 2011:

BÜYÜKLERE MASALLAR(3)/ DARBE YAPILMIŞ MI NE ?

Bir varmış bir yokmuş Memleketin birinde yapılan darbelerden de yapılamayan darbelerden de hep yarar gören ve hepsinden de yüzünün akı ile çıkanlar da varmış, Bütün bu yaşananlara bakıp bunun başka bir yolunun olabileceğini de düşünmekteymişler. Eğer amaç ele geçirmek, hakim olmak ve hükmetmekse   öyle davulla zurnayla türkü ile marşla değil de çok daha derinden ve uzun soluklu bir yöntemin geliştirilebileceğinden de eminmiş hareketin başındaki kişi. Ayrıca anayasaların yapılması veya yasaların değişmesinin pek önemli olmadığını sonunda da birtakım riskleri olabileceğini de da fark edince çok ince bir taktik ve stratejilerin devreye sokulmasının gereğine inanmış. Aynı yasanın, başında bulunan kişiye göre farklı uygulandığına da çok tanık olmuş. Onun için davullu zurnalı darbe yapmak veya yasalarla uğraşmak yerine onların uygulayıcılarının arasında olmayı sağlayacak projelere öncelik vermiş hep. Bunun için de  ;

“Adliye’de, Mülkiye’de mevcut olanlar mevcudiyetlerini korumazlarsa, arkadan gelenlerin mevcudiyetini koruyamayız. Bir taraftan o kanun ve kuralları, diğer taraftan da kanun ve kural adamı olma imajını kullanmalıyız. Yani sizi gören, ‘Bunlar kurallara harfiyen riayet ediyorlar’ demeli.”

“Taa ilerilere gitmeli, can damarları içinde dolaşmalıyız. Cepheleri öğrenmeleri lazım

arkadaşlarımızın. Hukuk sistemini didik didik etmeliler. Sistemin püf noktalarını bilmeleri lazım. Biz de çalışıp onları istifade edecekleri mevkilere getirmeliyiz.”

“Dikkatli olmalıyız. Erken harekete geçersek, tepemize binerler. Durmadan hazırlanmalıyız. Zamanı gelince, uygun boşluk bulunca maratona geçeriz. Devlet memuru arkadaşlarımız kahramanlık yapamazlar. Erken vuruş yaparlarsa dünya başlarını ezer. Bütün anayasal müesseselerdeki güç ve kuvveti cephenize çekeceğiniz ana kadar her adım erken sayılır.” şeklinde açıklamış manifestosunu.

Bu talimata bağlı saymış bütün müritler kendilerini. Her yerde hem var hem de yok gibilermiş. Adım adım değil amma, adeta santim santim yol alıyorlarmış. Hiç aceleci de değillermiş. Kilitlendikleri hedefe ilerlerken sabırları sınırsız ve sonsuzmuş .

İçinde bir kurbağanın bulunduğu bir kabın ısısını uzunca aralıklarla birer derece arttırıldığında su 100 dereceye geldiğinde kurbağanın hiç fark etmeden ve tepki vermeden haşlanması durumunu yansıtmaya başlamış toplum. Yada son derece berrak su ile dolu bir havuzu düşünün . O suya her gün birer damla mürekkep damlatılması gibi havuzdakiler hiç bir şeyin farkında değilmiş. Arada bir dışardan gelen ziyaretçiler “sizin havuzun rengi değişiyor galiba” dedikçe, havuzdakiler son derece iddialı bir biçimde: ” Kesinlikle olamaz. Biz  her gün giriyoruz. Dün de böyleydi, bu gün de böyle” diye tepkide bulunuyorlarmış. Derya içinde olup deryayı bilmeyen balıklar gibi yani. Günün birinde aynaya bakmak gereğini duyunca masmavi olduklarını fark etmişler ama herkesin de kendileri ile aynı renkte olduğunu görünce bunda da bir anormallik görmemişler.

Ülkenin tüm insanları da ; “ Çok şükür ki artık yapılan ve yapılamayan darbelerden kurtuluyoruz. Vesayet rejimleri sona eriyor”  diye düğün bayram eder olmuş.

Tabi böyle bir masal ülkesinin var olup olmadığını yine bilmiyoruz.Bahsedilen olay ve kişilerin yine gerçekle ilgisi olmayıp tamamen kurgusal olduğunu hemen belirtelim.

BÜYÜKLERE MASALLAR(2)/ YAPILMAYAN DARBELER

Bir varmış bir yokmuş. Darbe yapma ve darbe yeme tutkusu ile yanıp tutuşan insanların yaşadığı bir ülkede zaman içinde birileri bazı şeylerin değişmeye başladığını fark etmiş. Dış konjuktür, değişen ve artan iletişim kanalları  darbe yapmayı zor hale getirmeye başlamış. Darbe yapmanın son derece zor  hatta imkansız olduğunu gören bazı kişiler darbe planı yapmak yerine darbe yapmama planları yapmaya başlamışlar. Oturup uzun uzun darbe nasıl yapılmaz üzerine hazırlıklar yapmışlar projeler geliştirmişler. Dosyalar klasörler  CD ler dolusu  bu planlarına ay ışığı, yakamoz,eldiven, balyoz gibi bir sürü isimler de vermişler.

Sonunda yapılamayan darbeler için isim bulmakta zorlanmaya başlamışlar. Diğer yandan bu  planları koyacak yer bulma sıkıntısı başlayınca canları fena halde sıkılmış  bu darbe yapmama planlarıyla uğraşmaktan vazgeçmişler. Vazgeçmişler vazgeçmişler ama bu defa eldeki bunca hazırlığı ve dokümanı ne yapacağız diye bir düşüncedir almış bizimkileri. Kimisi  “Birer fotokopisini çekelim imha edelim” demiş, kimisi “Uygun bir yerde saklayalım emekliliğimizde belgesel yaparken ya da anılarımızı yazarken kullanırız” demiş. ”Çok iyi saklayalım da günün birinde bizi yargılarlarsa onların işlerine yarar belki” diyen bile olmuş.

Gel zaman git zaman hakikaten akıllarına gelen başlarına gelmiş. Bir dalgadır başlamış. Tusunami gibi bir şey hani. Her dalgada duruma göre 40-50 kişi tutuklanıyormuş. Giderek bu dalgaların sayısı unutulur olmuş ama bir türlü ardı arkası kesilmiyormuş. Ucu açık bir dalgalanma imiş yani. Gariptir ki her şey, herkes biliniyor,bulunuyormuş ama bir numara hala ortada yokmuş. Her dalga sonunda tutuklananların ardından durum yetkili kişilere sorulduğunda onlar da “Konu yargıya intikal etmiştir” diyerek muzipçe bir gülümseme ile dalgalarını geçiyorlarmış.

Yapılmayan darbelerin ve darbecilerin yargılanması için de  bitmeyen ve bitmeyecek olan yargılama usulleri geliştirilmeye başlanmış. Her bir dalgalanma için 2-3 bin sayfayı bulan iddianameler, yerine göre kamyonetle,yerine göre el arabaları ile taşınan klasörler dolusu evraklarla bunun da bitmemesi gereken bir yargılama olacağı zaten baştan belli imiş.

Yapılamayan darbenin bitmeyen yargılaması sürerken, birkaç sayfalık bir iddianame ile yargılanmaları mümkün olan yapılan darbelerin failleri, verilen klasik ve e muhtıraların kahramanları da bu manzarayı gülümseyerek seyrediyormuş.

Aslında bir bakıma, yapılmayan darbenin bitmeyen yargılanması bazılarının çok da işine yaramış. Gözüne kestirdikleri asker,akademisyen,gazeteci, kimi bulularsa bu havuza atıyorlarmış ”…….terör örgütüne üye olmak,yardım ve yataklık etmek” ilaç gibi kullanılan bir  gerekçeymiş. Buraya giriş tek yönlü imiş Zaten bir kere de içeri girdin mi bir yandan “Masumluk karinesi esastır, tutukluluk cezaya ve işkenceye dönüşmemelidir” deniyor diğer yandan da her seferinde tutukluluk hallerinin devamına karar veriliyormuş En son bir gazetecinin henüz daha yazmadığı bir kitabının toplattırılması gibi dünyada pek eşi benzeri olmayan kararlar bile verilmiş. Her halde bundan sonrası için:” kitap yazmayı düşündüğü bu düşüncesi ile terör örgütüne yardım ve yataklık ettiği sabit olduğunda beynin açılarak beyin hücrelerinden bu düşüncelerin kazıtılması veya yok edilmesi…” gibi bir karar da bekleniyormuş

Not: Sayın okuyucu… bu masalda anlatılanların gerçek kurum ve kişilerle ilgisi olmayıp tamamen kurgusal olduğunu hemen eklemeliyim.

BÜYÜKLERE MASALLAR(1)/ YAPILAN DARBELER

Bir varmış bir yokmuş. Memleketin birinde bir garip insanlar yaşarmış. Bu insanlar  darbe yapmaktan ve darbe yemekten  müthiş keyif almaktaymış. Bugünün diliyle sado-mazoşizm gibi bir şey yani. Bir ur gibi genlerine yerleşmiş adeta periyodik aralıklarla yaşadıkları ve yaşattıkları bu oyun. Devr-i saltanat zamanında yeniçerilerin kazan kaldırması ya da padişahların halledilmesi biçiminde başlamışlar bu işe. Ahali de bundan pek şikayetçi değilmiş hani. Gelene de gidene de “Padişahım çok yaşa” diyorlarmış hep.

Cumhuriyet dönemi başlayınca uyumaya ve unutulmaya yüz tutmuş sanki bir ara. Ama ağır aksak da olsa demokrasiye ve çok partili hayata geçince birden uyanmaya başlamış derin uykusundan bu ur. 1950 li yılların mayıs ayının sonlarına doğru yani 27 Mayısında sabaha karşı hasret sone ermiş darbe yemek ve yapma özlemi içinde olanlara. Bütün darbelerde olduğu gibi memleket yine tam uçurumun kenarındaymış. Tutulmasa düştü düşecek gibi hani. O zamanlar daha kolaymış galiba bu iş. Radyoevini işgal edip uçurumun kenarından kurtarma mecburiyeti, NATO’ya mantoya bağlıyız mesajları arkadan davudi sesiyle günün aranan sanatçısı Hasan Mutlucan’ın  ”Estergon kalesi bre dilber anam” türküsünü de fona koydun mu iş tamam sayılırmış.

Tabi ilerleyen günlerde yavaş yavaş işin ciddiyeti anlaşılmaya başlanırmış. İnsanlar birbirlerini yedikleri için yiyecek sıkıntısı da fazla hissedilmiyormuş. Bu arada memleketin mümtaz hukukçuları bir araya toplanarak dünyanın en mükemmel anayasası hazırlamışlar. Her zaman olduğu gibi  halk da bunu kabul etmiş. Darbelerin” kırk katır mı kırk  satır mı” anlayışından haberli olan halkın kabul etmediği anayasaya  hiç görülmemiş. Gerçi içinde darbeyi yapanların bir kısmına kayd-ı hayat şartıyla (ömür boyu) senatör olma gibi garip imtiyazlar da varmış bu anayasa da ama olsun o kadar kusur kadı kızında da olurmuş. Birde nerdeyse elli yıl sürecek bir apoletlilerden cumhurbaşkanı yapma geleneği başlamış mı ne?

Neyse gel zaman git zaman bu ülkede insanlar on yılda bir darbe görmeye alıştığından yetmişli yılların başında da bir kaşıntı sarmış birden milleti. O çok dillere destan 1961 anayasası kimisine bol, kimisine dar gelmeye, bazı köşelerinden de dikiş atmaya başlamış. 1970 li yılların başında  ülkesini herkesten çok seven ve düşünen kişileri bu defa pembe veya layt darbe anlamına gelecek muhtıra vermekle yetinmişler. Adı muhtıra imiş ama cümle darbelere taş çıkartacak sonuçları yaşamış cümle alem. Nice gençler çürümüş zindanlarda ve nice analar kan ağlamış. Eşitlikten, bağımsızlıktan, sosyalizmden, komünizmden bahseden gençlere “Siz de kim oluyorsunuz ? Bu Ülkeye sosyalizm mi, komünizm mi gelecek buna biz karar veririz yada  biz getiririz size de ne oluyor” gibi son derece akılcı açıklamalar da yapıyormuş bu muhtırayı verenler. Balyoz gibi ezmek ve silindir gibi geçmek tabirleri ta o zaman yer etmiş halkın diline

Aradan bir on sene daha geçince yine insanlarda bir beklenti oluşmaya başlamış. Seksenli yılların  Eylül  ayına gelindiğinde sadece halkta değil ülkeyi yönetenler de  bir tuhaflık sezilmeye başlanış. Sanki beklenen biri varmış da ve bir türlü gelmiyormuş. Bir kaşıntıdır tutmuştu herkesi. Terör diyorsan varmış Her gün 20-25 can gidiyormuş. Yönetemeyen demokrasi diyorsan o da ortada bekleyip duruyormuş. Haftalardır turlarının sayısının bile unutulduğu cumhurbaşkanının seçimi bile gerçekleşemiyormuş. Halk seçtiği, umut bağladığı yöneticilerinden açıklama beklediğinde muhalifi de muhalif olmayanı da: “Bakalım her an olabilir bir an önce olsa da işimize baksak”  beklentisi içindeymiş .”Bu kadar yürekten çağırma beni” şarkısı daha sıklıkla dillendiriliyor olmuş herkes tarafından. Neyse ki damarlarındaki darbe geninin izleri henüz silinmemiş olan darbe severlerimiz de bu kadar ısrar üzerine 1980 yılı Eylül ayının 12. günü ansızın gelivermiş. Bu büyük buluşmadan yıllar sonra  herkes darbeye ve darbecilere karşı olma konusunda bir yarışa girecekmiş  ama o günlerde tebrik etmek ve çok isabetli oldu mesajlarını vermek için herkes birbirini kırıyormuş

Bu darbenin sonunda da nur topu gibi 82 anayasası doğmuş. Son derece özgürlükçü cümlelerle dolu olan bu anayasadaki cümlelerin sonu da hep ancak ile bitiyormuş. O bakımdan bu anayasaya halk arasında “Netekim paşanın ancaklı anayasası” adı verilmiş. Bu anayasa halk oyuna sunulmuş ve % 92 gibi rekor oranla kabul görmüş. Tabi anayasanın aleyhinde konuşmanın yasak olduğu bir referandum öncesi dönemi yaşanmış. Ayrıca darbeyi yapanların konsey üyesi, darbenin başının cumhurbaşkanı olmasının da anayasa ile birlikte oylanması gibi garipliklerin kimse farkına varmamış. Halkın belki de  köprüyü geçinceye kadar…  mantığı ile rekor düzeyde kabul oyu  alan bu anayasanın üzerinden 10 sene bile geçmeden nerdeyse yarısı  değişime uğramış.

Tabi bir de 28 şubat post modern darbesi,  27 Nisan (e) muhtıraları da bu memleketin  demokrasi kültüründe  özel yeri olan değişik yaşanmışlıklar olarak yer almış

Ha bu arda bu masallar ülkesi neresi mi? Bunu ben de çıkaramadım. Hani bazı filmlerin ve dizilerin sonunda “ Filmde belirtilen olay ve kişilerin gerçekle  hiçbir ilgisi olmayıp  tamamen kurgusaldır” diye sonuçlandıralım masalımızı en iyisi.

YAZMAK ÜZERİNE

Bizim İlkokulu ve ortaokulu okuduğumuz yıllarda  şu sıralarda Sosyal Bilgiler başlığı altında okutulan dersler tarih,coğrafya, ve yurttaşlık bilgisi dersleri adları altında  ayrı dersler olarak okutulurdu. Ve bize tarih dersinde ilk olarak öğretilen de “Tarih” sözcüğünün tanımı idi. Ta o yıllardanGeçmişte yaşayan insan topluluklarının faaliyetlerini YER VE ZAMAN bildirerek….”  şeklindeki tanımı belleğimin bir kenarında saklı durmaktadır. Tarihin başlangıcını da M.Ö. 3000 yıllarına yani yaklaşık 5000 yıl öncesine yazının icadına dayandığı da hep tekrarlanmıştır. Bu yüzden de yazının icadından önceki zamana tarih öncesi, ondan sonraki çağlara da tarih sonrası çağlar olarak sınıflamayı da ta o zamanlar öğrenmiştik.

Tabi 5000 yıldan beri insanların ve toplumların hayatlarına ne kadar girdi ve onları ne kadar etkiledi bu yazı dili acaba. Bizim insanımız için iletişim ve anlatma dilinin şifahi olduğu söylenir. Bunun olumlu yönleri de olumsuz yönleri de var tabii ki. Kolayımıza gelmesi, bağlayıcılığı olmayıp insanı sorumluluk altına sokmaması avantaj olarak değerlendirilebilir. Ama bir iz bırakmadan uçup gitmesi, bir nesil dahi taşınamaması karşısında hüzünlenmemek mümkün değildir.

Eş dost birlikteliklerinde veya arkadaş sofralarındaki lezzet sözcüklerinin uçup gitmemesi için zaman zaman “Bunlar bir yazılsa ya da kitap haline getirilse” gibi öneriler “Vaktimiz yok, şimdi kim uğraşacak onunla gibi” cümlelerle geçiştirilmekte ya da “Bir emekli olalım düşünürüz” diyerek belirsiz tarihlere ertelenmektedir. Hatta bazen “Birkaç sene önceki toplantıda şu görüşün ve teorin çok ilginçti veya şu şiirin çok güzeldi” dediklerinde  o günün büyülü  havasında söylenmiş olan şeylerden çok azını hatırladığımda bazı şeyleri yazmamanın veya not etmemenin ne kadar büyük bir eksiklik olduğunu kendime itiraf ediyorum.”Baki kalan bu kubbede hoş bir seda imiş” derler ama sedalar da kayıt altına alınmazsa onların hoş olduklarını nasıl hatırlayacağız.

Bundan birkaç yıl önce birazda büyük oğlumun teşviki, zorlaması  ve teknik yardımı ile  internette adıma bir blog oluşturuldu. Önceleri “Ne gerek var, böyle şeylerle beni uğraştırma “ diye ayak dirediysem de sonunda galip gelen oğlum oldu. İlk günlerde sırası ile oğlumun tarif ettiği gibi Log ın, Usrerma, Password, Post-Ad new, leri tıklayıp ilgili yerlere başlık ile birlikte yazıyı koymak, kategoriyi işaretlemek, yerine göre Publish veya Uploadı tıklamak hayli zor olmuştu. Aralara resim girmek de hayli zamanımı almıştı. Fakat birkaç deneme yapınca öğrenme gerçekleşti. Öğrenmeler geliştikçe yüzmek veya bisiklete binmek gibi kendiliğinden yapılıveren birer işlem haline gelmeye başladı bu zincir.

Yazıları, okunur mu okunmaz mı beğenilir mi beğenilmez mi gibi hiçbir endişe veya önyargı süzgecine uğratmadan giriyorum. Benim bir başka hafızam olarak düşünmeye başladım blogu. Bu ayrıca benin insanlara,olaylara ve dünyaya bakış açımı da değiştirdi. Gezdiğim veya tekrar gördüğüm yerlere daha bir başka gözle bakmaya başladım. “Bunlara blogumda nasıl yer verebilirim veya hangi enstantane ilginç olur” gibi arayışların içinde buluyorum kendimi.

Haydi hep beraber yazalım ne dersiniz?

ASLINDE HERKES BİRBİRİNE BENZER

Zaman zaman kendimizi eleştirirken kantarın topuzunu biraz fazla mı kaçırıyoruz. diye de düşünmüyor değilim. Bir yandan kendi insanımızın yetersizliğini abartırken  diğer yandan başkalarını yüceltmek uğruna “ Bizim insanımız böyle işte…oysa Avrupa’da böyle mi şekerim” diye başlayıp daha sonra da: “Ben Paris’teyken ben Londra’dayken” diye  devam eden geyik muhabbetlerinde bunun izlerini görmekteyiz.Oysa insan her yerde insan. Zaafları, tutkuları özlemleri ile aynı özellikleri taşıyan mahluklar yani.

Memleketin birinde  halkının topraklarında üzüm yetiştirip şarap haline getiren ve bu şarabı da satarak geçimlerini sağlayan bir köy varmış. Bu köylülerin şaraplarını da köyün rahibi topluyormuş. Rahip getirilen şarapları önce kontrol ediyor,daha sonra da tartıp parasını ödedikten sonra büyük bir depoya boşaltmalarını söylüyormuş. Bir yandan da Pazar ayinlerinde iyilik ve doğruluk üzerine nasihatler vermeyi de eksik etmiyormuş. Belli bir süre sonunda insanların bu konuda iyice geliştiklerinden emin olunca köylülere ”Sevgili kardeşlerim yıllardır şaraplarınızı tartarak ve kontrol ederek topluyorum. Artık hepimizin birbirimize güvenmemizin zamanı geldi. Bundan böyle ürettiğiniz şarapları bana getirip kontrol ettirmenize gerek yok. Bana getirmeden doğrudan depoya götürüp dökün bana sadece miktarını bildirin yeter” demiş. Gerçekten bu uygulamadan herkes hoşnut kalmış. Köylüler getirdikleri kaplardaki şarapları doğrudan depoya döküyorlar miktarını rahip efendiye söyleyip paralarını alıyorlarmış.

Bu uygulama başladıktan birkaç gün sonra  Rahibin canı şarap çekmiş. Eline aldığı bardağı deponun alt kısmındaki musluğa dayayıp musluktan bardağı doldurmuş ve ağzına götürmüş. Bir de ne görsün bardağın içindeki sıvı, görüntüsü  ve tadı ile yani her şeyi ile her gün köy çeşmesinden içtiği suyun tıpa tıp aynısı değil mi?

İnsanlar görülmeyeceğinden emin olduklarında nasıl da birdenbire değişiyor değil mi?

Yukarıda anlattığım kıssa ne kadar gerçektir bilemiyorum. Ancak benzer konularda çok uzun yıllar önce yapılmış bir araştırmayı bir yerlerden okuduğumu hatırlıyorum. Dünya insanlarının dürüstlük,doğruluk v.b erdemlere ne kadar bağlı olduğunu anlamak için yapılan bir araştırmada araştırmacılar her ülkenin uygun gördükleri kentlerinin yine uygun gördükleri yerlerine –özellikle yaya trafiğinin işlek olduğu alanlara – her birinin içinde belli miktar para  ile sahibine ulaşmayı sağlayacak bilgileri içeren kartın bulunduğu cüzdanları önceden bırakıyor. Daha sonra bu cüzdanların belirtilen adreslere ne kadarının döndüğü sayılarak belli yüzdeler üzerinden kent insanlarının ahlak,dürüstlük ve doğruluk değerleri  üzerine yargılara varılıyor. Araştırmanın rakamsal sonuçlarını tam olarak hatırlamıyorum ama cüzdanlarının tamamının geri geldiği bir ülke ve kent olmadığını, insanların refah ve zenginliğinin fazla olması daha fazla cüzdanın geri gelmesini sağlamadığı şeklindeki sonuçlar doğrusu beni çok şaşırtmıştı.

İnsanların yalnızlıklar ve karanlıklar altında neler üretebileceği, eğer otokontrol mekanizmaları gelişmemişse, denetimden uzak, görülmediği ve gözlemlenmediği  zaman bazı değerleri ne dereceye kadar koruyabileceği ile ilişkin belirsizliklerin aşılamadığını, insanla ilgili daha çok şeyin eksik ve bilinmez olduğunu söyleyebiliriz.

BİZ BİZE BENZERİZ

Siirt’te son 3 günde biri 7, diğeri 17 yaşındaki iki kız çocuğuna ayrı ayrı cinsel istismarda bulundukları iddiasıyla gözaltına alınan Siirt Yoksullukla Mücadele Derneği (SİYDER) eski Başkanı M.T. ile Z.B. adliyeye sevkedildi. Cinsel istismar zanlısı M.T.’nin kentte cinsel istismarları protesto etmek için düzenlenen gösterilere katıldığı ortaya çıktı.” Aynen böyleydi Hürriyetin 19.02.2011 tarihli internet gazetesinden okuduğum haberin özeti. Bu “pes artık” dedirten bir başlıkla verilmişti. Gerçekten insanımızın ne kadar tezatlar içinde olduğunu ve toplumsal ikiyüzlülüğümüzün de bir işareti idi bu bir yerde. Sadece o kişiye mi aitti bu çelişki yoksa birçoğumuz  bu kadar abartılı olmasa da bu tezatların ve iki yüzlülüğün izlerini taşıyor muyuz?

Yeşilay haftasında “İçki,sigara öldürür,kumar söndürür” yazan levhaların altında  yapılan konuşmaların daha üzerinden saatler bile geçmeden sigaraların tüttürülmesi, yada kadehlerin tokuşturulması “Ben zaten az içiyorum içime çekmiyorum” gibi açıklamalar yeterli gelmezse o zaman çoğumuz: ” Hocanın dediğini yap ama yaptığını yapma” mazeretine sığınmıyor muyuz?

Nerdeyse ayda bir değişen cep telefonlarımızı birbirimize övünerek gösterirken,ya da sen kapat benim bedavam var ben arayayım” dedikten sonra saatlerce konuşup ertesi gün de karşı sokaktaki baz istasyonunun kaldırılması için kampanya başlatmıyor muyuz.

Rüşvet almakta vermekte suçtur. Alanda veren de suçludur sözcüklerini hep kullanmamıza ve bunları yasalara da yazmamıza rağmen bunu alan veya verenler için “Helal olsun işini yürüyor.” methiyesini de düzen biz değimliyiz? Hatta en yetkili ağızlardan “Benim memurum işini bilir” tekerlemesi ile bu teşvik dahi edilmedi mi?

Kurallara herkesin kesinlikle uyması gerektiğini hep tekrarladığımız halde postanede,hastanede veya herhangi bir yerde sıramızı beklerken “Bir imzalık işim var hemen çıkacağım” kurnazlığını kullananımız da epeyce olduğu gibi içerden bir tanıdık yüzün veya selamlaşmanın sağlayacağı öncelikten ve ayrıcalıktan da  vazgeçemeyiz çoğu kez.

GDO lu ürünlerin hangisi olduğunu öğrenmek ve bunları  kullanmamak için kılı kırk yaran da biziz ancak bunların ithalatı ihracatı dağıtımı içinde en olmadık dümenleri de çeviren yine bizim insanlarımız değil mi?

Çalışmanım en yüce değer olduğunu tekrarlar dururuz ama çalışmadan yaşamanın tutkusu ile yanar tutuşuruz. Çok çalışan insanlar için kullandığımız sözcüklerin pek itibarlı sözcükler olduğunu söylemek oldukça güçtür.

Kopya çekmenin büyük bir suç ve ayıp olduğunu söyleyip öğrencisinden akademisyenine bunu tüm yaşamında pervasızca kullanıldığına ilişkin örneklere her zaman rastlayabiliriz.

İnsana yöneltilen şiddete her daim karşı olduğumuzu tekrarlamamıza rağmen aileden başlayıp okulda, askerde sürdürülen ve karakolda da katmerli olarak tekrarlanan bu eylemin hem sorumlusu hem mağduru olan insanlar bizim insanlarımız değil mi?

Çevremizi kirletmeyelim, çevremizi temiz tutalım sloganları dilimizde pelesenk olmasına rağmen bir piknik ertesi arkamıza bakıvermek ya da kurduğumuz fabrikaların atıkları ile coğrafyamızın ne hallere geldiğini görememe çelişkisi başka nasıl açıklanabilir?

Şehirlerimizin dört bir yanında her çeşit ucubelerin oluşmasına en yetkili olunduğu zamanlarda seyirci kalınırken Anadolu’nun bir köşesinde varlığından bile birçok insanın haberi olmayan gariban bir sanatçının iki taştan ibaret yontusunu “Kaldırın bu ucubeleri”  emrini  vermek nasıl izah edilebilir acaba?

Bütün bu tezatlar ve çelişkiler zincirini daha da uzatmak mümkün. Ancak insanımızın söylemleri ile eylemleri arasındaki makasın kapanması için daha çok zamana ihtiyaç var sanırım.

Bu insanoğlunun var olan kuralların sadece kendi dışındakileri bağlaması gerektiği biçimindeki yargı ve yanılgıdan kurtulana kadar sürecek herhalde.